Duygusal Renk Kopuşu / Farzımuhal

Dedim cana merhem derd-i yâr olur

Dedi yâr dertlisi bikarar olur

Dedim çakıl ne ki yollar dikenli

Dedi yürüyene çemenzâr olur

Dedim gaflet beni koymuyor yola

Dedi fark edene ilan ar olur

Dedim hem nasihat hem balyoz sözün

Dedi anladığın sana kâr olur

fisiltilar yukseldi sovaleden ;

ben step’sarısı

uçsuzluğa payanda

ben sararım buğday toplayan köylü kızları

geceleri avlanmayan rengim ben

hem masum

hem uçarı

beni idam etmeyin

ben ırk’arası

afrikalı bebeğin teninde ,

ayrımcılığa karşı asil duruşumda saklıdır direncim

ben kömür karası,

ben gönül yarası,

babasız çocuğun şuur altında

bir maden göçüğü sonrası

beni sürgün etmeyin

ben gök’grisi

kâh mutlu evlerin bacalarında dans ederim

kâh bulutların kucagında

kül rengi katliamlar artığı bir savaşzedeyim

bomba olup atılırsam beni bağışlayın

anneler,çocuklar ve Hüma kuşları

beni kurşuna dizmeyin

ben alelade bi’rengim

özümde masum,

bana yükleyerek tum soykırımları

kurtulacaksa eğer insanlık

kabulüm

beni infaz edin

yetim bir gökkuşağı altında

sizler renksiz şarkılar söyleyin g’ayrı

Anneler,çocuklar ve Hüma kuşları ölürken

suçlayın idam ettiğiniz butün renkleri

deliksiz uykularla bekleyin

Mahşeri…

Dedim yükün ağır belli derdin çok

Dedi bu bir sırdır fa’ş etme sakın

Dedim şifa için yarana tuz dök

Dedi kanadıkça nekahet yakın

Farzımuhal

Hüzün / Adem Yağmur

Üzüldüm dedi anlamadı, anlaması için ne söylemeliydi? Hani sen de üzülmüşsündür anlarsın diyecekti vazgeçti.
Üzülmek, ezilmekti biraz da, hem de üzüldüğün yerden. Ya sana yapılanların ya da senin kendine yaptıklarının altında kalmaktı.
Sokaklarını arşınladığı kentin kemancısı,
bir hüzün bestesi icra ediyordu. Besteyi, kemanı yapan mı, yoksa kemanı çalan mı hüzünlendiriyordu. Ağlayan Keman bu senfoniye neden beni de eklemeye çalışıyor diyordu.

Hüzün ateşmiş onu ancak gözyaşı söndürürmüş.

Belki çektiği ne tasa ne kederdi sadece tek derdi üzülmekti. Yaşamadığı zamanların hüznüne dalıp gidiyordu yaşadığı zamanları anlamadan.
Uzun uzun kum saatine baktı. Bir tarafı bittikçe çevirdi, zamanı öldürdü ama bu duruma üzülemedi. Zamanla ölenin kendi olduğunu anlayamadı. 
Hüzün, baharı soyunan mevsimin adıydı. Güz mevsimi, kolu kanadı kırılan zamanın dalı yaprağıydı. Sokaklarında yaprakların solgun yüzleri, kırılganlığın sesleri doluydu.

Sokağın başındaki üzgün adam bütün bu olup bitene, hafiften titreyen zayıf bedenine yol gösteren gözleriyle baktı. Ne gördüğünü tarif edemedi fakat derin bir nefes çekerek oooff dedi ve yoluna devam etti.
Duygunun yoksunluğundan anlayamadı kimse, herkes sessizce baktı birbirine, birisi konuşsa, herkesin mahcubiyeti kendisini hesaba çekecekti ama sustu herkes. Herkesin arasından geçip gitti üzgün adam, hemde herkesin kendisine baktığını bile bile. Sizden bir alacağım var dedi kendi kendine ama onu da  istemeyeceğim.   
Hüznün en çok yakıştığı çizgili yüzünde ellerini dolaştırdı. Elleri boş döndü, kolları yana düştü. Yoluna devam etti. 
Ürkek adımları, fersiz dizleri, ruh yorgunu bir bedeni sürükler gibi yavaş yavaş ilerliyordu. O bu durumdan şikayetçi değil hatta memnundu çünkü alıştığı hüznünü artık dert olarak değil, olmazsa olmaz bir parçası gibi görüyordu.
Derdini dökmezdi kimseye çünkü çoğalacağına inanıyordu. Unuturum zamanla diye ümid ediyordu. Derdini bilmeyenler onu deli zannediyordu. Onları deli olmadığına ikna edemeyeceğine de inanmıştı. 
Anlaşılamamak…
Sen kendini ne zannediyorsun, suskunluğunla bize tepki mi gösteriyorsun?
Filozof efendi konuşmadan öğreti peşinde, eeeee daha ne var ne yok, tarzında alaycı üsluplara da cevap vermiyordu. 
Susmak güzeldi, herşey konuşularak halledilmezdi.
Sustuğun kadar varsın konuştuğun kadar azalırsın. 
Bir hüzünkârın bestesi, ancak sessizlik olurdu.
Kafese mahkum bir kuş misali zamana mahkum olmuş biriyim.   hayatımı yaşıyorum zannettiğim bu kafes benim sonum olacak diyordu.
Hüznü zamana yaymak acaba onunla dostluğu uzatır mıydı? Şundan eminim ki benim yolcuğumun son durağında o beni terkedecek ve beni sevenlerime miras kalacak diyordu.

Kağıttan Hayatlar / Hamide Yaramış

Filmin Adı: Kağıttan Hayatlar

Yönetmen:Can Ulkay

(Paper Lives)

Yapımcı:Onur Güven Atan

Senaryo: Ercan Mehmet Erdem

Oyuncular:

Mehmet:Çağatay Ulusoy

Ali:Emir Ali Doğrul

Gonzales:Ersin Avcı

Tahsin:Turgay Tanülkü

Süre; 1.37dk

        Gözyaşlarından kale yapmak, bağrında biriken yüklerden kurtulmak gönlünün bamteline dokunan hikayelerle mümkün oluyor. Bu hikayelerin yaşanmışlığını izlemek, o duyguların, o acıların resimlenmesi algı kanallarımızın açılıp, vicdan muhasebemizi güçlendiriyor.

Havaların çok soğuk olmasıyla kapanan okullar ve pandemi dönemi gibi herkesin evde olduğu bu tatil döneminde çocukların her iki dile de aşina olmaları için Türk filmlerine dadandık. ‘Kağıttan Hayatlar’ (Paper Lives)

         Yağmurlu  bir havada zengin, züppe bir adamın filmin kahramanına laf atması ve kahramanımızın tutuklu kaldığı hayat mekanıyla başlar.

         Emeğiyle çalışan birçok insanın yaptığı işten dolayı hor görüldüğü bir medeniyette yetişmiş olmak önyargılı yaklaşımı oluşturmuş zihnimizde. Burun kıvırıp, acıların çocuğu modunu izlemek istemiyorum diyerek bencilliğin dehlizine yuvarlanmış oldum. Aslında kapkaranlık bir labirenttir o diyar. Yol bulmak, eğitebilmek ruhunu çok zordur. Sürekli çabalamayı gerektirir. 

        O gün ev ahalisi izledi. izlerken de sürekli yorumla yaptılar. Evsizlik, küfretmek, hastalıklar,şükretmek gibi mevzularda konuştular. Ara ara kulak kesildiğimde duyabildiklerim bunlardı. 

        Ağladıkça rahatladığımı bilen kuzucuğum, ‘Anne bu filmi izlemek istersin belki. Tam sana göre. Bize sürekli köprü altındaki evsizleri gösterip hüzünleniyorsun. Onlara benziyor biraz ‘ dedi. 

          Çağatay Ulusoy’un Mehmet karakterindeki özlük arayışı, benlik dizaynı özümsenerek yansıtılmış. ‘Dejavu’ filmi gibi değişik bir anlamlandırma ve algılama, şaşkınlık ve gerçekle hayalin bütünlüğünü sezmek muhteşem bir duygu senfonisi. 

          İçinden kendimizi alamadığımız teknoloji dünyası bakış açımızı değiştirecek ve travmaların şablonlarını gözlemlemek empati ve sempati yanlarımızı besleyecektir. 

          Zamanın her anı kıymetli. Sahip olduğumuz anları gerçek huzur ve mutluluğu bulma adına kullanma derdindeyiz hep. 

          Bu film, insan denen varlığın koskoca alemi benliğinde nasıl taşıdığını yansıtmış sahneleriyle.

          Ali’ye, Gonza’ya, Tahsin babaya ve diğerlerine kahramanımızın yazgısını, kaderini paylaşmaları, onun bu hayata geliş ve gidişlerini görünen, görünmeyen etkilerini sunmak düşmüş.

          Niyazlarımız iyi niyet ekseninde makes bulursa nice Mehmet Ali’ler, Ganzalar, Tahsin babalar hayatın çarklarında acı çekmekten kurtulur belki. Kişinin kendi içindeki çatışmaları, doğallığından çıkıp zırvalamanın nirvanasında inlerse acılarından kurtulma potansiyelini işleyen uzuvlarını uyuşturmak şeklinde rahatlama yolları seçecektir. 

          Ya da yağmurlu bir günde başlayan yaşam mücadelesi artık hiçbir uyuşturma yolunun işe yaramadığı acılarıyla yine yağmurlu bir günde son bulacaktır. 

           İlgisizliğin, sevgisizliğin, dışlanmanın, hiçe sayılmanın telafisi yoktur.

                      Ölüm bile hafif gelir.

Mart 2022

Güz Rüzgârı / Nur Tatar

Güz rüzgârında savurmuştu içini
Kim duyar ki ağlayanın sesini
Bir harabe içinde bulsa da elini
Sesini kainata duyurmuştu

.

Yorulmuştu bir kış soğuğunda
Gecenin sisinde boğulmuştu
Boğazında düğüm düğüm çile
Ümidini ekmeğiyle yoğurmuştu

.

Sanki bütün sorular sorulmuştu
Dost meclisinde vurulmuştu şakağından
Peki ne olmuştu kuşlara uçmazlar
Koca bir asrın yangınını kim doğurmuştu

.

Güz rüzgârında savurmuştu içini
Bilmeyiz ki biz zalimlerinin dilini
Fırtınalar bir kayanın eteğinde durulmuştu
Ve bir kış soğuğunda yorulmuştu

Hayata Yürümek/Emin O. Uygur

Hayata Yürümek

O nasıl bir yağmurdu öyle

Önce

Sert bir rüzgar esti bütün yüküyle

İçten içe ürperten seslerle

Doldu bir an gözlerimin içi

Sonra

Mekan nasıl kaydı acı bir iniltilye

Zaman boşlukta asılı kandildi

Bitti hayatın yaşama sevinci

Gördüm

Aktı hayatın bütün renkleri

Yer’lilere gökten acı müdahale

Kayboldu eski zaman bilinci

Hayat

Bir gri bir siyah hayat nokta nokta

Bir garip perde kaldı kızıl ufukta

Kır dümeni kır ey kutlu gemici

Şimdi

Beklemek müthiş bir kor oldu elde

Ve çaresiz güneş aramak bir sahilde

Geri getirir mi bize renkleri

Artık

Ne idam sehpası ne de darağacı

Ne korku duvarı ne baş belası

Kıramaz artık içimizdeki direnci

Yürümek

Hayata korkusuzca ümit saçarak

Her adımda bir karanlık yok olacak

Tut elinden kaldır hemen düşenleri

Bak

Yeni kapılar açılıyor özgürlüğe

Arala güneşe kadar açılsın kapılar

Kalmasın karanlığın en küçük izi

Anla ki

Kim dokunursa ona meyleder hayat

Dokun dokun hep sevgi aksın hayat

Verelim dört bir yana tüm sevgimizi

eminou

Senaryo Yapmak mı? Neden?/Emin Osman Uygur

Senaryo Yapmak mı? Neden?

Tasarlamak, tasavvur etmek ve hayal etmek. Veya önce hayal etmek sonra tasavvur ve tasarlamak. Her neyse. İyi bir planla ya da doğal olarak nasıl olursa. 

Bizim mazi kıtasında,ortadoğu coğrafyasında eksik mi bunlar? Bastırılmış duygular, sevgiler, ilgiler, heyecanlar… Çocukken kaybedilen bir çok hazine… Evet en büyük hazine belki de bu.

Halbuki Allah herkese sınırsız denecek kadar geniş bir hayal ve tasavvur hazinesi vermiştir. Herhalde önemli olan ne yapacağımıza karar verip o şeye odaklanmak. Sevgi adına, güçlü bağlar ve güven adına ve sonra da gerçekten huzur dolu kapler adına düşünmek ve adım atmak. Her ne şartta olursa olsun, güzellikler adına hep bir senaryoya dönüşebilecek bir hayale sahip olmak…

Bir video izlemdim dün. Kısa videolardan. Reels’de. İnstagram’da.

Bir evin bahçesinde bir anne görünüyor ilk anda. Elinde plastik bir kova. Kovayı yukarı kaldırmış geliyor anne. Yüzünde muzip bir gülümseme. Önde yere oturmuş dört yaşlarında bir çocuk, telefonda bir şeyler yapıyor. Anne belli ki oğluna şaka yapacak ve onu kovadaki su ile ıslatacak. Tam arkasına geldiğinde kovayı kaldırıyor ve suyu dökmeye hazırlanıyor. Saniyeler içinde oluyor her şey. O anda gözü telefona takılıyor. Ve bir anda yüz hatlarında bir değişme oluyor. Sonra elindeki kovayı alelacele yere bırakıyor. Ne olmuş olabilir? Telefonda ne görmüştür anne?

O anda kamera telefona çevriliyor. Annesi tam arkada oğlunun üstüne su dökmeye hazırlanırken, oğlu fotoğraf programında annesinin resmini açmış ve resmin üzerine eliyle KALP şekli çizmektedir. İşte senaryonun en vurucu anı. Annenin gözlerinden duygular akıyor ve oturup oğluna sarılıyor.

Bu çok güzel. Ve böyle çok senaryo var sanal alemde. Ama normal akıp giden hayatın içinde var mı bu kadar etkileyici an’lar? Mesela çok duygulandıran bir lokanta senaryosu? Çaresiz bir annenin, annesiz kalmış bir çocuğun sevinçten havaya uçtuğu kareler? Kalpleri sevgiyle dolu mu gerçek hayatta herkesin? Bir insanı güldürmek için bahaneler, çareler, fikirler arayan kaç insan var? Senaryoları hayatın içine taşımaya ne dersiniz? Bir video olarak yayınlamak için değil de, hayatın içinde birebir yaşamak için senaryolar yapmaya ne dersiniz? Hayata en az bir senaryo da biz bırakalım. Ama yaptığımız senaryoları da yazalım ve ya da yayınlayalım. İyi olmaz mı?

Emin Osman Uygur

Tespihim Sende Kalsın Akrem 4. BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

TEN DAYS

“… önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim.” Diyordu Dostoyevski, Yeraltından Notlar kitabında.
Ve şimdi benim de önümde uzun, upuzun bir duvar ve üzerinde de bir ülke vardı. Nasıl tasvir edebilirim size, onun acziyetini yaşıyorum şimdi. Loş bir koğuşta sıra sıra ranzaların üzerinde, sırt çantasını yastık ederek uzanmış olan ben; karşıdaki duvarda, duvarın içindeki resimde kaybolan ben şimdi o çizgileri nasıl aktarabilirim zihinlerinize onun ıstırabını yaşıyorum. Birkaç gün kalacağız demişti Mehmet. Birkaç gün kalacaksınız demişti bizi karşılayan Naim abi. Ama ya bu duvar. Ya bu hasret çizgileri. Birkaç günün eseri olamazdı bu kocaman resim. Büyük harflerle BANGLADEŞ yazıyordu ve uçak vardı. Ve okul… Ve her huzurlu çizimde olan ırmak. Çizen belki huzurlu değildi ama yurdunu, ama köyünü, ama evini o duvara rengarenk çizerek kim bilir ne kadar haz duyuyordu.
Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanında “Bana boş boş oturup duvar izlettiren herkese kırgınım” diyordu ya… Ben şimdi derste anlattığım o romanın bir parçası olmuş ve duvarı izliyordum. Bir an bir sıcaklık hissettim ve garip bir ürperti… “Hello” dedi tam arkamdaki ranzada oturan adam. Koğuşa girdiğimizde hemen yanımda duran adamdı o. Hello , dedim ve ürktüm. Ama belli ki konuşmak istiyordu. Yeni bir simaydık bizler onun için. Dışarıdan geliyorduk. Biz dış, o içti. Biz bulutları taze görmüştük o ise boş boş duvarlara bakan Tutunamayanlardan soluk yüzlü, gri saçlı bir Selim Işık’tı. Pakistanlıydı. Mehmet’in İngilizcesi ile anlaşabildik onunla. Mühendismiş. Ve on gündür buradaymış. “Ten Days”


Orada kaldığımız süre boyunca ne yaşadıysak hepsini ama hepsini bütün detaylarıyla not aldım ama hemen arkamdaki ranzada yatan o Pakistanlının ismini not almadım. Çünkü onu defterime Ten Days olarak yazmıştım. Pakistan’dan biri daha vardı. On beş, on altı yaşlarında zayıf bir çocuk. Adı Salman idi. Güzel bir Türkçesi vardı. Meğer aylardır burada kalıyorlarmış. Ve mühendis olan on günden sonra bırakmış saymayı. Ne saat var ne de telefon. Karanlık bir koğuş , kirli duvarlar ve çocuk sesleri… Farklı milletlerden , farklı renklerden çocukların sesleri… Bırakmış saymayı. Bırakmış zihnine sayıları istiflemeyi. On günü sabitlemiş ve her sorana “Ten Days” diyormuş. Salman gülerek anlatıyordu ama mühendis acı acı bakıyordu yüzüme ve neler neler anlatıyordu. O gri saçlı adam Edip Cansever oluyordu adeta ve ‘Bilmez miyim Hiç’ şiirini okuyordu sanki. Salman “Ten Days” sözünü tekrar ede ede okurken ben o şiiri duyar gibi oluyordum soluk yüzlü Pakistanlının suretinde.
“Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kuş havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri”
Dağılıp gitmişler her biri bir yana
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gideceğim bir yer”
 
Naim abi ve Ali Bayram geldiler sonra. Ranzalar yan yana sıralandığı için her birisinin alt katı birer küçük oda ve üst katı ise havadar birer balkon, teras ve mescit idi. Mehmet, ben, Naim abi ve Ali Bayram şimdi o terasta diz dize, yüz yüze sohbet ediyorduk. Her şeyi birer birer anlattı bize Naim abi.
Tuvalet nerede… Oradaki hangi musluktan su içilir, hangisinden içilmez… Kıble hangi yönde… Yemek saatleri nasıl… Ve en önemli soru ve cevabı…
Biz de mi Ten Days zikrinin müdavimi mi olacaktık burada , yoksa çıkacak mıydık ?

Tespihim Sende Kalsın Akrem / Gökhan Bozkuş

    Ekim ayının yedisi , cumartesiydi. Nezarethaneden çıkardılar bizi. Ömrümde ilk defa bir nezarethanede uyumuştum. O da Edirne’nin az biraz ilerisinde bir kasabada , sınırın diğer tarafında. O geceyi yazacağım ama şimdi Akrem ile tanıştığımız yere gidişimizi Akrem’i ve tespihi yazmak istiyorum. 

İngilizcesi olan arkadaşım Mehmet’in bize anlattığına göre nezarethaneden çıkan biz şimdi bir araçla bir kampa gideceğiz. Orada birkaç gün misafir olduktan sonra özgür olacağız. Gece Elif bacının ağlayan kızına bisküvi getiren polis anlatmış.

Bir minibüsün içine girdik. İçeriye girdiğimizde kucağında bebeği olan genç bir kadını gördük. Onu da başka bir karakoldan almış olacaklar diye düşündüm. Kapısı kapanınca minibüsün her yeri zifiri karanlık oldu. Miray ağlamaya başladı. Ahmet annesine sorular sormaya başladı.

Soru cümleleri ile yaralanır mı hiç insan ? Bıçak yarası, kurşun yarası, şu yarası , bu yarası… Sonuna yarası gelen yüzlerce belirtisiz isim tamlaması yazabilirim size. Ama soru yarası bambaşka bir acı olmalı. Ben o acıyı çok tattım. Ve tadanlarınız vardır biliyorum. Bazılarınız okurken şimdi soruyordur. Soru yarası diye bir şey mi olur ?  Bazılarınız merak ediyor  , bazılarınız da kendi içinizde renklendirdiğiniz soruları birer fırçanın ucuna yapışan mazi boyası ile zihninizin tuvaline vuruyor ve ben daha yazmadan o tuvale acılarınızın gölgesini koyuyordur. Ahmet usulca sordu annesine. Miray ağlamaya devam ediyordu. Ahmet bir tık daha yükseltti sesini ve sordu. Anne yine suskun. Ahmet dayanamadı ve bağırdı , o karanlığın bizi çepeçevre sardığı minibüsün içinde. Anne neden duymuyorsun. Babama mı gidiyoruz , diyorum sana. Annenin ağlayabildiğini hissedebiliyor ama göremiyordum. Bizi bir o yana bir bu yana sallayan ve salladıkça karanlığıyla birlikte içimizde dışımızda ayrı ayrı hisler yaşatan o minibüsün içinde biliyorum ki içine içine ağlayan sadece ben değildim.

“Bilmiyorum” diyebildi. O bilmiyorum sözcüğünün notası var mıydı acaba. Bakın şimdi ben bunları yazarken bilmiyorum diyorum. Siz de okurken içinizden ya da sesli bilmiyorum deyin. Dört hece. Bil mi yo rum. İnanın bambaşka bir tınısı vardı o tek kelimelik cümlenin. Gizli öznesi  “ben” olan cümle “bilmiyorum” cümlesi. Ama öyle değil gramer üstadı dostlarım. O bilmiyorum’un öznesi sadece Elif kardeşim olamazdı. O da ağlıyordu ben de. Yanımdaki arkadaşım Mehmet de. Belki de okurken şimdi sizler de ağlıyorsunuzdur. Anne babama mı gidiyoruz , sorusunun cevabı o gün o karanlık arabada kulağıma öyle bir tını bırakmıştı ki zannediyorum ömrüm boyunca unutamayacağım.

Bu arada ben arabadakileri motive etmeye çalışıyor biraz sonra gideceğimiz yer hakkında onlara hayaller kurduruyordum. Öyle ya polis kampa gideceksiniz demişti. Biz de şimdi kampa gidiyoruz. Başladım tasvir etmeye. Yan yana küçük evlerden oluşan bir göçmen kampı. Bahçede kocaman bir futbol sahası. İçeride sıcak su ve temiz yatak. Nezarethanede kaldığımız gece yatmak zorunda kaldığımız o yataklardan sonra benim hayal dünyamdaki yatak sözcüğünün önüne getirdiğim temiz sıfatı şimdi daha da anlam kazanıyordu. Hayaller biter mi devam ediyordum. Sıcak çorba , çay , meyveler ve bizim gibi yola düşenlerin bir arada olduğu bir kamp tasviri…

Bir saat kadar sonra minibüs durdu ve kapı açıldı.  Hepimizin gözleri kamaştı. Karanlıktan sonra gözümüzün içine içine akan güneş ışıklarına alışmak birkaç dakikamızı aldı. Bir elimizle gözlerimizi ovuştururken diğer ellerimizle sırt çantamızı tutuyor ve Yunanca bir talimatı kırk yıldır biliyor ve ezberlemişiz gibi duvarın gölgesinde tek sıra diziliyorduk. Ahmet… Gözlerime baktı. Soru yarası  başlıyordu.  Bu sefer dili ile değil gözleriyle sordu. Nerede yan yana evler , nerede futbol sahası. Kocaman bir duvarın önündeydik. Ve duvarların üzeri tel örgüleri. Bizi getiren polislerle buradaki görevlilerin konuşmalarını bekliyorduk.  Biraz sonra evraklar teslim edilecek ve ben içeride Akrem ile tanışacaktım.

Devam edeceğim…

KREMALI BİSKÜVİ /Feride AKDAĞ

         O sabah, içinde adını koyamadığı bir huzur vardı. Sobanın üstündeki ekmeğin kokusu odayı sarmıştı. İçinde hissettiği huzurla pencereye doğru yöneldi, perdenin ardından sokağa şöyle bir baktı. Köşedeki mahalle bakkalı kepenklerini yeni açıyordu. Az ötede, lokantanın önünde çorba içmeye gelen dört adam dikiliyor, kediler yemek kokularını almış bekliyorlardı. Saatini kontrol etti. 7:45´di. Ortalığı inleten bir alarm sesi duydu. Gözünü açtı, az evvel gördüğü her şey rüyaydı. Elleriyle başını sıktı. Bir iki dakika öylece kaldı. Yatakta sağa sola döndü. Kollarını iki yana açıp iyice gerindi. Soğuktu, üşüyordu. Kalktı. Ayaklarını sürüye sürüye lavaboya girdi. Aynada gözlerine takılı kaldı.

Birden yüzündeki ıslaklığa karışan sıcaklığı hissetti. Suyu sonuna kadar açtı. Yüzünü yıkadı.

Mutfağa geçip ocağa çay suyu koydu. Kahvaltı hazırlığına başladı. Dolaptan zeytini, peyniri, domatesi çıkardı. Dünden kalan ekmeği tavada arkalı önlü ısıttı. Çayını bardağa koyup masaya oturdu. Kahvaltısını bitirmek üzereydi ki telefon çaldı. Telefonla konuştuktan sonra, olduğu gibi bıraktı sofrayı. Hızlı hızlı giyinip koşarak dışarı çıktı. Kaldırımlara öyle kuvvetli basıyordu ki ayakları altındaki o sert taşlar eziliyordu sanki. Saatine baktı. Saat 8:52’ ydi. Güneş ışıkları yüzüne vuruyor, vurdukça iyice bunalıyordu. Etrafına bakındı. Yıllar önce oturduğu binanın önündeydi. Gözlerini özlemle binaya çevirdi. Ağzından çıkıveren “Ne çabuk geçti yıllar.” sözlerinin ardından, kapının önündeki kaldırıma oturdu. Boğazı yanıyordu. Terlemişti. Beş dakika sonra ayağa kalktı.

İçini yakan haberi, kahvaltı sonrası çalan telefonun ucundaki çocukluk arkadaşı vermişti.

“Hasan, dün akşam İkbal Hanım…Kaza yapmışlar. Cenaze bugün… Haber vermek istedim.”

 İkbal Hanımdan sonrasını kulakları duymamıştı bile. Kapattı telefonu. Kafasının içinde ölüm, kaza, İkbal Teyze. Kelimeler parça parça tekrarlanıyordu.

Telefonun yanındaki koltuğa oturup kalmıştı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını elinin tersiyle silmiş, hemen evden çıkmıştı. Yürüye yürüye çocukluğunun geçtiği mahalleye gelmiş, alt komşusu İkbal Teyze’nin evine girmek için ilk adımı atmıştı. Suskun, hüzünlü, şaşkındı. Ne diyeceğini bilmeden ikinci kattaki dairenin kapısının önünde durdu. Kalabalık olduğu önündeki ayakkabılardan belliydi. Yıllar sonra Hasan kapıdan değişik duygularla içeri adım attı. Birdenbire çocukluğuna gitmişti. Annesinin yaptığı yemek tabağı elinde “İkbal Teyze, İkbal Teyze” diye eve sevinçle girdiği günlerden birini yaşıyordu.

Kalabalığın uğultuları içinde “Yakışıklı oğlum mu gelmiş benim.” diyen sesi duyuluyordu İkbal Teyze’nin. Birden rüyada sandı yine kendini. Elindeki tabağı alan İkbal Teyze ;

“Ah canım Nesrin’im yine beni düşünmüş sağ olsun.” diyordu sanki. Mutfaktan gelen İkbal Teyze’nin elindeki emaye tabağın içinde bir avuç tuz vardı. Evden boş tabak çıkmaz deyip hep böyle yaparlardı. Bir poşetin içinde, ortası kaymaklı iki tane de gofret ve en sevdiği kremalı bisküvi vardı. Tabağı eline aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kaymaklı gofret ve kremalı bisküvinin tadına çabucak bakmak için hemen eve gitmek istiyordu.

Hasan, kapıdan çıkan çocukluğunun ardından bakakalmıştı. Geçmiş zamandan bir sahnenin, zihninde yeniden canlanması biraz daha üzmüştü onu. Salondaki uğultuya döndü. Ağlayanlar, sabır dileyenler, elinde tespih çekenler… Sessizce boş bir sandalyeye oturdu. Yıllar önce bu salonda komşularla toplanılıp içilen çay sohbetlerine az şahit olmamıştı.

İkbal Hanım yetmiş dört yaşında, yüzündeki kırışıklıkların verdiği bir sevimlilikle göçmüştü bu dünyadan. Annesini on üç yaşında kaybeden Hasan için İkbal Hanım, anne boşluğunu dolduran bir sığınak gibiydi. Her gün hazırladığı kahvaltı tepsisini, hiç bıkmadan yorulmadan üst kata çıkarmıştı. Zarfını açıp okuduğum mektup gibisin derdi hep. Huyunu, suyunu öğrendiğim. En yakın arkadaşımın oğlu, ilk göz ağrısı. Sadece kahvaltı değildi ki, o apartmandan taşındıkları güne kadar en sevdiği yemeğin, poğaçanın, mantının, tatlıların lezzetini onlara gönderen anne eli olmuştu.  “Ahh İkbal Teyze!” dedi Hasan. Varlığın annem gibiydi bana. İkinci kez annesiz kalmak ne zor olacak şimdi. Bayram sabahlarında çaldığım kapıyı kimse açmayacak. Senin gibi başımı okşayıp sırtımı sıvazlayanım olmayacak. Annem kokan ellerini öpemeyeceğim. Telefonda beni düşünüp;

 “Soğuklar başladı oğlum. Sakın üşümeyesin. Dikkat et kendine.” diyenim olmayacak artık. İçinden kendi kendine konuşurken açık pencereden gelen selaya dikkat kesildi. Selanın sonundaki “Mahalle eşrafından İkbal Kayalı’nın kızı Zeynep …” anonsunu dinleyemedi. Sağır oldu adeta kulakları. Beyninin içinde uğultular vardı. Ölen çocukluk arkadaşı, İkbal Hanım’ın kızı Zeynep miydi? Arkadaşının telefonda verdiği haberi tam anlayamamıştı demek. İkbal Teyze öldü sanmıştı. Zeynep öldüyse peki İkbal Teyze neredeydi? Aklı karıştı. Gözleriyle salonda tanıdık bir yüz aradı. Kimse yoktu. Sela bitmişti. Salondaki sessizliği bir kadın sesi bozdu.

             “Allah rahmet eylesin.”

Karşısındaki kanepede oturan kadının bu sözüne tüm salon “Amin” demişti. Yerinden kalkıp mutfağa doğru yürüdü. Mutfakta taburede oturan birine yaklaşıp sessizce, “Başınız sağ olsun. İkbal Teyze nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Elindeki mendille gözlerini silen adam;

“Ah evladım. O da arabadaymış. Zeynep’le hastaneye gidiyorlarmış. Bu yaşta evlat acısını da yaşadı. Çok zor çok. Hastaneye götürdüler sabah. Kalbi nasıl dayanacaksa.”

       “Hangi hastaneye götürdüler?” diye sordu.

        “Aşağı mahallede özel bir hastane var yavrum. Şifa Hastanesi. Oraya götürdüler.”

        O esnada salonda bir hareketlenme oldu. Herkes kapıya doğru yöneliyordu. Hasan, kalabalık evden çıkana kadar mutfakta bekledi. Kalabalığın ardından, kapıdan en son çıkan o olmuştu. Apartman merdivenlerinden sekiz yaşındaki çocukluğunun, annesinin, İkbal Teyze’sinin, Zeynep’in seslerini duya duya indi.

Camiye doğru ilerlerken yürüyemedi Hasan. Otuz yedi yaşında,  küçücük bir oğlan çocuğuna döndü adeta. Geçmiş zaman içinde dakikalarca dolaştı. Omuzlar üzerinde taşınan çocukluk arkadaşı Zeynep’in tabutuna baktı. Sessizce “Vedalardan hoşlanmam.” dedi. Bir eliyle yanağına doğru inen gözyaşını silerken diğer eliyle de Zeynep’in ardından el sallıyordu.

Bir an karşısında Zeynep’i hayal etti. İçinde o sabah gördüğü rüyanın iç huzurunu hissetti. Camiye doğru giden kalabalığın ardı sıra bakakaldı ve geldiği yöne doğru adım attı. Kaldırımları eze eze, geldiği yolları gözyaşlarıyla ıslata ıslata, İkbal Teyze’sinin olduğu hastaneye gidiyordu. Dilinde Fatihalar, aklında bir avuç tuz ve tadı damağında kremalı bisküvi…

Feride AKDAĞ

Anneme Ağıt / Yakup Kenan

Ben ölürken usul usul parmak uçlarımdan
Yanıma sokul süt kokan ninnilerinle anne
Dört bir koldan sarılınca toprak bedenime
Bulutlar kıskansın gözyaşlarını anne
Kim derdi bir yıldız gibi kayıp gidecektim
Kim inanırdı bir gece vakti sönecektim
Anne sen uyurken gecenin derin karanlığında
Bir hançer oldu gidişim saplandı bağrına
Acıtmasın isterdim oysa kadife, kalbini
Düşmesin isterdim benim için damlallar yere
Bizler sessiz sessiz yol alırken sonsuza
Dünya biraz daha yaşlandı sanki anne
Ellerimle tutamadığım ağıtların var şimdi
Dokunamadığım saçlarına karlar yağmış
Oysa daha dün kahvaltı yapmıştık
Babamla aynı saate denk getirerek
Söz verdiğinden bakardın her gece Ay’a
Aynı göğe bakar olmak yeterdi size
Ve düşünmek hissederek boşluğunu
Ne çok şey çaldılar hayatımızdan anne
İlk babamı kopardılar bağrışlar içinde
Halımızı softamızı çiğnediler botlarıyla
Umudumuzu kırıp gitteler kahraman edasıyla
Anne duymadılar bile seni dinlemediler
Kulaklarında ağırlık boyunlarında tasma vardı
Soğuktu kalbleri bakışları kin kusuyordu
Duymadılar anne dinlemediler seni
Çaldılar kardeşleri Yusufumuzu o gün
O gündü senin gülüşünün cenazesi
O gündü ilk kez gördüğüm yüzündeki hüzün
Zaman örttü acılarını usul usul biz giderken
Kıyısana vurdum umutlarımla bir adanın
Adımı melek koymuşlar anne duydun mu
Meleğim derdin ya hani saçlarımı tararken
Öperdin ya sulara gark olmuş yanaklarımı
Anne yine öpeceğim ellerinden hasretle
Okuldan döner gibi gideceğiz yanına babamın
Ne olur anne acına beni sar olur mu
Kanamasın yaran deki meleğim yanımda
İnan anne ne güzellikler var bu ateşin içinde
Sanma yanan biziz zulümün alevleri arasında
Bu günler çiçeklenen bahçemizin müjdesi
Sen usul usul yumarken gözlerini
Son verirken sözlerine dua dua
Süt kokan ninnilerini dinliyorum anne
Soluk soluğa sana koşarcasına
Dalgalrın üstünden Cennete uçuyorum anne
Yusuflara selam söyle anne
Bu gece onların son gecesi
Bestemizin bu son hecesi anne…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑