Kimi Zamanlar! / Ertekin Ekin

    İçi boş şeylerin arasından usulca ayrılıp sessizlik arar kalbiniz bütün boğulmuşluklara inat! Zamanın ve mekânın içerisinden ustaca sıyrılıp dingin bir koyak arayışıdır belki de bu. Söz denizi bitmiş tükenmiştir gelinen noktada. Geçmişten kalan ne varsa tortu olarak bırakmak istersiniz usulca. Kulağınızda tın tın eden bir ses olur Kafka’nın o cümlesi ‘‘şimdi sirenler kendi çığlıklarından çok daha ölümcül bir silaha sahiptir o da sessizliktir!’ Usul usul bir arayıştır belki de yapmak isteyip te yapamadıklarınız. Dışınızda kopan fırtınalar belki de içinizde yaşadıklarınızın bir mukaddimesi olabilir!

    Onlarsız olamaz dersiniz de içiniz bir içim su olur akıp gider. Sessizlik soylu bir arayıştır belki de öyle her isteyenin kolay elde edemediği!..Bir yanı şiirdir ve öbür yanı illa ki musikidir sessizlik arayan kalbinizin. Kimi zaman gecenin en koyusuna bürünür ve musikinin ılık iklimine bırakıverirsiniz de yakalayabilirsiniz o Hint kumaşı sessizliği. Hele bir de gönül telinize derinden dokunan şiirlerle/musikiyle baş başa kalmışsanız söylenecek fazla söz yoktur. Salıverirsiniz kendinizi damlalar eşliğinde eksilen yanlarınızla sessiz sessiz. 

   Acıyan yanlarınıza, gönül sızılarınıza, hasretten kabuk bağlayan yaralarınıza!.. Bir merhem gibi iyi gelir kendiniz/le kaldığınız o eşsiz dakikalar. Belki de insan kalabilmenin asgari gereğidir bu sessizlik anları. Aslında ruhu okşayan, kalbi mutmain kılan saadet dakikalarını arzu etmek insan olana da pek yakışıyor. Hatta ömrün sair dakikalarında o eşsiz anları yakalama arzusu da öyle. Sizi size getirecek ve içinizdeki denizlerin daha çok köpürmesini sağlayacak yakaladığınız bu sükût dilimleri. İşte tam da yanık sinelerin çağlayanlarından kopup gelen berceste mısralar eşliğinde bir/az huzur iklimi solumaya başlarsınız bu dakikalarda. Ve hitamı gecenin, karanlığın ve de her şeyin dağdağasından ırak, usul usul ve de sessizce yaşarsınız asude iklimlerde gezinir gibi!..

   Kelimeler ah o eşsiz kelimeler..Alır götürür sizi en tenha yerlere. Her biri bir genç kızın işlediği bir kanaviçe gibi değerli gelir o anlarda. Ve her biri berceste mısraların içerisinde tıpkı inci bir kolye gibi nasıl da gözünüzü/gönlünüzü okşar. Siz alın bunu mısraların değil de sessizliğin ahenkle raksı olarak okuyun size eşlik eden. İnanın değişen bir şey olmaz; ses, ahenk, ritm, armoni ve ortaya çıkan enfes sessizlik melodileri. Şiirler, musikiler, sessizliğin o sihirli ikliminden uzakta değildir zannımca. Coşkun duygu selleri sebep olur da musiki, havzını billur sularla doldurur sessizlik atmosferinin. 

    Dedim ya sessizlik arar kimi zaman insan. Dışındaki bütün anlamsız gürültü ve kirliliğe inat!.. İşte her şeyin sus/pus olduğu o anlarda bir şiir bir musiki eşlik eder sessizliğinize. İlle de bir şair olmak gerekmez ‘can suyu’ olan o bulunmaz/eşsiz ses’in özlemini/hasretini duyabilmek için. Belki bir ömür yaşanılası/gıpta edilesi zaman dilimleri kapımızı çalmak üzeredir. Yeter ki hüzne ve yeter ki eksi/k olana/kalana kaybetmesin içimizdeki biz. Ve dilimizden en kalbî şekilde dökülsün Yahya Kemal gibi ‘‘Yâ Rab bana bir ses yaratan kudreti ver’’ Ver ki, Sessizlik arasın gönüllerimiz kimi zamanlar!

At Nalı / Alpen Nur

Torosların yükseklerinde bir yörük çadırında başladı hikayem. Herkes şehre inerken ben kaldım Toros yaylalarında. “Şehir, midesinden tutsaklanan insanların paraya baş eğmesidir” derdi babam. Bir de “ insanın şifası da belası da insandadır.” derdi. Ne para derdim oldu ne de insanda şifa arayışım. Benim şifam da servetim de bu dağların süsü. Ağacı, suyu, havası…
Kilometrelerce uzakları görebilmek farklı bir his. Etrafta ne bir ev ne farklı bir insan yapısı… Şehirli insanlara göre fantastik ama kimine göre de sıkıcı bir hayat… Biricik eğlence; ertaftaki ağaçlarla, hayvanlarla kurulan hayattan ibaret… Dış dünyaya ait tek varlık, uçaklar…
Öyle anlar olurdu ki bazen yüksekçe bir kayanın üzerine oturur, keçileri yayarken bir uçak geçer ve ben hayallere dalardım. İçindeki insan hikayelerini düşünürdüm. Onca kişi farklı farklı umutlara uçuyor olmalıydılar. Kimbilir belki de kimisi de kederli bir acının üzerine gidiyordur. Ben şehrin ve insanların getirdiği dertlerden azadeydim. Ne dedikodu yapıyor ne dedikodum yapılıyor, ne iftiraya uğruyor ne iftira atıyordum ve ne de insanlardan zulüm görüyor ya da zulm ediyordum.
Tam üzerimden bir uçak geçerken bazen ayağa kalkar, bir elimi alnıma gölgeler, diğeriyle uçaktakileri selamlardım. Beni görmediklerini bile bile böyle yapmam, belki insanlara hasretimdendi. Ama ayda bir ihtiyaçlar için ilçeye inip kalabalıkların birbirine ne kadar yabancı olduğunu görünce dağdaki dostlarımın yanına heyecanla dönüyordum.
Zamanla tavşanlar bile bana alıştılar, korkmadan çevremde dolaşabiliyorlardı. Hayvanların yalaklarına taşıdığım su, kaç hayvan çeşidine hayat oluyordu ben de sayamıyordum. Keçilerim suya doyduklarında, diğer yabani hayvanlar da nasiplensin diye tekneleri susuz bırakmıyordum. Torosların zirvelerinden ötedeki tepelerin iki dudağı arasından gözüken denizi bana hep eski mezarlık gibi geliyor. Sahile yakın binlerce yıl önce yapılmış harabe kalıntıları, toplumların toplu mezarlığı gibi.
Kimler gelmiş kimler geçmiş ama kimi zalim, kimi mazlum olarak huzurda bekliyorlar şimdi. Yazın bu yaylaların havası, suyu bende müthiş bir duygu oluşturuyordu. Lakin ulaşılmaz heybetli zirveler, aşılmaz geçitler beni biraz eziyor haddimi de bildiriyordu. Bu dağlarda yazları, neşemin bozlak sesi yankılanırken kışları, eteklerdeki orman köyümüze dönerdik. Kışın, birkaç evden oluşan köyde geçen zaman da daha ufuksuz bir yalnızlıkla örülürdü.
Şehrin sorunlarından azade, yalnızca karım ve kızımla süslü sakin, sessiz bir hayat… Eşimin hastalanmasından sonra başka çocuğumuz da olmadı. Kızımın ilçedeki yatılı bölge okuluna gitmesiyle de bütün kış, karı- koca başbaşa bir hayat… Başbaşa bir sessizlik dense daha doğru olur. Belki şehirlilere göre baş başa huzurdu bizimkisi. Öyleydi de… Birbirimizin yarısıydık eşimle. Beni günahımla sevabımla, üstüme sinen keçi kokumla seviyordu keza ben de onu…
*
Her şey kızımın, ilköğretimi bitirip liseye gitme isteğiyle başladı. Her ne kadar ben sakin hayatımdan memnunsam da yaşadığımız bu hayat, kadınlar için zor bir hayattı. Kızımın bu dağlara mahkum olmasını da istemiyordum. Eşimin de bastırmasıyla kızımın isteğini onayladım ama nasıl olacaktı? Hadi ilköğretimi parasız yatılıda okudu. Bundan sonrasını nasıl edecektik? Aklıma ilk gelen çocukluk arkadaşım Nalbur Nusret oldu. O, bu dağlarda çile gördü şehre indi. Allah da rızkını oradan verdi. İlçeye her indiğimde uğrarım yanına, bir çayını içerim.

İlçeye iner inmez vardım Nusret’in yanına. “Böyleyken böyle dedim, sen yılladır buralardasın bir yol göster bana.” Nusret her zamanki gibi serin. Gelen müşterisiyle ilgilenirken, “kolay, kolay hallederiz” dedi. Günlerdir içime oturan çaresizlik, tuz yalayıp sulağa ulaşmış keçi neşesine döndü. Bir baba için kolay mı ergen bir kızını şehrin keşmekeşinde yalnız bırakmak! Köyde kalsa kapıya kısmetlileri dayanacak. Kızımı şehirde yalnız bırakmak içimi yeyip bitiriyordu. Ortalık sakinleyince iki çay söyledi Nalbur Nusret.
-Kolayı var ortak. Burada lise talebeleri için özel bir yurt var. Ben ilgilenenleri tanıyorum. Şuradaki
liseye kaydını yaptırdıktan sonra okula da yakın yurt. Gözün arkada kalmaz hem. Çocuklara kendi çocukları gibi göz kulak oluyorlar. Yurda giriş çıkış saatlerine dikkat ediyorlar. Vallahi senden çok dikkat ediyorlar. Parayı da dert etme, ben burs da ayarlarım. Sen de verebildiğin kadarıyla üç beş verirsin.
Bir anda içimde, Torosların ilkbahar çiçeklerinin hepsi birden açtı. Kızımı okuluna yurduna yerleştirip zirvedeki kıl çadırıma döndüğümde içimde açık gökyüzü genişliğinde bir huzur vardı. Ne ki böyle mutluluk zamanlarında, hep içimin bir kenarına kılçık gibi bir vesvese yapışır ve “yok öyle dertsiz baş, başına gelecekleri bekle” diye seslenirdi. Yine öyle bir ses ama ben bu huzurla onu duymak istemiyordum. Bülbül bahçesinde karga sesi gibi bir hal…
O gece kıl çadırın önündeki ateşin başında yemeğimizi yedikten sonra çaylarımızı içiyorduk. Sakin ayazlı bir gece, sonbaharın ilk üfültüsü dalgalanıyor karanlıkta. İçerden şeker almak için elimdeki sopayı bırakmadan çadıra girdim. Çıkarken sopanın ucu çadır kapısının üstündeki at nalına takıldı. Nal yere şangırtıyla düşünce karım ürperdi “eyvah” diye çığlığı bastı.
-Ne oldu Meriç, bu ne hal?
-Bilmez misin nalın düşmesi uğursuzluktur başımıza bir şey gelecek!
-Ağzını hayra aç Meriç. Bak kızımızı da okuluna yerleştirdik. Şimdi vesvese edip de içimizi karartma.
Sustu Meriç. Yalnız içime şüphe zehrini bırakmıştı bir kere. Belki at nalının düşmesinden değil ama eşimin hisleri kuvvetli olmalıydı ki ne zaman böyle dese o akıbeti yaşıyorduk. Her şey yoluna girmişken nasıl bir şey olabilir ki? Burada olan nedir ki? Çok çok keçi kayadan düşer ayağı kırılır. O da sorun değil keser yeriz. Keçileri yükseklere sürüyorum o gün. Gökyüzünde pamuksu bulutlar. Kızıyorum karıma. Ahmaklık işte, bunları dillendirip insana vesvese vermenin ne manası var.
“Hem başımıza her şey geldi. Daha ne olacak ki?”
Köyde yağmura yakalanınca ağaç altına sığınan ana-babamı yıldırım çarpalı daha kaç sene oldu ki? Hem anne- babamdan sonra mal davası yüzünden kardeşlerim birbirini vurdu. Kötülük daha çok insandan insana gelir. Bu yaylaların hırsızı yok, arsızı yok! Biz yaşayacağımız acıları felaketleri yaşadık zaten. Daha ne olacak ki? Yağmur yağınca, ağaç altına sığınmayız oluverir. Kardeşlerim ölünce iyi ki bana ait olanları yetim yeğenlerime verip çekildim kıl çadırıma. Kara kış bastırıncaya kadar inmem zaten köye.
Şehirlinin yağını peynirini üretiriz ama dağlı diye aşağılanırız hep. Bizi bize bir işe yaramayan sigara izmariti gibi hissettirirler. Bunlar da musibetin tuzu biberi. Hani elimde üç beş keçiden başka neyim var? Kimsenin ahını da almadım. İnsanlardan uzak olmanın en büyük faydası da bu belki. Kimsenin hakkına girmiyor, ahını almıyorsun. Ahı alınan biri varsa o da biz oluyoruz. Ayda beş on kilo peynir, beş on kilo yağ götürüyorum ilçe pazarına. Onun da kimisi borca gidiyor geri dönmüyor.
Ne ki at nalının akıbet çağrışımı kılçık gibi içimde duruyor. Yok yok, engerek yılanı gibi bir şey yüreğimin orta yerinde kıvrılıyor. Gururuna düşkün namuslu adamlar, bahtsızlıklarını düşünerek zevk alırmış hayattan, derler. Benimki belki de öyle bir hal.
İçimden bunlar geçerken dilimde de; “yaşanacak acıları yaşadık, daha ne olacak ki?” Bu sözü söylerken de ürperiyorum aslında. Yine bir uçak geçiyor üstümüzden. Kim bilir gökte uçan uçaktakilerin bilemediğimiz ne acıklı hikayeleri acıları?
Sürümü kurt telef etti, aç kaldım. Evim yandı açıkta kaldım. Kimi zaman Pazar edip dönerken paramı pulumu erzağımı çaldılar, zulmettiler. Başkalarına göre yabani bir şey olamamış bir dağlıyım. Ancak iç huzurum var. Kimseye zulmetmedim. Büyük mahkemeye bile hazırım.
“Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olacak ki?” Kayalıkların tepesindeki iki köknar ağacı birbirine sokulmuş sanki benim sırrımı konuşuyor. Tavşanlar etrafımdan daha tedirgin geçiyor. Alaca keçi yüksek bir yere çıkmış, iç sesimi duymuş gibi öylece bana bakıyor.
O gün, keçileri toparlayıp obaya dönerken dalgındım. Bir anda elimdeki değneğe takıldım ve kayalıklardan aşağı saman balyası gibi gürp diye düştüm. Ayağımda dayanılmaz bir acı… Dedim at nalının mesajı bu olsa gerek. Ayağa kalkacak oldum. Yere basamadım. Ayağım kırılmıştı. Köpeğim yanımda kıvranıyordu. Alışıldığı üzere keçiler çadıra doğru uzaklaştılar. Hisli hayvan köpeğim. O da hayvanların peşinden…
Keçiler çadıra bensiz vardığında telaşlanmış karım. İçime doğduydu bir şey oldu diye dizlerine vurmuş. Düşmüş köpeğin peşine. Yanıma geldiğinde akşam olmak üzereydi… Eşeğin üzerine iki büklüm abanarak çadıra gelebildim. O kırıkla şehre inemedim. Zor da olsa köye yayladan köye inmiştik mecburen. Kış da soğuk nefesini hissettirmişti zaten. Ayağımı sopalarla sabitledim, bir nevi alçıya aldım yani. İki ay davara çıkamadım uzaklara. Etrafın yeşiliyle yetindi keçiler. Dayandım keçi sütüne . Üçüncü ayda yürümeye başladım. Ama çok zormuş. Bir daha; “Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olsun ki” deyip Allah’a hoş varmayacak lafları mırıldanmamalıyım.
O eve girerken yine kapının üzerindeki at nalına ilişti gözüm. Karım ahırda keçileri yemliyor. Vesvese veren bu naldan kurtulma isteği kırbaçlıyor beni. Nalı çivisinden çıkardım. Kayalıklara varıp savurdum aşağı doğru. Akşam öncesi kapı önündeki ocağı yakmaya hazırlanırken fark etti karım nalın olmadığını.
“Eyvah nal kökünden gitmiş” diye ünledi yine.
Ben bir şeyden haberim yokmuş gibi acemi bir şaşkınlıkla, “ya, çok da şey etme rüzgardan düşmüş bir hayvanın ayağına dolanıp kaybolmuştur” diye geçiştirmeye çalıştım.

Karım bu kez daha telaşlı.
-O daha kötü, dedi. Nalın düşmesi bir yana bir de kaybolmuşsa daha büyük belaya işarettir.
-Ya Meriç şu vesveseleri çıkar artık aklından. Asıl sen böyle yapınca bela kuşu gelip konuyor başımıza.
*
Ayağım kuvvetini bulunca birikmiş ihtiyaçlar ve kızımı ziyaret etmek için karımla şehre indik. Kızım bambaşka biri olmuştu sanki.
-Baba herkesin telefonu var. Biz de telefon alsak. Bak ayağın kırılmış ve ben sizden aylardır haber bile alamadım. Telefonun olsa belki buradan ambulans bile çağırırdın.
Yine Nalbur Nusret’e vardım. Anlattım durumu.
-Yahu dedi, telefonsuz olur mu? Başına bir iş gelse kimsenin haberi olmaz. Esas sana lazım. İkinci elden tuşlu bir telefon aldım kendime. Nusret, kızıma daha farklı bir telefon beğendi. Dokunmalıymış. Biraz borçla hallettik. O günden sonra, kızımızın sesi her akşam yankılandı yayla çadırının içinde. Yalnız, yine nal meselesi bir kıymık gibi içimin bir yerlerinde… Karım, nal da nal deyip durmuş, ilçeye geldiğimizde yeni bir nal tedarik etmeyi ihmal etmemişti.
Kış geldi geçti. ilkbaharın nefesi kışın soğuklarını kovdu. İçimdeki nal tedirginliğini kovamadı. Kış boyunca ha şu oldu ha bu olacak diye tedirgin yaşadım. Bunun batıl bir inanış olduğunu bilsem de karımın böyle söyleyince hep bir musibet yaşamamız, beni tedirgin ediyordu. İlkbaharla beraber yaylaya çıktık yine. Keçilerin peşinde koştururken aklımdaki bela beklentisi.. yine dilime o uğursuz cümle dolanıyor her yerde.
“Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olabilir ki” Şeytan kovar gibi kovuyorum aklımdaki vesveseyi.
az başında şehre indiğimde bu kez kızımla döndüm. Takdir almış. Büyümüş, serpilmiş. Pek bir
durulmuş. Kitapları yanında. Namaz felan da kılıyor. Yaylaları, keçileri de pek özlemiş. Toprağın cümle süsü arzı endam eylemiş. Gökyüzü açık, kuşların ötüşü kıvamında, keçiler otlaklara doyuyor, biz mutluyuz. Ama içimdeki kıymık hala batıyor.
Temmuz sonuna doğru jandarmalar geldi yaylaya. Meriç’in yüreği hop etti, elini göğsüne bastırdı. Bu alışıldık bir hal değildi. İçimde bir şeyler cızz etti. Dizlerimin bağı çözüldü. Kötü bir şeyler olmuş olmalıydı! Kıymık canımı kanatmaya durdu. Jandarma kumandanının hali zaten iyi bir haber getirmediğini gösteriyordu. Yaba gibi eli telsizi sıkıca kavramış, iri gözlerini daha bir belerterek tok sesiyle sordu:
-Eyüp Duru sen misin?
Omuzlarım düştü bir an. Göz ucuyla karıma baktım. Elini göğsüne bastırmış hâlâ öylece kımıltısız duruyordu. Eliyle askerlere işaret etti jandarma komutanı. Askerler çadırın içine daldı. Komutan elindeki kağıdı göstererek:

  • Savcılığın arama ve gözaltı emri var?

-Niye ki kumandan Bey?
-Niyesini bilirsin sen! İşin detayını savcıdan öğrenirsin.

  • Nedir kumandanım adam mı öldürdük, ne yaptık? Bildiğim bir şey yok! Ben dağ başında yalnız yaşayan bir adamım.
    -Baylok yüklemişsin
    Yüzümde keskin bıçak soğukluğu…
  • Ne bayloğu ne yüklemesi kumandan! Ben ayda bir peynirimi, yağımı eşeğime yükler ilçeye inerim. Başkaca da bir yüküm olmaz!
    -Hep böyle söylersiniz zaten, diye sokurdandı komutan.
    -Telefonunu ver bakayım.
    -Hemen de tuşlusunu verirsiniz. Diğeri nerede?
    -Yok kumandanım, bundan başka telefonum yok benim.
    Ellerime kelepçeyi vurduklarında içimden bir şeyler koptu. Kızım ve eşim bu dağ başında yalnız kalamazlardı.
    -Meriç, dedim. Gece yalnız kalamazsınız. Kızım davarın peşinden gelir gelmez karşı obaya, gidin. Gecikirsem de köye dönün.
    Meriç, cansız ceset. Gözlerinin ışığı yitmiş. Pembeliklerinin üzerine morumsu bir renk yürümüş. Kermeleri seğiriyor… Başını sallarken gözlerinden yaşlar pıt pıt düştü.
    Kuşlar dönüyordu ufukta. Kuşlar ve dağlar birbirine sevdalılar. Bir de ben. Ne ki ayrılıyordum. Jandarma minibüsünde ellerim kelepçeli Torosları inerken içimde bozlak bir ağıt… Minibüsün radyosunda bir türkü:
    Eyübün derdi dert midir
    Ben ondan besbeter çektim
    Aman aman aman aman

“Bu dertli baş, daha neler görecek kimbilir? Bir daha da, daha ne olacak ki demeyeceğim. Sahi yahu, bu baylog da ne ola ki? Böyle ite kaka kelepçeleyip aldıklarına göre uğursuz at nalı olsa gerek herhal! Lakin o da kaçakçılığa girmez ki! Bakalım daha ne olacak?!”

Alpen Nur

Kavuşma Vakti / Ceylan Güriçin

Rüzgâr pencereden sokuluyor dalga dalga
Özgürlüğün nağmelerini fısıldıyor usulca
Yanağıma türlü memleket havaları konduruyor ardı sıra
Hafif kıpırdayan kirpiklerimin ardından
gözlerim, dalıyor uzaklara
Sonra,ruhumu alıp çıkıyor bir parmaklık aralığından
Küçücük bir kafes karesinden
O merak ettiğim fotoğraf karelerinin açılması gibi sanki
Daracık kafesler açılıyor özgürlük diyarına..
Bazen de bir sineğin kanadına takılan hayallerim,
uçuyor uzaklara…
Güneş ısıtıp sıvazlıyor sırtımı
Ufukta beliriyor rengârenk şehrayin
Ben salıveriyorum tutsak güvercinlerimi
Pervaz ediyorlar semada
Havanın her zerresini teneffüs etmek istiyorum hesapsızca
Her saniye canı çekilen duvarlara inat
Kelebek kanatlarını izlemek istiyorum
Birbirini ovuşturan ellerimle yârin ellerini tutmak sımsıkı
Yavrumun yanaklarını avuçlamak, saçlarını taramak istiyorum..
Kurduğum kavuşma vaktinin alarmları çınlıyor sürekli kulaklarımda
Kavuşmanın yazdıracağı mısralar dönüyor dimağımda
Sahi!
İlahi tayinatın vaktini bekleyelim mi sevdiceğim
Ne zaman buluşacağız diye sormadan..
Saatimiz çalacak birgün nasılsa.
Sana sabretmenin visal çiçeklerini getireceğim buradan
Zamanın beyaz telleriyle öreceğim onları saf ve temiz
Sevgimle bir taç yapacağım başına
En güzel gülmeleri yüzüne giydirmek duasıyla sulayacağım hep
Anlaştık değil mi sevdiceğim
Saatlerimizi kuralım mı
Kavuşma zamanına…

Ceylan Güriçin

Çikolata Ayakkabılar / Derya Hekim

 Her insanın fıtratında merhamet vardır. Kimi kalbinin merkezine koyar kimi merkeze yerleştirdiğinin etrafına. Yanık bir gönlün türküsü merhamet sahibi her insanın bam teline dokunur.

Son bir kez dönüp arkama baktığım diyara çok türkü söyledim. Her şeyimi bıraktığım yerden sonra hiçbir şeyim olmayan yerde nefes almak başlarda sudan çıkmış balık gibi hissettirdi. Kalbim kafese konulmuş güvercin gibi bir anda yerinden fırlayacakmışçasına atardı. Bundan başka bir yaşamın olmadığını düşünürdüm. Çünkü şimdiye kadar tanıdığım en yabancı haldi bu.

Her şeyi bilinmezliklerle örülü bir sarmaşıktı bu yaban el. Burada yaşamayı öğrenememiş, sadece alışmıştım. Şehir hayatına geçmek için epey bir çaba sarf ettikten sonra yorgunluk ve ümitsizlik kapımda bekleyen iki bekçi idi. Ümidim yoruldukça bedenim daha da yorgun ve bitkin oluyordu. Hayatımı idame edecek bir mesleğim varken çocuklarım okula, kocam işe derken kendime bir rutin tutturmuştum. Bu rutinin içinde bazen hastalık yakalasa her şey birkaç günlüğüne karmakarışık olurdu. Şimdi bu kadar karmaşa nasıl düzelecekti. Biri hayatımı alıp kör düğüm yapıp elime verdi sanki. Çok bilinmeyenli denklem gibiydi. Eşitliğin hangi tarafına neyi koysam hep eksik ve yarımdı. Bir türlü sonuca varamıyordum. Bilmediğim diyarda sorgulanacak çok şeyim vardı.

Her ay el eline bakmanın ezici yükünün altında gidip imza atıyordum. O imza ile elimdeki banka kartında aylık geçimim için bir miktar para olurdu. Onu bir ay yetirebilmek için para çekerken 2,60 Euro kesinti yapmayacak banka arardım. İmza atacağım yerde uzun uzun sıra oluşurdu. Halinden, duruşundan kendim gibi olanı çabuk tanırdım.  Selamlaşıp tanışırken aynı düğümden yana dertli olduğumuzu hemen anlardık. Çok konuşmak gerekmezdi. Boğazımızda düğümlenen cümleler yeterdi her şeyi anlamaya ve anlatmaya.

Yine imzamı atıp yoluma giderken kafamda cevapsız sorular ile şehrin en işlek caddelerinin birinden geçiyordum. Sahil yoluna varmadan vitrin camlarını izlemek iyi gelirdi. Çikolataların vitrindeki sunumları cezbediyordu. Çikolata pek çok insanın keyifle yediği özel bir lezzet olmasının yanında çeşitleri göz doyuruyor. Bu vitrin baştan sona çikolatadan yapılmış ayakkabılar ile en dikkat çekeni idi. Memleketimde her şeyin fazlasını görmeye alışkındım. Oysa burada peşi sıra gelen dükkânların vitrinlerinin farklı olması olması bana ilginç gelirdi. Devamını arıyordu gözlerim. Çeşit çeşit modellerle yapılmış ayakkabıdan çikolataların devamı gelsin istiyordum. Bu kadarı bile mutlu etmeye yetiyordu. Her defasında önünden geçtiğim bu dükkâna girmeye bir türlü cesaretim yoktu. Gerek yetersiz kalan dilim, gerekse yabancısı olduğum bu diyarda göreceğim karşılığı bilemediğimden elim kapıya varmıyordu.

Yine böyle bir günde bu dükkânın önünden geçtim. Ayakkabıları incelerken içeriden birinin gülümsediğini fark ettim. Çekingen bir tavırla konuşmakta zorluk çekmeme rağmen vitrini işaret ederek “Fotoğraf çekebilir miyim?” diye sordum. Bana gülümseyen kadın başta anlamadı. “Neyin fotoğrafı?” diye sordu. Daha bir kızararak konuşmak yerine vitrini işaret ettim. Ben sesli cümleler kurduğumu sanıyorum ama içime içime konuştuğumdan artık el kol hareketlerim dilimden daha çok şey anlatmaya başlamıştı. Satıcı kadın yüzüne yayılan tatlı bir gülümseme ile “Tabii, tabii” deyince kendimi ifade edebilmenin huzurunu yaşayanlar anlayacaktır. O kadar zor bir durum ki ne istediğini anlatamamak. Sadece içinden uzun uzun cümleler kurup dudaklarını kıpırdatmadan kendini anlatmaya çalışmak. 

Yer yön bilmediğim gibi yaşamın bana neler kazandıracağını bilemezdim. Bu kadar zorluğa rağmen öğrenmem gereken yeni şeyleri keşfediyordum. Artık yaş kemale erdi, çocuklarım büyüdü; onların hayatlarındaki değişimler ile ilgileneceğimi sandığım yaşlarda hayat bana yepyeni ufuklar kazandırıyordu. Dil öğrenmek bunlardan biriydi mesela.  Yabancısı olduğum bu yerde sevgi dilinin binlerce kelime ile anlatamayacağım hissiyatımı kolayca anlattığını yaşayarak tecrübe etmiştim. Dünyanın neresinde olursa olsun tatlı bir tebessümün sevgi ile uzatılan bir elin ne demek olduğunu sanırım herkes bilir.

*Sevgi dilinin çikolata ayakkabıları

Derya Hekim

Ben Karahindiba / Erhan Bozkurt

Ben karahindiba
nazenin baharların
naif bitiği

Ben karahindiba
bahanesi rüzgarların
tozuna karıştığı

Ben karahindiba
Kötü insanların
Şeytanlaştırdığı

Ben karahindiba
mahkumu intibaların
Kurgulara alışığı

Ben karahindiba
yalnız intifadaların
sessiz çığlığı

Ben karahindiba
kader esintilerinin
darma dağınığı

Ben karahindiba
bahar müjdecilerinin
reftâre… tanıdığı

Ben karahindiba
özgürlük direnişlerinin
Yurdundan ettiği…

 E.Bozkurt

Berge / Gökmenzâde

Bir yerlerde üşür durur yürek
Yorgun düşer de zamanda
Umut okyanuslar aşırı Berge
Nafile beklemek bu limanda

Yollar ayakların zaman ipliği
İzler can kırığı geçmiş zamanda
Yüreğine dolmuşsa an çiçekleri Berge
Giden de yorulur bu dünyada kalan da

Zaman deryasında sessiz bir gemi
Her gün kalkar gider bu limandan
Kaç umudu taşır bilinmez Berge
Takvimler yaprak döker zamandan

Yürek yorgunu dalgalar vurur kentime
Uzatsam şimdi çağlar ötesinden ellerimi
Dua ikliminin nisan yağmurlarında
Beni de alıp götürür mü bu gemi

Uzak diyarlarda kırmızı akşamlarda
Güneşi içerken gördüm denizi
Şarkıların dili can hecelemesi mi Berge
Yalancı hayaller mi kirletti ellerimizi

Damla damla umut damla damla yağmur
Yılkı atlarının yelesinde savruluyor zaman
Gemiler güvende de olsa Berge
Ayaklarına pranga vuruyor liman

Bir şarkı da bizim ellerden söyle
Kararıp durmasın dergahımızda zaman
Dillerimiz yabancı da olsa Berge
Tek sığınağımız gönül denen liman

Dillerimiz ayrı da olsa ah şarkılar
“Ben buradayım” bu limanın yanıbaşında
Tüm şarkıları unuttum ben Berge
Bir temmuzun en soğuk kışında

Gökmenzâde

Yük(sük) / İ. Murat Öner

Ayıran ve kavuşturan nehir’e….

“Gelince ben seni kaldırırım” dedi Nevin annesinin endişeli yüzüne bakarak. “Merak etme canım. Sen git yat.” Bu uzun ve sıcak yaz gününün sonundaki karanlık ona bunu söyletmişti. Alışkındı aslında babasının uzun yolculuk serüvenlerine. Anadolu’nun bir köşesinden diğer köşesine savrulur dururdu babası. “Kamyoncunun işi belli mi olur Nevin’im. Beni merak edip durmayın.” Odadaki tek lambanın ışığının altında annesi, kızının çeyizi için çalışıyordu. Nişanlı kızı, yakında dünya evine girecekti. Kendi gibi güzel bir insanla karşılaştırmıştı Yaradan. Duaları hep böyleydi. Şimdilik endişeliydi. Koca yürekli adam hala eve gelmemişti. İçinin çırpınışlarını kızına hissettirmek istemiyordu. Yakında tekrar gidecekti okuluna Nevin. Köy öğretmeni Nevin, köyüne gelmişti. Canım Nevin’im, güzel kızım!

Hasna anne gözlüklerinin üstünden kızını süzdü. Pencereden dışarı bakıyordu Nevin. Yüzündeki ‘tasalanma annecim’ gülümsemesini hemen fark etti. Göz göze geldiler. Nevin bakışlarını kaçırıp ocakta fokurdayan demliğe doğru yürümeye koyuldu. “Annecim, çayını tazeliyorum.”

Nevin hayali olan öğretmenliğe sanki bir gecede geçmişti. Köydeki hayali öğrencilerinden, ki genellikle minnoş kediler ve minik köpekler okulculuktan en çok nasibini alanlar idi, gerçek öğrencilerine kavuşmuştu. Ankara’daki mezuniyetinde boyunlarına atlamış, gözlerini, yüzlerini öpmüştü. Ah be kızım utandırma beni böyle milletin içinde. Tam 20 yıl sonra büyük bir sürpriz yaparak gelmişti Nevin annesinin kollarına. Başka çocukları da olmadı zaten. Kamyoncu Ahmet ve Hasna annenin tek evladı. Hemen oracıkta Metinle, müstakbel eşiyle, tanıştırmıştı onları.

Nevin annesinin çayını tazelerken bir yandan da duvar takviminde yuvarlak içine alınmış Ağustos’un beşine baktı. Neyse daha üç hafta var gitmeme. Ayrılmanın acısı, kavuşmanın sevincini elinden alıyordu. Hayat işte. Evinden ayrılır ayrılmaz annesini ve babasını özlüyordu Nevin, ama öğrencilerini düşündükçe heyecandan nefesi kesilecek gibi oluyordu.

Hasan şimdi ne yapıyordur acaba, Esma, Kerim, Seniha… Ya Mehmet, afacan Mehmet. Başlarını okşamayı, onlarla konuşmayı özlemişti yaz boyunca. Kışın sınıfta kestane pişirmeyi özlemişti. Her burnu akan, öğretmenlerinin elinden papatya çayı içmek için sıraya girerdi kışın soğuğunda.

Bir an annesinin hünerli parmaklarına gözü takıldı Nevin’in. Sanki bütün endişesini, korkusunu ilmek ilmek beyaz beze dokuyordu. Elleri titrekti. Nevin, annesinin iç sesinin de aynı titreklikte olduğundan emindi. Hasna anne sessizdi, ama bu sessizlik Nevin’in kulaklarında uğulduyordu. Ah anne bu kadar endişelenmesen, n’olur? Babacım neredesin bu saatte?

“Aradığınız kişiye şu an ulaşıl….” Nevin telefonunu iç çekerek kapattı. Belki bu yirminci denemesi idi. Gecenin karanlığında incir ağacının altında oturduğu yerden masaya kapandı. Kafasını kaldırınca annesinin oturma odasının penceresinden merakla ona doğru baktığını gördü. Elini annesine sallayarak ayağa kalktı ve evin giriş kapısına doğru yürüdü. Hasna anne kızını oturma odasının kapısında karşıladı. “Var mı bir haber kızım?” “Annecim telefon hala kapalı. Babamı biliyorsun. Telefonla arası hiç yoktur. Merak etme.” Yaşlı kadın sendeleyerek saatlerdir oturduğu yere gidip yığıldı. Nevin, aceleyle hiçbir şey sormadan annesine bir bardak su uzattı. “Bahtiyar ol yavrum.” Bir an Nevin’in gözü yere yuvarlanmış yüksüğe takıldı. Annesinin kucağından düşmüş olacağını düşündü. Gözleri iyice zayıflayan Hasna anne, iğnenin şerrinden yüksükle korunuyordu.

Saatler sonra köyün tek camisinden sabah ezanının sesi yükselirken yaşlı kadın seccadesinde dua ediyordu. Gözleri kapalı, elleri yüzünün üzerinde. Nevin annesinin bu duruşuna çok alışkındı. Uzaklarda iken ne zaman annesini hatırlasa, hep bu hali gelirdi gözünün önüne. Gecenin karanlığında dua ile sağa sola sallanan beyaz yaşmaklı bir baş. Bir de tespih tanelerinin şıkırtıları. “Nevin, Nevin kızım.” Nevin yarı uyku mahmurluğuyla irkildi. “Baban mı geldi? Bir motor sesi geliyor.” Nevin dışarıya attı kendini. Sabah alacakaranlığıyla karşısındaydı. Hızlı adımlarla bahçe kapısından dışarı çıktı. Evet gelen babası idi. Sevincinden ağlamamak için ellerini ağzına kapatmıştı. Evden dışarı çıkmakta olan annesini görünce gülerek el salladı. Annesi şükür içerisinde ellerini yüzüne ovuşturup duruyordu.

Ahmet amca kamyondan inerken suçlu suçlu kızına ve eşine baktı. “Niçin bu saatte ayaktasınız? Hiç yatmadınız mı?” Telefonunu nasıl kaybettiğini, şehirde anlaşılmaz büyük bir kargaşa olduğunu, defalarca polis tarafından durdurulduğunu anlattı. Aklına bir yerde durup telefon etmek geldiğini ama buna fırsat bulamadığını söyledi yorgun gözlerle ona bakan kızına ve eşine. Aslında Nevin ve Hasna anne koca yürekli insana sağ salim kavuşmanın verdiği rahatlıkla şehirde ne olduğunu pek umursamadılar. Ne olabilirdi ki zaten?

Başını yastığa koyunca eşsiz bir sükunetle gözlerini kapattı Nevin öğretmen ve birkaç gün sonra olacak şeylerden habersiz uykuya daldı. Çok sevdiği okuluna ve öğrencilerine kavuşamayacaktı Nevin. Metini hiç kimse dünya gözüyle bir daha göremeyecekti. Hasna annenin vefat haberini gözü yaşlı babasından haftalar sonra binlerce kilometre uzakta alacaktı. Cebinde babasının kamyonundan kalan son parası ve annesinin yüksüğüyle bir nehir geçmiş olacaktı Nevin.

İ.Murat Öner

Gün Görmemiş Şarkılarımız Var Bizim / Zehra Yılmaz

 Gün yüzü görmemiş ŞARKILARIMIZ  var bizim, notası olmayan,  manası dostlara ayan, bestesi göklerde yazılan, mazlumların kulaklarında her bir harfi asılı kalan, gözlerinde buğu buğu hasret  taşıyan, hikayesi alemlerde dolaşan şarkılarımız var bizim .

    Uyku kaçıran MASALLARIMIZ  var bizim, hayret ve hayranlık kokan, kül kedisinin gecenin on ikisinde arabasının bal kabağına dönüşmesi gibi, bir gece ansızın hayatlarımızın, ünvanlarımızın dönüştüğü masallarımız var, içinde kırmızı başlıklı kızdaki gibi hain kurtlar var,  yedi cüceler gibi, yürekleri büyük kahramanlar var, iyilik perilerinin sihirli değneklerinden daha etkili mucizelerimiz var, OL deyince OLDURAN’ımız var, henüz tamamlanmamış  masallarımız var bizim.

      Çifte kavrulmuş ACILARIMIZ var bizim, ciğerimize saplanan hançer gibi tâ derinden hayatlarımıza saplanmış,   gizli gizli büyüttüğümüz acılarımız var, tarif edilemeyen, paylaşılamayan, anlatsan anlaşılması imkansız,  gece uykularımızı kaçıran, anayı babayı evlattan ayıran, bebeklerin saçlarını ağartan, babadan oğula miras kalan acılarımız var bizim.

    Hiç bir kitapta yazmayan,  yeni üretilmiş  SUÇLARIMIZ  var bizim, karşılıksız sevmelerimiz suç, şiirimiz şarkımız suç, Leyla ile mecnunu kıskandıran kara sevdamız suç, kara kaplı kitaplara yazılan isimlerimiz, Rabbin önünde iki büklüm  cisimlerimiz, herkesi sarıp kuşatan iklimlerimiz suç… Velhasıl çok büyük suçlarımız var bizim.

    Paha biçilmez  DOSTLARIMIZ var bizim, yüzleri aydan aydınlık ,  bahtları geceden karanlık , yürekleri Allah’a dost olanları içine alacak kadar açık, her dokundukları  yüreği umutla  dolduran,  her girdikleri bahçeyi gülşene çeviren, dünyada hayırhâh, ahirette komşu, kötü günlerin olmazsa olmazları, düğünde bayramda halay başı, ödüller dağılırken arka saflarda, cennette Kevser havuzunun başında Büyük Sultanla buluşmayı bekleyen dostlarımız var bizim.

     Sudan ucuz DÜŞMANLARIMIZ  var bizim, aynı çatının altında lakin bir o kadar uzaklarda, orda bir yerlerde unutulmuş, yeryüzünde yaşasalar da kalplerimize gömülmüş, sonbaharda savrulan yapraklar gibi sevgisi kurutulmuş,  bir zamanlar dost bildiğimiz düşmanlarımız var bizim …

    Kalpten edilmiş DUALARIMIZ  var bizim, ayrı mekanlarda, ayrı dilden okunan, aynı kalpte ısıtılan, her gün daha fazla kabulüne inanılan, düşmanı korkutan, dostu ferahlatan, güneş gibi ruhta yeni bir güne yelken açan, olmazları oldurana ulaşan, kalpten edilmiş dualarımız var bizim.

  Taze çıkmış UMUTLARIMIZ var bizim, topraktan yeni fışkıran fidanlar gibi taze ve metin, ruhlara ferahlık veren, yüreklere  selametli gelen, yazın çınar gölgesi gibi serin, kışın kömür sobası gibi emin, taze çıkmış umutlarımız var bizim.

Zehra Yılmaz

Sayıklama(Biz) / Yusuf Kar

Her hayalimiz sihirli bir fasulye
Göğsümüzden göğe yükselmiş
Ebemkuşağının sonundaki define
Yedi renkli umut üç kutlu cemre
duvar yıkılsın
kapı açılsın
pencere ışısın
Açılmadı korsanların hazine dolu sandığı
Ahraz bir haydut papağanların inandığı
Altın nesilleri aldı kaçtı bir dağa
Attı bir zindan bir o zindana
Anahtarı nerde bir suya düştü
Bütün ümitlerim pusuya düştü

Kanatlarımızda çelik zincir paslı pıranga
Beton tepelere diktiler bizi
Et ve kemik doldu yamacı düzü
Dallar ve kökler duaya durdu
Yerde toprak yok gökte gökyüzü
Dallar ve kökler duaya durdu

Biz bir ağacız ayakları taşlara tutsak
Güneş mi? Bize gezegenler kadar uzak
Ormanlar kadar gür
lakin değiliz hür
Kök salmış kardelenler saksılar parmaklıklı
Ayakları çimlenmiş huma kuşunun

Bir güneş doğsa belki filizlenecek
Kanatlara gizlenmiş o ürkek çocuk
Şu tavan olmasa yağmurlar da yağsa
Yarın kim bilir çiçek bile açacak
Gölge etmezse bir de şu zehirli sarmaşık
Belli ki toprağını sevememiş kadınlar/ mahzun
Mahzun/ kadınlar
Nasıl sevilsin ki toprağı mahpusun

Çengel çengel dikenler gülleri sarmış
Sarmış gülleri dikenler çengel çengel
Bülbül neylesin ah gülsüz vatanı
Ha altın kafes ha kadersiz coğrafya
Gülsüzlük de mahpusluktur görünmez duvarı
Bedenler sürüklenir buradan oraya
Kalp sevdiğinde tutsak değil midir?
O zaman sürgünde kim hür olabilir?
Ümidi kesmedi İsmail’in boynundaki bıçak
Topraksız, gül de tohum da yeşerir
Atılan tohum da değil ya tohumsuz
Vardır elbet içinde azimli bir çekirdek
Biz alevde açan gülleri de bilirdik
Bizim de odunumuzu taşıdı katırlar
İbrahimî gönlümüz o günleri hatırlar
Düşler
hayaller
ümitler
Dost zihnimizde semirdi

Hançer dişli hasretler
dost ruhumuzu kemirdi
Hayal hayal gezdik de kurtulduk bağımızdan
Avuç avuç kül savurduk dumanlı dağımızdan

Bir tufan, bir fırtına …
yine elleri boş kaldık
Zulamızdaki zoraki gülüştü yele verdiğimiz
Çıkıp gidemedik dost
Kolları açık döş kaldık
Bahara eremedik
Hazan kaldık kış kaldık

Göğsümüzde kara saplı vesvese usul usul
Delerken kalbimizi süveydasından kanlı pusu
Umudumuz, umudumuz Sen’sin dost
Bizse Seni anlatmamaktan yorulduk
Derdi sen olmayan bizi ne anlasın
Sen dedik ağladık
Sen dedik güldük
Bıraktık göğsümüzden ruhlarımızı özgür
Ruha da kelepçe vuramazlardı ya
Ancak Sen’de esirdik ancak seninle de hür
Sana tutunduk dost Sen’de kurtulduk

Kuytu köşelerde ağladığımızı bilme sen
Ya da
Hayır hayır bilme sen

Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına
Düşürme maskesini

neşeli sözcüklerin
Ardındaki kederi

görme gülücüklerin
Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına

Sahi nasıl güler ki insan yüreğiyle birlikte
İçinde ülke ülke kent kent dert biriktirip de
Köşesiz gökyüzünden,
bahardan
yazdan
kıştan
Utanır mı insan mutlu mesut bir çift bakıştan

Onca hüzünlü anneyi görüp sevdiğinin yüzünde
Utandık işte dost çocuklarımızın ışıltılı gözünde
Kaç yaralı yürek gördük
Kaç anasız babasız çocuk
ah bilsen
Ya da hayır hayır bilme sen
Üzülmesin Yusufçuk gönüllerin Yakup’u
Bunca dert bunca keder sana yeterken

Mutluluk hep çoğuldu bize öğretilen cümlede
Dönüşlü bir gülüşe katılırdık işteş ve neşeli
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede?
Dönüş yolunu mu yitirdi beklenen günler
Dönemedik bir daha geceden sabaha
Evin yolunu da yitirdik her yer karanlık
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede

Yusuf Kar

Sürgün / Ahmet Terzioğlu

Şiirler yazarken hür günlere ben,
Âfâktan enfüse sürgün gibiyim.
Aşk ile koşarken sürgünlere ben,
Rûhumun ufkuna vurgun gibiyim.

Bu dünya bilirim sürgün yeridir,
Her doğan ölü her ölen diridir.
Dünyaya geldiğim günden beridir,
Zamana sitemkâr, dargın gibiyim.

Başımda dertlerim dünyâlar kadar,
Bir zerreyim ki ben dünya bana dar.
Mukaddes yükümü tartamaz kantar,
Tükenmiş mecâlim yorgun gibiyim.

Derdimi arz etsem Zümrüd’ankâ’ya,
Ya da o Mehlikâ nam bîvefâya.
Uçmaya tâkatim yok mâverâya,
Kollarım kanadım kırgın gibiyim.

Kırık bir mızrabın yanık sesinde,
Kurak bir mevsimin tam ertesinde.
Kıyamet gününün son kertesinde,
Toprağa tutunan sürgün gibiyim.

Ahmet Terzioğlu

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑