Kelimesiz Besteler / Mehmet Erdoğan

Sen söyledin mi hiç göz yaşınla serenat,
Hüzünlü bakışlarınla bir şarkı hiç..
Dağınık zülüflerinle bir sevda türküsü,
Notaları acı keder ve sevinç.

Başın ellerin arasında, yere oturmuş,
Dudaklarına bir kilit vurmuş,
Kalbindeki feryadla kavrulmuş,
Bir yangınlı beste söyledin mi hiç.

Gençliğin haline bakıp, hüzün ve kederle,
Bir oldun mu onun düştüğü yerle,
Ve sarıldın mı en kızıl alevlerle,
Savrulan küllerle şiir söyledin mi hiç?

Bu milletin hali üzdü mü seni,
Deli divane edip çöle itti mi?
Mecnun olup çölde aklın gitti mi?
Sahraları yaka yaka yürüdün mü hiç?

Deryada yanmayı bilir misin sen,
Çöllerde donmayı bilir misin sen,
Bir gün düş ardıma benim istersen,
Bir masumun bakışlarında
Bir mahkumun duvardaki
Gölge gölge nakışlarına,
Kapalı görüşte gülüşüyle
Kalbi yakışlarinda
Tattırayım sana sevinçte acı,
Kederde sevinç.
Türkülerinde olmazdı bir kelime hiç.

Mehmet Erdoğan

Bir Eylül Şarkısı / Kübra Aydın

Hangi akşamın kızıllığı bu sinen gözlerine
Yüzünde gümüşten çizgiler,
Yağmur uğramış semtine ardında toprak kokusu

“Şimdi uzaklardasın….”

Radyoda çalan şarkıdan
Uzaklığını yakın etme telaşı yemeğin buğusunda
Elinin tersiyle yüzünden yağmurun izlerini silmenin yarışı
Biraz mahcubiyet biraz durduramama korkusu
Özlemler yanaklarından süzülürken

“Gönül hicranla dolu..”

Aylardan Eylül
Sonbahar yakışmış ruhuna
Çıkarmaz olmuşsun üstünden
Gidenler, yitenler, bitenler…
Geriye döndüğünde aynı kalmayacaklar

“Hiç ayrılamam derken
Kavuşmak hayal oldu…”

Hayal olanların sancısı çöktü yüreğine
Çorbanın kokusunda
Biraz memleket, biraz anne
Bir kıyıdan son kez dönüp baktığın
Biraz acı biraz kırgınlık…

Şiir Yağmuru / Sibel Güzel

Hatrımı saymadi felek, namerdi gümrah eyledi.
Bir güzelin düşüne şu gönlümü emrah eyledi.
Nice kuyular dök dedi içini, vermedim sırrım.
Yoruldum, bir ulu dağa yaslandım da, ah eyledi..

Kavuştu aşık maşuk, sağır olan agâh eyledi.
Yandı mah yüzüne şu cesedim,  arz-ı rah eyledi.
Nice dilberler geçti, elinden bir tas su içmedim.
Bir şerbet ver, hasta gönlüm bilmem ne günah eyledi..

Geçti ömür, Yakup Nebi her gece sabah eyledi.
Kuyuya atılan Yusuf, kirpiğinin bir teline penâh eyledi.
Nice zindana gün doğdu. Gün görmedi benim yüzüm.
Yüzünü gören Züleyha sen de karargâh eyledi..

Pazar kurdum dört bir yana, aşıklar destgâh eyledi.
Yandı hamam yandı han, duyanlar ah-u vah eyledi.
Nice padişahlar sim verdi tacının ipliğinden.
Benim gözüm saçlarının teline nigâh eyledi.
Benim gönlüm göğsünün kafesini dergâh eyledi…

Sibel Güzel

Bıraktığın Gibiyim / Sermest

“En son bildiğin,bıraktığın gibiyim.” Dedi telefonun diğer ucundaki ses.

“En son bildiğin,bıraktığın gibiyim”

Dağ başında yankılanan feryat gibi uğuldadı bir süre. Sonra aynı cümle kalbinde kağıt kesiği gibi bir acıya dönüştü hızla. Göğüs boşluğunda bulunup kan akışını düzenleyen bu hayati organ ritmini kontrol edemiyordu artık. Zamandan ve mekandan ayrıldığını henüz farketmemiş olsa da kalbinden beynine doğru yükselen bu sesi bastırmanın mümkün olmayacağını anlamıştı.

Aynı ses bir kere daha yankılandığında boğazına düğüm, burun direğine sızı, gözüne yaş olmuştu bile.

Nabzı normale dönmeye başlayıp anlamsız gerginlik azaldıkça duygularını tartabildiğini farketti. Hüzünlenmişti ama acı değildi. Keyiflenmişti ama neşeli de sayılmazdı. “Sahi” dedi kendi kendine;

“Birinin, en son bildiğin,bıraktığın gibiyim demesi” ne kadar da güzelmiş ne kadar da uzak.

İstemsizce bir tebessüm belirdi az önce ısırdığı dudağının kenarında.

Bir mesajla kendini tanıtıp müsait olduğunda aramasını istemiş olsaydı bu kadar sarsılmayacaktı belki de. Bu kadar ince düşünmeyi gerektirecek şeyler yaşamayı tercih etmezdi eğer sorulsaydı.

Geçen yılların, araya giren yolların çokluğunu, bir nefesle üfleyip yok ettiğimiz karahindibağlara çevirmişti vefa.

Evden ilk ayrılışlarında yollarının kesişmesine hep şükreder, birbirlerine dost olmanın tüm aykırılıklara rağmen karşı tarafı değiştirmeye çalışmadan uyum içinde yaşama gayreti olduğuna inanırlardı.

Kayıtsız bir numaradan aranmasıyla başlayıp kim olduğunu anlayana kadar artan tedirginliği, hasretle akan gözyaşlarına dönüşmüştü dakikalar içinde.

En dost tonuyla devam eden konuşma, bildiği bıraktığı gibi olan tarafın; sen neler yaşadın sorusuyla sakin bir tonda devam etti bir süre.

“Geçti gitti… Şimdi her şey yolunda, yeniden aile olmanın heyecanını yaşıyoruz seneler sonra. Belki yüz yüze anlatırım ama sınırlı dakikalarımızın tadını bunlar kaçırmasın. ” demesiyle keskin bir geçişle üniversite yıllarından devam etti.

Kahkahalarla güldükleri birkaç anı, hızla yeniden tebessüm sebebi olmuştu.

Bir tarafın çıldırtan dağınıklığına inat diğer tarafın titiz halleri hiç sorun olmamıştı aralarında. Olmuştu belki de ama ikisi de olumlu durumları hatırlamakta mahirdi.

Sahi insan anılarından bahsedince o yıllardaki kendine bakmadan gelemiyordu şimdiki zamana. Sessiz kalınan anlarda neler düşünüyordu kim bilir her iki taraf da. İnsan gençliğini ne kadar da çok özlüyormuş bir kere daha anladılar. Gençlik dediğimiz aynada gördüğünden ibaret değildi. Özlediği de umutları,hayalleri, yapma ihtimali olan işler, yaşamak isteyeceği yerlerden daha fazlasıydı sanırım.

Tüm yaşanmışlıklara inat hayat dolu bakışların solmaması ne büyük nimetti.

Kurban bayramının son günü neleri kurban ettiğini düşündüğü saatlerde yaptığı anlamlı telefon görüşmesi son bulurken ülkenin batısında ve doğusunda yaşayan iki dost ortalarda bir yerde buluşabilmenin hayaliyle kapattılar telefonu.

Yolların Bizim Ele Bağlandı mı? / Ceylan Güriçin

Dilimin ucuna dilek gibi bağladığım sevdam
Gönlümün ervah-ı ezelden türküsü; sunam
Levh-i kalemin bahtıma çizdiği özgür turnam
Yolların bizim ele bağlandı mı?

A benim tenine bahar biçtiğim
Kokusunu binbir renk gülden seçtiğim
Uğruna bir nefesten değil, serden geçtiğim
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Dünyaya sitemsiz baktığım yanım
Canımda dereler misali dolaşan kanım
Bağrımın sol yanında yer yapmış payım
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Sözümü yazmaktan usanmaz lehçe
Gönül sazının mızrabı düşmez hiç yere
Birleri bıraktım günde dilerim belki bin kere
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Yol gözlemek her aşığın kaderinde
Hasretle pişer bağırlar bizim ilde
Semada seni görenler var, izin nerde
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Gel, izini kurttan kuştan sorduğum
Her rüyamı geliyor diye yorduğum
Ufuklarda her gün ismini okuduğum
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Gerekirse sevdana hep sancaktarım
Senin mendilini bir ömür sallarım
Kavuşmak illa ki var, tahammülkârım
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Istırap ve Vehimler / Mehmet Remzi

Gün gece yorganını örtünüp uyuyunca
Başlar içinde usul usul gurbetin sızısı
Yalnızlık insana dost olur yıllar boyunca
İman yoldaş tesellin olur alın yazısı

Bir yangın tutuşturur zamanı yakıverir
Ufuklar kızıllaşır kuş gibi ürperirsin
Bir ateş seli olup önüne akıverir
Mazi..Ve sen zamanın kıskacında erirsin

Duygular kanatlanır içinde birdenbire
Yol yokuş sular derin her yerde haramiler
Bir sessiz gemi daha çıkar uzun sefere
Sırayla demir alır hayalinde gemiler

Göz kırpan yıldız gibi bir umut belirse dersin
Koyulaşır karanlık toplanır bir kuytuda
Biraz daha dinlenmek için uyumaya gidersin
İzin vermez vehimler hücum eder uykuda

Görünüp kaçmaktadır vehmin bütün hilesi
Meydan okusan serap gibi önünden koşar
Ah bu vehimler ah bu gurbet çilesi
Bazı geceler bilmem neden bu kadar coşar ?

Mehmet Remzi

Sürgün / Ahmet Terzioğlu

Şiirler yazarken hür günlere ben,
Âfâktan enfüse sürgün gibiyim.
Aşk ile koşarken sürgünlere ben,
Rûhumun ufkuna vurgun gibiyim.

Bu dünya bilirim sürgün yeridir,
Her doğan ölü her ölen diridir.
Dünyaya geldiğim günden beridir,
Zamana sitemkâr, dargın gibiyim.

Başımda dertlerim dünyâlar kadar,
Bir zerreyim ki ben dünya bana dar.
Mukaddes yükümü tartamaz kantar,
Tükenmiş mecâlim yorgun gibiyim.

Derdimi arz etsem Zümrüd’ankâ’ya,
Ya da o Mehlikâ nam bîvefâya.
Uçmaya tâkatim yok mâverâya,
Kollarım kanadım kırgın gibiyim.

Kırık bir mızrabın yanık sesinde,
Kurak bir mevsimin tam ertesinde.
Kıyamet gününün son kertesinde,
Toprağa tutunan sürgün gibiyim.

Ahmet Terzioğlu

Hatıraların Oyunu / Derya Hekim

Önümde koca kalabalık, elimde mikrofon heyecandan kalbim duracak sanki. “Hoş geldiniz sevgili misafirlerimiz…” duraksadım. Yeni bir cümle kuramadım. O sırada “Kestik” diye bir ses geldi. Dönüp baktığımda koca bir boşluk gördüm.  Beni yıllardır tanıyan birinin varlığını biliyor, hissediyor ama kim olduğunu çıkaramıyorum. Tekrar önüme dönüp daha gür bir sesle “Hoş Geldiniz Kıymetli Misafirlerimiz” derken heyecanım biraz yatışmış, sesimdeki çatallaşma azalmıştı. Karşılık olarak alkış sesinin geldiğini zannederek elimdeki kağıda bakıp sunuma başlıyorum.

“Bugün sizler için hazırladığımız gösterimizin ön tanıtımı şöyle” deyip kısa bir açıklama yapıyorum. Söylediğimi düşündüğüm cümlelerin cisimleşip salonun tavanın raks edişini izliyorum.  “Söyleyemedin ki.” dercesine benimle alay ediyorlar sanki. Piyes kendi akışında devam ederken bana her sıra geldiğinde elimdeki kağıtta yazan cümleleri yutarak okuyorum. Bu kadar kalabalık önünde yer almanın bana göre olmadığını düşünüyor, benim burada ne işim var diye kendimi sorguluyorum. Kendi halimde iken taklitler yapmak, bir hikayenin kahramanına bürünmek hiç zor olmuyor. Ayna karşısına geçip iki karakteri canlandırıp onları konuşturmak, kavga ettirmek ve sırlarını açığa vermek oyun oynamak gibi. Ta ki birinin beni izlediğini anlayana kadar. 

Sahnelerin ne kadar hızlı değiştiğini anlayamadan masa başında ders çalışırken buluyorum kendimi. Yılların geçtiğini hatırlıyorum bir an. Ne günlerdi diye hasretle yad ediyorum. Önümdeki ders notlarına bakıp şu sınavları da bir versem sonrası daha rahat olacak biliyorum. Ama o kadar çok stres yaşıyorum ki her gün sınava geç kalma kaygısı ile uyanıyorum. Ve büyük gün geldiğinde geç kalıyorum. Okul olabildiğince kalabalık. Sınav için açılmış sınıflar dolmuş. Bir türlü yer bulup sınava giremiyorum. Yorulup pes ettiğim an bir sırada otururken buluyorum kendimi. Önüme gelen kağıttaki sorular başta çok kolay görünüyor. Hepsini yaparım, bu sınavı geçtim diye seviniyorum. Daha ilk soruyu bitirmeden süre bitiyor. Büyük bir üzüntü ile sınav salonundan ayrılıyorum.

Çok yorulduğum zamanlarda annemin yanında nefeslenmek iyi gelirdi. Anne elinin değdiği sofrada oturup çayımdan iki yudum alınca derin bir “oh” çekerdim. Bu kadar birikmiş yorgunluğuma iyi gelecek ilacı biliyorum madem neyi bekliyorum ki. Devamlı yolcusu olduğum firmadan biletimi alıp yola koyuluyorum. Tam otobüse binecekken pasaport istiyor. “Ne şimdi bu!” diye şaşa kaldım. “Ama pasaportumu size veremem ki o bana lazım” diyorum. Baktım görevli ikna olma niyetinde değil ben de vazgeçiyorum yolculuktan. Zaten uzun yolculuklar beni çok yoruyor diye kendimi avutuyorum. Yıllarımın geçtiği sokakları gezerken küçük bir çılgınlığın kimseye zararı dokunmayacağını düşünüp uzun bir yola çıkıyorum. Madem otobüs ile yolculuk yapamadım ben de yürüyerek aşarım koca dağları. Gitmeye kararlı olunca insanı tutmak zormuş. Bir kere niyet edip yola adım atınca varmak istediğim yerde buldum kendimi.  Çok yorulmuş ve susamıştım.  Annemi evin içinde koşuştururken buluyorum. Sağa sola gidip geliyor sürekli, bir şeyler söylüyor ama anlayamıyorum.  Durdurup bak ben geldim demek istiyorum, olmuyor. 

Gece karanlığının her yeri sardığı saatlerde uğultulu bir sessizlik var. Bu saatte sıcacık evimde olmak varken daha önce görmediğim bir yerde uykunun ağırlığını hissediyorum. Yol üzerinde bulduğum bir kütüğün üstüne birkaç dakika soluklanmak için oturuyorum. Çalılar arasından gelen hışırtı dikkatimi çekiyor. Çok az ışığın olduğu yerde karşımda parlayan kocaman gözlerden ürperiyorum. Korkunun verdiği alarm ile kendime geliyorum. Orman sakinini rahatsız etmeden uzaklaşıyorum. Kendi iç muhasebemi yaparken fark ediyorum ki soğuktan kaskatı kesilmişim. Eğer o hayvancağız gelmeseydi soğuktan donabilirdim. Anladım ki yalnız değilim. Beni gören, duyan, sahipsiz bırakmıyor.  Dilimde şükür ile yoluma devam ediyorum. Bir dönme dolap içinde yer bulup dinlenmek istiyorum. Dönme dolap döndükçe sürekli aynı yerde birbirinin tekrarı olan günler yaşıyorum. Bir filmde görmüştüm, başına gelecekleri bilen kahraman olayları değiştirmek için sürekli yeni şeyler planlıyordu. Rüyada sıkışıp kalmıştı. Ben de şimdi öyle sürekli birbirini tekrar eden günler arasına sıkışıp kaldım. Bir şeyleri bekliyorum. Bir türlü sonu gelmeyen bir bekleyiş bu.  Sert bir müzik ile sahneler arasında yeniden bir akış hasıl oluyor. Bekleyişin pişirip harmanladığı sabrımın ümidimi ikna edemediğini gördükçe üzülüyorum. Bir hayal kuruyorum bir gün kardelenlerin müjdelediği baharı göreceğim.

Yeni bir alkış sesi ile sahnede olduğumu hatırlıyorum “Ve bugün size kardelenler armağan edeceğim. Baharı müjdeleyen kardelenler” derken hayalimin gerçekleşmesini izliyorum.  Seyircilerin  üzerine kardelenler nazlı nazlı süzülerek iniyor. Herkesin yüzünde tebessüm. Şimdi her yer aydınlık. Salonu dolduran simaları tanıyorum. Ailemi, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı ve daha nice güzel insanı bir arada görüyorum.

Mutlu biten bir hikayenin verdiği huzurla gözlerimi açtım. Ne uzun bir geceydi. Ne çok özlem biriktirmişim meğer. Dua ederken isimlerini andığım bu güzel insanlara vefalı olmaya gayret etmenin aslında kendime yaptığım iyilik olduğunu anlıyorum.

Derya Hekim

Sen Gibi / Erhan Bozkurt

Bizim oralar çoraktı biliyon mu.

Dağdı, bayırdı biraz da çayırdı,
ama gözün aldığı her yerde,
papatya, gelincik… sen gibi.
Reyhan kokardı adın gibi
ha bir de karahindiba,
başta dokunsam dağılacak,
sonra utangaç sarı sarı sen gibi.
Evelik, alıç, dağ armudu,
Dere tepe bulur muyum umudu.
Mahallemde açan akasya,
Orada.. dağlarda yetişen eşkın,
İçimde taa uzakta…
büyüyen aşkın gibi.

İşte bundan
çok kıymetlisin biliyon mu.

Erhan Bozkurt

Arz-ı Hal / Mücrim

Ey! Nebîler nebîsi yâ habibûllâh sâlât-u selam sanadır ,

Bu tendeki can sana kurban ama ümmetinden pek çok bîzârdır,

Bakışlar bulandı ; terkedeli çok oldu senin kutlu yolunu

Böyle ise alem-i İslam sanırım yevm-i kıyamet yakındır.

Kanaat ve şükür sizlere ömür sefahat içindeyiz artık,

Hârâb olmuş İslam kalesi varsın olsun ne gam dört yanı yıkık,

Emr-i bîl mârûf nehy-i âni’l münker de neymiş geç bunları boşver,

Yâ Resul ümmetindik lakin senin gibi yaşamayı bıraktık.

Dilde kelime-i tevhîd kalp şehavat ve maddiyat diye atar,

Sorsan herkes müslüman ama bilmemki bu hangi kalıba sığar?

Takvâ dan geçtikte ;bir damla bile ihlas ve samimiyet olsa ?

Ne kadar kebâir varsa revaçta iman ise uzaktan bakar.

Ölüm en büyük mürebbi o bile terbiye edemedi bizi,

Çarşı pazar hayli kalabalık aman kaçmasın akşam ki dizi,

Hayat çok kısa ye,iç,keyfine bak diye diye dünyevi olduk,

Fatura ve taksitler aklımızda ancak unuttuk Azrail’i

Ene asrındayız yere basmaz ayaklarımız gurur,kibirden,

Çok isteriz herkes beğensin bizi ama hoşlanmayız tenkitten,

Tevazû,mahvîyyet,diğergâmlık çoktandır unutuldu herhalde,

Ya ! Resûl korkarım fersah fersah uzak bize sünnet-i seniyyen.

Buralar diyar-ı İslâm ama ne yazık ilim bize uzaktır,

Münafıklar dikkatle dinlenirde heyhât âlimler susmaktadır,

İlim ki müslümanların yitiğidir buyurmuştun sen ey Nebî,

Gavûr dediğin çalışmakta, ümmetin boş muhabbet yapmaktadır.

Şaşırdık istikameti de yazık iblistir artık bize yârân

Nevzûhûr hârâmîleride gördük besmeleyle işe koyulan,

Müslüman ki herkesin ondan emîn olduğu kişi değilmiydi ?

Ayaklar baş olmuş , başlar ayak ; dört yanımız artık dilsiz şeytan.

Derdim zîyâdedir hangi birini açayım yâ Hatem’en Nebî ?

Rahmet’en lîl âlemînsin sen ama kaybettik biz senin izini,

Muhtacız şefââtine yoksa perişânız halimiz haraptır,

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑