Gidesim Var / Meryem Yıldırım

İnsanın gözünü yol çekiyor. Hem de çok uzaklara çekiyor. Gidesim var. Gerçi yıllar yılı çok yollar gidip çok yerler görmüşlüğüm olsa da bu günlerde canım yine yol çekiyor. Tası tarağı toplayıp gemileri yakarcasına başka diyarlara gidesim var. Belki de yeni rastlanmışlıklara ihtiyaç duyuyorum. Ya da yolun sonuna yakınlaşma arzusundayım. Eski yolculuklarım birçok rastlanmışlık hikâyeleriyle dolu olsa da yeni gitmeler gönlüme düştü bir kere. Eski rastlanmışlıklarda kimilerine yakın kimilerine uzak oldum. Çok insanlar biriktirmenin yanı sıra birçok anının ani bir şekilde çöp oluşuna da şahitlik ettim. Bazılarıyla selamlaştım bazılarını ise görmezden gelip yolumu ve yönümü değiştirerek yeni yolları aklıma düşürdüm. Şimdilerde ise bilinmezlikler içerse de çok uzaklara gidesim var.

Tolstoy; “Kalbin yetmiyorsa sevemeyeceğin insanı yorma. Cesaretin yoksa, yürüyemeyeceğin yola çıkma..” derken yola düşme ile cesaret bağlantısı yapmış . Cesaretliyim. Gönlüme düşeni göze alıyorum. Nasipse tekrar düşerim yollara. Daha öncesinde de birçok kez cesaretle çıkmıştım yola. Zaman treni her şeyi yola koyarak yanıltmadan bu günlere getirmişti ömür vagonumu. Çeyrek asırlık birikmiş yol yorgunluğumu üzerimden atmak mottosuyla cümlenin sonunu görme isteğime nokta aradığım için gidesim var. Albümlere bakıyorum. Güç topluyorum hatıralardan. Toparlanıyorum.

İşte bu duyguları taşıdığım, sıradan başlayan bir günde yıllanmış cesaretimle yine yollardayım.
Sağım solum simasındaki çizgilerle tanışıklık ettiğim bir iki dostun dışında çoğunluğu tanımadığım kişilerle dolu. Uzağı yakın eden bu günkü yolculukta geçmişi de yanıma almayı ihmal etmiyorum. Geçmişle kopamamak hoşuma gidiyor. Herkes, yanından ayıramadığı sıkı sıkıya tuttuğu çantasıyla kendi yol hikâyesinin yolcusu. Çantalara, bavullara sığan nadir hayatlarla doluydu önden giden yolculuklar. Şimdilerde ise sıradan bir durum. Benim de sol kolumda çok büyük olmayan içi gidesi gelen benle dolu siyah bir çanta vardı sol elimde. Her zamankinden farklı olarak kendime rastlamıştım bu sabah. Nefeslendim. Telaşımı sakinleştirdim. Ben, beni yoldan alıkoymak niyetindeydi. Oysa uzaklara gidesim vardı ama gidemiyordum. Çünkü bu kez sefer kendimeydi. İç dünyama döşenmiş yolun yolcusuydum şimdi. Yolculuğun adı;
“Kendine sefer”
Yıllanmış arayışın içinde buldum kendimi. Aslında bu durum ilk de değildi. Kendimden kaçmak
istiyorum çünkü gözümü yol çekiyor. Lakin öbür durakta kendime yakalandım. Bu nedenle yolumu da yönümü de değiştiremedim. Ne tarafa gidersem gideyim, kaç durak geçersem geçeyim bütün yollar bana çıkıyordu. O gün gemiye binen de rıhtıma çıkıp el sallayan da bendim. Çantanın ağırlığından olsa gerek sol yanım uyuşmuştu. Ey çantam, neler neler var içinde ki bu kadar ağırsın böyle? Hafiflemek arzusuyla aynamı çıkardım. Aldım kendimi karşıma ve vedalaşmak istedim gidesi gelen benle. Farklı haller üzerine olduğumu gördüm. Peki, neydi bu gün kendime rastlayışımdaki farklılık? “Ayna ayna söyle bana” desem cevaplar mıydı sorularımı? “Her yeni günde sınandığının farkında mısın Meryem? “ diye mırıldanırken buldum kendimi. Kalbime düşen hislerle yüzüme haykırmak için aynaya tekrar tekrar baktım.
… Sınanıyorsun… …
Hem de hayatın her alanında sınanıyordum. Duygularla yaşanmışlıklarla, bazen etrafımdakilerle bazen ise kendimle imtihan üstüne imtihan oluyordum. Sınanmanın özü en can alıcı noktalardan yaralanmakmış. Bilginin sınandığı sınavlar meğer ne de kolay sınavlarmış. Yüreğimde taşıdığım her türlü sevgi örse çıkmış tavına kavuşabilmek için dövüldükçe dövülüyor. Varlığı sınanmamış sevgi gerçek sevgiye dönüşemiyormuş onu öğrendim. Anladım ki kötülükle sınanmayan iyilik de makbuliyet kazanamıyormuş. Sınanmanın en uç noktası ise yol dikenleri arasında “insan olurken kul kalabilmekmiş.” Her şey yolundayken yol almak her yiğidin harcıdır ancak yol kazalarıyla karşılaşıldığında tekrardan rayına girmek için çabalamak, özüne dönebilme iradesi göstermek er kişinin işiymiş.
Yaşam “sınanma” ve “sığınma” üzerine kurulu bir düzen. Ayna ayna olmuştu bana. Acıyı sol yanımdan alıp yüzüme aksettirmişti. Galiba dünya sevgilerim, kıymetlilerim sınanmanın zirvesindeydi. Sabırla tavını almayı bekliyordu. Şayet sınanmalarım sığınmakla iyi bir bağ kurulabilirse yol hikâyemde cümlenin sonu için gerekli noktayı koyabilecektim. Aynamı tekrar çantama koydum.

Hayat bu! Sınanmalar bitmeyecekti. Kalbime gelen hislerle sınandığım kadar sığınmalıydım.
Yorgunluğumla, sınanmalarımla barıştım. Bu kadar gitmişken dönmek olmazdı

Baş Tacı / Adem Yağmur

Babamla birlikte gelmişti. Oturma odasında başköşeye kuruldu. Birkaç kişi ile birlikte içeriye ancak girebilmişti sanki korumaları gibiydi ama onlar sonra gittiler. Koyu tenli, boy ve kilo oranı birbiriyle uymayan sıska bir tipi vardı.

             Evimize ilk defa gelen bu konuğu görünce çok şaşırmıştım. Babam ; “Evladım! Bu bizim konuğumuz, misafirimiz, yakınımız   velhâsılı   baştâcımız.” dedi.

Baş tâcımız mı?

Babam artık eve her zamankinden daha erken geliyor, gelir gelmez de hemen onun yanı başına oturuyordu. Hatta onun tam karşısına değil de yan tarafına oturarak bizim de konuğumuzun söylediklerini ve davranışlarını daha net görmemizi istiyor, arada bir de “Bak bak! iyi dinleyin “diyerek bizim dağılan dikkatimizi toparlamaya çalışıyordu.

O, konuşmaya başladığında babam gözlerini ondan alamıyor, hiç sesini çıkarmıyor arada da kahkaha atarak gülüyordu. Önceleri edeple tebessüm eden babamın tebessümlerinin şimdilerde kahkahaya dönüştüğünü görüyor şaşırıyordum. Konuşmaları ise öyle çok önemli konular değildi hep neşeli şeylerden bahsederdi.

Oturduğu daha doğrusu kurulduğu baş köşeden hiç kalkmaz, herkes beni dinlesin der, hiç durmadan konuşur, dinlemeyenler olsada onlara hiç mi hiç aldırmaz konuşmaya devam ederdi. Farklı farklı sesleri çıkarma yeteneği vardı; kadın, erkek, çocuk, hayvan hatta bunların ses tonlarını bile değişik şekillerde çıkarabiliyordu.

Babam sabah kahvaltısını onunla birlikte erkenden yapardı, oysa önceden hep beraber yapardık kahvaltımızı. Annemin dediğine göre kahvaltıda önemli haberler veriyormuş, aynı evde kalıyoruz nerden alıyor bu haberleri bilemiyordum. Annem ve ben bu durumdan iyice rahatsız olmaya başlamıştık. Ben bütün bu olanları anlamaya çalışıyordum ama annem rahatsızlığını yer yer belli ediyordu.

– Bey artık yüzümüze bakmaz oldun bir kusurumuz mu var acaba!

Babama imâlı bir taş atsa da babam oralı olmuyordu.

– Yok canım siz de abartmayın artık ayıp oluyor ama…

Akşamları artık misafirliğe gitmez olmuştuk. Babam da eve pek misafir almıyordu. Birkaç kez evimize konuğumuzu ziyarete gelenler oldu ama baş konuğumuzun olduğu yerde kimseye söz sırası gelmiyordu. Hatta ve hatta kimsenin söz hakkı dahi yoktu. Bu ziyaretten ne gelen misafirimiz bir şey anlamıştı ne de biz bir şey anlamıştık.

Aslında konuştuğu şeyler bize yabancı konulardı. Yaptığı şakalar ve neşeli konularda bizim gülmemizi hedeflesede ben çoğu zaman utanıyordum.

Evdeki yemek kültürümüz de yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Bize hep farklı lezzetler tatmamızı tavsiye ediyordu. Babam da bunları bir emir gibi anlıyor annemden bu tavsiyelere uyması için ısrar ediyordu. İtalyan usulü makarna, Rus salatası, tarator, beşamel sosları, hatta annemin ismini bir türlü söyleyemediği “Suşi”.

Annem ısrarlar neticesi farklı lezzetleri deniyordu ama ortaya çıkan sofraya gelmeden çöpe gidiyordu, hatta suşi denemesi en çok mahallenin başıboş kedilerine yaramıştı.

Tavsiyeler uzayıp gidiyordu; sedirde oturmayın, çekyat ve divan oturma takımları, sekiz kişilik yemek masası ve yemek takımları, konsol, etajer, vitrin derken evin şekli iyice değişmişti. Amerikan mutfağını ilk defa duyan annem; “ Oturma odası kokudan geçilmez” diyerek babama itiraz ediyordu. Dolayısıyla babamın ödemekte iyice zorlandığı taksitler neticesinde de yer sofrasındaki yemek adeti yerini aynen muhafaza etmişti.

          “Hey dostum! Kopmuşsun iyice, dünyamıza dön” diyen bir sesle uyandırıldığımda babamın gülen yüzüyle karşılaşmıştım. Duyduğum sesler babama mı aitti yoksa rüya mı görmüştüm bu durumu ayırt edememiştim. 

Annemde artık babama kayıtsız kalamamış ilk başlarda şakadanda olsa daha sonraları alışkanlık haline gelen tuhaf konuşmalarına şahit oluyordum. Sabahları annem babamı yollarken “Çüüüz, görüşüçüüüz” diyerek uğurluyor babam da başparmağını yukarı doğru kaldırıyor, diğer dört parmağını da yatay bir şekilde katlayarak bu hareketine biraz da tebessüm ekleyerek evden ayrılıyordu.

Evde yalnız kaldığım bir zaman da salondaki konuğumuzdan bilmediğim bana yabancı gelen kelimelerle çok ilginç bir şarkı duyunca hemen salona koştum. Alışık olmadığım bir tarzda çok hareketli bir parça seslendiriyordu. Hoşuma gitmeye başlayınca ritmine ayak uydurmaya başlamıştım. Kendisine bakarak yaptığı hareketleri aynen tekrar ediyordum, ellerimi çırpıyor, dizlerimi öne doğru bükerek yarım daire çiziyor, topuklarımı havada birleştirecek şekilde zıplıyordum. Çok hoşuma gitmişti söylemesi bittikten sonra ne olur bir daha söyle diye ısrar ettim ama beni dinlemedi.

Yavaş yavaş onu sevmeye başlamıştım, ilerleyen günlerde bana öyle masallar anlatmıştı ki anlattığı her şeyi aklımda tutabiliyordum. Arkadaşlarıma dinlediklerimi anlatırken bütün ayrıntılara dikkat ediyordum. Sanki bir film şeridi gibiydi her şey…

Her akşam babam annem ve ben onun karşısından ayrılmıyorduk. Sadece bana “ Artık saat 21.30 oldu sende bütün çocuklar gibi yatağa girmelisin.” deyince, babamın kaş göz işaretiyle annem beni yatağa götürüyordu.

          Zaman çok hızlı akıp geçiyordu. Bir cumartesi günü öğleden sonra babam konuğumuzu ani bir hareketle hiç konuşturmadan tuttuğu gibi kapının önüne koyuverdi. Annem de ben de çok şaşırmıştık. Çok kısık bir sesle “Baba ne yapıyorsun, yapma” diyebildim ama sesimi duyuramamıştım.

Benim için tek gözlü sevimli bir devi andıran konuğumuz da arkasına bakmadan ve de babama hiç direnmeden çıkıverdi evimizden. Oysa babam onu çok seviyordu. Hayatımıza bir farklılık katmıştı. Ne oldu da bu hale gelmiştik. Bu durumu o hiç mi hiç hak etmemişti.

          Babamın bacağına sarılıp pantolonunu çekiştirerek “Baba ne olur onu bizden ayırma ben onu çok seviyorum.”  diye yalvarınca, babam bana doğru iyice eğilerek gözlerimin içine baktı ve şefkatli bir ses tonu ile;  “Biraz sabırlı ol yavrucuğum.” dedi. 

Birkaç saat sonra aynı şekilde giyinmiş iki adamın kolları arasında birisi geldi ve içeriye girerek salondaki baş köşeye önceki konuğumuzun yerine kuruldu.

Babam; “ Evladım artık bundan böyle yeni konuğumuz bu olacak” dedi. Babamın bu konuşması beni çok şaşırttığı gibi iyice de heyecanlandırmıştı.

Salonda konuğumuzun tam karşısına geçerek onu baştan ayağa incelemeliydim. Bu konuğumuz öncekinden biraz farklıydı. Öncekinin dışa doğru çıkık olan gözünün yerine bunun gözü gözlüğünün çerçevesine iyice uyumlu, öncekinin ahşap kasasının yerine bu gri boyalı plastik kasalı düğmelerine basmadan uzaktan kumanda ile çalışan açıldığında bize renkli bir dünya sunan aynı zamanda bize öncekine nazaran geniş bir bakış açısı kazandıran yetmiş ekranlı konuğumuz eskisini kısa sürede unutturmuş, baş konuğumuz daha doğrusu baş tâcımız olmuştu.

Adem Yağmur

 

Güneşe Selam / Yasemin Tatlıseven

Perdenin aralığından süzülen güneş ışıkları, küçük çocuğun yüzüne vurunca, istemeye istemeye gözlerini araladı. Belki biraz miskinlik yapıp daha fazla uyuyabilirdi, yağmurlu bir güne uyanmış olsaydı! Ne yazık ki pırıl pırıl parlayan güneş dünyayı çoktan aydınlatmıştı.

​Dirseklerini yatağa dayayıp, etrafa hızlıca göz gezdirdi. Yatakhanedeki herkes uyuyordu. Zaten uyanma saati yaklaşmış olsaydı, Jeremiah onu uyandırmaya gelirdi. Gerçi oda günlerdir hastaydı. Öğretmenler kendi aralarında konuşurken Jeremiah’ın maleria olduğunu duymuştu. Geceleri yatmadan önce onun iyileşmesi için dua ediyordu. Yatakhanenin sonunda yatanJeremiah’a doğru baktı, bulunduğu yerden onu görmesi imkansızdı. Yatağında doğrulup, simsiyah minicik ayaklarını yere saldı. O sırada Bayan Grace içeri girdi.  Beş dakika içinde herkes kahvaltıda hazır olacak diye bağırarak yatakhanede üç tur attı.  Elijah, Jeremiah’ın yanına gitmekten vazgeçti, eskimiş battaniyesini hızlıca yatağına doğru çekti. Yemekhaneye doğru yürüyen çocuklara katılarak yatakhaneden çıktı. Çıkarken göz ucuyla Jeremiah’a baktı. Yatağında bitkin bir şekilde yatmaya devam ediyordu.

​Burası Afrika’da bir yetimhaneydi. Annesi, babası olmayan çocuklar bir şekilde burada yaşıyorlardı. Şartlar elverişsizdi. Çocuklar başlarını sokabilecek bir çatı buldukları için kendilerini şanslı sayıyorlardı, günde bir çeşit yemek bulduklarında da!.. Çoğu zaman bu ya bir tabak pilav ya da muzdan yapılmış bir çeşit püre (matoke) oluyordu. Seçme şansının  olmadığını bilen Elijah, kahvaltıdan sonra okulun önünde toplanan çocukların arasına katıldı.

​Tek sıra halinde dizilen çocuklar, öğretmenlerinin yanlarına gelmesiyle harekete geçtiler. Mutfağın önünde duran su bidonlarını ellerine alarak Bayan Jülliet önde, onlar arkada yaklaşık 5 km uzaklıktaki su kaynağına doğru yürümeye başladılar. Bu her sabah yaptıkları bir rutindi. Tabii yağmur yağmadıysa! Elijah, bu yüzden güneşli günleri sevmezdi. Ne zaman yağmur yağsa, kap kacak buldukları her şeyi açık bir alana dizip, yağmur sularını toplarlardı. Gece yağması ihtimali düşünülerek, kap kacak bahçede bırakılırdı. Gök gürültüsünden korkan bazı çocukların aksine, Elijah şimşek çakmasından mutlu olan bir çocuktu. Çünkü yağmur yağacaktı ve ertesi sabah su getirmek için 5 km yürümesi gerekmeyecekti.​

​Elijah, sarı renkli su bidonunu kafasının üstünde taşıyarak yürümeye devam ediyordu. Bidonlar bazı çocukların boyundan büyüktü, arkalarında sürüyerek taşıyorlardı. Henüz boş olduğu için taşımak kolaydı, ancak dönüş yolu, su dolu bidonlarla iki katına çıkıyordu. Gidiş yolunda kendi kendine hayaller kurar, çok eğlenirdi. Hayallerinde yüzünü hiç görmediği babası, su bidonunu  elinden alır taşırdı. Babasıyla beraber suyu evlerine getirirlerdi. O çok güçlü bir adamdı. Evin kapısında, yüzünü hatırlamakta artık zorlandığı, iki yıl önce ölen annesi, onları gülerek karşılardı. Getirdikleri suyun bir kısmıyla, Elijah’ı yıkardı. Haftalardır yıkanmayan Elijah için bu büyük bir mutluluktu.  Bu hayallerle yol çabucak biterdi.  Elijah dönüş yolunu hiç sevmezdi. Su dolu bidonlarla, dura dinlene yetimhaneye dönerken, onları terk eden babasına içten içe öfke duyardı. O zamanlarda babası, zayıf, çelimsiz, aciz biri oluverirdi. Hiçbir zaman babası gibi olmayacağına and içerdi. Elijah’ın yaşadığı , henüz yedi yaşını bile doldurmamış küçük bir çocuk için oldukça zor bir hayattı.

AYNI ANDA ASYA KITASINDA…

Küçük kızlarını kucaklarına aldıklarında, genç çiftin mutluluğu adeta perçinlenmişti. Allah’a ne kadar şükretseler az kalırdı. Nil doğdu doğalı zaman çok hızlı akıyordu, 1 yaşını doldurmak üzereydi. Bulundukları coğrafyada ilk doğum günleri oldukça görkemli bir şekilde kutlanıyordu. Anne ve babası Nil’e en güzelini yapmak için günlerce düşünüp durdular. Sonunda asla unutamayacağı bir doğum günü yapmaya karar verdiler.

​AYNI ANDA AFRİKA KITASINDA…​

​Su taşıma rutini bitmiş, yetimhanenin hemen karşısındaki derme çatma okulda derslere girilmiş, akşam yemeği olarak bir tabak pilav yenmiş, yatakhaneye geçilmişti. Elijah, Jeremiah’ın yatağının başucundaydı.  Henüz kendinde olmayan arkadaşı için üzülüyordu. Keşke Jery’nin annesi burada olsaydı diye geçirdi içinden,  onu mutlaka iyileştirirdi. Elijah, Jery için elinden gelen tek şey olan dua ederek uykuya daldı.​

​1 AY SONRA…

​-“Elijah, Elijah! Hadi kalk bugün mzungu(beyaz adam)lar gelecekmiş, büyük bir tören yapılacakmış, hadi Elijah hazırlanmalıyız uyan!”​

​-“Jery, gözlerimi açmadan önce söyle, bugün güneşli bir gün mü?”​

​-“Hahaha! Elijah evet çok güzel bir gün. Güneş parlıyor. Büyük ihtimalle bugün yağmur yağmaz. Ama üzülme, bugün su taşımak zorunda değilsin. Mzungular gelecek. Çabuk olmalısın. Onlar için hazırlanmalıyız.” İki çocuk özel günler için sakladıkları tek temiz kıyafetlerini giydiler. Günlerdir inşaatı süren garip yapının önünde, diğer arkadaşlarıyla birlikte sıraya girdiler.

​Yaklaşık bir saat kadar sonra 4-5 araçla beyaz adamlar geldiler. Arabalarından inen adamlar ve kadınlar gülümseyerek yaklaşıyor, her birine “Hello! How are you?” diyerek tek tek sarılıyorlardı. Başlarını okşayan bu güzel insanların buraya, bir su kuyusu açmaya geldiklerini, yapılan konuşmalardan anlayacaklardı.

​Yaşça büyük, bembeyaz saçları olan tonton bir adam yüksekçe bir yerden onlara doğru konuşmaya başladı.​

​-“ Çok uzaklarda bir ülkede, Nil isminde bir arkadaşınız var. Siz onu tanımıyorsunuz, o da sizi tanımıyor. Nil’in anne ve babası, sizin her gün 5 km yürüyerek okulunuza su taşıdığınızı öğrenmiş. Artık yorulmanızı istemediklerinden, buraya bir su kuyusu yaptırdılar. Ve bu kuyuyu Nil adına size hediye ettiler. Çünkü bugün Nil’in doğum günü… Nil’in doğum gününü sizin kutlamanızı istediler.”​

​Yetimhanedeki çocuklar önce şaşırmış bir şekilde  birbirlerine baktılar. Sonra öğretmenlerinin yönlendirmesiyle alkışlamaya ve hep bir ağızdan “Happy Birthday Nil” diye tempo tutmaya başladılar. O esnada genç bir delikanlı çocuklara balon dağıttı. İki genç kız konfeti patlattı.  4-5 kadın ellerinde kocaman bir pastayla çıkageldiler. Yetimhanedeki çocuklar için her şey masal gibiydi. Bir mzungu;

​-“Bu hepinizin doğum günü çocuklar, hadi hep birlikte üfleyin mumları” dedi. Çocuklar ilk defa bir pasta görüyorlardı ve nasıl bir şey olduğu hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Hep birlikte mumları üflediler. Kendilerine dağıtılan pasta, çikolata ve hediyelerden sonra mzungular araçlarına binip gittiler. O gece yatakhaneden fısıltılar eksik olmadı. ​

​-“ Ne konuşuyorlar, hala uyumadılar” dedi, Bayan Margaret .

​-“ Pastayı anlata anlata bitiremediler” dedi, Bayan Jülliet. Sessizce yatakhanenin kapısından içeriye baktılar. Her bir çocuğun yatağına bağlanmış birer balon olduğunu görüp kıkırdadılar.

​ERTESİ GÜN…

​-“Elijah, Elijah! Kalk, sabah oldu” dedi Jeremiah.

​-“Jery, söyle bana, bugün güneşli bir gün mü?” diye sordu gözlerini açmadan Elijah.

​-“Elijah, unuttun mu? Artık bir su kuyumuz var, saatlerce yürüyerek su taşımak zorunda değiliz.” Elijah gülümseyerek gözlerini açtı. Neşeyle yatakhaneden çıktılar.

​Okul bittikten sonra tüm çocuklar su kuyusunun başında toplanmış oyun oynuyorlar, Elijah ve Jeremiah bir kenarda oturmuş konuşuyorlardı.

​-“Jery!” dedi Elijah. “Bir gün çok uzaktaki arkadaşımız Nil’le tanışır mıyız sence?” 

​-“Emin değilim.” diye cevap verdi Jeremiah.

​-“Jery, ben ona teşekkür etmek istiyorum.”  Diğer çocuklar etraflarına toplandılar. Küçük bir kız çocuğu konuştu;

​-“ Eğer arkadaşım Nil’le bir gün konuşma imkanım olursa, daha sık banyo yapabildiğim için ona teşekkür ederdim.” Dedi. Bir diğer çocuk devam etti;

​-“ Bende temiz su içebildiğim için Nil’e teşekkür ederdim.”

​-“ Tabanlarım şişene kadar su taşımaktan kurtulduğum için teşekkürler Nil!” diye bağırdı Jeremiah.  Elijah ellerini açtı ve güneşe doğru bir selam çaktı.

​-“Artık güneşli günleri de çok seviyorum, teşekkürler Nil.” Çocuklar gülüştüler. Her biri bir cümle söyledi ve Nil’e minnetlerini sundular. 

​Nil mi? Henüz bir yaşında minicik  bir bebekken, çok uzaklardaki öksüz ve yetim onlarca çocuğun kalbine dokundu. Yüzlerce insana, suyla hayat getirdi. 

Ömrün uzun ve bereketli olsun Nil! İyi ki doğdun. İyi ki varsın.

Küçüklük / Fuat Eren

şaha kalktıkça gömülüyor atlarımız
bakarken bulanık fotoğraflara
suçu ne diye soramam
kaçışıyor sıkıya gelince yüzleri küçük insanların
herkesi masum gösteren ayna
rahat; rahatsız döşek
gölgeler uzun ve koyu, bitmeye ramak kala
ışıyacak yollarımız kırılınca bakışlar
batsın huzursuz yatak, rüyalara katil
izleri çıksın sırtımıza hasırların
şaha kalktıkça gömülüyor atlarımız
dizgini çekmek zor değil

neyi kaybettiğinde aramaz insan
nerede kaybolduğunda bulunmak istemez
kıtaların güneyine inerken gemilerle
aşılmaz deniz, ne güzel şeydir küçüklük

acı soğuklar içiyor beyaz serçeler
kendinin avı
zıplaya zıplaya kendinin avı, göğsünde çizikler
savaş bitti, dönelim suretleri arkamızda bırakıp
terk edilen tepe, kırık diş ve kanlı çöl dönüşleri
yüzün kerkenez, suya bakmalısın, ha gayret
kılıçlar girdi kınına, büyüğü şimdi cengin
kahraman olduğunu bilmesin kimse
sen de bilme, ne güzel şeydir küçüklük

karışık adımlarla yalpalasan da vur kendi kendine
yatakları dikenle dolu durgun aksa da derelerin
geceleri dünyalar doğuruyor tahta kulübe
iki büklüm, sırtı saraylara dönük
sezmeye yarayan ışıltı, güneş sandığımız kabarcık
ben sandığım, alabildiğine köpük
hepsi eriyor birden, her taşta volkanlar saklı

varılmaz ufuk, ne güzel şey küçüklük

Fuat Eren

Herkes Mucize Olabilir / Emin Osman Uygur

Akşamüzeri bizim bahçeye davet ettim. Tanıştık. Biraz gündemden
işlerden bahsettik. Bir süre sonra bana hangi takımı tuttuğumu sordu.
Ben fanatik olmadığım için gayet sakin bir şekilde takımın ismini
söyledim. Yeni komşum birden irkildi. Nasıl olur, benim komşum bu
takımı nasıl tutar dedi. Şaşırma sırası bende idi ama konu üzerinde
çok durmadım. Aradan aylar geçti bir şekilde komşum ile samimiyetimiz
arttı. Bağ evinin bahçesi müsait olduğu için zaman zaman mangal yapıp
beraber bir şeyler yiyip konuşuyorduk.

Benim haftalık sohbetlerim vardı. Bir akşam onu da davet ettim. Geldi.
Sonra sohbetlere devam etti. O günlerde sohbetin olduğu akşamlar
önemli maçlar da oluyordu. Komşum bir gün bana, biliyor musun, maç
olduğu akşam beni kimse yerimden kaldıramazdı. Ben masamda bira,
yanında çerezlerim televizyon karşısında saatlerce otururdum. Ama bu
sohbetler benim bu alışkanlığımı yıktı. Ben de inanamıyorum. Ben
Allah’a hamd ettim, komşumu takdir ettim.

Aradan geçen zamanda komşum bir hastalık yaşadı. Bu arada rahatlamak
için İngiltere’ye gitti.  Bir süre orada kaldı. Geldiğinde hasret
giderdik. Bana çok etkilendiği bir olayı anlattı. Ben de çok
etkilendim. Orada yine sohbetlere devam etmiş. Sohbete gelenler
arasında bir İngiliz varmış. Merak etmiş ve onun hikayesini dinlemiş.

Ben çok içki içerdim. Hemen her gün sarhoş haldeydim. Bir gün akşam
üzeri eve dönmek için otostop çekiyordum. Bir araba durdu beni aldı.
Normalde bu kadar kısa sürede gidemezdim. Arabayı süren kişi beni
akşam yemeğine davet etti. Ben de kabul ettim. Meğer akşam yemeği
ramazan orucunu açmak için hazırlanan iftar sofrası imiş. O
insanlardan çok etkilendim. Çok farklı idi. İçimde bir huzur
hissettim. Merak ettiğim soruları cevapladılar. Aklım ve kalbim ikna
oldu. Müslüman oldum. Bu basit bir din değiştirme olayı değil,
hakikati görme idi. Gerçekleri öğrendikçe hayatım değişiyor,
güzelleşiyor, bir yandan da önceki hayatımdan pişmanlıklar duyuyordum.
Özellikle anneme ettiklerim beni çok rahatsız ediyordu. Param
bittiğinde gider ona bağırır çağırır zorla parasını alırdım. Ona hiç
saygılı davranmazdım. Artık beni görmek istemiyordu.

Bir gün kendimi hazırladım, anneme gitmek için yola çıktım. Güzel bir
çiçek buketi aldım. Kapıyı çalınca beklediğim cevabı aldım. Annem
içeri girmemi istemiyordu. Ben para için gelmediğimi ısrarla
söyleyince anne yüreği dayanamadı, kapıyı açtı. Bendeki değişimi
görünce inanamadı. Çok sevindi. Annemi ilk kez sevindirmiştim. Meğer
ne kadar kötülük etmişin ona. Ama artık hepsi geride kalmıştı. Annem
beni affetti ve inancıma da saygı duydu.

Her insan bir mucize olabilir değil mi? Hem her insan Allah’ın sonsuz
rahmetine mazhar olabilir. Bunu kendim için de ne kadar çok isterim.

Duygusal Renk Kopuşu / Farzımuhal

Dedim cana merhem derd-i yâr olur

Dedi yâr dertlisi bikarar olur

Dedim çakıl ne ki yollar dikenli

Dedi yürüyene çemenzâr olur

Dedim gaflet beni koymuyor yola

Dedi fark edene ilan ar olur

Dedim hem nasihat hem balyoz sözün

Dedi anladığın sana kâr olur

fisiltilar yukseldi sovaleden ;

ben step’sarısı

uçsuzluğa payanda

ben sararım buğday toplayan köylü kızları

geceleri avlanmayan rengim ben

hem masum

hem uçarı

beni idam etmeyin

ben ırk’arası

afrikalı bebeğin teninde ,

ayrımcılığa karşı asil duruşumda saklıdır direncim

ben kömür karası,

ben gönül yarası,

babasız çocuğun şuur altında

bir maden göçüğü sonrası

beni sürgün etmeyin

ben gök’grisi

kâh mutlu evlerin bacalarında dans ederim

kâh bulutların kucagında

kül rengi katliamlar artığı bir savaşzedeyim

bomba olup atılırsam beni bağışlayın

anneler,çocuklar ve Hüma kuşları

beni kurşuna dizmeyin

ben alelade bi’rengim

özümde masum,

bana yükleyerek tum soykırımları

kurtulacaksa eğer insanlık

kabulüm

beni infaz edin

yetim bir gökkuşağı altında

sizler renksiz şarkılar söyleyin g’ayrı

Anneler,çocuklar ve Hüma kuşları ölürken

suçlayın idam ettiğiniz butün renkleri

deliksiz uykularla bekleyin

Mahşeri…

Dedim yükün ağır belli derdin çok

Dedi bu bir sırdır fa’ş etme sakın

Dedim şifa için yarana tuz dök

Dedi kanadıkça nekahet yakın

Farzımuhal

Hüzün / Adem Yağmur

Üzüldüm dedi anlamadı, anlaması için ne söylemeliydi? Hani sen de üzülmüşsündür anlarsın diyecekti vazgeçti.
Üzülmek, ezilmekti biraz da, hem de üzüldüğün yerden. Ya sana yapılanların ya da senin kendine yaptıklarının altında kalmaktı.
Sokaklarını arşınladığı kentin kemancısı,
bir hüzün bestesi icra ediyordu. Besteyi, kemanı yapan mı, yoksa kemanı çalan mı hüzünlendiriyordu. Ağlayan Keman bu senfoniye neden beni de eklemeye çalışıyor diyordu.

Hüzün ateşmiş onu ancak gözyaşı söndürürmüş.

Belki çektiği ne tasa ne kederdi sadece tek derdi üzülmekti. Yaşamadığı zamanların hüznüne dalıp gidiyordu yaşadığı zamanları anlamadan.
Uzun uzun kum saatine baktı. Bir tarafı bittikçe çevirdi, zamanı öldürdü ama bu duruma üzülemedi. Zamanla ölenin kendi olduğunu anlayamadı. 
Hüzün, baharı soyunan mevsimin adıydı. Güz mevsimi, kolu kanadı kırılan zamanın dalı yaprağıydı. Sokaklarında yaprakların solgun yüzleri, kırılganlığın sesleri doluydu.

Sokağın başındaki üzgün adam bütün bu olup bitene, hafiften titreyen zayıf bedenine yol gösteren gözleriyle baktı. Ne gördüğünü tarif edemedi fakat derin bir nefes çekerek oooff dedi ve yoluna devam etti.
Duygunun yoksunluğundan anlayamadı kimse, herkes sessizce baktı birbirine, birisi konuşsa, herkesin mahcubiyeti kendisini hesaba çekecekti ama sustu herkes. Herkesin arasından geçip gitti üzgün adam, hemde herkesin kendisine baktığını bile bile. Sizden bir alacağım var dedi kendi kendine ama onu da  istemeyeceğim.   
Hüznün en çok yakıştığı çizgili yüzünde ellerini dolaştırdı. Elleri boş döndü, kolları yana düştü. Yoluna devam etti. 
Ürkek adımları, fersiz dizleri, ruh yorgunu bir bedeni sürükler gibi yavaş yavaş ilerliyordu. O bu durumdan şikayetçi değil hatta memnundu çünkü alıştığı hüznünü artık dert olarak değil, olmazsa olmaz bir parçası gibi görüyordu.
Derdini dökmezdi kimseye çünkü çoğalacağına inanıyordu. Unuturum zamanla diye ümid ediyordu. Derdini bilmeyenler onu deli zannediyordu. Onları deli olmadığına ikna edemeyeceğine de inanmıştı. 
Anlaşılamamak…
Sen kendini ne zannediyorsun, suskunluğunla bize tepki mi gösteriyorsun?
Filozof efendi konuşmadan öğreti peşinde, eeeee daha ne var ne yok, tarzında alaycı üsluplara da cevap vermiyordu. 
Susmak güzeldi, herşey konuşularak halledilmezdi.
Sustuğun kadar varsın konuştuğun kadar azalırsın. 
Bir hüzünkârın bestesi, ancak sessizlik olurdu.
Kafese mahkum bir kuş misali zamana mahkum olmuş biriyim.   hayatımı yaşıyorum zannettiğim bu kafes benim sonum olacak diyordu.
Hüznü zamana yaymak acaba onunla dostluğu uzatır mıydı? Şundan eminim ki benim yolcuğumun son durağında o beni terkedecek ve beni sevenlerime miras kalacak diyordu.

Kağıttan Hayatlar / Hamide Yaramış

Filmin Adı: Kağıttan Hayatlar

Yönetmen:Can Ulkay

(Paper Lives)

Yapımcı:Onur Güven Atan

Senaryo: Ercan Mehmet Erdem

Oyuncular:

Mehmet:Çağatay Ulusoy

Ali:Emir Ali Doğrul

Gonzales:Ersin Avcı

Tahsin:Turgay Tanülkü

Süre; 1.37dk

        Gözyaşlarından kale yapmak, bağrında biriken yüklerden kurtulmak gönlünün bamteline dokunan hikayelerle mümkün oluyor. Bu hikayelerin yaşanmışlığını izlemek, o duyguların, o acıların resimlenmesi algı kanallarımızın açılıp, vicdan muhasebemizi güçlendiriyor.

Havaların çok soğuk olmasıyla kapanan okullar ve pandemi dönemi gibi herkesin evde olduğu bu tatil döneminde çocukların her iki dile de aşina olmaları için Türk filmlerine dadandık. ‘Kağıttan Hayatlar’ (Paper Lives)

         Yağmurlu  bir havada zengin, züppe bir adamın filmin kahramanına laf atması ve kahramanımızın tutuklu kaldığı hayat mekanıyla başlar.

         Emeğiyle çalışan birçok insanın yaptığı işten dolayı hor görüldüğü bir medeniyette yetişmiş olmak önyargılı yaklaşımı oluşturmuş zihnimizde. Burun kıvırıp, acıların çocuğu modunu izlemek istemiyorum diyerek bencilliğin dehlizine yuvarlanmış oldum. Aslında kapkaranlık bir labirenttir o diyar. Yol bulmak, eğitebilmek ruhunu çok zordur. Sürekli çabalamayı gerektirir. 

        O gün ev ahalisi izledi. izlerken de sürekli yorumla yaptılar. Evsizlik, küfretmek, hastalıklar,şükretmek gibi mevzularda konuştular. Ara ara kulak kesildiğimde duyabildiklerim bunlardı. 

        Ağladıkça rahatladığımı bilen kuzucuğum, ‘Anne bu filmi izlemek istersin belki. Tam sana göre. Bize sürekli köprü altındaki evsizleri gösterip hüzünleniyorsun. Onlara benziyor biraz ‘ dedi. 

          Çağatay Ulusoy’un Mehmet karakterindeki özlük arayışı, benlik dizaynı özümsenerek yansıtılmış. ‘Dejavu’ filmi gibi değişik bir anlamlandırma ve algılama, şaşkınlık ve gerçekle hayalin bütünlüğünü sezmek muhteşem bir duygu senfonisi. 

          İçinden kendimizi alamadığımız teknoloji dünyası bakış açımızı değiştirecek ve travmaların şablonlarını gözlemlemek empati ve sempati yanlarımızı besleyecektir. 

          Zamanın her anı kıymetli. Sahip olduğumuz anları gerçek huzur ve mutluluğu bulma adına kullanma derdindeyiz hep. 

          Bu film, insan denen varlığın koskoca alemi benliğinde nasıl taşıdığını yansıtmış sahneleriyle.

          Ali’ye, Gonza’ya, Tahsin babaya ve diğerlerine kahramanımızın yazgısını, kaderini paylaşmaları, onun bu hayata geliş ve gidişlerini görünen, görünmeyen etkilerini sunmak düşmüş.

          Niyazlarımız iyi niyet ekseninde makes bulursa nice Mehmet Ali’ler, Ganzalar, Tahsin babalar hayatın çarklarında acı çekmekten kurtulur belki. Kişinin kendi içindeki çatışmaları, doğallığından çıkıp zırvalamanın nirvanasında inlerse acılarından kurtulma potansiyelini işleyen uzuvlarını uyuşturmak şeklinde rahatlama yolları seçecektir. 

          Ya da yağmurlu bir günde başlayan yaşam mücadelesi artık hiçbir uyuşturma yolunun işe yaramadığı acılarıyla yine yağmurlu bir günde son bulacaktır. 

           İlgisizliğin, sevgisizliğin, dışlanmanın, hiçe sayılmanın telafisi yoktur.

                      Ölüm bile hafif gelir.

Mart 2022

Güz Rüzgârı / Nur Tatar

Güz rüzgârında savurmuştu içini
Kim duyar ki ağlayanın sesini
Bir harabe içinde bulsa da elini
Sesini kainata duyurmuştu

.

Yorulmuştu bir kış soğuğunda
Gecenin sisinde boğulmuştu
Boğazında düğüm düğüm çile
Ümidini ekmeğiyle yoğurmuştu

.

Sanki bütün sorular sorulmuştu
Dost meclisinde vurulmuştu şakağından
Peki ne olmuştu kuşlara uçmazlar
Koca bir asrın yangınını kim doğurmuştu

.

Güz rüzgârında savurmuştu içini
Bilmeyiz ki biz zalimlerinin dilini
Fırtınalar bir kayanın eteğinde durulmuştu
Ve bir kış soğuğunda yorulmuştu

Hayata Yürümek/Emin O. Uygur

Hayata Yürümek

O nasıl bir yağmurdu öyle

Önce

Sert bir rüzgar esti bütün yüküyle

İçten içe ürperten seslerle

Doldu bir an gözlerimin içi

Sonra

Mekan nasıl kaydı acı bir iniltilye

Zaman boşlukta asılı kandildi

Bitti hayatın yaşama sevinci

Gördüm

Aktı hayatın bütün renkleri

Yer’lilere gökten acı müdahale

Kayboldu eski zaman bilinci

Hayat

Bir gri bir siyah hayat nokta nokta

Bir garip perde kaldı kızıl ufukta

Kır dümeni kır ey kutlu gemici

Şimdi

Beklemek müthiş bir kor oldu elde

Ve çaresiz güneş aramak bir sahilde

Geri getirir mi bize renkleri

Artık

Ne idam sehpası ne de darağacı

Ne korku duvarı ne baş belası

Kıramaz artık içimizdeki direnci

Yürümek

Hayata korkusuzca ümit saçarak

Her adımda bir karanlık yok olacak

Tut elinden kaldır hemen düşenleri

Bak

Yeni kapılar açılıyor özgürlüğe

Arala güneşe kadar açılsın kapılar

Kalmasın karanlığın en küçük izi

Anla ki

Kim dokunursa ona meyleder hayat

Dokun dokun hep sevgi aksın hayat

Verelim dört bir yana tüm sevgimizi

eminou

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑