Bir Haykırış / Deniz Akif Mahir

Rabbim! Dedi:
Sustu, kış yaprağına düçar
Kar çiçekleri, ağladı.
Oyuklar oyuldu tırnakla.
Zemheri üçe bölündü:
Üçüncüsü, direndi şafağa
Aylar hep ve hiç yirmi sekiz
Yıldan ikisi eksik ve fazla.
Rabbim!
Bütün arda kalan iki ve üçler
Hep beyaz yazmaya mı ilişti?
El dizle, göz baharla…
Yutkundu:
Ceylan yavrusu sırtlan pençesinde
Dağlandı,
Sinem, kor harmanı, koruyamadım!
Doğar küllükte zulüm
Saplanır hovarda mızrak
Kimi cana, kimi dikişli kuleye
Kimi her ikisine.
Ciğer, yanar ciğere
 Akrep ve yelkovan durur,
Kırka bir kala,
Sine yolcu Tur’a.
Çeşmi Asa’ya hayduttur,
Afarozlu uç, kızıl ok!
Nehirler emanetidir nâr’a
Bilek(çe)ler tutukludur
Mühürlü mektuplara.
Ana rahmine doğmuş
Üç beş harflik mezar taşı.
Ana doludur kemer
Irmak ırmak besler
Gökkuşağına gezgin gülleri
Zar’a atılır ayasız el,
Ak zeytin dallarında.
Kesik serçe tırnağı,
Baykuşlara bayram
Al çehreli göz,
Yeşil beşik tavanında.
Kır at vurulur nala,
Kaldırıma düşer kırat.
Kül küfesi savrulur
Yüze vurur isi
Kederi yükler kadere.
Dilde perdeli zerreler,
Okunur mazgal merhametine.
Kilitlenir ağaç kavuğuna
Üçer beşer ters sıralı
Ur, mızrak, ok, kül…
Güvercin kalbi ısıtır
Siyah bilekçe ayağını,
Güvercin ve pervaz, marisanda…
Allahım!
Yalnız değilim tek başımayım


Deniz Akif Mahir

Dedemin Şöhreti / Yasemin Tatlıseven

 Sınav giriş kartı
 Harç ödeme makbuzu
 Eski mektuplar

Kalemi elinden bıraktı. Ellerini kaldırıp, gerinerek başının arkasında birleştirdi. Kim bilir kaç saattir yazıyordu? Oysa aklına gelenleri hemencecik not etmekti amacı. Kalem kağıdın üzerinde gezinmeye başlayınca, zamanın nasıl akıp gittiğini bir türlü anlayamıyordu. Yazdıklarının okunup okunmaması şimdilik hiç önemli değildi. Yazmaktan duyduğu müthiş keyif her şeye bedeldi. Hem birçok yazar öldükten sonra meşhur olmamış mıydı? O da notlarını tahta bir sandığa koyar, çatı katına kaldırırdı. Elbet gün gelir, birileri bulur, yazdıklarını gün yüzüne çıkarırdı.

Annesinin sesiyle kendine geldi, “Hayri, hadi oğlum, hayvanları sulamaya götür, hava kararmadan gidip gel bi koşu”. “Tamam anacım” dedikten sonra ahıra gitti. İnekleri yularından çözüp önüne kattı. Akşamın alacakaranlığında inekler önde o arkada, köy meydanındaki su yalağına doğru yola koyuldular. Sabahları okula gitmeden önce hayvanları tekrar sulamaya
götürürdü. Bu sırada abisi ahırı temizler, yemlikleri doldururdu. Ahırın yolunu tutan inekleri bıraktıktan sonra, çantasını kaptığı gibi okula koşardı.

Okul, üç derslikten oluşan, derme-çatma bir yapıydı. Üç derslik olmasına rağmen bütün öğrenciler bir sınıfta toplanırdı. Köyde sadece bir tane öğretmen vardı. Tek derslikte birden beşe kadar tüm sınıflara ayrı ayrı ders anlatıyor, her öğrenciyle tek tek ilgilenmeye çalışıyordu. Hayri okulu çok seviyordu. Okul onun için; şu küçücük köyün içinde, dünyaya açılan kocaman bir pencere gibiydi. Öğretmenin ağzından çıkan her şeyi can kulağıyla dinlerdi. Her bir cümlede farklı hayaller kurar, görmediği, bilmediği bambaşka bir dünya için heyecan duyardı. Okulda bulunan tüm kitapları okumuş bitirmişti. Öğretmeni sırf onun için büyük şehirdeki arkadaşlarından kitap ister, Hayri onların gelmesini sabırsızlıkla beklerdi. Kitaplar gelince dağ,bayır gezerek hem hayvan otlatır, hem de bir çırpıda hepsini okuyup bitirirdi. Kitabı bitirir bitirmez soluğu, ya ekmek yaparken, ya bahçeyi kazarken bulduğu anasının yanında alırdı. Bir yandan annesine yardım eder, diğer yandan kitabı baştan sona anlatırdı. Annesi çok iyi bir
dinleyiciydi.

Akşamları yatsıdan sonra, erkekler köy kahvesinde toplanır, öğretmen beyde akşam çayını içmek için ahaliye katılırdı. Bunu bilen Hayri, bitirdiği kitap, koltuğunun altında kahveye koşar, öğretmenine selam verir ve masaya davet etmesini beklerdi. O masanın etrafında saatlerce kitap hakkında konuşurlardı. Öğretmen yazar hakkında bilgiler verir, başka kitaplarını da okuması için öneride bulunurdu. Bazen saat geç olur, kahvede kimse kalmaz, kahve sahibi ceketini omuzlarına koyup evinin yolunu tutarken, “ Sakın ola, onlara ilişmeyesin” diye çırağı tembihlerdi. Zavallı çırak bir tabure üzerinde, onları dinlemeye çalışır, söylediklerinden bir şey anlamaz, arada uykuya yenik düşerek tabureden yuvarlanırdı. Gürültüyle etrafta kimse kalmadığını fark eden Hayri ve öğretmen, edebiyat sohbetlerini istemeye istemeye sonlandırırdı.

Hayri’nin okuma aşkı ve hevesini bilmeyen, duymayan yoktu. Bir kişi hariç! Babası… Öğretmen defalarca babasıyla konuşmuş, Hayri’nin mutlaka büyük şehre gidip, tahsilini devam ettirmesi gerektiğini söylemişti. Babasını ikna etmek ne mümkündü! “Tarlada çalışacak ırgat lazım” deyip geçiştiriyordu. “Hem abisi de okumadı, ona haksızlık olur” deyip, konuyu her seferinde kapatıyordu. Öğretmen Hayri için üzülüyordu.

Beşinci sınıf bitmiş Hayri okuldan mezun olmuş, çaresizce tarlada çalışmaya başlamıştı. Cebinde her zaman bir kağıt, bir kalem taşır, ne zaman mola verseler, bir ağacın gövdesine sırtını dayar, dizinin üzerinde yazar, çizerdi. Birbirinden alakasız sayfaları gün gelip derleyip, toplayacağına emindi. Şimdilik yazdıklarını bir tek annesine okuyordu. Bir de yaz sonunda, tayini başka bir köy okuluna çıkan öğretmenine yazdığı mektuplara iliştiriyordu. Öğretmeni Hayri’ye sık sık yazıp tavsiyeler veriyor, bazen de mektupla beraber eline geçen kitapları yolluyordu.

……………………………………….

Kaydet tuşuna bastı. Laptobun kapağını kapattı. Yaylı koltuğunda bir tur döndü, şöyle bir gerindi. Oysa beş dakika not almak için oturmuştu. Parmakları klavyenin üzerinde gezinmeye başlayınca, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu. Bildiği tek şey tıpkı Hayri dedesi gibi, yazmaktan büyük keyif aldığıydı. Bugüne kadar henüz basılmış bir kitabı yoktu, yayınevlerinin neredeyse hepsini tanıyor, yazdıkları elinde kapı kapı dolaşıp duruyordu. Geçen yıl yeni romanına çalışırken, çatı katında eski tahta bir sandık bulmuştu. Sandığın içinden çıkan sararmış, tozlu yapraklar hayatını bir anda değiştirmişti. Üzerinde çalıştığı amatör romanı bir kenara bırakarak, bütün zamanını dedesinin yazdıklarını derlemeye ayırmıştı.

Önsözü tamamlamanın huzuruyla gülümsedi, şimdi iş, kitabı basacak yayınevi bulmaktaydı. Gerekirse kapılarının önünde yatacaktı.

Aylar süren arayıştan sonra, ümitleri tükenmek üzereyken, bir yayınevi, son dönemlerde, eski hayatların gündem oluşturduğunu söyleyerek ilk baskıyı girdi. Ardından ikinci baskı, derken kitap en çok satanlar listesinde yerini aldı. Hayri sosyal medyanın da etkisiyle kısa sürede tanınmaya başladı. Kitap fuarlarına davet ediliyor, adına imza günleri düzenleniyordu. Okurları “Hayridedeyevefa” konu etiketi altında, köyde imza günü yapması konusunda bir akım başlatınca, yayıneviyle birlikte köye gitmeye karar verdiler. Dedesinin sandığından çıkan siyah-beyaz bir fotoğrafı afiş olarak bastırdılar. Öğretmen ve Hayri’nin eski köy okulunun önünde, yan yana durdukları bir fotoğraftı bu… Ayrılmadan hemen önce çektirmişlerdi. İkisinin de gözlerinde hüzün vardı. Afiş imza gününde duracağı standın üzerine asılacaktı.

Her şey istediği gibi hazırlanmıştı. Hayranları metrelerce uzayan kuyruklar oluşturmuştu. İmzaya başlamadan önce 15 dakikalık bir konuşma yapması istendi.


Okurlarıyla selamlaştıktan sonra, dedesinin kitaplara olan düşkünlüğünü ve okuma aşkını anlattı. Yazmayı ne kadar sevdiğinden, yazdıklarını mutlaka kitap haline getirmek istediğinden bahsetti. “Henüz çok gençken, 30’lu yaşların başında, tarlada geçirdiği elim bir kaza sonucu , aramızdan erken ayrılan dedemin hayali maalesef yarım kalmıştı. Elime geçen tahta bir sandıkla, yazmanın bana, Hayri dedemden miras kaldığını anlamış bulunmaktayım. Dedemin hayalini gerçekleştirmekse bana kaldı. Teşekkürler dedem” deyip imza standına geçti. Kalabalığın içinden yanına yaklaşan bir genç, imzalaması için kitabı kendisine uzatırken; “Afişteki öğretmen benim dedem, lütfen kitabı onun anısına imzalayın” dedi. Ve cebinden aynı fotoğrafı çıkardı.

İki torunun da gözleri dolu doluydu. Fotoğrafın yanında, rengi solmuş birkaç evrak vardı. Elleri titreyerek sararmış kağıt parçalarını aldı. Dedesi Hayri adına düzenlenmiş Devlet Parasız Yatılı Sınavlarına giriş kartı, öğretmenin maaşından arttırarak ödediği sınav ücretinin makbuzu ve Hayri’nin babasından gelen bir mektup! Öğretmenin yazdığı onlarca mektuba istinaden gönderilmiş, sadece tek bir mektup ve olumsuz bir cevap! Geleceği parlak bir öğrenciyi kurtarmak için çırpınan idealist bir öğretmenden, cehalet ve fakirliğe yenik düşmekle sonuçlanan, acı bir hatıra kalmıştı geriye… Hayri ise öğretmeninin bu çabasından hiçbir zaman haberdar olmamıştı.

Gün bitip, imzalar sona erdikten sonra, iki torun afişin önüne geçip yan yana poz verdiler. Öğretmen ve Hayri’nin hüzünlü ve çaresiz bakışlarının aksine onlar, görevi başarıyla tamamlamanın huzuruyla gülümsüyorlardı.

S O N

Not: Bu hikayede öğretmene bir isim verilmemiştir.
Halimeler, Gökhanlar, Nesibeler, Esmalar, Haticeler…..
Tüm öğretmenlerimize ithafen!

Yasemin Tatlıseven

Nenem / Adem Yağmur

Yüzündeki derin çizgilerin, yaşanmamış yıllardan alacağı olduğu belliydi. Sessizliği, zamanın kör kuyusundan çıkarmış, kendine yoldaş etmiş. Ara sıra kendi kendine konuşmasını duymasam, konuşmayı unuttuğunu zannedeceğim. Büyük dayım, nenemin en  çok  benimle konuştuğunu söylerdi. Bana en çok yavruuum, bazen de yavrumun cücüğü derdi.  Cücük kelimesi benim için çok komikti, kendi kendime, ben bir  cücüğüm der gülerdim. Köye her gidişimizde onunla geçirdiğim zaman çok kıymetliydi. Beni görünce gökkuşağı oluşurdu gök  yüzünde. Öper, koklardı. Süzerdi beni  nemli gözleriyle…  


Sabah erkenden kalkar akşam herkesten sonra yatar, yarın çoooook işim var derdi. Yaşıtlarımdan  çok nenemle oynardım ama onun çooook işi olurdu. Ekinleri biçilmiş tarlada akşama kadar top oynardık. Toza toprağa bulanmış halimizle, buz gibi Irmasan Pınarı’na girerdik.  Bir gün suyun içinde eğlenirken elinde sopayla Yeter teyze belirmişti.  Bu durumu gören Ahmet sudan hızla çıkarak yalın ayak evin yolunu tuttu. Yeter teyze oğlunun arkasından koşarken, ocağı sönmeyesice  sen eve varda ben sana yapacağı biliyom diye söyleniyordu. Bu manzaradan vaktin geç olduğunu anlayan herkes benim gibi evin yolunu tutmuştu. Ne kadar geç kalsamda beni kapılarda bekleyenimdi Nenem. Bayırdaki evin yola kadar olan bölümü bahçe yapılmıştı. Bahçenin içinde kaynak suyunun oluşturduğu küçük bir göl vardı. Suyun çevresindeki nemli topraktan, evler yapardım. Göl kenarında, içinde birkaç hayvanında olduğu küçük bir çiftlik oluşturmuştum. Nenem yaptığım bu çiftliği görünce, insanın içindeki cennet demişti. Hayat kaynağımdı Nenem.

Yayıkta süt yayar, tereyağ yapardı. Sabah kahvaltısındaki  tereyağlı yumurtanın kokusunu, tadını hâlâ unutamam. Evde bol yayık ayranı ve tereyağlı bulgur pilavı olurdu. Köydeki en güzel yemeğim bunlardı. Bahçedeki şeftalileri ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Meyve ve sebzelerin bahçe de yetiştiğini görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Ogün çok sayıda ham şeftali yemekten dolayı karın ağrısıyla uykusuz bir gece geçirmiştim. Teyzem bu durumu farkedince bana kalayı bastı ama yine bana sahip çıkan koruyucu meleğim devreye girdi; Sus bakalım, çocuk zaten rahatsız…   Bahçeden  göçmenin üzerine giydiği yarım eteği sebze meyve ile doldurarak döner. Ben o eteğin içine elimi daldırıp karıştırmayı çok severdim. Sulu bir domatesi dişleyerek yemek, ne güzel günlerdi. Bereketli bir toprak gibiydi nenem. Konuşmalarımla dalga geçen köyün çocuklarıyla oynamayı seviyordum. Benim ismim Güssüm Ebe’nin oğluydu.  Köyde hâlâ bu isimle anarlar beni. O benim anneannem derdim, çocuklar  bu sözüme katıla katıla gülerdi. O senin Eben oğlum, eben derlerdi. Şimdi  yokluğunda ismine sığındığım nenem.

Son günlerinde beni hatırlamaz olmuştu. Ben ellerini öperdim o da berhüdar ol evladım der, etrafındakilere kim bu çocuk diye sorardı. Mekanın anlamının, içinde yaşayanlardan dolayı olduğunu nenem  bu dünyadan göçüp gidince anladım.  O bizi terk edince, köye dair hafızamda yer alan her şeyi de alıp götürmüştü. Yaşadığım şehirle köy arası  yakın olmasına rağmen, ondan sonra  mesafeler  anlamsız rakamlara dönüşmüştü. Köye gittiğimizde dayılarım ve teyzelerim hiç ondan bahsetmiyor, bundan sonraki hayatları için lazım olan toprak, bağ bahçe paylaşımlarından bahsediyorlardı. Bir hayal gibi geçip gitmişti Nenem.
Nenemi en çok da köye yağmur yağınca hatırlıyorum. Yağmurdan sonraki toprağın kokusuydu Nenem.
Mutfak olarak kullandıkları yerde hem oturulur hem de yemek yapılırdı. Nenem buraya ocaklık derdi.  Burada üçlü sacayağının  üzerinde her zaman tencere tava olur ama hepsi simsiyah olurdu. Ocağın yanmadığı zamanlarda sacayağının yan yatırıldığını görürdüm, sebebini anlayamamıştım ama daha sonra Nenemden, şeytan yemek pişirmesin diye böyle yapıldığını öğrenmiştim.  Sabahları odun ateşinde, bolca yağ konulan, siyahlığından alüminyum olduğu belli olmayan tavada kızartma yapılırdı. Nenem patates, biber, patlıcan, kabak  kızartırken beni de  ocağın yan tarafına oturtmuştu.  Ocaklığın etrafındaki  minderlerin hiç birinin renk ve deseni birbirine uymasa da  hepsi de alabildiğine temiz ve düzenliydi. Burada  ocağın altına çalı çırpı atar,  kızarmakta olanları tabağa alır ve bana da bir şeyler anlatırdı. Ben çoğunu hatırlamıyorum ama güzel şeyler anlatır, arada güler, bana iltifat ederdi. Ben dumanın bacadan dışarıya doğru süzülüşüne dalardım.  Kırmızı bir alev, kuru odunlar ve göğe doğru yükselen beyaz bir duman.  Dumandan  oluşan şekiller,  bazen korkunç bir canavara, bazen süzülen bir kartala  benzerdi. Nenem  ineği sağarken,  bembeyaz  sütün kovayı doldurması bana çok ilginç gelmişti. Köpürte köpürte kaynattığı sütü içersem boyumun uzayacağını söylerdi. Ben de bir gün kahvaltıda sütü içtikten sonra, Nene sütümü içtim boyumu ölçer misin? diye söyleyince sofradaki herkes kahkahalarla gülmüş. Bu hatırayı bana annem anlatmıştı. Şimdi bu anımı kendi çocuklarıma gülerek  anlatıyorum.

Adem Yağmur 

Ekim / Farzımuhal

kim bölüşür ekmeğini seyrek umutla
tüfeklerin sayesinde gün b/ölüştüren kim
sahiden bir çıkış varsa bu güncel anafordan
(Lütfen) önce bana söylemelisin
ve ekim
bir eylül terkisinde g.izlenir
ki insan severken filizlenir

babamı özlüyorum bu ayıp değil
ülkemi de özlüyorum biraz utanç içinde
bir avuç kara toprak bana, bir eylülden kalan
bir tenha ziyaretlik henüz hiç gitmediğim
ve ekim
bir eylül mahzeninde g.özlenir
ki insan sevgisizken güzlenir

dörtmevsimyaylaların çok uzağında
hafsalamda kaçencunga kıymıkları
insan bayındır bir memlekette umut bulmalı
huzur da bulmalı biraz lüks lakin
ve ekim
bir eylül bahçesinde y.azlanır
ki insan sevdiğine nazlanır

farzımuhal

Kal Kalabilirsen / İbrahim Sayar

Sazın yetimdir, mızrap yaralı
Türkümüzü çal çalabilirsen
Sen sandığım, serap yaralı
Çölde kaldım, bul bulalabilirsen

Söylemez oldu, diller perişan
Bülbüller sustu, güller perişan
Varılmaz oldu, iller perişan
Bahtımıza gül gülebilirsen

Umudum Sen’sin, Sana sarıldım
Ne gönül koydum, ne de darıldım
Gayrı gurbette ben de yoruldum
Tut elimden, al alabilirsen

Gedaların hiç sana küser mi?
Kullar Sultan’dan umut keser mi?
İsmail razı bıçak keser mi?
Kurban olam, gel gelebilirsen

Yüreğimdeki yara gözlerin
Yarama bir tek çara gözlerin
Esiri oldum kara gözlerin
Nere gidem, sal salabilirsen

Hayalin bile, bahar kışıma
Yanan gönlüme gir de üşüme
Bari bir kere gir de düşüme
Gitme artık, kal kalabilirsen

İbrahim Sayar

Can Sıkıntısından Kahrolduğum / Nüzhet Kuzey

Bu beni sarıp sarmalayan his can sıkıntısından daha öte bir şey. Biliyorum. Adım gibi biliyorum. Canımı çıkartmak isteyen bir can sıkıntısı can sıkıntısından daha başka bir şey. Biliyorum. Aynı duygu yıllar önce bir akşam vakti beni boğmaya çalışmıştı. O gün de günlüğüm “ölmediğim akşam” adında bir yazı yazmıştım. Bir kış gecesinin erken saatlerinde kıskıvrak yakalamıştı ve ben kendimi evime zor atmıştım. Vatan caddesi tarafından Migros’un otoparkında telaşlı adımlarla yürüyüp evime zor atmıştım ve ölmediğim bir akşam olmuştu. Hâlbuki o duygu beni öldürebilirdi.

Canımı sıkan bir şeyler var biliyorum. Olmaz olur mu? Ama bu hissin bu kadar kuvvetle beni felç edecek gibi güçlü olacak sebepler yok. Bu daha başka bir şey. İçimde göğsümü parçalayıp, yırtıp çıkmak isteyen başka bir varlık var gibi. Hapsolmuş ve bunalımdan bunalıma giren boğulan ve can havliyle dışarı çıkıp nefes almaya çalışan bir varlık. Sanki denizin dibinde nefesi kesilmiş, oksijeni bitmiş bir varlık. Nefes alması gereken acil. Yoksa ölecek. Bu nasıl bir duygu böyle. Bağırmak, feryat etmek isteyen bir ses. Haykırışlar, çığlıklar doya doya bağırmak isteyen içime hapsettiğim feryatlar. Ve durduk yere ağlama hissi sonra. Neden, niçin. Çözemiyorum. Delirmek, çıldırmak eşiğinde olmak böyle bir hal mi yoksa. Dün geceden beri yatakta dön dön dur…

Geçmişimi özlüyorum. Hem de nasıl. Hasret alev alev. Ben hasret yangınında kıpkırmızı kor. Geçmişi özlüyorum. Gelecek… Geleceğin gelmesi, gelecek hiç umurumda değil. Ölsem hiç gam yemem. O haldeyim. Gelecek olsun olmasın. Hiç önemi kalmadı daha fazla yaşamanın belki de.
Çay yaptım. Porselen demlikte. Bardağımı aldım. Kitabımı aldım. Defterimi aldım. Bahçeye çıktım. Bahçeyi seyre koyuldum. Kapalı bir eylül gökyüzü kül renginde. Hava nasılda aniden değişiverdi. Daha dün pırıl pırıl berrak mavisinde bir yaz gökyüzü… beyaz bulutlar maviliği daha da güzelleştirircesine akıp gidiyordu gökyüzü denizinden köpük köpük dalgaları andıran o bulutlar o engin mavilikte. Şimdi gri kül rengi bir kurşun yüklü gökyüzü. Mevsim ne de çabuk değişiverdi. Yaz nasılda sönüp bitiverdi.

Bahçede, sessizlik içinde feryat eden bir musikiyi dinler gibi eylülü dinliyorum. Eski gençlik yıllarımın sakin gecelerinde çalan kemanların acı feryatlarıyla dolu bir musiki gibi etrafa hüzünlü bir sükûnet havası üflüyor eylül. O rüzgârdan daha çok nefese benzeyen, ölmek üzere olan bir hastanın son kuvvetsiz nefeslerini andıran bir hafif fısıltıyla eylül nefesi… hafif hafif kımıldatıyor yaprakları serin serin bir hüzün. Ah eylül. Nereden geldin böyle aniden… Halbuki yaza daha yeni başlıyor gibiydik.

Ben bakışlarımda sonsuz bir bekleyişle oturmuşum, bahçeyi seyrediyorum engin bir sükûtu içmiş bir halde: sardunyalar son günlerde nasılda serpildi gelişti top top açtı kan kırmızı kadifelerin koyu kırmızısıyla, damla damla hayat fışkıran kan kırmızısıyla. Narçiçeğinin alev renkli parlak kırmızısıyla gittikçe yayılan camgüzeli. Şu maydanozlar ne canlı, ne diri bir yeşillikte. Naneler köpürüyor gibi hayat coşkusuyla yerden yeni yeni sürgünlerle fışkırıyor. Kuzu kulakları ne gümrah ışıltılı bir yeşille can dolu. Kahkaha çiçeği nasıl da sarıldı ardıç çalısına ve her sabah tiril tiril tazelikte o ağaççığın başını mor mor çiçeklerle taçlandırıyor. O cırtlak denilen çiçek en güzel turuncuyla kınalı sarı rengiyle yeşil yapraklar üstünde lambalar gibi yanıyor. Hatmiler uzadı da uzadı en güzel tazelikle etrafa göz göz bakıyor. Kasımpatı tekrar tomurcuklanıyor sarı sarı. Biberler son haftalarda yaşama arzusuyla her gün boy atıyorlar üstlerinde bembeyaz kar gibi nokta nokta çiçeklerle, alt dallarda salkım salkım sarkan yeşil kırmızı biberlerle. Biberiye iyice dallanıp gelişip serpildi. Ne kadar da keskin kokusu var. Elini değdirip şöyle bir okşayınca elden çıkmayan keskinlikte hayat dolu bir kokuyla biberiye. Keskin kokusuyla peppermintler. Semizotları, roka… Domateslerin üstü sarıçiçek yağmuru. Salatalıklar yeni yeni kollarla uzayıp gidiyor canlılık dolu. Akşamsefası ha açtı ha açmak üzere. Isırganlar yine diz boyu delişmen. Hindibalar ilkbahardaki gibi yine çoşmuşlar bahçenin her köşesinden. Biberlerin dibinden bir kök hardal bir bahar sarhoşluğunda…. Her şey nasıl da coşkuyla hayat dolu, capcanlı yemyeşil tiril tiril renk renk… her şey daha ilk gençliğinde taptaze dipdiri.

 Çiçeklerin yüzünde öğrencilerimi görüyorum. Ah eski günlerim. Eski eylüllerim. Cıvıl cıvıl hayat dolu cıvıl cıvıl okul avluları, şen gürültülerle koridorlar. Meraklı azimli bakışlarla kampüsleri dolduran üniversiteliler, delişmen delikanlı liseliler.. hayat dolu gelecek dolu taptaze capcanlı ümit dolu gençler. Bahar dalları gibi geleceğe uzanan… Çiçeklere bakınca öğrenciler canlanıyor gözümde…

Benim üstümde, içimde bu can sıkıntısı. Benim üstümde gel de canımı al ey melek diyen bir hüzün atlası. İçimde bastırılmış feryatlar figanlar, söndürülmüş volkanlar… Gel al. Gel de al canımı. Kurtar beni bu huzursuzluktan bu buhranlar anaforundan diyen bir sesle ben.

Nüzhet Kuzey

Gün Görmemiş Şarkılarımız Var Bizim / Zehra Yılmaz

 Gün yüzü görmemiş ŞARKILARIMIZ  var bizim, notası olmayan,  manası dostlara ayan, bestesi göklerde yazılan, mazlumların kulaklarında her bir harfi asılı kalan, gözlerinde buğu buğu hasret  taşıyan, hikayesi alemlerde dolaşan şarkılarımız var bizim .

    Uyku kaçıran MASALLARIMIZ  var bizim, hayret ve hayranlık kokan, kül kedisinin gecenin on ikisinde arabasının bal kabağına dönüşmesi gibi, bir gece ansızın hayatlarımızın, ünvanlarımızın dönüştüğü masallarımız var, içinde kırmızı başlıklı kızdaki gibi hain kurtlar var,  yedi cüceler gibi, yürekleri büyük kahramanlar var, iyilik perilerinin sihirli değneklerinden daha etkili mucizelerimiz var, OL deyince OLDURAN’ımız var, henüz tamamlanmamış  masallarımız var bizim.

      Çifte kavrulmuş ACILARIMIZ var bizim, ciğerimize saplanan hançer gibi tâ derinden hayatlarımıza saplanmış,   gizli gizli büyüttüğümüz acılarımız var, tarif edilemeyen, paylaşılamayan, anlatsan anlaşılması imkansız,  gece uykularımızı kaçıran, anayı babayı evlattan ayıran, bebeklerin saçlarını ağartan, babadan oğula miras kalan acılarımız var bizim.

    Hiç bir kitapta yazmayan,  yeni üretilmiş  SUÇLARIMIZ  var bizim, karşılıksız sevmelerimiz suç, şiirimiz şarkımız suç, Leyla ile mecnunu kıskandıran kara sevdamız suç, kara kaplı kitaplara yazılan isimlerimiz, Rabbin önünde iki büklüm  cisimlerimiz, herkesi sarıp kuşatan iklimlerimiz suç… Velhasıl çok büyük suçlarımız var bizim.

    Paha biçilmez  DOSTLARIMIZ var bizim, yüzleri aydan aydınlık ,  bahtları geceden karanlık , yürekleri Allah’a dost olanları içine alacak kadar açık, her dokundukları  yüreği umutla  dolduran,  her girdikleri bahçeyi gülşene çeviren, dünyada hayırhâh, ahirette komşu, kötü günlerin olmazsa olmazları, düğünde bayramda halay başı, ödüller dağılırken arka saflarda, cennette Kevser havuzunun başında Büyük Sultanla buluşmayı bekleyen dostlarımız var bizim.

     Sudan ucuz DÜŞMANLARIMIZ  var bizim, aynı çatının altında lakin bir o kadar uzaklarda, orda bir yerlerde unutulmuş, yeryüzünde yaşasalar da kalplerimize gömülmüş, sonbaharda savrulan yapraklar gibi sevgisi kurutulmuş,  bir zamanlar dost bildiğimiz düşmanlarımız var bizim …

    Kalpten edilmiş DUALARIMIZ  var bizim, ayrı mekanlarda, ayrı dilden okunan, aynı kalpte ısıtılan, her gün daha fazla kabulüne inanılan, düşmanı korkutan, dostu ferahlatan, güneş gibi ruhta yeni bir güne yelken açan, olmazları oldurana ulaşan, kalpten edilmiş dualarımız var bizim.

  Taze çıkmış UMUTLARIMIZ var bizim, topraktan yeni fışkıran fidanlar gibi taze ve metin, ruhlara ferahlık veren, yüreklere  selametli gelen, yazın çınar gölgesi gibi serin, kışın kömür sobası gibi emin, taze çıkmış umutlarımız var bizim.

Zehra Yılmaz

Çocukluk / Zeynep Bilgin

Sessiz kalan ateş böcekleri,
Gözyaşlarını tutamayan bulutlar…
Hep böyle miydi hüzünlü sonlar?
Onlar bile dayanamadığım romanda.
Bir yaz gecesi uzanıp izlediğim yıldızlar,
Babamın küçükken anlattığı masallara
Annemin söylediği ninnilere benzemiyor.
Daha soğuk, daha karanlık şimdi romanlar.
Ucuza satılan hayatlar,
Şimdi daha bir kıymetsiz.
Hayallerini yazmak yerine
Pişmanlıklarını yazan yazar,
Düşlerine, görüşürüz, diyenlere selamlıyor.
Roman, annemin ninnileri gibi değil
Uykumdaki periler artık gelmiyor.
Her sene, bir yaş daha fazla,
Çocukkenki, kelimesi bile git gide unutuluyor
Zaman çok hızlı akıp giderken
O zamanları özleyeceğinizi kim söyleyebilir kendine
Romanın sonu artık pek güldürmüyor
Hayatlarımız yeni bir öyküye konuk giderken,
Büyümek hiç cazip gelmiyor!

Zeynep Bilgin

Ekmek / Adem Yağmur

Evdeki sessizliği pencerenin önündeki minik serçeler bozuyordu. Sofradaki ekmek kırıntılarını, bayat ekmek parçalarını pencerenin dış tarafına bırakırdı. Bunları gören kuşlar her gün uğrar, nasiplerine düşeni alırdı. Ürkek adımlarla etrafı gözetleyerek gelen kuşlar hızla, yiyebilecek kadarını yer, büyükçe bir parçayı da ağızlarında götürürdü.

Gittikleri yeri bilmiyordu ama yavruları olsa gerek der, her defasında pencere kenarına biraz daha fazla ekmek bırakırdı.


Eve giderken sokağın başındaki bakkaldan öğle yemeği için bir şeyler aldı. Ne zaman yemek hazırlamaya başlasa içini bir hüzün kaplıyor. Burak olmasa yemek de yemeyecek ya. Sofrada bazen duygulanıyor, torununa hissettirmeden peçeteyle gözyaşlarını siliyor. Evinin direği, yiğidi bu dünyaya veda edeli on yedi yıl olmuştu. ‘’Ellerine sağlık hanım! sözünü duymayalı tam on yedi yıl.


Bereket, huzurun bir parçasıydı, eşyaların gülen yüzleri vardı. Ayna bir başkaydı, kapının zilinden her gün yeni besteler geliyordu. Şimdi hepsi suskun, hepsi üzgündü. Gelini ve oğlu çalıştığı için, hafta içi her sabah torunu Burak gelir, evdeki sessizliği o bozardı. Hafta sonu o da yoktu.

Sabahları güneş doğmadan ve ikindi vakti balkonda sandalyesinde oturur, bir bardak çayın yalnızlığına sığınırdı. Balkon küçük bir bahçe gibiydi; güller, karanfiller, şebboylar hatta bodur bir limon ağacı bile vardı. Çiçeklere konan serçelerin şarkılarını dinleyerek, toprak kokulu köyünün özlemini yatıştırıyordu.


En son, trenle gitmişti köyüne. Köprülüden gelen tren üç günde bir, sabah saat 6:00’da buradan geçerdi.
Uzun bir aradan sonra ziyaret ettiği ata yadigârı evleri yıkılmaya yüz tutmuştu. Her gelişinde evlerinin bir yerini, gücünün yettiğince onarmaya çalışır. Ben hayattayken yıkıldığını görmeyeyim yoksa, yoksa…

Yine istasyonun yolunu tutmuştu. Hava biraz serindi. Gökyüzünü bir bahar güneşi aydınlatmaya başlamış, birazdan o da durağa misafir olacaktı. Büyük bir gürültüyle homurdanarak yaklaşan kara trenin uzaklardan duyulan sesiyle herkes raylara yaklaştı. O, en son binmek, doğduğu büyüdüğü bu köye iyice bakmak istiyor zira buraları bir daha görme imkânı olmayabilirdi. Annesinin ‘’Kızım seni kaçırırlar.’’ sözünden dolayı çocukken gelemezdi bu küçük istasyona. Şimdi ise ana-babasını toprağına bıraktığı bu köyden kaçarcasına uzaklaşıyordu. Biraz daha vakit geçirsem, şu taş duvarlara, geçmişime biraz daha baksam…


Köy artık tepelerin arkasında kalmıştı lakin buraların havasını solumak mazide ki tatları hissetmesini sağlıyordu.

Yataklı bir kompartımanda yer bulabilmişti. İki erkek, bir kadın ve üç tane de çocuk vardı. Selam vererek kadının yanına oturdu. Kısık bir sesle selamını alan kadının konuşmak istemediği her halinden belliydi. Tren sarsılarak hareket etti. İçeride trenin sesinden başka bir ses yoktu. İstemsizce göz göze gelmelerin sıkıcı atmosferi içerisinde yolculuk devam ediyordu. Sessizliği ara sıra çocuklar bozsa da babalarının kaş göz işaretleriyle onlarda tekrar suskunluğa gömülüyordu.


Yerinden kalktı, pencereye yaklaşmak istedi ama karşılıklı oturan iki erkek ve arada ki masa, onun pencereye ulaşmasına engel oldu. O da daracık koridora yöneldi, ellerini pencereden olabildiğince dışarıya uzattı. Köyünün hızla uzaklaşan manzarasından birkaç parça koparmaya çalıştı.

Avuçlarında biriktirdiklerini rüzgârlara bıraktı. Herkesten aldığımı yine herkese, belki eksiğiyle iade ediyordum diye düşündü.


Balkonda yine kahvaltı masasını hazırlıyordu. Birazdan Burak burada olurdu. Masaya bir tabak bayat ekmek kırıntıları bıraktı.

Babasının her yıl tarladan elde ettiği buğdaylardan bir çuvalını kuşlara yem olarak ayırmasını o zamanlar anlayamamıştı. Babasından miras kalan bu hatırayı şimdi bu küçük balkonda canlı tutmaya çalışıyordu. Bir gün, baba niye kuşlara yiyecek atıyorsun diye sormuştu. Babası bir süre sessiz kaldı, derin bir nefesten sonra ‘’Kuşlara, ekmek bırakanlar giderse buradan, kuşlarda kalmaz gider, gelmezler bir daha’’ sözü hâlâ kulaklarında.


Atımızın, ineğimizin, eşeğimizin bir adı, hatırı, değeri vardı; Rüzgâr, Sarıkız, Karagöz. Onlar taşıyamadığımız yüklerimize dayanak, ırak yerlere yoldaş, katığımıza aş olurdu. Annem bizim sarıkızı sağarken hep türkü söyler karnını sıvazlardı. Babam, Rüzgâr’a kaşağı ile masaj yapar, yelelerini tarar ona “Oğlum” derdi ama oğullarına hiç hayvan demezdi. Zil çalınca kendi kendine konuştuğunu fark etti. Kim o! demeden kapıyı açtı. Hafta içi her sabah bu saatlerde aynı işi yapıyordu.

Anneciğim, Burak sana emanet ben geç kaldım. Tamam kızım, sen işine bak. Geliver, gurban olduğum diyerek torununun yanağından bir öpücük aldı. Babaannesinin kucağına gelirken her iki yanaktan öpücük vermeye alışmıştı. Burak, Nenee! ben acıktım dedi. Ben de kahvaltımı yapmadım seni bekledim guzuuum dedi.
Yemek yerken balkonun korkuluğuna gelen kuşlar için ekmek parçaları attı. Her sabah bu manzaraya şahit olan Burak, Babaanne bu kuşlar senin mi? diye sordu. Ne diyeceğini bilemedi. Kısa bir sessizlikten sonra, zor da olsa dudaklarından bir Evet cevabı çıktı. Nenee! bu kuşlar benim olsun mu? Hadi bakalım ekmekleri sen at ki bu kuşlar bundan sonra senin olsun dedi.

Adem Yağmur

Hayat Bir Kuru Yaprak / Mehmet Karaca

Kuru bir yaprak gibi savruldu hayat
Dert keder ızdırap her taraf
Sevdiklerim çok uzaktalar artık
Bu hayat yük bana bu dünya araf

Hevesler boğazımda düğüm
Arzular deli gibi kaçar
Umut sade bir hayal artık
Rüyaların ömrü sabaha kadar

Aramızda dağlar aşılmaz denizler var
Neden uzar bu ayrılık bu hasret nereye kadar
Ne elden bir şey gelir ne başta akıl var
Yanar kavrulurum yaz kış ve bahar

Ah ela gözlüm ceylan bakışlı yar
Aramızda dolmayan bir boşluk var
Ne gözyaşı doldurur ne verdiğim kurbanlar
Bilmem daha ne bekler açılmaya yollar

Gel desem gelirdin bilirim gel desen gelirdim
Elimde bir deste gül koşa koşa gelirdim
Ne bahçe kaldı geride oysa ne bahar
Gülden geriye diken kaldı bahçeden kavruk yapraklar

M. KRC

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑