İnsan İnsan / Hamide Yaramış

Bazı insanlar alışık olmadıkları şeyin tutkunu olabilirler.  Sevgi ve saygı ortamını çok görmemiş bir çocuğun hayatındaki en önemli unsur onun her haliyle sevildiğini hissetmesi ve kendi benliğine saygı duyulduğunu sezmesidir.

      Bazıları da kalıplaşmış görüşleri, herkesin kabul ettiği öngörüleri asla kabullenemez. Ama aykırılıkların dışlandığı bir toplumda aykırı olmak istemediğinden zihin sarmallarını hiçe sayıp başkasının aklıyla yol almakta pek mahirdir.

      Gösteriş meraklısı, övgü delisi, en iyi sunum sevdalısı olanlar da hayatın cilveli yanlarını şov malzemesi olarak kullanırlar ve bundan da müthiş zevk alırlar.

       Bir de dini ritüellerin içinde bağnaz tutumlara saplanmış kalbinin ve aklının iş birliğini hiçe sayıp sadece eyvah mahvoldum, günahlara battıkça batıyorum ümitsizliğiyle kendi günahına giren garipler feleğin her türlü zikzağında afallayıp durmaktadırlar.

       Yaptığı her işte onay bekleyen beğenilmeye adeta hayatının merkezine koyan başkalarının memnuniyetini kendi duygu ve düşüncelerinden üstün kılan kim ne derse desin oradan oraya savrulan meçhul meczuplar da zamanın İmbiklerinde erimektedir.

       Her bir arayışın ve dengenin meftunu olan insan denen varlık kendi mahiyetinin şifrelerini çözemediğinden daima tökezleyip durmaktadır.  Başına gelen her türlü sıkıntı ve belada bu çözümsüzlükler artmaktadır.

       Ve böylelikle hem psikolojik hem biyolojik hem de sosyal anlamda bir takım problemleri kendine yük etmeyi kader diye anlamlandırmıştır.

       Cüz-i ve küll-i  iradenin varlığını bertaraf ederek kendi aleminde adeta boğulmaktadır.

       Sevinç, neşe, mutluluk, haz alma, heyecanlanma gibi güzel hislerin yerini yeis, ümitsizlik, karamsarlık , hissizlik almıştır. 

        Çağımızın en büyük problemi haline gelen insanın kendini tanımaması, kendine yabancı kalması, huzur ve mutluluğu, her türlü sağlığı başkalarından talep etmesi toplumların dengesini olumsuz etkilemektedir. Kimi toplumlar bireyselliğe hiç önem vermezken kimileri de birey olmanın, kendin olmanın dozunu ayarlayamamıştır. 

      Kültür ve medeniyetinde kimlik çatışmalarında etkisi mevcuttur. Globalleşen dünya düzeniyle birlikte kültür ve medeniyetler birbirinin içine girmekle beraber değişim, gelişim yahut yenilenme içerisindedir. Yok olmaya mahkum edilenlerde gözardı edilmeyecek sayıdadır. 

      İnsan denen varlığın kendini bulma, özüne varma, hamdım, piştim, yandım mevzusu belki zaman zaman nefsine ağır gelen lakin imkansıza uğraşıyorum yani boşa kürek çekiyorum, ne yapsam da yapmam gerekenlere ulaşamıyorum çılgınlığı değildir. Yeise bayrak açmak yerine yapabildikleriyle ümit vadilerinde çiçekler açmaktır. En mükemmeli yapan, en mükemmel tapan, en mükemmel aşık olan en büyük meleğin, Azazil’in akıbetini iyi değerlendirmek dengeyi bulma noktası olabilir. 

‘Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız,

Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.’

diyen yüce yaratıcı(cc) kulunun ızdırabını, hüznünü sever lakin boşluğa düşmesini, ümitsizliğini, üzüntüsünü istemez. 

        Hüzün, aşkın ızdırabıdır. Sevgiliyi deli gibi istemektir. Hasretin sessiz boğuculuğundan, karanlığından kurtulup vuslata ermeyi beklemektir. Aşkla, şevkle kavuşacağını bilerek beklemek. 

        Üzüntü, ümit vadilerinden uzaklaşmak, bataklığa saplanıp, çamurun içinde debelenip durmaktır. Sevgiliyi düşlemek, neşeye heves etmek, güzellikleri temaşa etmek yoktur orada. Üzüntü yol aldırmaz. Bitirir adamı. 

        Öyleyse içine girdiğimiz Ramazan ayını nefsimize bir yük değil gönlümüze gelen bir misafir gibi düşlemek gerek bize.  Zorlanmadan, severek yaptığımız bir plan ve program hazırlamak gerek bünyemize. Bir piyango gibi ne kadar kazanabilirim değil de gönlümüze gelen, hüznümüze ara verdiren misafirimize  geçici bir vuslat hediyesi gibi sarılalım. Huzurla, neşeyle ve sevinçle. Yormayalım, yıpratmayalım, incitmeyelim ne gönlümüzü ne de misafirini.

         Biz Allah’a inanıyoruz. Daima dua dua yaklaşıyoruz. Bir yarış, bir üzüntü, telaş, endişe zamanı değil ki Ramazan. Hüzne ara verme, vuslatı yaşama, gönül saraylarında şenlik zamanı.

Seven sevdiğini yad etmeyi her mevsim  bilir. 

          BAHARIN KIŞTAN FARKI NE OLA?

Burcu Burcu Ramazan / Cihangir Asyalı

Gidişi bir rüzgâr gibi hızlı olsa da, gelişi bir ormanın büyümesi kadar asudedir ramazanın. Kendini hissettire hissettire gelir o. Yaklaştıkça insanı, mekânı ve hatta zamanı bir nizama sokar. Hilal görünür; günler altın bir ekine, ezanlar gümüş bir orağa döner. Yeni bir harman olur her gün. İçinde ramazana yer veren ve onun içinde yer alan herkeste bir duruluktur başlar. Nefisler sessizce eğilir. Tadılan bir güzelliğe dönüşür zaman.
Hatırlıyorum da, orucun tadını bilen bazı büyüklerim, daha recebin ilk gününden niyetlenerek ramazana koşardı. Kimi büyükler de recep ve şabanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutarak karşılardı ramazanı. Hasadı harmanı erkenden kurardı onlar. Yüzlerine tuhaf ve güzel bir aydınlık çökerdi. Anneler, nineler çiçekli entari ve şalvarlarıyla bir bahçe gibi kurulurdu ramazan hazırlığına. Babalar çalışırdı. Gözlerinde nice geçmiş zamanları damıtan ihtiyarlar, cami avlusunda, iğde gölgesinde sohbete koyulurdu. Oruç ağzıyla konuşurdu herkes. Oruç ağzıyla gülerdi.
Küçük kasabamızın ramazan akşamlarında, iftar öncesi telaş belirgin bir hal alır; fakat ezan yaklaşınca, neredeyse kuş sesleri bile dinerdi. Sanki her şey kulak kesilir, ezanı beklerdi. Evde iftar gözleyen büyükler de, orucunu vaktinde açmak için dışarıda bir çocuk görevlendirirdi. İşte onlar, kilitli ağızlara anahtar sunan ezan müjdecileri olurdu.
Ezanla birlikte içilen bir yudum su, boğazlardan can verilir gibi inerken, yaratılışı düşünen olur muydu, bilmem. Fakat rızık etrafında dönen hayatın özü bu ayda daha bir anlaşılırdı. İbadeti çoğaltan ve Rabbi’ne daha bir yaklaşan insana rızkı bol bol veriliyor olmalı ki fakir soframız dolar taşardı. Bereketin cisimleştiğine bir kez daha şahit olur, şükrederdik.
Minarelerden salât ü selamlar okunmaya başladığında mahalle arkadaşlarıyla teravihe gider, yarı çocuk, yarı büyümüş ruh haliyle, o uzun namazı sıkılmadan tamamlardık. İmamımız da, cemaat sıkılmasın diye olacak, ayetleri kısa kısa olan Rahman Suresi’ni okurdu. O günden beri bu suredeki ahenk ve mana beni etkiler.
O günlerde beni sarsan bir başka şey de, her dört rekâtta bir okunan ve çok hoşuma giden ilahilerdi. O ilahinin, büyük Itrî tarafından bestelenen Salâtı Ümmiye olduğunu sonradan öğrendim. Sesi güzel bir kişinin şefliğinde, Salâtı Ümmiye’yi öyle coşkuyla söylerdik ki, başka dünyalara götürürdük birbirimizi. İşinde uğraşında gün öğüten köy ahalisi de ibadetin verdiği neşveyle sanki birer veliye dönerdi.
Yorgun girdiğimiz gecede, o güne kadar unuttuğumuz bir sesle uyanırdık. Ramazan davulcuları, evleri uyandırır, aydınlık pencereler birbirini sobelemeye başlardı. Bir ışık, bir ışık daha derken herkesin gecesi aydınlanırdı. Er davulu yaklaşmışsa verecek bir şeyler hazırlanır, okunan bir maninin ardından takdim edilirdi. Gelen de mutlu olurdu, kalan da. Sonra, mütevazı bir sahur sofrası açılırdı. Annem, sahurda mutlaka erişte pişirirdi ve kaysı hoşafıyla birlikte afiyetle yerdik. Neredeyse gün boyu tok tutardı bu menü.
Geçmiş ramazanlara döndüğümde biraz da zihnimdeki anneye dönüyorum. Annem, ya ocağın başında ya da kuzine soba önünde hamur işleri yapardı. Özellikle arife günü konu komşuya dağıtmak üzere çokça ‘katmer’ kızartırdı. Çayla birlikte nefis olurdu taze katmerler. Güzel yiyeceklerle ramazanı sevdirirdi annem. Bundan olacak, ne zaman kızaran bir hamur kokusu duysam aklıma ansızın annem gelir.
Ramazan o günlerde de burcu buram kokardı. Bildik tanıdık kokulardan farklı olan ve insanı doğrudan sarıp sarmalayan bu kokuyu, öyle sanıyorum, cümle âlem hissederdi. Bu rayiha, her oruç ayında, tıpkı cemreler gibi ipeksi bir yumuşaklığı mayalar durur ve insan ruhuna cennet hakkında kuvvetli ipuçları verir. Sanki İç Anadolu’da Akdeniz iklimi yaşamak gibi bir şeydir bu. İnanıyorum ki, dünyada orucun yaşandığı her yerde böyledir.
Güzelim kokusuyla, dolup taşan camileriyle, ibadet hazzıyla ruhanileşen müminleriyle, sükûna eren şehirleriyle bu gün de bir başkadır ramazan. Adeta, biz fanilere emaneten bahşedilen cennet gibidir; lakin faniliğin rengi, yapraklarını sarartır onun da. Geride aydınlık çehreler ve tatlı hatıralar bırakarak ve henüz kendisine doymadan, tatlı bir bayram eşliğinde, uyku öncesi okunan güzel bir kitap gibi kayıverir elimizden.

Cihangir Asyalı

Ramazan Düşünceleri/Emin O. Uygur

Ramazan Düşünceleri

Yıllar önce bir ramazan günüydü. Henüz her şey yerli yerinde idi. Tabiat kendi dilini konuşabiliyor, rüzgar kendi şarkısını söyleyebiliyordu. Toprak insana daha yakın, çiçekler daha içten ve daha canlı idi. Gece kendine özgü güzelliği ve gizemi içinde yaşanabiliyordu. Gündüz saman alevi gibi hemen geçip gitmiyordu. O günlerde bir kavak ağacından sepetle üzüm toplanabiliyordu mesela. Bunun ne kadar önemli olduğunu yakın bir yere fabrika kurulduktan sonra meyve ağaçlarının yavaş yavaş kaybolmasıyla anladık. Evin önündeki kocaman incir ağacından sepet sepet incir toplamak mümkündü o günlerde. Bu da harika bir şeydi. Hayatın tam içindeymişiz o günlerde kendimizce. Ama bunu o zamanlar bilmiyorduk.  

Sahura kalkmak çok heyecan verici bir şey idi. Önce uzaktan sonra da sokaktan duyulan davul sesi idi o sahurlar bizim için. İftar zamanı ondan da heyecanlı idi. Ama uzun ve sıcak günlerde oruç tutmak benim gibi küçükler için çok kolay değildi. Ağustos ayı idi. Evin önünde kocaman bir incir ağacı vardı. Ve o cennet meyvesi incirler bütün albenisi ile bize bakıyordu. Sabah kalktıktan sonra bir müddet sahura kalkmış olmanın heyecanını devam ettirirdik. Öğle vakti gelince bizim için iftar vakti gelmiş olurdu. İftar için mutfağa gitmeye gerek yoktu elbette. Evin önündeki incir ağacı gibi bir sofra nereden bulacaktık? Büyükler de bizi teşvik için öğleye kadar olan orucumuzu satın alırlardı. Ne güzel bir ticaret değil mi?

Yarım da olsa oruç tutmuştuk sonuçta. Akşam iftarında yerimizi alırdık yine bu heyecanla. Top sesini duymak için birimiz balkonda beklerdik. Nasılsa tam oruçlular gibi aç susuz değildik. Komşulardan yemekler gelirdi iftar öncesinde. Biz de en az iki komşuya tabaklarla giderdik.Top patladıktan sonra ezan sesi de gelirdi bir müjde gibi. Aileler zaten kalabalık olduğu için öyle sık sık iftarlara gidilmezdi. Çok zaman geçti aradan. Bizler büyüdük. Oruçlar, ramazanlar ve iftarlar değişti. Oruçlar kısa günlere geldi. O zaman ne incir ağacı vardı ne de yarım oruçlar. Biz de yoktuk artık o bahçeli evde. Şimdi o günlerden ve o mekanlardan çok uzakta hayallere dalıyorum bir ramazan gününde. Tutmaya çalışıyoruz sahuru de iftarı da bir kenarından şimdilerde. Nasıl da savrulmuş bir zaman diliminde olduğumuzu daha iyi anladık bu ramazan günlerinde.

emin osman uygur

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑