Sürgün / Mehmet Akbaş

Oturduğum masalardan başladı benim sürgünüm.
Sonra gönülleri sürgün etti evlerine, işlerine düzenlerine aşık kavmimin.
Bir sabah uyanıp her yanımda yaralarını hissettim, cüzzamlı bir hastalığın.
Bakışları bunu söylüyordu, etrafımda kümelenen tüm fısıltıların.
Sevgi saygı insanlık uçup gitmişti.
Ve kayboldu bir yere ait olmanın verdiği hafiflik. Asıldım bir boşlukta. İyi olan her şey gibi öksüz kaldı nahiflik.
Bir ses bastırıyordu bütün güzellikleri.
Kulakları sağır eden bir böğürtü.
Vicdanı lal kesildi suçlayan bakışların.
Duymuyordu kulakları sürü olmuş bu kalabağın.
Şimdi dolaşırım gurbet ellerde.
Yeni bir hayat kurmanın telaşesinde.
Bin acının yurdunda esir kalan aklımla.
Bıraksam bırakamam, uzansam dokunamamam.
Paylaşarak azaltamadığım, acıları yaralıyor beni yakınlarımın.
İşte bu ağırıma gidiyor.
Paylaşarak çoğaltamadığım, sevinçleri yakınlarımın.

Ben Bir Mülteci Demir Yolu Görevlisi / Talha Erçevikbaş

Günlerden Cuma , haftanın son mesai günü….

İncecik yağmurun altında duran , iki vagonlu kırmızı tramvay

Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne benim gibi bedeni ve ruhu yorgun….

Rüzgârın sesini ray tıkırtısı izlerken,

Yüreğimin kafesindeki damarlar tramvayın rayları zorladığı gibi zorluyor….

Çok şey anlatmak istiyorum lakin bedenim bu yaşanan acılarınağırlığını daha fazlakaldıramıyor.

Ince uzun vagonun iÇerisinde sıkışmış kalmış bir ruh gibiyim….

Kırmızı tramvay , duyulmayan çığlıklarım içerisinde bir istasyona ilerlemeye çalışıyor

Akşam üzeri , güneş hafiften batmak üzere , Raylarda ince uzun insan gölgeleri,

Tramvayın kömür rengi telleri aldı götürdü uzaklara yine beni

Kendimi Haydarpaşa tren GARINDA buluyorum……

Bıraktığım hali canlandı gözlerimin önünde,

Gurbete düşmüşlerin, gideceği istikameti bilen bilmeyen yolcuları

Kavuşanlar, birbirini yolcu edenler…

Dolup boşalan trenler ………..

Fakat şimdilerde oralarda Paramparça olmuş yolcu hayatları , kırgın aileler ,

tutsak çocuklarınyakınları , özlem ile kavuşmayı bekleyenler ile dolu

Ve daha nice gaybubette olupta haydarpaşa garından baska diyarlara yol almak için düşleyenler….

Sanki yorgunluğumu hisseten demir yığınının içerisinde yalnız kalıyorum

Dizlerim çözülüyor

Başım hafif tutuşmuş yanıyor

Gözlerimin feri sönüyor

En İçte derinlerde yaralarım tramvayın RAY sesi gibi acıtıyor Icimi !

Hasretten mi?….. yoksa dünyanın renklerini kirletenlerden dolayı mı?

Kendimi arıyorum tramvay rayının seslerinde

Yine kalabalığın sesi ile karışan gürültü kirliliğinin içerisinde

Alnımı yağmur damlalarının çizdiği cama dayıyorum…

Ayakta kendime zor yer bulduğum köşede, gözlerimden süzülen damla damla gözyaşları ,

sessizlik ile mühürlenmiş dudaklarıma kadar süzülüyor ……

Tramway ise yokuşu alırken sanki nefes nefese soluyor….

İçimde acıyla gözlerim dolaşıyor hicret ocağı raylarının üzerinde ,

geride bıraktığımız sevdiklerimizi düşünürken……

Tam uzaklardayken , derin derin dalmışken

Sırılsıklam kalmış kızıl saçlı , hafif kilolu , ne kısa ne de uzun boylu, gözleri yeşil iskoç asıllı Avustralyalı yolcu , yalnız , biletsiz tramvaya biniveriyor……

Nefes nefese kalmış solumasıyla uzaklardan irkiliyorum ,

Sesimi toklaştırpı “Bilet kontrol” diyorum

Önce bana bakıyor ve özür dileyerek yağmurdan dolayı biletsiz bindiğini aktarıyor ve peşine aksanımdan dolayı “Nerelisiniz? memur bey” diyor

Ben ise bir anda dudaklarımdan çıkıveren Ben bir mülteci demir yolu görevlisi

Sanki o an zaman durdu

Beden dili her şeyi anlatıyordu …

ikimizde susmuş ve gözler sessizliği ile ifade etmişti tüm olup biteni , tüm acıları özlemleri hasreti göz bebeklerimin buğusundan okumuştu sanki olup biteni

Daha fazla soru sormadı

Anlamlı sessizliğin içerisinde Ayrı yönlerde uzaklaşan

İki tramvay gibi ayrılmıştık sessizce

Yürümekte olduğum istikamette her bir cisim sanki hücreciklere ayrılıyor

Bir an kulaklarımda Musab Bin Umeyr in “ Rıza yolunda biraz cefa gördük diye Rahman’a naz mı edeceğiz.” Yankılanıyor ……

Sesim titrek, gözlerim ağlamaklı

Perişan kalbim,Ruhum ise boyun bükmüş her bir eziyete

Sesler uzaklaşıyor yavaş yavaş benden

Utanıyorum kendimden..

Bana bahşedilenlerin değerini bilememekten

Görememekten verilen onca nimeti

Utanıyorum işte..

Meleklerden Utanıyorum

Hapisteki kardeşlerimizden utanıyorum

Masum bebeklerden utanıyorum

İNSANLIĞIMDAN UTANIYORUM.

Talha Erçevikbaş

Sürgün Yüreğim / Gülten Bayduz

Aç kalbinin kafesini
Sal gitsin ürkek güvercinleri
Ruhun titrek bir mum ışığı
Bedenin bir ülkenin soğuk kışı
Yüzüne yansımış yakamozlar
Göz bebeklerinde hırçın dalgalar
Gecenin sukutudur çığlıklar
Göz yaşlarındır parlak yıldızlar
Çekilmiş kirpiklere sukûtî sürmeler
Dost bildiklerim karanlığın yareni
Baykuşlar tek bir ağızdan ötüşmedeler
Her anı bir temmuz ateşi aynalar
Ana kucağı aramakta var olanlar
Korkunun esareti altında ruhlar
Tıka basa dolu zindanlar
Uykularım uykusuz dertli
Hayaller kurşun sanki
Dualar yolunu kaybetmiş bedevi
Bir mazlumun duruşu kadar asil
Bir uygurun çığlığı kadar suskun
Kıyıya vurmuş mülteci yorgunluğu
Sürgünüm şimdi yok saydığın benden
Sürgün verdim bitti dediğin yerden

Yanmış Sineler / Ziya Paşa Akyürek

Aşkın mukim dili selsebil gibi
Yanmış yüreklere hep inşirahtır
Leyla’dır çöllerde Mecnun’un gülü
Bülbülün mirası bir gülden ahtır

Hal ehli derdini gözünde saklar
Kapanmaz yaranın adı hicrandır
Geceler onlarda gelip sabahlar
Yüzleri seherden daha rahşandır

Mestane yürürler dünya bağında
Mevsimler onlara hep bahar olur
Sevdaya düşenin gurbet yurdunda
Gönlü hicran adı sevdakar olur

Elemin bağında aşkı dermenin
Zevkinde söyleşmek nazar-ı Hakk’tır
Yar deyip yoluna ömür vermenin
Tarifsiz tanımı “Garip” olmaktır

Tüm dertleri infak edip Leyla’ya
Mecnun himmetiyle yaşar giderler
Yeniden gelseler hani dünyaya
Ne olur Allah’ım bir daha derler

Ziya Paşa Akyürek

Umut Pazarlama / Adem Yağmur

İki poğaça alabilir miyim?

Tezgahtar  biri peynirli diğeri zeytinli iki poğaçayı poşete koydu. Yolumun üzerindeki bu pastane uğrak yerimdi. İşyerinde sabah çayı bu saatlerde hazır oluyordu.

Bir bardak çayla birlikte arka odaya geçtim. Pencereden dışarıyı izleyerek çayımı yudumluyor, poğaçalarımı atıştırıyordum.

Firmanın çalışanlara eğitim verilmesi için düzenlenmiş odanın tek müdavimi bendim. Satıştan yüzde on almak, başka iş bulana kadar burası benim için bir sığınak.

Sonbaharın serin günlerinde  boğazımdan geçen çay, iksir gibi bedenimi ısıtıyor. Sıcak çayla, havanın serinliği ortaklaşa bir senfoni seslendiriyor. Her yudumda ruhum daha da sakinleşiyor.

Dünkü gayretime rağmen hiçbir şey satamamıştım. Cebimde beni  yarına taşıyacak bir paranın olmaması beni işyerinde demlenen çaya zorunlu yoldaş ediyordu.

Çayı içerken bardağa yıllarımı sağaltıyorum. Geçmişi, geleceği velhasıl her şeyimi bardağa doldurup, boşaltıyorum ama  elimde kalan yine boş bir bardak.

Yeni firmanın yeni müdürü elinde bir bardak çayla eğitim odasına geldi ve yarınlar adına  çok umutlar vadetti. Benim bu firmada ilk eleman olarak çok kısa sürede başarılar elde ederek açılacak ilk şubenin müdürü olacağımdan, iş başvurularını değerlendirdiğinden ama benim gibi dürüst insanlarla çalışmak istediğinden bahsediyordu. Genç müdür  pazarlama alanında  piyasaya  yeni bir soluk getireceklerini farklı ve özel ürünler araştırdığını kalite ve güvenin adresi olacaklarını bir bir anlatıyordu. Çok heyecanlı idi. Uzun uzun konuştu, elindeki çay  bitmiş ve bardak soğumuştu. Ben bir bardak daha içer misiniz dedim, bu sayede çayının bittiğini anladı.

Bu gün işe çıkmak istemiyorum. Kendimi iyi hissetmiyorum. Çayı içer içmez kendimi dışarıya attım. Yürümek sadece yürümek istiyordum.

Kaldırımları işgal eden lokantaların masaları ve müşterileri. Kapıdaki  garson devamlı buyrun diyerek gelip geçenlere o günkü menüyü tekrarlıyor.

Yalnızlığı arayan ruhumun ayak sesleri dolduruyordu kulağımı.  Az ilerde benden bir köprü olsa, geçip gitsem kendimden…

Kırılgan hayallerime tutunmaya çalışıyordum. Uyandığımda başlayan ama akşama kadar sürmeyen hayallerime…

Gün çok uzun sürmüştü. Neredeyse gün boyu cadde ve sokaklarda yürüdüm. Etrafımdan gelip geçenleri farketmiyor sadece sesleri duyuyordum, bir dehlizde ilerliyor gibiydim.

İş ve ev, ikisi arasında gidip gelen geçim derdi denilen bir ömür. Akşam olunca elinde birazda olsa dolu bir poşetle evin kapısından içeriye girmek ruhun yorgunluğunu hafifletecek bahanelerdendi.

Akşam  soğuğu kendini iyice hissettirince, Mercimek tepeye yani evime yönelmiştim. Demir kapıyı açtım, odaya geçip yorgunluğumu kanepeye bıraktım. Kısa koridorun sağ tarafındaki küçük odanın içerisinde, havalandırması odaya açılan bir tuvalet, banyo yapabilmek için suyun gideceği bir yer bulunan tuvalete bitişik hafif yükseltili bir beton köşe. Burası aynı zamanda bulaşık yıkama yeri zira evin mutfak tezgahı yok. Kısa koridorun sol tarafı yatak ve oturma odası olarak kullandığım bölümdü. İçerisi çok soğuk zira bir kaç gün önce tuttuğum ve şehre tutunmaya çalıştığım bu odanın açılmayan penceresinin yarısında cam var diğer yarısı kırıktı.   

 Ev sahibi camı kendin taktır dedi. Kiradan düşsek dediğimde zaten kiranın az olduğunu ve bunu kabul edemeyeceğini söyledi. Biraz ısrar edecek oldum, bugün oruçluyum, ezan okunmak üzere daha abdest alacağım dedi ve konuyu daha fazla konuşmak istemedi. Pazartesi, perşembe oruçlu oluyormuş. Kanepenin sağlam tarafında oturup bunları düşünürken üşüdüğümü hissettim. Uyumalıydım. Daha güzel bir güne beni ancak uyku taşıyabilirdi.

Evi tuttuğumda, yakın bir arkadaşımın bugünleri atlatmamda bana yardımcı olması için kırık kanepesini ve bir kilimi hediye etmesi evimi yaşanabilir hale getirmişti.  Gün boyu yürüyerek çok yorulmuştum. Kalın gocuğumu ve çoraplarımı çıkarmadan uzandım. Kırık kanepe kaburgalarımı rahatsız ediyordu ama olsun en kısa sürede bu duruma bir çözüm bulmayı ümit ediyordum. Yerdeki kilimi üzerime yorgan yaparak pencereden gelen soğuğun etkisini biraz da olsa azalttım. Kendimi kenar mahallenin karanlığına ve sessizliğine bıraktım.

Şehirde azımsanamayacak sayıda tanıdığım vardı ama bu durumda  kapısını çalacağım kimse yoktu. Ya da ben öyle hissediyordum. Babam bana ne umutlar bağlamıştı. Şehirde çalışacak çok para kazanacak ve gerideki ailemi perişan etmeyecektim. O günleri görmeden kimselere de görünmek istemiyordum.

İlerleyen günlerde katalog üzerinden sattığım ürünlerin bir kısmının teslim edilmediğini beni arayanlar tarafından öğrenmiştim. Müdür bey bu durumu kısa sürede halledecekti çünkü piyasa ekonomisi şu an biraz durgundu bana böyle söylemişti. Ben bu durumu bir kaç kez müşterilerime dilimin döndüğünce anlatmış ama siparişlerin iptal edilmesine engel olamamıştım. Müdür beye göre moral bozmak yok umudumu kaybetmeden daha çok gayret etmek vardı zira piyasa çok iyi olacaktı.

Müdür beyin, söyledikleri ile yüz ifadesini oturtamadığım bir hali vardı. Bu durum her geçen gün daha da belirgin bir hal alıyordu. Ben her şeye rağmen onun sözlerine tutunarak geleceği kurgulamaya çalışıyordum.

Cumartesi büyük patron olduğunu öğrendiğim kişi büroya gelmişti. Uzun uzun Müdür beyle konuştular. Çayları ben servis yapıyordum. Ben çay tepsisiyle içeriye girince susan Müdür beyin ve patronun yüzü pek iç açıcı değildi. 

Pazar günüm evde yatağın içinde bol bol düşünerek geçti. Yeni hafta da satış için  nerelere uğrayacağımı not aldım.

Pazartesi elimde peynirli ve zeytinli iki poğaça ile kapısını çaldığım, benimle şehir arasındaki tek bağlantım olan   şirket kapalıydı. İçeriden ses gelmiyordu, kapının üzerindeki Umut Pazarlama levhası da sökülmüştü.

Yas’ın Edebî Tadı: Yas Günlüğü / Cihangir Asyalı

İnsan, yasını ve kederini içinde tutar; yüzünde taşır. Lakin her insan böyledir anlamına gelmez bu. Kimi insanlar da konuşarak rahatlamayı seçer. Hele hele şair, yazar ve sanatçılar, onu, sanatıyla ortaya koyma ve herkese mal etme konusunda pek cömerttirler. Düşünürler de öyle. Çünkü bir güç, onları bu işi yapmaya sürükler. Öyle olmasaydı başka insanların yapıp ettiklerini nasıl öğrenir, kendimizi tanıma ve doğru ifade imkânını nasıl bulurduk.

Bir sokaktan başlayarak bütün bir dünyayı içine alacak şekilde “İnsan insanın aynasıdır.” denilebilir. Bir insan, hisleriyle, sonra da fikir ve yaşantısıyla bir başka insana ışık tutar ya da bir başka insanı yansıtır. Acıda, kederde, sevgi ve sevinçte birbirimize benzememiz bundandır. “Biz bize benzeriz” sözü de buradan doğar. Birbirimize olan benzerlik genelde böyle olsa da, özelde her insanın aynasına ışık tutan ya da sesine yankı olan bir “ruh akrabası” olduğu muhakkaktır.

Bazen tevafuken karşımıza çıkan bazen de adresi elimize verilen sanatçılar olmasaydı, onların eserleri bizlere aracılık yapmasaydı, başkalarının neler yaşadığını, olaylar karşısında ne düşünüp neler hissettiklerini bu denli anlayamazdık sanırım. Belki de, yaşadığımız tecrübeleri dünyada yalnızca kendimiz yaşıyor sanır, acıların getirdiği yükü taşıma gücünü kendimizde bulamazdık. Yalnız kalırdık bir bakıma. Kendimizi anlatmak ya da anlaşılmak hayli zorlaşırdı.

Bundandır ki, şair ve yazarlara, özellikle de düşünce ve hislerini edebiyatın altın suyuyla yoğuran, yoğurup da onu bir süt gibi sunan mütefekkir kalemlere çok şey borçluyuz. Mesela, bir insan, bütün insanlığın ortak kederi olan ölüm karşısında ne hisseder. Hele bu ölüm, çok sevdiği ve birlikte anılar biriktirdiği birinin, annesinin ölümüyse nasıl bir tavır sergiler, ne düşünür, neler söyler? Bütün bunlar, işte o birilerinin içini döküp açık etmesiyle anlaşılabiliyor ve fark ediliyor.

İşte, onlardan bir tanesi olan ve annesinin ölümü karşısında, hayattaki en büyük dayanağını kaybeden Roland Barthes’ın, satırlara döktüğü “Yas Günlüğü” ruh akrabası kimselere tutulan bir ‘ışık’ olarak böyledir. Ve mutlaka, farklı aynalarda çeşit çeşit renk ve desenlerle yansıyacaktır. Barthes, yasını içinde saklasa ve onu bir ‘anıt’bırakma düşüncesiyle başkalarıyla paylaşmayı seçmese, başka bir coğrafya ve kültürde yaşayan bir ölümlünün, ölüm karşısında yaşadığı ruh karmaşasını ve ıstırabı nereden bilebilirdik.

Anıt diyorum; çünkü bu eser bir yas anıtı. Yazarının, her şeyin geçiciliğini bildiği ve bunu ifade ettiği halde, sırf annesi hürmetine kalıcı bir eser bırakma çabasından doğuyor. “Anımsamak için mi yazmalı?” diyor, “Anımsamak için değil de mutlak olarak beliren unutmanın büyük acısına karşı koyabilmek için yazmalı.” Yani hatırlama yerine sürekli bir anma, hatta bir anıt bir abide olarak geleceğe bırakma düşüncesiyle… Sözlerini şöyle sürdürüyor, “Kısa süre sonra artık hiçbir iz kalmayacak, hiçbir yerde, hiç kimsede.” Ve ekliyor, “Anıtın gerekliliği.” Çünkü tanıklar da bir bir ölüyor.

“Yas Günlüğü” adı üstünde bir ‘günlük’ ve zaten bir günlük olarak okunabileceği gibi, bir şiir, bir düşünce ya da aforizmalar kitabı olarak da okunabilir pekâlâ. Yazarın kendisi şair sıfatı taşımasa da bir filozoftur ve edebiyatın ne olduğunu çok iyi biliyor. Ve bir okur olarak biz de cümleler boyunca ilerlerken, Bachelard’ın deyimiyle, “Okuduğumuz eserin ‘yandaşı’ oluveriyoruz.” Nasıl olmayalım, Barthes, neredeyse her cümlesiyle, kedere bile kattığı edebî tatla okurunu içerden kuşatıyor ve onu yanına almayı kolaylıkla başarıyor.

Yasın daha dördüncü gününde şöyle bir cümle kuruyor mesela: “Acı çekmiyor o artık” cümlesindeki “o” neye, kime gönderiyor? Ne anlama geliyor bu şimdiki zaman?” Çünkü “o” ölmüş. O şimdi acı çekmiyor, cümlesinde, “o” ve “şimdi”nin bir karşılığının olmadığını fark ediyor. Ölmüş biri için zaman da durmuştur yani. Nâbî ismiyle kastedilen mana gibi, “iki yok”la karşı karşıya kalıyor yazar. Ve bu durumun verdiği acıyla iradi bir yas tutmaya koyuluyor. Makul bir süre de belirliyor bunun için ve Larousse Momento’nun bir anne veya babanın yası için makul gördüğü on sekiz aylık süreyi dikkate alıyor.

Sıkı bir Marcel Proust okuru olan yazar, Proust’un annesine yazdığı mektupları nazara vererek, aslında günlüğünün çıkış noktalarından birini de ele veriyor. Satırlarını yalnızca annesinin ve yasın değil, insanın, edebiyatın ve hayata dair pek çok şeyin üzerinde dolaştırıyor. Ve “Herkesin kendi keder ritmi vardır.” diyerek, kendinin ama aslında kendiyle birlikte insanın kederini ortaya koyuyor. Sık sık çıktığı seyahatlerde, annesinin yokluğundan doğan “gönül kuruluğu” hiç bitmiyor mesela. Bir Kazablanka seyahatinde annesini düşünürken kendi kendine şöyle diyor: “Ruhlara, ruhların ölümsüzlüğüne inanmamak ne barbarlık. Maddecilik ne budalaca gerçeklik.”

Barthes, annesinin ölümünden üç, Yas Günlüğü’nü yazmasından bir yıl sonra bir trafik kazasında ölene kadar, nice sorgularla, nice soru ve cevaplarla yaşadı kim bilir, bunu bu kitaptan elbette ki göremeyiz. Fakat başka yerlerde ve zamanlarda benzerlerinin ne söylediğini anabiliriz burada. Mesela, “Ufuklar” şiiriyle Yahya Kemal, his noktasında, “Anneler ve Çocuklar” şiiriyle de Sezai Karakoç, düşünce noktasında Barthes’la ruh akrabası olur.

Yahya Kemal: “Annemin na’şını gördümdü/Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle,/Acıdan çıldıracaktım/Aradan elli dokuz yıl geçti./Ah o sabit bakış el’an yaradır kalbimde” der, kederiyle benzer. Sezai Karakoç da: “Anne öldü mü çocuk/Bahçenin en yalnız köşesinde/Elinde siyah bir çubuk/Ağzında küçük bir leke/…/Kaçar herkesten/Durmaz bir yerde/Anne ölünce çocuk/Çocuk ölünce anne” diyerek psikolojik bakış açısıyla benzer Barthes’a.

“İnsan insana benzer”evet. Bir Oscar Wilde, bir Thomas Hardy ya da Herman Melville, anneci olma noktasında Proust ve Barthes’a ruh akrabası olsa da, aslında nice şiir ve şarkıda “anne” diyen şair ve sanatçılar, insanın bir anne kuzusu olduğu gerçeğini ve evrensel bir ruh akrabalığını ortaya koyarlar.Babanın yeri mahfuz olmak kaydıyla diyebiliriz ki, “anne” bir insan için vatan gibidir. Ondan herhangi bir sebeple ayrılık kederdir, gurbeti ve yalnızlığı çağrıştırır.

Sözü, Barthes’la noktalayalım: “Kıyılardan uzaklaşmışım -keder denizinin açıklarındayım, hiçbir şey düşünmüyorum. Yazı yazmak artık olanaksız.”

Cihangir Asyalı

  Kimi Zamanlar! / Ertekin Ekin

    İçi boş şeylerin arasından usulca ayrılıp sessizlik arar kalbiniz bütün boğulmuşluklara inat! Zamanın ve mekânın içerisinden ustaca sıyrılıp dingin bir koyak arayışıdır belki de bu. Söz denizi bitmiş tükenmiştir gelinen noktada. Geçmişten kalan ne varsa tortu olarak bırakmak istersiniz usulca. Kulağınızda tın tın eden bir ses olur Kafka’nın o cümlesi ‘‘şimdi sirenler kendi çığlıklarından çok daha ölümcül bir silaha sahiptir o da sessizliktir!’ Usul usul bir arayıştır belki de yapmak isteyip te yapamadıklarınız. Dışınızda kopan fırtınalar belki de içinizde yaşadıklarınızın bir mukaddimesi olabilir!

    Onlarsız olamaz dersiniz de içiniz bir içim su olur akıp gider. Sessizlik soylu bir arayıştır belki de öyle her isteyenin kolay elde edemediği!..Bir yanı şiirdir ve öbür yanı illa ki musikidir sessizlik arayan kalbinizin. Kimi zaman gecenin en koyusuna bürünür ve musikinin ılık iklimine bırakıverirsiniz de yakalayabilirsiniz o Hint kumaşı sessizliği. Hele bir de gönül telinize derinden dokunan şiirlerle/musikiyle baş başa kalmışsanız söylenecek fazla söz yoktur. Salıverirsiniz kendinizi damlalar eşliğinde eksilen yanlarınızla sessiz sessiz. 

   Acıyan yanlarınıza, gönül sızılarınıza, hasretten kabuk bağlayan yaralarınıza!.. Bir merhem gibi iyi gelir kendiniz/le kaldığınız o eşsiz dakikalar. Belki de insan kalabilmenin asgari gereğidir bu sessizlik anları. Aslında ruhu okşayan, kalbi mutmain kılan saadet dakikalarını arzu etmek insan olana da pek yakışıyor. Hatta ömrün sair dakikalarında o eşsiz anları yakalama arzusu da öyle. Sizi size getirecek ve içinizdeki denizlerin daha çok köpürmesini sağlayacak yakaladığınız bu sükût dilimleri. İşte tam da yanık sinelerin çağlayanlarından kopup gelen berceste mısralar eşliğinde bir/az huzur iklimi solumaya başlarsınız bu dakikalarda. Ve hitamı gecenin, karanlığın ve de her şeyin dağdağasından ırak, usul usul ve de sessizce yaşarsınız asude iklimlerde gezinir gibi!..

   Kelimeler ah o eşsiz kelimeler..Alır götürür sizi en tenha yerlere. Her biri bir genç kızın işlediği bir kanaviçe gibi değerli gelir o anlarda. Ve her biri berceste mısraların içerisinde tıpkı inci bir kolye gibi nasıl da gözünüzü/gönlünüzü okşar. Siz alın bunu mısraların değil de sessizliğin ahenkle raksı olarak okuyun size eşlik eden. İnanın değişen bir şey olmaz; ses, ahenk, ritm, armoni ve ortaya çıkan enfes sessizlik melodileri. Şiirler, musikiler, sessizliğin o sihirli ikliminden uzakta değildir zannımca. Coşkun duygu selleri sebep olur da musiki, havzını billur sularla doldurur sessizlik atmosferinin. 

    Dedim ya sessizlik arar kimi zaman insan. Dışındaki bütün anlamsız gürültü ve kirliliğe inat!.. İşte her şeyin sus/pus olduğu o anlarda bir şiir bir musiki eşlik eder sessizliğinize. İlle de bir şair olmak gerekmez ‘can suyu’ olan o bulunmaz/eşsiz ses’in özlemini/hasretini duyabilmek için. Belki bir ömür yaşanılası/gıpta edilesi zaman dilimleri kapımızı çalmak üzeredir. Yeter ki hüzne ve yeter ki eksi/k olana/kalana kaybetmesin içimizdeki biz. Ve dilimizden en kalbî şekilde dökülsün Yahya Kemal gibi ‘‘Yâ Rab bana bir ses yaratan kudreti ver’’ Ver ki, Sessizlik arasın gönüllerimiz kimi zamanlar!

Yenildim / Ceylan Güriçin

Bir endam aynası karşımda
Adım sayıyorum kendime
Aldım, verdim, ben seni yendim…
Yendim, deyip gözgöze geliyorum kendimle
Yendim…
Yendim…
Yenildim…
Ruhumun ilhamlarına sığınıyor iç sesim
Dar sokaklardan geçiyor çığlıklarım
Mağlup olmuş bakışlarım
Hadi baştan
Aldım, verdim, ben seni yendim…
Yen-dim…
Yen-dim…
Ye-nil-dim…
Bu sefer vurgulu çıkıyor her hece
Yankılar zihnimin kıvrak koridorlarında:
Dim, dim, dim…
Ye-nil-dim…
Zamana yolcuğa göz kırpıyor anılar
Rafların tozundan nasipleniyor başımdaki kır saçlar
Açığa çıkıyor defteri kapanan hesaplar
Alacaklıyım aslında her karesinde
İstemekten de yorulmadım her seferinde
Lakin,
imtihanlar kuşağı hemhemesinde
Nuh’un (AS) nidasına kardeş bir serzenişle
“Mağlup oldum Ya Rabbi!” ile benzer bir nefesli beste:
Yenildim…
Yunus (AS) gibi bir kaburga presinde
Sesim zamanın dalgalarına karışıyor
Kendine zulmetmenin inkisarı hücrelerimde
Sesim beden kuyusundan dışarı sadece
Üç heceyle atabiliyor kendisini, alelacele
Yenildim, yenildim, ye-nil-dim…
Neden mi bu kendime adım sayış
Neden mi bitmek bilmeyen bu arşınlayış
Çünkü, çünkü…
Sefinemi yağmaladı zamanın bedevileri
Yağmaladılar acımasızca, dünya dilencileri
Hayırda yarışmaktı ziyneti oysa
Yolcularımı savurdu dalgalar
Herkes can telaşında
Canan telaşında, evlât arayışında, hayat kavgasında…
Nehir mi desem deniz mi
Yoksa bir okyanus mu düşülen
“Ol” emrini kuşanmış bir omuz edasında.
Kıyıya uğurluyor sefinemin emanetlerini
Üzmüyor, dağıtmıyor bedenlerini
Şecere-i yakte doğru itiyor takatsiz tenlerini
Ben, ben ise…
Elimi Arşa kase yapmış, seyirdeyim
Yüreğim emanetler kadar, parça parça.
Nükseden hastalıklar bünyemde hapis
Zerkedilen zehirler cüssemde hapis
Uyumayan dertler, müptelâm
Zihnim, kalbim hep uyanık, abdestim hapis…
Sefinem tamamen selamete erene kadar can, can ise tende hapis
Izdırabım ızdırar ile kardeş
Dualarım felâhın kapıcısı
Ferec ve mahrece kapı aralığı gözlüyor gözlerim
Derdimin adı belli: Sefinem
Seferin Sahibi (CC) belli, duam tek sermayem
Ve dilimde o üç hece
Ye-nil-dim…

Ceylan Güriçin

İçimdekiler / Ayşenur Özdaş

Mavinin en açık tonundan en koyu tonuna doğru uzanan denizin kenarında, irili ufaklı taşlarla arkadaş olmuş kumsalda uyuyorum ben. Taşların sıcaklığı bedenimi tatlı tatlı yakarken gözlerimi açıyorum. Denizin tuzlu suyu bacaklarımda gezinirken daha fazla serinliğe ihtiyaç duyup korkusuzca tüm bedenimi denizle buluşturuyorum. Nefesimin yettiği kadar, bacaklarım kollarım enerjisini tüketene kadar yüzüyorum.

Derinlere doğru yüzdükçe hislerim, düşüncelerim, geçmişim yükleniyor omuzlarıma. Evet, bu denizde boğuluyorum. Enerjimi tüketmiş, yüklerimi omuzlarıma almış halde vazgeçiyorum. Bazen bir el beni derinlerden çekip kurtarıyor. Bazen de son bir umutla çıkıyorum bittiği yeri göremediğim denizden. Çıkarken sersemliyorum, dengem kaybolmuş düşüyorum sıcak taşların üstüne. Dizlerim kanayıp bacaklarımdan aşağı doğru süzülürken sevdiklerimi görüyorum. Yanıma geliyorlar. Yaralarımı sarıyorlar, gülüyoruz, eğleniyoruz, paylaşıyoruz hayallerimizi, düşüncelerimizi. Peki ben bu denizin ne kadarını paylaşıyorum onlarla? Denizin derinlerinde neler yaşadığımı, ne düşündüğümü nereden bilecekler? Bilemeyecekler. Tıpkı benim onların denizinde, derinlerinde olup biteni bilemediğim gibi. Hem zaten her zaman sevdiklerimle yan yana değiliz. Bazen yanında bulunan insanlarla aranda kilometreler olurken, aranda kilometreler olan insanlarla daha yakınızdır. İşte bu her seferinde insanı yaralıyor. Güneş ufuktan son kez bana bakıp kaybolurken karanlık çökmeye başlıyor. Ay ışığı denizden yansıyıp gecemi aydınlatıyor. Deniz geceleri kopkoyu bir renge bürünüyor. Beni korkutuyor. Bu yüzden geceleri, sabahki sıcaklığını kaybetmiş kumsalda uyumak iyi hissettiriyor. Hem geceleri denize girmek tehlikeli değil mi Doktor Hanım? diye bitirdi konuşmasını.

Gözleri merakla cevabımı bekliyordu. Benimse beynimde bir sürü düşünce birbirini kovalıyordu. Bu Dilan’ın benimle en uzun konuşmasıydı. Sorduğum sorulara ya kısa cevaplar verir ya da hiç cevap vermez uzun uzun bakardı üst üste koyulmuş kitaplara. Psikiyatri bölümünü seçerken hiç iletişim kuramadan elimden kayıp giden hayatlar olacağını biliyordum. Dilan ile iletişim kurmayı başardık. Buna seviniyordum. Bedenini yıpratan ruhunda neler olduğunu, ne hissettiğini bana anlatmasını istemiştim. Bugün bunu bana anlattı. Yaşantılarıyla dolu olan o denizde neler olduğunu merak ediyordum. Onu derinlerden çekip çıkaran elleri, umut veren olayları, sevdiklerini bilmek istiyordum. Haftaya ki seans tarihini belirleyip Dilan ile vedalaştık. Her zamanki siyah çantasıyla buruk gülümsemesiyle baktı gözlerime ben ardından kapıyı kapatırken.

Hindiba (Gidenlere) / İbrahim Sayar

Elinde ak saçı, gökte nazarı

Güneşten kaküller biçmeye gitti

Umuda bırakıp kör intizarı

Yeni hayallerle uçmaya gitti

Ardına alarak deli rüzgarı

Suyun ötesine geçmeye gitti

Köklerini esir alan diyarı

Bırakıp zulümden kaçmaya gitti

Unutmadı  hayat veren pınarı

Bir daha suyundan içmeye gitti

Geride bırakıp anayı, yarı

Uzak diyarlara göçmeye gitti

Bilerek bekleyen garib mezarı

Gurbete tohumlar saçmaya gitti

Verebilmek için yine baharı

Sapsarı çiçekler açmaya gitti.

İbrahim Sayar

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑