Gün Görmemiş Şarkılarımız Var Bizim / Zehra Yılmaz

 Gün yüzü görmemiş ŞARKILARIMIZ  var bizim, notası olmayan,  manası dostlara ayan, bestesi göklerde yazılan, mazlumların kulaklarında her bir harfi asılı kalan, gözlerinde buğu buğu hasret  taşıyan, hikayesi alemlerde dolaşan şarkılarımız var bizim .

    Uyku kaçıran MASALLARIMIZ  var bizim, hayret ve hayranlık kokan, kül kedisinin gecenin on ikisinde arabasının bal kabağına dönüşmesi gibi, bir gece ansızın hayatlarımızın, ünvanlarımızın dönüştüğü masallarımız var, içinde kırmızı başlıklı kızdaki gibi hain kurtlar var,  yedi cüceler gibi, yürekleri büyük kahramanlar var, iyilik perilerinin sihirli değneklerinden daha etkili mucizelerimiz var, OL deyince OLDURAN’ımız var, henüz tamamlanmamış  masallarımız var bizim.

      Çifte kavrulmuş ACILARIMIZ var bizim, ciğerimize saplanan hançer gibi tâ derinden hayatlarımıza saplanmış,   gizli gizli büyüttüğümüz acılarımız var, tarif edilemeyen, paylaşılamayan, anlatsan anlaşılması imkansız,  gece uykularımızı kaçıran, anayı babayı evlattan ayıran, bebeklerin saçlarını ağartan, babadan oğula miras kalan acılarımız var bizim.

    Hiç bir kitapta yazmayan,  yeni üretilmiş  SUÇLARIMIZ  var bizim, karşılıksız sevmelerimiz suç, şiirimiz şarkımız suç, Leyla ile mecnunu kıskandıran kara sevdamız suç, kara kaplı kitaplara yazılan isimlerimiz, Rabbin önünde iki büklüm  cisimlerimiz, herkesi sarıp kuşatan iklimlerimiz suç… Velhasıl çok büyük suçlarımız var bizim.

    Paha biçilmez  DOSTLARIMIZ var bizim, yüzleri aydan aydınlık ,  bahtları geceden karanlık , yürekleri Allah’a dost olanları içine alacak kadar açık, her dokundukları  yüreği umutla  dolduran,  her girdikleri bahçeyi gülşene çeviren, dünyada hayırhâh, ahirette komşu, kötü günlerin olmazsa olmazları, düğünde bayramda halay başı, ödüller dağılırken arka saflarda, cennette Kevser havuzunun başında Büyük Sultanla buluşmayı bekleyen dostlarımız var bizim.

     Sudan ucuz DÜŞMANLARIMIZ  var bizim, aynı çatının altında lakin bir o kadar uzaklarda, orda bir yerlerde unutulmuş, yeryüzünde yaşasalar da kalplerimize gömülmüş, sonbaharda savrulan yapraklar gibi sevgisi kurutulmuş,  bir zamanlar dost bildiğimiz düşmanlarımız var bizim …

    Kalpten edilmiş DUALARIMIZ  var bizim, ayrı mekanlarda, ayrı dilden okunan, aynı kalpte ısıtılan, her gün daha fazla kabulüne inanılan, düşmanı korkutan, dostu ferahlatan, güneş gibi ruhta yeni bir güne yelken açan, olmazları oldurana ulaşan, kalpten edilmiş dualarımız var bizim.

  Taze çıkmış UMUTLARIMIZ var bizim, topraktan yeni fışkıran fidanlar gibi taze ve metin, ruhlara ferahlık veren, yüreklere  selametli gelen, yazın çınar gölgesi gibi serin, kışın kömür sobası gibi emin, taze çıkmış umutlarımız var bizim.

Zehra Yılmaz

At Nalı / Alpen Nur

Torosların yükseklerinde bir yörük çadırında başladı hikayem. Herkes şehre inerken ben kaldım Toros yaylalarında. “Şehir, midesinden tutsaklanan insanların paraya baş eğmesidir” derdi babam. Bir de “ insanın şifası da belası da insandadır.” derdi. Ne para derdim oldu ne de insanda şifa arayışım. Benim şifam da servetim de bu dağların süsü. Ağacı, suyu, havası…
Kilometrelerce uzakları görebilmek farklı bir his. Etrafta ne bir ev ne farklı bir insan yapısı… Şehirli insanlara göre fantastik ama kimine göre de sıkıcı bir hayat… Biricik eğlence; ertaftaki ağaçlarla, hayvanlarla kurulan hayattan ibaret… Dış dünyaya ait tek varlık, uçaklar…
Öyle anlar olurdu ki bazen yüksekçe bir kayanın üzerine oturur, keçileri yayarken bir uçak geçer ve ben hayallere dalardım. İçindeki insan hikayelerini düşünürdüm. Onca kişi farklı farklı umutlara uçuyor olmalıydılar. Kimbilir belki de kimisi de kederli bir acının üzerine gidiyordur. Ben şehrin ve insanların getirdiği dertlerden azadeydim. Ne dedikodu yapıyor ne dedikodum yapılıyor, ne iftiraya uğruyor ne iftira atıyordum ve ne de insanlardan zulüm görüyor ya da zulm ediyordum.
Tam üzerimden bir uçak geçerken bazen ayağa kalkar, bir elimi alnıma gölgeler, diğeriyle uçaktakileri selamlardım. Beni görmediklerini bile bile böyle yapmam, belki insanlara hasretimdendi. Ama ayda bir ihtiyaçlar için ilçeye inip kalabalıkların birbirine ne kadar yabancı olduğunu görünce dağdaki dostlarımın yanına heyecanla dönüyordum.
Zamanla tavşanlar bile bana alıştılar, korkmadan çevremde dolaşabiliyorlardı. Hayvanların yalaklarına taşıdığım su, kaç hayvan çeşidine hayat oluyordu ben de sayamıyordum. Keçilerim suya doyduklarında, diğer yabani hayvanlar da nasiplensin diye tekneleri susuz bırakmıyordum. Torosların zirvelerinden ötedeki tepelerin iki dudağı arasından gözüken denizi bana hep eski mezarlık gibi geliyor. Sahile yakın binlerce yıl önce yapılmış harabe kalıntıları, toplumların toplu mezarlığı gibi.
Kimler gelmiş kimler geçmiş ama kimi zalim, kimi mazlum olarak huzurda bekliyorlar şimdi. Yazın bu yaylaların havası, suyu bende müthiş bir duygu oluşturuyordu. Lakin ulaşılmaz heybetli zirveler, aşılmaz geçitler beni biraz eziyor haddimi de bildiriyordu. Bu dağlarda yazları, neşemin bozlak sesi yankılanırken kışları, eteklerdeki orman köyümüze dönerdik. Kışın, birkaç evden oluşan köyde geçen zaman da daha ufuksuz bir yalnızlıkla örülürdü.
Şehrin sorunlarından azade, yalnızca karım ve kızımla süslü sakin, sessiz bir hayat… Eşimin hastalanmasından sonra başka çocuğumuz da olmadı. Kızımın ilçedeki yatılı bölge okuluna gitmesiyle de bütün kış, karı- koca başbaşa bir hayat… Başbaşa bir sessizlik dense daha doğru olur. Belki şehirlilere göre baş başa huzurdu bizimkisi. Öyleydi de… Birbirimizin yarısıydık eşimle. Beni günahımla sevabımla, üstüme sinen keçi kokumla seviyordu keza ben de onu…
*
Her şey kızımın, ilköğretimi bitirip liseye gitme isteğiyle başladı. Her ne kadar ben sakin hayatımdan memnunsam da yaşadığımız bu hayat, kadınlar için zor bir hayattı. Kızımın bu dağlara mahkum olmasını da istemiyordum. Eşimin de bastırmasıyla kızımın isteğini onayladım ama nasıl olacaktı? Hadi ilköğretimi parasız yatılıda okudu. Bundan sonrasını nasıl edecektik? Aklıma ilk gelen çocukluk arkadaşım Nalbur Nusret oldu. O, bu dağlarda çile gördü şehre indi. Allah da rızkını oradan verdi. İlçeye her indiğimde uğrarım yanına, bir çayını içerim.

İlçeye iner inmez vardım Nusret’in yanına. “Böyleyken böyle dedim, sen yılladır buralardasın bir yol göster bana.” Nusret her zamanki gibi serin. Gelen müşterisiyle ilgilenirken, “kolay, kolay hallederiz” dedi. Günlerdir içime oturan çaresizlik, tuz yalayıp sulağa ulaşmış keçi neşesine döndü. Bir baba için kolay mı ergen bir kızını şehrin keşmekeşinde yalnız bırakmak! Köyde kalsa kapıya kısmetlileri dayanacak. Kızımı şehirde yalnız bırakmak içimi yeyip bitiriyordu. Ortalık sakinleyince iki çay söyledi Nalbur Nusret.
-Kolayı var ortak. Burada lise talebeleri için özel bir yurt var. Ben ilgilenenleri tanıyorum. Şuradaki
liseye kaydını yaptırdıktan sonra okula da yakın yurt. Gözün arkada kalmaz hem. Çocuklara kendi çocukları gibi göz kulak oluyorlar. Yurda giriş çıkış saatlerine dikkat ediyorlar. Vallahi senden çok dikkat ediyorlar. Parayı da dert etme, ben burs da ayarlarım. Sen de verebildiğin kadarıyla üç beş verirsin.
Bir anda içimde, Torosların ilkbahar çiçeklerinin hepsi birden açtı. Kızımı okuluna yurduna yerleştirip zirvedeki kıl çadırıma döndüğümde içimde açık gökyüzü genişliğinde bir huzur vardı. Ne ki böyle mutluluk zamanlarında, hep içimin bir kenarına kılçık gibi bir vesvese yapışır ve “yok öyle dertsiz baş, başına gelecekleri bekle” diye seslenirdi. Yine öyle bir ses ama ben bu huzurla onu duymak istemiyordum. Bülbül bahçesinde karga sesi gibi bir hal…
O gece kıl çadırın önündeki ateşin başında yemeğimizi yedikten sonra çaylarımızı içiyorduk. Sakin ayazlı bir gece, sonbaharın ilk üfültüsü dalgalanıyor karanlıkta. İçerden şeker almak için elimdeki sopayı bırakmadan çadıra girdim. Çıkarken sopanın ucu çadır kapısının üstündeki at nalına takıldı. Nal yere şangırtıyla düşünce karım ürperdi “eyvah” diye çığlığı bastı.
-Ne oldu Meriç, bu ne hal?
-Bilmez misin nalın düşmesi uğursuzluktur başımıza bir şey gelecek!
-Ağzını hayra aç Meriç. Bak kızımızı da okuluna yerleştirdik. Şimdi vesvese edip de içimizi karartma.
Sustu Meriç. Yalnız içime şüphe zehrini bırakmıştı bir kere. Belki at nalının düşmesinden değil ama eşimin hisleri kuvvetli olmalıydı ki ne zaman böyle dese o akıbeti yaşıyorduk. Her şey yoluna girmişken nasıl bir şey olabilir ki? Burada olan nedir ki? Çok çok keçi kayadan düşer ayağı kırılır. O da sorun değil keser yeriz. Keçileri yükseklere sürüyorum o gün. Gökyüzünde pamuksu bulutlar. Kızıyorum karıma. Ahmaklık işte, bunları dillendirip insana vesvese vermenin ne manası var.
“Hem başımıza her şey geldi. Daha ne olacak ki?”
Köyde yağmura yakalanınca ağaç altına sığınan ana-babamı yıldırım çarpalı daha kaç sene oldu ki? Hem anne- babamdan sonra mal davası yüzünden kardeşlerim birbirini vurdu. Kötülük daha çok insandan insana gelir. Bu yaylaların hırsızı yok, arsızı yok! Biz yaşayacağımız acıları felaketleri yaşadık zaten. Daha ne olacak ki? Yağmur yağınca, ağaç altına sığınmayız oluverir. Kardeşlerim ölünce iyi ki bana ait olanları yetim yeğenlerime verip çekildim kıl çadırıma. Kara kış bastırıncaya kadar inmem zaten köye.
Şehirlinin yağını peynirini üretiriz ama dağlı diye aşağılanırız hep. Bizi bize bir işe yaramayan sigara izmariti gibi hissettirirler. Bunlar da musibetin tuzu biberi. Hani elimde üç beş keçiden başka neyim var? Kimsenin ahını da almadım. İnsanlardan uzak olmanın en büyük faydası da bu belki. Kimsenin hakkına girmiyor, ahını almıyorsun. Ahı alınan biri varsa o da biz oluyoruz. Ayda beş on kilo peynir, beş on kilo yağ götürüyorum ilçe pazarına. Onun da kimisi borca gidiyor geri dönmüyor.
Ne ki at nalının akıbet çağrışımı kılçık gibi içimde duruyor. Yok yok, engerek yılanı gibi bir şey yüreğimin orta yerinde kıvrılıyor. Gururuna düşkün namuslu adamlar, bahtsızlıklarını düşünerek zevk alırmış hayattan, derler. Benimki belki de öyle bir hal.
İçimden bunlar geçerken dilimde de; “yaşanacak acıları yaşadık, daha ne olacak ki?” Bu sözü söylerken de ürperiyorum aslında. Yine bir uçak geçiyor üstümüzden. Kim bilir gökte uçan uçaktakilerin bilemediğimiz ne acıklı hikayeleri acıları?
Sürümü kurt telef etti, aç kaldım. Evim yandı açıkta kaldım. Kimi zaman Pazar edip dönerken paramı pulumu erzağımı çaldılar, zulmettiler. Başkalarına göre yabani bir şey olamamış bir dağlıyım. Ancak iç huzurum var. Kimseye zulmetmedim. Büyük mahkemeye bile hazırım.
“Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olacak ki?” Kayalıkların tepesindeki iki köknar ağacı birbirine sokulmuş sanki benim sırrımı konuşuyor. Tavşanlar etrafımdan daha tedirgin geçiyor. Alaca keçi yüksek bir yere çıkmış, iç sesimi duymuş gibi öylece bana bakıyor.
O gün, keçileri toparlayıp obaya dönerken dalgındım. Bir anda elimdeki değneğe takıldım ve kayalıklardan aşağı saman balyası gibi gürp diye düştüm. Ayağımda dayanılmaz bir acı… Dedim at nalının mesajı bu olsa gerek. Ayağa kalkacak oldum. Yere basamadım. Ayağım kırılmıştı. Köpeğim yanımda kıvranıyordu. Alışıldığı üzere keçiler çadıra doğru uzaklaştılar. Hisli hayvan köpeğim. O da hayvanların peşinden…
Keçiler çadıra bensiz vardığında telaşlanmış karım. İçime doğduydu bir şey oldu diye dizlerine vurmuş. Düşmüş köpeğin peşine. Yanıma geldiğinde akşam olmak üzereydi… Eşeğin üzerine iki büklüm abanarak çadıra gelebildim. O kırıkla şehre inemedim. Zor da olsa köye yayladan köye inmiştik mecburen. Kış da soğuk nefesini hissettirmişti zaten. Ayağımı sopalarla sabitledim, bir nevi alçıya aldım yani. İki ay davara çıkamadım uzaklara. Etrafın yeşiliyle yetindi keçiler. Dayandım keçi sütüne . Üçüncü ayda yürümeye başladım. Ama çok zormuş. Bir daha; “Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olsun ki” deyip Allah’a hoş varmayacak lafları mırıldanmamalıyım.
O eve girerken yine kapının üzerindeki at nalına ilişti gözüm. Karım ahırda keçileri yemliyor. Vesvese veren bu naldan kurtulma isteği kırbaçlıyor beni. Nalı çivisinden çıkardım. Kayalıklara varıp savurdum aşağı doğru. Akşam öncesi kapı önündeki ocağı yakmaya hazırlanırken fark etti karım nalın olmadığını.
“Eyvah nal kökünden gitmiş” diye ünledi yine.
Ben bir şeyden haberim yokmuş gibi acemi bir şaşkınlıkla, “ya, çok da şey etme rüzgardan düşmüş bir hayvanın ayağına dolanıp kaybolmuştur” diye geçiştirmeye çalıştım.

Karım bu kez daha telaşlı.
-O daha kötü, dedi. Nalın düşmesi bir yana bir de kaybolmuşsa daha büyük belaya işarettir.
-Ya Meriç şu vesveseleri çıkar artık aklından. Asıl sen böyle yapınca bela kuşu gelip konuyor başımıza.
*
Ayağım kuvvetini bulunca birikmiş ihtiyaçlar ve kızımı ziyaret etmek için karımla şehre indik. Kızım bambaşka biri olmuştu sanki.
-Baba herkesin telefonu var. Biz de telefon alsak. Bak ayağın kırılmış ve ben sizden aylardır haber bile alamadım. Telefonun olsa belki buradan ambulans bile çağırırdın.
Yine Nalbur Nusret’e vardım. Anlattım durumu.
-Yahu dedi, telefonsuz olur mu? Başına bir iş gelse kimsenin haberi olmaz. Esas sana lazım. İkinci elden tuşlu bir telefon aldım kendime. Nusret, kızıma daha farklı bir telefon beğendi. Dokunmalıymış. Biraz borçla hallettik. O günden sonra, kızımızın sesi her akşam yankılandı yayla çadırının içinde. Yalnız, yine nal meselesi bir kıymık gibi içimin bir yerlerinde… Karım, nal da nal deyip durmuş, ilçeye geldiğimizde yeni bir nal tedarik etmeyi ihmal etmemişti.
Kış geldi geçti. ilkbaharın nefesi kışın soğuklarını kovdu. İçimdeki nal tedirginliğini kovamadı. Kış boyunca ha şu oldu ha bu olacak diye tedirgin yaşadım. Bunun batıl bir inanış olduğunu bilsem de karımın böyle söyleyince hep bir musibet yaşamamız, beni tedirgin ediyordu. İlkbaharla beraber yaylaya çıktık yine. Keçilerin peşinde koştururken aklımdaki bela beklentisi.. yine dilime o uğursuz cümle dolanıyor her yerde.
“Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olabilir ki” Şeytan kovar gibi kovuyorum aklımdaki vesveseyi.
az başında şehre indiğimde bu kez kızımla döndüm. Takdir almış. Büyümüş, serpilmiş. Pek bir
durulmuş. Kitapları yanında. Namaz felan da kılıyor. Yaylaları, keçileri de pek özlemiş. Toprağın cümle süsü arzı endam eylemiş. Gökyüzü açık, kuşların ötüşü kıvamında, keçiler otlaklara doyuyor, biz mutluyuz. Ama içimdeki kıymık hala batıyor.
Temmuz sonuna doğru jandarmalar geldi yaylaya. Meriç’in yüreği hop etti, elini göğsüne bastırdı. Bu alışıldık bir hal değildi. İçimde bir şeyler cızz etti. Dizlerimin bağı çözüldü. Kötü bir şeyler olmuş olmalıydı! Kıymık canımı kanatmaya durdu. Jandarma kumandanının hali zaten iyi bir haber getirmediğini gösteriyordu. Yaba gibi eli telsizi sıkıca kavramış, iri gözlerini daha bir belerterek tok sesiyle sordu:
-Eyüp Duru sen misin?
Omuzlarım düştü bir an. Göz ucuyla karıma baktım. Elini göğsüne bastırmış hâlâ öylece kımıltısız duruyordu. Eliyle askerlere işaret etti jandarma komutanı. Askerler çadırın içine daldı. Komutan elindeki kağıdı göstererek:

  • Savcılığın arama ve gözaltı emri var?

-Niye ki kumandan Bey?
-Niyesini bilirsin sen! İşin detayını savcıdan öğrenirsin.

  • Nedir kumandanım adam mı öldürdük, ne yaptık? Bildiğim bir şey yok! Ben dağ başında yalnız yaşayan bir adamım.
    -Baylok yüklemişsin
    Yüzümde keskin bıçak soğukluğu…
  • Ne bayloğu ne yüklemesi kumandan! Ben ayda bir peynirimi, yağımı eşeğime yükler ilçeye inerim. Başkaca da bir yüküm olmaz!
    -Hep böyle söylersiniz zaten, diye sokurdandı komutan.
    -Telefonunu ver bakayım.
    -Hemen de tuşlusunu verirsiniz. Diğeri nerede?
    -Yok kumandanım, bundan başka telefonum yok benim.
    Ellerime kelepçeyi vurduklarında içimden bir şeyler koptu. Kızım ve eşim bu dağ başında yalnız kalamazlardı.
    -Meriç, dedim. Gece yalnız kalamazsınız. Kızım davarın peşinden gelir gelmez karşı obaya, gidin. Gecikirsem de köye dönün.
    Meriç, cansız ceset. Gözlerinin ışığı yitmiş. Pembeliklerinin üzerine morumsu bir renk yürümüş. Kermeleri seğiriyor… Başını sallarken gözlerinden yaşlar pıt pıt düştü.
    Kuşlar dönüyordu ufukta. Kuşlar ve dağlar birbirine sevdalılar. Bir de ben. Ne ki ayrılıyordum. Jandarma minibüsünde ellerim kelepçeli Torosları inerken içimde bozlak bir ağıt… Minibüsün radyosunda bir türkü:
    Eyübün derdi dert midir
    Ben ondan besbeter çektim
    Aman aman aman aman

“Bu dertli baş, daha neler görecek kimbilir? Bir daha da, daha ne olacak ki demeyeceğim. Sahi yahu, bu baylog da ne ola ki? Böyle ite kaka kelepçeleyip aldıklarına göre uğursuz at nalı olsa gerek herhal! Lakin o da kaçakçılığa girmez ki! Bakalım daha ne olacak?!”

Alpen Nur

Seni Diler Allah’ım / Ziya Paşa Akyürek

Derdi içte olanın gözyaşı dışta olur
Kapında ağlaşanlar seni diler Allah’ım

Zemheriler nurunla baharlara yol bulur
Cemalini kullara n’olur göster Allah’ım

Ümmeti Muhammed’in Sende yeri başkadır
Habib’inle bu canlar Seni ister Allah’ım

Takdirine razıdır şu kıyamda duranlar
Duruşlar arzuları yürekten der Allah’ım

Kapının kıtmirleri isyandan uzaktalar
Vuslatına yakınlık izin bekler Allah’ım

N’olur diye başlayan yakarışlar Hicir’de
Kapının açılmasın daim yoklar Allah’ım

Senin olana hâşâ ilişsin zerre bir şey
Hep Senden dileyene Seni Sen ver Allah’ım

Ziya Paşa Akyürek

Söndür Leyli… / Beyruha

Şimdi söndür leyli bütün ışıklarını
Ay olmasın
Yıldız parlamasın
Ateş böcekleri uçuşmasın
Ben ki gurbetin karanlığında
Neşeye âmâ
Tam da vurulmuşken kalbimden gama
Sussun koca devlerden yükselen ra’d
Bitsin kabus
Hele o kör olası inat
Şimdi söndür leyli bütün ışıklarını
Sessizce söyle kulağıma yakamozları
Bırakma hüzün yanığı yalnızları
Sen okşa saçlarını leyli
Usulca öpüver vuslatın gözünden
Karanlığını yıka göz pınarlarından
Şimdi söndür leyli bütün ışıklarını
Gösterme çehreni öyle herkese
Mahrem kıl varını yoğunu
Bilen bilir sendeki zahiri
Söyleme leyli
Sır ol
Gördüysen yaralı bir kanat
Yaren ol, yar ol
Sustur bütün baykuşları ötmesinler
Bozmasınlar acının sihrini
Beraber ahh diyelim mi leyli?
Beraber dokunalım mı sevdanın teline?
Şimdi söndür leyli bütün ışıklarını
Zifiri örtsün üstümü
Dalayım rüyanın seyrine
Deniz olur
Mavi olur
Sabah olur
Belki hayra yoran olur
Söndür ışıkları leyli
Sen kahkülünü uzat seherin ellerine
Ben tutunayım yeniden kuşların sesine

Beyruha

Ekim / Farzımuhal

kim bölüşür ekmeğini seyrek umutla
tüfeklerin sayesinde gün b/ölüştüren kim
sahiden bir çıkış varsa bu güncel anafordan
(Lütfen) önce bana söylemelisin
ve ekim
bir eylül terkisinde g.izlenir
ki insan severken filizlenir

babamı özlüyorum bu ayıp değil
ülkemi de özlüyorum biraz utanç içinde
bir avuç kara toprak bana, bir eylülden kalan
bir tenha ziyaretlik henüz hiç gitmediğim
ve ekim
bir eylül mahzeninde g.özlenir
ki insan sevgisizken güzlenir

dörtmevsimyaylaların çok uzağında
hafsalamda kaçencunga kıymıkları
insan bayındır bir memlekette umut bulmalı
huzur da bulmalı biraz lüks lakin
ve ekim
bir eylül bahçesinde y.azlanır
ki insan sevdiğine nazlanır

farzımuhal

Yanık Niyaz / Fatma Erenkul

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Savrulduk her birimiz bir tarafa
Kırıldı kolumuz, kanadımız,
Viran oldu yuvamız;
Ağlar olduk yana yakıla..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Işıklar yanmıyor gayri, ocaklar tütmüyor
Bağlar bozguna vurdu
Bağbanlar görülmez oldu
Çekip gittiler,
Uzak diyarlara..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Yağmurlar yağmaz oldu
Kurudu çaylar, dereler
Çatlayan çorak topraklar..
Artık, açmıyor güller
Ötüşmüyor bülbüller..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Kervan göçtü, kaldık bir avuç yetim
Ellerde kelepçe,
Ayaklarda pranga
Dillerde paslı kilit..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Güzellikler, sevdalar sadece rüyalarda
Karabasanlar, yarasalar dolaşıyor ortalıkta
Baykuşlar tünemiş damlara..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Güneş açmıyor, artık ısıtmıyor
Her taraf karanlık; buz gibi;
Ayaz..
Geceler ise, artık gariplerin..
Semaya yükselen buğu buğu gözyaşları,
Dualar
Ve yanık niyaz..

Fatma Erenkul

Bûselik Makamında / F. Verâ Deniz

Vakit gece…
Karanlık …
Zaman gece, asır karanlık…
İçime içime ağlıyorum, kalbim acıyor, çok acıyor anne.
Ruhum bedenime sığmıyor.
Yüreğim bir kafese sıkışmış minik bir kırlangıç gibi. Çırpınıyor, çırpınıyor çıkamıyor anne.
Oysa umut şarkıları söylemeyi severim ben…
Umudu fısıldamayı yüreklere…

BÛSEGÂH EYLEDİM YÜREĞİMİ

Annem öpse geçerdi ben küçükken.
Düştükçe acıyan yaralarımdan.
O öpmedi. Yaralarım da geçmedi.
Şimdiyse annem yok. Yaralarım da öpmekle geçmeyecek kadar çok…
Ne diyelim;
Mevlâ öpsün yaralarımızdan….

Gecenin halvet koylarında hüznünle başbaşa kaldığında Mevlana gibi: “Ağlayabilir miyim gönlüm müsaadenle, şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi?” dersin. Göğüs kafesine sığmayan kederleri salıverircesine. Bütün acılarını, acıtılmışlıklarını toplayıp da tek bir hüznün içinde, coşkun bir sel gibi gözyaşlarını akıtırcasına. Oysa içime içime ağlamayı bilirim ben. Kimseler duymadan, kimseler görmeden…

Yüreğimi Hû’ya yaslayıp içimi çeke çeke ağlamayı… Serapa bir gözyaşı bestesi ile gönlümden semalara açılan pencerelerde serenad yapmayı severim.


Hayat insanı iğnenin deliğinden geçirirmiş gerçekten de. Hâr içinde Nâr gibi yandıktan sonra görünürmüş Hû’nun Nûru. Kalbin tepelerine tırmanan ve zümrüt yeşili dua ağaçlarının dallarını sallayan herkese, gecenin zülüflerinden bir şimşek göz kırparmış. Ufuklar gökgürültüleriyle lerzeye gelir sağanak sağanak rahmet yağmurlarını yağdırıverirmiş.

Meğer bizim zemherilerimize de cemreler düşermiş. Düşermiş de biz dert sanırmışız dermanlarımızı. Lütfun cebir dalga boyutunda tecellilerini yaşamayı musibet sanmışız yıllarca. Oysa;

Celalinin içindeki Cemal tecellileriyle öpüyormuş yaralarımızdan Yaradan.

Kime – Neye güvenip dayanmışsak hepsinin zeval, firak ve eleminin gözyaşını dökmüşüz. Kalbi rakîk, gönlü kırıkların yaslandığı bir dağ varmış. Tâ uzak diyarlarda değil. Tam da şuracıkta yüreciğimizdeymiş bu dağ. Yaslandığımızda rıza, güven ve bitimsiz muhabbeti yaşatırmış. Tevhid-Teslim-Tevekkül-Tefviz tepeciklerini tırmana tırmana çıkarmışız bu dağın kemâl zirvesine. Öyle bir dağmış ki bu dağ, taşları şak şak olur, sonra bu taşların arasından kevser misal âb-ı hayat suları fışkırırmış. Dünyanın denî yaralarına şifa olurmuş bu sular.

“Şimdi neye sığınacaktır: Hikmet burcuna geçer…
Dışımızdaki zamanın içimizdeki vakti nasıl çabuk tükettiğinin acısıyla,
Şikayetlerin, isyanın şiiri; zamanla yerini, kabulün, benimsemenin, vazgeçişin şiirine bırakır” (Necatigil, Bile-Yazdı)

Karadutun lekesini yine karadut çıkarırmış ya hani, öyle de derdim dermanımmış amenna ve sadaknâ. Celalininin içindeki Cemal tecellilerini zerrelerimize kadar hissettirerek öpüverdin ya yaralarımızdan, zaten bir Sen (C.C) öpersen geçerdi o yaralar. Bir Sen (C.C) öpersen cennet reyhanları dokunurdu yaralı ruhlara…

Annem öpse geçerdi ben küçükken. Düştükçe acıyan yaralarımdan. O öpmedi. Yaralarım da geçmedi. Şimdiyse annem yok. Yaralarım da öpmekle geçmeyecek kadar çok…
Ne diyelim;
Mevlâ öpsün yaralarımızdan….

F. Verâ Deniz

Berge / Gökmenzâde

Bir yerlerde üşür durur yürek
Yorgun düşer de zamanda
Umut okyanuslar aşırı Berge
Nafile beklemek bu limanda

Yollar ayakların zaman ipliği
İzler can kırığı geçmiş zamanda
Yüreğine dolmuşsa an çiçekleri Berge
Giden de yorulur bu dünyada kalan da

Zaman deryasında sessiz bir gemi
Her gün kalkar gider bu limandan
Kaç umudu taşır bilinmez Berge
Takvimler yaprak döker zamandan

Yürek yorgunu dalgalar vurur kentime
Uzatsam şimdi çağlar ötesinden ellerimi
Dua ikliminin nisan yağmurlarında
Beni de alıp götürür mü bu gemi

Uzak diyarlarda kırmızı akşamlarda
Güneşi içerken gördüm denizi
Şarkıların dili can hecelemesi mi Berge
Yalancı hayaller mi kirletti ellerimizi

Damla damla umut damla damla yağmur
Yılkı atlarının yelesinde savruluyor zaman
Gemiler güvende de olsa Berge
Ayaklarına pranga vuruyor liman

Bir şarkı da bizim ellerden söyle
Kararıp durmasın dergahımızda zaman
Dillerimiz yabancı da olsa Berge
Tek sığınağımız gönül denen liman

Dillerimiz ayrı da olsa ah şarkılar
“Ben buradayım” bu limanın yanıbaşında
Tüm şarkıları unuttum ben Berge
Bir temmuzun en soğuk kışında

Gökmenzâde

Dengbejlerden Edip Cansever’in Karanfillerine / Gökhan Bozkuş

1941’de başlar Adana sürgünü Abidin Dino’nun. Yedi dil bilen , Cenevre’de doğan, Avrupa’nın farklı ülkelerinde eğitim gören Dino, paşa torunudur aynı zamanda. Kendisini sanat alanında çok geliştirmiştir. Avangart edebiyata ve sanata çok yakındır. Bu sürgünde tanışır Adana’nın kara kuru, zayıf, tek gözü görmeyen 17 yaşlarındaki delikanlısıyla. Çizdiği resimleri bu gence gösterir, onun yorumlarına göre bazılarını ön plana çıkarır bazılarını da yırtar atar. O delikanlının beğenmediği çizimler çöpe atılıyor, beğendikleri ise sergilere konuyordu. Ne Kübizm’i bilir, ne Ekspresyonizm’i ne de Emresyonizm’i o delikanlı. Ama fark etmiştir Abidin Dino o tek gözdeki cevheri. Alvarlı Muhammed Lütfi diyor ya hani “Cevâhir kadrini cevher- fürûşân olmayan bilmez”. İşte böyle bir cevher-füruşandır Abidin Dino. Zülfü Livaneli sordum bunu bir gün Yaşar abiye der. Öyle ya… Bu nadide zevk, bu estetik güven nereden geliyordu? Kim olsa merak eder. “Cığcık kilimlerinden” diye cevap vermiş. Cığcık nedir, diyebilirsiniz. Cığcık Kadirli’de Dokuz Bozdoğan köylerinden en kalabalık olanıdır. Adı da bu nedenle yerel Türkçe ağızda kalabalık anlamına gelen Cığcık’tır. Yaşar Kemal orada örülen kilimlerin motiflerini , köklerini, renklerini hafızasına büyük bir dikkatle kazımıştır. Tıpkı köy köy dolaşarak derlediği, klamları, hikayeleri, efsaneleri; dengbejlerin nefeslerini hece hece romanlarına yedirdiği gibi. Eylül ayı sayımızda başyazısını okuduğunuz yazarımız Mavi’nin bir cümlesi vardı. İnsan değer gördüğü yerde çiçek açar.

Yaşar Kemal’e değer veren, ondaki cevheri gören Abidin Dino onunla alakasını hiç kesmemiş. Türk ve dünya edebiyatına önemli katkılar sunacak olan Çukurova’nın bu delikanlısına hep destek olmuştur. Cığcık’ın ne olduğunu yazdım ama bazılarınızın zihninde “dengbej” sözcüğü takılmış olabilir. Dengbej nedir? Yaşar Kemal’i nasıl emzirmişler?


Kürt beldelerinde yaşayan halkların acıları, sevinçleri, türkülerin tanıdık sözleri ve şiirin yıpranmamış halini çıplak sesle dile getirenlere “dengbej” denilir. Deng ses demektir. Bej ise sese biçim verendir, sesi söyleyendir. Sese ruh kazandıran, sesi canlı hale getirendir. Sesi meslek edinmiş usta, mekânı ses olmuş insandır. Modern Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden olan Mehmed Uzun’a göre dengbej;

“Dengbej, sese nefes ve yaşam verendir.
Dengbej , sesi kelam, kelamı kılam, türkü haline getirendir.
Dengbej söyleyendir, anlatandır.
Tıpkı yazılı edebiyatın ilk dengbeji Homeros gibi.
Yani dengbej; söyleyen, sözü nakşeden, belleği canlı, diri tutan, hatta bellek olandır.”

Homeros demişken Yaşar Kemal’in Kürtlerin Homeros’u dediği ve çok etkilendiği Evdal’den bahsetmek istiyorum. Evdalê Zeynikê’den… O da değer gördüğü yerde çiçek açanlardandır. O da değer verdiği için çiçek açtıranlardandır. Annesinin ismi ile anılan nadir ozanlardandır Evdal. 113 yıllık yaşamının 100 yılı babasız geçmiştir. Üç yaşındayken vefat eder babası. Bu yüzden annesi Zeyne’nin ismi ile anılır. Zeyne’nin Evdal’ı yani Evdalê Zeynikê dengbejlerin en meşhurudur. Evdal’in değer verdiği iki çiçekten bir Temmo diğeri de bir turnadır. Onun  ‘qulingamın’ dediği ve üzerine stranlar söylediği meşhur turnanın hikayesi ve Evdal’ın yanından ayrılışı bambaşka bir yere alır götürür insanlarımızı. .Turnayı yaralı,kanadı kırık bir şekilde bulan Evdal,onun arkadaşları tarafından kendisi gibi yalnız bırakıldığını anlar ve onu tedavi ederek bir bakıma kendi çaresizliğiyle özdeşleştirir. Gözlerini kaybettiği zaman hikayelerini anlattığı iki çiçektir Temmo ve turna.
İnsan değer gördüğü yerde çiçek açar, cümlesini tekrar hatırlatarak Edip Cansever’in en sevdiğim şiirlerinden bir bölüm ile yazımı bitirmek istiyorum. Yaşar Kemal olsun Evdal olsun , Abidin Dino’nun dokunduğu başka kalem olan Orhan Kemal olsun . Kendisine verilen değerle yeşeren çiçek açan onlar, yüzler, binler olsun. Hepsini birkaç mısrada özetliyor Cansever

“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce. “

Gökhan Bozkuş

Zamansız Masal / Kübra Aydın

Gecenin iz düşümü saçlarında

Bahardan arda kalmış çiçek kokusu

Yalnızlığın omzunda ağlarken 

Hıçkırıktan gemiler yanağında

Kimse görmesin diye

Yangınını kimse körüklemesin diye

Yamalı yorganın altına sakladığın çocukluğun

Bahçeye gömdüğün anıların

Kilitli sandıklarda büyüttüğün hayallerin

Bir gece ansızın çalınan kapıyla

Dağılan düş parçaların

Hepsini koydun avcuma

Bir patikanın ortasında 

Bilmem kaçıncı yol ayrımında 

Kararsız yarınlar

Acınası dünler 

Hepsi karşı kıyıda

Bir sen varsın önümde 

Beş yaşındaki halinle

Ayağında teki kaybolmuş botun

Bir masalın içinde

Gökten düşmedi bu sefer üç elma

Mutlu sonlar Kaf Dağı’nda

İyiler kaybetti çoktan

Kimse ermedi muradına

Biz kaldık en derinlerde 

Şimdi rüyayla gerçeğin Araf’ında 

Haritaların unuttuğu coğrafyada

Devlerin diyarında

Küçücük ellerin sıcağında

Bir sen varsın yanımda 

Bir ben varım mısralarda…

Kübra Aydın

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑