Yolculuk / Yaşar Beçene

Bu ıssız yerlerde ıtır kokusu
Apansız rüzgârın önünü keser
Bak çoktan bölünmüş ayın uykusu
Kayan yıldızlarda sırlı her haber
Bu ıssız yerlerde ıtır kokusu

Ah yorgun ah bezgin kaldığın anda
Hadi der mırıldar narin bakışlar
İfritten karanlık ne arar suda?
Güneşin kalbine sırlı akışlar
Ah yorgun ah bezgin kaldığın anda

Kavuşma hayali düşer dallara
Ha güldü gülecek açan tomurcuk
Gölgede yaşama kendini ara
Bir vakit ansızın biter yolculuk
Kavuşma hayali düşer dallara

Yaşar Beçene

Aslı’m / Ahmet Terzioğlu

Bir hal oldu bana Aslım’ı gördüm,
Bir şey diyemedim halden utandım.
Bilmem hasta mıydı yaslı mı gördüm,
Renkten renge girdim aldan utandım.


Uzaktan seyrettim yaklaşamadım,
Derdimi bir türlü paylaşamadım.
Yanına varıp da söyleşemedim,
Kurudu damağım dilden utandım.



O geldiği zaman bahar gelirdi,
Dilinde nağmeler coşar gelirdi,
Yüzü gonca gonca açar gelirdi,
Dikene takıldım gülden utandım.


Dağlarda yollarda kırda arardım,
Her gece hayalde düşte görürdüm.
Gel dese düşünmez anda varırdım,
Kalkıp gidemedim yoldan utandım.


Ahmed’im bir dilek dileyim dedim,
Aslı’mı defterden sileyim dedim,
Canıma kıyıp da öleyim dedim,
Mevla’dan utandım, kuldan utandım

Bir Sevda Hali / Zeren

Bu nasıl bir şey, bence tanımlanmamalı… Her tanım onu sınırlandırmak olur, bir kalıba koymak… Oysa aşk her gün yeni bir anlam kazanmalı, hatta bazen manasını kaybetmeli ve mantığını. Sonra yeniden bulmalı kaybettiğini, öyle hızlı olmalı ki nefes nefese kalmalısın yetişmeye çalışırken ve öyle yavaş olmalı ki uykuya dalmalısın onu dinlerken. Bir an her şey olmalı, evren onunla dolmalı. Bazen sadece içine sığmalı.

-Dostum iki ihtimal var, ya aşık oldun ya şair?

Dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Gözlerinde muhatabını merakta bırakmaya yetecek kadar ima vardı:

-Ya da kaşif desek nasıl olur?

-Hımm, tabii. Evet keşfedilmişi yeniden keşfeden kaşif. Sen şu işin doğrusunu anlat bakalım tek soru, kim bu?

-Kim değil ,doğru soru ne bu? İşte ben de onu bulmaya çalışıyordum, sonra buldum. Aşk sandığımız şey değil, yani ne sanıyorsak o değil, nasıl sanıyorsak o değil. Hep eksik hep fazla.Onun kalbi işgali gayrisinde bütün duyguların ortamı terkidir. O acı çektirmez acının kendisidir, panzehir istemez devanın kendisidir…

 Devam edecekti arkadaşı gözlerini bir sağa bir sola devirerek sözünü kesmeseydi:

   -Aşıyor beni bunlar, benim kafamı karıştırmayı bırakmalısın, hele kalbimi hiç.

  Ayağa kalktı, çayını tazeledi. Merakla bekleyen arkadaşının yüzünde ender rastladığı bir ifade vardı. Muhtemelen delirdiğini düşünüyordu. Gülümsedi:

      -Dur tamam anlatayım.

Çayından bir yudum alıp koltuğuna oturdu yeniden.

     -Pekala, nasıl istersen. İşin felsefesinin sonraya bırakıyorum. Dün restoranda oturmuş yemek yerken masaları konuşmalarını duyabileceğim uzaklıkta bir çift dikkatimi çekti. Yemekleri bitmiş sohbet ediyorlardı.Elbette isteyerek dinlemedim ama duymamak elde değildi. Genç adam bir ara karşısındaki kadına işte bütün ezberimi bozan o cümleyi söyledi.

       -Bak işte bunu çok merak ettim. Seni bu denli bir keşif yolculuğuna çıkaracak ne söyledi acaba?

Arkadaşının üslubu alacıydı ama aldırmadı. Kendisi de bir o kadar ciddi:

       -Adam dedi ki “çok güzelsin.”

       -Neeee?

Arkadaşı alaycı tavrındaki haklılığı pekiştirmenin rahatlığı ile kahkaha atıyordu. Yine aldırmadı. Kahkahalar arasında daha iyi duyabilsin diye sesini yükseltti:

       -Ama adamın gözleri görmüyordu.

Bıçak gibi kesti gülmeyi arkadaşı. Duyduğu hafiften mahcubiyeti örtbas etme adına mırıldandı:

        -Canım ağız alışkanlığı falandır.

Yorumunu duymazdan geldi arkadaşının. Devam etti anlatmaya:

        -Üstelik genç kadının da görmüyordu gözleri.Adam ne kadar ciddiyet ve samimiyetle ona güzel olduğunu söylüyorsa kadının da yüzü utangaçlıkla al al oluyordu. Ama ikisi de görmüyordu birbirini.İşin ilginç tarafı ben ikisinin de samimiyetini görüyordum. Saniyeler içinde bir yığın düşünce üşüştü zihnime anlıyor musun? Bir insan görmediği birinin güzelliğinden nasıl bu kadar emin olabilir ya da görmediği birinin güzelliğini nasıl bu kadar hissedebilir ve karşısındaki bunun samimiyetini nasıl bilir güzel olduğuna inanır? Ben bunları düşünürken onlar otobüse geç kalmamaktan bahsedip kalktılar. Öyle plansız ani bir refleksle arkalarından gittim, selam verip arabamın olduğunu isterlerse onları bırakabileceğini söyledim. Ne düşündüler o an bilmiyorum, kibar bir dille teşekkür ettiler. Israr ettim, az evvel onlarla aynı yerde yemek yediğimi söyledim. Genç kadın daha güvensizdi ama ikna ettim onları. Zihnim benden bağımsız tanımak istiyordu bu genç çifti.

Arabaya bindiler üzerlerindeki tutukluğu atsınlar diye havadan sudan sorular sordum önce. Rahatladılar biraz. Sonra nasıl tanıştıklarını merak ettiğimi söyledim, mahsuru yoksa diye ekledim. 

“İlk görüşte aşk olmadığı kesin”  dedi adam.Kendi esprilerine ikisi de güldü benim gülemediğimi göremediler tabii.Sonra ciddileşti adam, “Yani öyle sandığınız gibi çok özel bir hikayemiz yok,ailelerimizin bizi tanıştırmasından ibaret. Tahmin edebilirsiniz, durumumuzdan dolayı birbirimizi daha iyi anlayacağımızı düşündüler.”  Ardından sıkıca tuttuğu kadının elini öptü, “iyi ki de düşünmüşler değil mi canım.” Kadın ” evet öyle” diye sessizce fısıldadıktan sonra başını adamın omzuna koydu.

   Aradığım gizi bulamamanın hissettirdiği o minik hayal kırıklığını “Ne bekliyordun ki” diye içimden kovmaya çalışırken genç kadının imdadıma yetişen naif sesini duydum:

-Ama bu sıradan tanışma sıra dışı sevgimize engel olmadı tabii.

Heyecanla atladım:

      -Nasıl yani? Yani demek istediğim anlatırsanız eğer dinlemeyi çok isterim.

      Hikayeleriyle bu kadar ilgili olmamın onları mutlu ettiğini hissedebiliyordum. Kadının genç adamın elini daha da kuvvetle sıktığını gördüm, anlatmaya başladı ardından:

      “Öyle çok kayda değecek, ilginizi çekecek bir hikaye değil, kusura bakmayın” diyerek anlattı. Ailelerin fiziksel durumlarından dolayı kendilerini tanıştırmalarının sorumluluğuyla ezilmisler uzun zaman. Bir vazife ,bir görev gibi görmüşler birbirlerini. Onları bir arada tutan mecburiyet hissi huzursuz etmiş hayatlarını. Ailelerin ortak nokta olarak gördüğü şeyi genç çift bir çıkmaz olarak görmüş. Çok üzülmüşler o zamanlar, çok üzmüşler birbirlerini.Kaç kez ayrılmaktan dönmüşler, kendi tabirleriyle “ölümden döner gibi”.Yüzüklerini kaç kez parmaklarından çıkarıp ceplerinde taşımışlar. Ve sonra bir gün karşılıklı anlaşarak adı ayrılık olmasa da ara vermeye karar vermişler. İşte gönül dünyalarını değiştiren döngü tam da o gün yaşanmaya başlamış.Yıpranan ilişkilerinden arta kalanları toparlayabilmek için verdikleri moladan birkaç gün sonra genç adamın ölüm haberi ulaşmış kadına. Şehir dışına yolculuğu esnasında devrilen otobüsten çıkarılan cansız bedenlerin arasında o da var sanılmış.

         Haberin ilk ulaştığı anda kadın “Sandım o an ben de öldüm” diyor, “Kalbimin yere düşüp tuz buz olduğunu sanki gördüm, sanki duydum” diyor. Bir anda bütün dünya anlamsızlaşmış, hatta kendini suçlamış. İçinden göğe doğru yükselip bütün evreni kaplayan bu acının kaynağı olarak önce vicdanını görmüş, olmamış. Daha sonra ona bu kadar alıştığından olduğunu sanmış ancak içindeki duygunun kocaman bir aşk olduğunu hissettiğinde taşlar yerine oturmuş.”Çok ağladım”diyor, “ağlamakla geri geliyorsa gidenler işte benim sevdiğim böyle gelmiş olabilir” diyerek gülüyor. “İşte bazen varlığıyla anlayamadığınızı yokluğuyla farkedersiniz”

       Bir gün geçmeden yanlış anlaşılma ortaya çıkmış.Bu sefer de mutluluktan çılgınlar gibi ağlamış. “Bir kez kaybedip yeniden bulduğumu bir daha kaybedemem” demiş o günden sonra. Bunları anlattıktan sonra heyecanla, “Biliyor musunuz” diye ekledi, “Hastaneye gittiğimde önce beni fark etmedi. Yanındakilere benden bahsediyordu,diyordu ki: Allah, gözlerini şimdi vereceğim dese, onunla bundan sonra geçireceğim bir anı bile yerine tercih etmem. O an hissettiklerimi anlatamam. Sadece sarılıp dakikalarca ağladığımızı hatırlıyorum.” 

      Yaşadıkları bu olay bir milat olmuş onlar için. İlişkilerine çeki düzen vermek için bir fırsat ve bu fırsatı değerlendirmişler onlarda her anlamda. En başta fiziki durumlarını ailelerinin düşündüğü gibi ne kendilerini birleştiren bir unsur,  ne de kendilerinin sandığı gibi ayıran bir sebep olarak görmekten vazgeçmişler. Tüm anlattıklarının sonunda eklediği şeyler çok kıymetliydi benim için. Dedi ki: 

 “Bütün tartışmalarımızda araya girmeye çalışan sevgimizi ‘Sen sus, otur’ diye bir çocuk gibi azarlamak yerine ona daha çok söz hakkı vermeye başladık. Gözlerimizle göremediğimizi kalbimize emanet ettik. Birbirimiz için tavizler vermeyi sevdik. Bu tavizleri ne görev ne fedakarlık olarak gördük ki zamanı geldiğinde başa kakmak için sebeplere dönüşmesin. Ve son olarak bence insanın içindeki sevgi de canlıdır. Beslenip büyütülmeye, korunup kollanmaya, değer verilmeye, ihtimam gösterilip itimat edilmeye ihtiyaç duyar. Beslemediğiniz, emek vermediğiniz sevgi cılızlaşır güçten düşer ve ne size ne karşınızdakine faydası olur.”

     Üçüncü yıllarının yıl dönümü yemeğinde tanıştığım bu genç çiftin son sözleri bunlar oldu.

 Verdikleri adresin önünde durdum birkaç dakika sonra.

 Vedalaşırken 

“Kusura bakmayın başınızı şişirmiş olmalıyız” dedi kadın mahcubiyetle.

 “Olur mu öyle şey zevkle dinledim” dedim ve ekledim “Şey asıl siz kusura bakmayın çoktan gelmiştik aslında ben sizi dinlemek için arabayı biraz dolaştırdım” 

İkisi de kocaman gülümsedi. 

Genç adam başını bana doğru yaklaştırdı:   

“Farkındayız merak etmeyin”.     

Ilık bir bahar dolaşır sesinde

                  Sanma tanımsız eşgali

                 Yanılmam, gülüşlerinle gördüm:

                Bu ,aşkının gönlümü işgali.

                  Söylesene sevdiğim

                Yaşadığımız sevdanın kaçıncı hâli?

                   Sarsam yaralarına öylece,

                Siler mi gönlünden hüznü, melali?

                    Yok sensizlik diye bir şey

                 Yanılmam, yüreğimle gördüm:

                    Ne güzel yanımdaysan gerçeği,

                  Değilsen hayali.

                Yanılmam ellerimle gördüm:

                   Yok başka ihtimali,

                 Çok güzelsin sevdiğim işte

               Kalbim güzelliğinin gönüllü hamalı.

                Seni anlatan kelimelerin başı belalı

              Yetersiz,aciz ,ben misali…

                 Yanılmam aklımla gördüm:

               Tüm asi yanlarıma diz çöktüren

                 Ruhundaki sevimli ihtilali.

              Adı bir ölüm,bir uçurum,

                Bir boşluk, adını anmamın ihmali

              Yanılmam ruhumla gördüm:

                  En çok ellerimize yakışan visali….

Zeren

Aralık Kalsın / Beyza Bişar

gel desem ulaşmıyor sesim
duy desem sesime ben sağır
tut desem pare pare toz bedenimden
aralık kalsın , aralık kalsın

ben türkü olsam ozanlar susar
ben yol olsam seyyahlar döner eve
şimdi göçmen kuşları bile
köy kahvesinde geveze
bir oralet, demsiz çay
pusulada ismin sadece
aralık kalsın

ne desem bilmiyorum
aşk demiş ustalar
of düşüyor kalbimden
toprakta izi alevlerimin
kanatıyor gölgemi taşlar
bilmiyorum ne desem
aralık kalsın

gel desem ulaşmıyor sesim
duy desem sesime ben sağır
tut desem pare pare toz bedenimden
aralık kalsın , aralık kalsın

ben türkü olsam ozanlar susar
ben yol olsam seyyahlar döner eve
şimdi göçmen kuşları bile
köy kahvesinde geveze
bir oralet, demsiz çay
pusulada ismin sadece
aralık kalsın

Sürgün / Mehmet Akbaş

Oturduğum masalardan başladı benim sürgünüm.
Sonra gönülleri sürgün etti evlerine, işlerine düzenlerine aşık kavmimin.
Bir sabah uyanıp her yanımda yaralarını hissettim, cüzzamlı bir hastalığın.
Bakışları bunu söylüyordu, etrafımda kümelenen tüm fısıltıların.
Sevgi saygı insanlık uçup gitmişti.
Ve kayboldu bir yere ait olmanın verdiği hafiflik. Asıldım bir boşlukta. İyi olan her şey gibi öksüz kaldı nahiflik.
Bir ses bastırıyordu bütün güzellikleri.
Kulakları sağır eden bir böğürtü.
Vicdanı lal kesildi suçlayan bakışların.
Duymuyordu kulakları sürü olmuş bu kalabağın.
Şimdi dolaşırım gurbet ellerde.
Yeni bir hayat kurmanın telaşesinde.
Bin acının yurdunda esir kalan aklımla.
Bıraksam bırakamam, uzansam dokunamamam.
Paylaşarak azaltamadığım, acıları yaralıyor beni yakınlarımın.
İşte bu ağırıma gidiyor.
Paylaşarak çoğaltamadığım, sevinçleri yakınlarımın.

Efgan / Aksel Turgut Tuna

Hakikatin peşinde yorulmaksa eğer hayat,
Yaşamadım.
Bir nehirde temizlenip durulmaksa eğer hayat,
Yaşamadım.
Zirvelere tırmanarak geçebilmek dağları,
Bir bir parçalamak göğsündeki eraciften ağları,
İncitmemek ayırmadan ölüleri sağları,
Heyhat yapamadım,
Ben beni aşamadım.
Artık güzündeyim uzun ince yolumun
Derdest hüzündeyim takati yok kolumun
Ümidin azındayım ,
Hicazın sazındayım,
Dokunamadım bir kere bamteline esrarın,
Saymadım sayamadım dünüm oldu kaç yarın.
Oldu mu hiç gönlüm, bir gündüze yararın,
Ben Seni yaşamadım,
Ben beni aşamadım…

Ben Bir Mülteci Demir Yolu Görevlisi / Talha Erçevikbaş

Günlerden Cuma , haftanın son mesai günü….

İncecik yağmurun altında duran , iki vagonlu kırmızı tramvay

Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne benim gibi bedeni ve ruhu yorgun….

Rüzgârın sesini ray tıkırtısı izlerken,

Yüreğimin kafesindeki damarlar tramvayın rayları zorladığı gibi zorluyor….

Çok şey anlatmak istiyorum lakin bedenim bu yaşanan acılarınağırlığını daha fazlakaldıramıyor.

Ince uzun vagonun iÇerisinde sıkışmış kalmış bir ruh gibiyim….

Kırmızı tramvay , duyulmayan çığlıklarım içerisinde bir istasyona ilerlemeye çalışıyor

Akşam üzeri , güneş hafiften batmak üzere , Raylarda ince uzun insan gölgeleri,

Tramvayın kömür rengi telleri aldı götürdü uzaklara yine beni

Kendimi Haydarpaşa tren GARINDA buluyorum……

Bıraktığım hali canlandı gözlerimin önünde,

Gurbete düşmüşlerin, gideceği istikameti bilen bilmeyen yolcuları

Kavuşanlar, birbirini yolcu edenler…

Dolup boşalan trenler ………..

Fakat şimdilerde oralarda Paramparça olmuş yolcu hayatları , kırgın aileler ,

tutsak çocuklarınyakınları , özlem ile kavuşmayı bekleyenler ile dolu

Ve daha nice gaybubette olupta haydarpaşa garından baska diyarlara yol almak için düşleyenler….

Sanki yorgunluğumu hisseten demir yığınının içerisinde yalnız kalıyorum

Dizlerim çözülüyor

Başım hafif tutuşmuş yanıyor

Gözlerimin feri sönüyor

En İçte derinlerde yaralarım tramvayın RAY sesi gibi acıtıyor Icimi !

Hasretten mi?….. yoksa dünyanın renklerini kirletenlerden dolayı mı?

Kendimi arıyorum tramvay rayının seslerinde

Yine kalabalığın sesi ile karışan gürültü kirliliğinin içerisinde

Alnımı yağmur damlalarının çizdiği cama dayıyorum…

Ayakta kendime zor yer bulduğum köşede, gözlerimden süzülen damla damla gözyaşları ,

sessizlik ile mühürlenmiş dudaklarıma kadar süzülüyor ……

Tramway ise yokuşu alırken sanki nefes nefese soluyor….

İçimde acıyla gözlerim dolaşıyor hicret ocağı raylarının üzerinde ,

geride bıraktığımız sevdiklerimizi düşünürken……

Tam uzaklardayken , derin derin dalmışken

Sırılsıklam kalmış kızıl saçlı , hafif kilolu , ne kısa ne de uzun boylu, gözleri yeşil iskoç asıllı Avustralyalı yolcu , yalnız , biletsiz tramvaya biniveriyor……

Nefes nefese kalmış solumasıyla uzaklardan irkiliyorum ,

Sesimi toklaştırpı “Bilet kontrol” diyorum

Önce bana bakıyor ve özür dileyerek yağmurdan dolayı biletsiz bindiğini aktarıyor ve peşine aksanımdan dolayı “Nerelisiniz? memur bey” diyor

Ben ise bir anda dudaklarımdan çıkıveren Ben bir mülteci demir yolu görevlisi

Sanki o an zaman durdu

Beden dili her şeyi anlatıyordu …

ikimizde susmuş ve gözler sessizliği ile ifade etmişti tüm olup biteni , tüm acıları özlemleri hasreti göz bebeklerimin buğusundan okumuştu sanki olup biteni

Daha fazla soru sormadı

Anlamlı sessizliğin içerisinde Ayrı yönlerde uzaklaşan

İki tramvay gibi ayrılmıştık sessizce

Yürümekte olduğum istikamette her bir cisim sanki hücreciklere ayrılıyor

Bir an kulaklarımda Musab Bin Umeyr in “ Rıza yolunda biraz cefa gördük diye Rahman’a naz mı edeceğiz.” Yankılanıyor ……

Sesim titrek, gözlerim ağlamaklı

Perişan kalbim,Ruhum ise boyun bükmüş her bir eziyete

Sesler uzaklaşıyor yavaş yavaş benden

Utanıyorum kendimden..

Bana bahşedilenlerin değerini bilememekten

Görememekten verilen onca nimeti

Utanıyorum işte..

Meleklerden Utanıyorum

Hapisteki kardeşlerimizden utanıyorum

Masum bebeklerden utanıyorum

İNSANLIĞIMDAN UTANIYORUM.

Talha Erçevikbaş

İnilti / Tahsîn-i Kelâm 

Anam yok dert yanayım
Babam yok dayanayım
Yar gelmemiş ayayım
Gönlümün gök yüzüne

Çekmez gönül kantarı
Neşe yok gam ambarı
Bürür bu şom zemheri
Hüznümün örtüsüne

Kâh baygın kâh ayılmış
Bitmeyen yolda yılmış
Ömür gün gün takılmış
Vaktin tel örgüsüne

Bak halime nâzenîn
Baş ayakla hemzemin
Bendeki dert kimsenin
Benzemez öyküsüne

Nerdesin ey âşinâ
Bir çıkmadın karşıma
Yenildim bir başıma
Hayatın döngüsüne

Başı sonu bir hiçtim
Gam renkli kaç ton içtim
Bilmem ne değer biçtin
Sözümün vurgusuna…

Tahsîn-i Kelâm 

Yanmış Sineler / Ziya Paşa Akyürek

Aşkın mukim dili selsebil gibi
Yanmış yüreklere hep inşirahtır
Leyla’dır çöllerde Mecnun’un gülü
Bülbülün mirası bir gülden ahtır

Hal ehli derdini gözünde saklar
Kapanmaz yaranın adı hicrandır
Geceler onlarda gelip sabahlar
Yüzleri seherden daha rahşandır

Mestane yürürler dünya bağında
Mevsimler onlara hep bahar olur
Sevdaya düşenin gurbet yurdunda
Gönlü hicran adı sevdakar olur

Elemin bağında aşkı dermenin
Zevkinde söyleşmek nazar-ı Hakk’tır
Yar deyip yoluna ömür vermenin
Tarifsiz tanımı “Garip” olmaktır

Tüm dertleri infak edip Leyla’ya
Mecnun himmetiyle yaşar giderler
Yeniden gelseler hani dünyaya
Ne olur Allah’ım bir daha derler

Ziya Paşa Akyürek

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑