Öyle Çok Sevme Beni/Farzımuhal


öyle çok sevme beni 
üşümez kanatları kelebeklerin 
aleve uçarken umarsız
yayılır kül rengi pespayelikler
muttasıl sıcaklığında güneşin

öyle çok sevme beni 
tüm meçhul geleceklerin verandasında 
bir giz mi hüzün?
öyle çok sevme beni
bir soğuk savaş hikayesidir yüzün

bileklerinden kokla kadavraları
çağlayanlar varsın alnını öpsün 
duman küssün griye,rengini kaptırdığı gölgede 
giy sana hiç yakışmayan paçavraları
ben beğenirim yine de..

yine de çok sevme beni…
mesela ülkemi sev 
bir seher vakti
sönmüş bir yıldız gibi
gençliğimi terk eden ülkemi
yahut sev gelincikleri
akasyaları
ak/asyaları

öyle çok sevme beni
tarihi sev 
sev coğrafyayı 
inorganik kimyayi
cebirden seçme konuları
öyle çok sevme beni
bir de bize yâr olmayan dünyayı..

Dağları sev mesela
Palandökeni 
Himalayaları,
Nanga Parbatı 
kutupları sev
Antarktika’yı 

öyle çok sevme beni
sev güzel günlerin gelme ihtimalini
naif karanfiller ihtilalini
mahpusta saklanan menekşeyi kokla 
gardiyanlar bilmesin
sırrımızın evrenselliğini
sistemin çiçekleri hor gördüğü gibi
kucakla dehlizlere gömülmüş direnişleri

öyle çok sevme beni
yoldaşın olmuşken hüzün
öyle çok sevme beni 
bir soğuk savaş öyküsüdür yüzün

en çok kimi sevmeyi
sen zaten biliyorsun…

farzımuhal 

Bunun Neresi Güzel Anne / Gökhan Bozkuş

İki yıl kadar ayrı yaşamak zorunda kalmıştık çocuklarla. Eşim Tiflis’te yaşarken bir akşamüstü aradı beni. Ağlıyordu. Biraz kendine gel sonra ara istersen dedim yok iyiyim dedi ve başladı anlatmaya. Ağlamayan , acıları içinde yaşayan bir mizacı vardır. Duygusallık benim işim oysa. Biraz sabırsızlık biraz da bu muhkem barajın patlamasına sebep olan olaya olan merakla sormaya başladım. Ne oldu , anlatacak mısın? Ağlamaya devam etti ve bir saat kadar sonra anlattı. Oğlum cam kenarında dışarıya bakıyormuş.  Bir ara : Anne , biliyor musun ben büyüyorum. Demiş.  Eşim ona :  Ne kadar güzel oğlum büyüyorsun işte ne güzel… Deyince birden yaşının çok üzerinde bir tepki ve ses tonu ile ‘ Bunun neresi güzel anne. Oyun oynayamadan,  okula gitmeden büyüyorum ‘ Demiş. Bu hadise o kadar sarsmış ki eşimi anlatırken ağlıyor ve titriyordu sesi. 

Şimdi bu girişten sonra Ayda bebeğin 91 saat sonra enkaz altında kurtulmasına sevinen,  mutluluktan uçan kalbi güzel vicdanı temiz insanlara seslenmek istiyorum. Hepimiz sevindik,  hepimiz mutlu olduk Ayda bebeğin o tebessümüne. Gözlerimiz yaşardı,  kalbimiz kuş misali kıpır kıpır oynadı belki yerinden. Ona sevindik güldük,  annesine üzüldük ağladık. Biz insanız çünkü. Ama diyorum diğer taraftan da. Ama , ama , ama. Art arda bir tren oluyor amalar. Kapkara bir tren uzuyor, gidiyor zihnimde. Bebekken cezaevine konanları düşünüyorum,  soğuk koğuşlarda emekleyen dizleri yırtılan Asım Sencerleri,  Hamzaları düşünüyorum. Mini mini parmakları ile dört duvar arasında güneş ve yeşilliğe dair masalları dinleyenleri düşünüyorum. İsmi bile konmadan anne karnında vefat eden isimsiz melekleri , Furkan Dizdar’ı,  Ferudun Maden’i , Selman Çalışkan’ı ,Ahmet Burhan Ataç’ı,  Akçabay ailesinin meleklerini, cesedi henüz bulunamayan Esad’ı , Babama gidiyorum diyerek cezaevine ziyarete süslenerek giden ama araba çarptığı için vefat eden Betül’ümü düşünüyorum. İsmini tek tek yazamadığım o melekleri… Şimdi yazarken bunları titriyor ellerim. Ayda bebeğin sıkıştığı o duvarlar gibi olmasa da titriyor ellerim. Çünkü ben minik çiçek Erva’yi düşünüyorum annem öldü baba ve sen de gideceksin bakışları geliyor gözlerimin önüne.  Ali Etka’nin sözleri bir bıçak gibi saplanıyor etime, bedenime. Asım Sait’in babasının mezarına sarılması,  iftarda yemeği bırakarak kamp odasına geçerek ‘Ben babamı çok özledim ‘ anne deyişini düşünüyorum ve yazının başındaki sesle BUNUN NERESI GÜZEL ey insanlık diyorum. Çocuk olmadan yaşlanıyorlar birer birer ve birçoğu da büyümeden tohum misali toprakta.
Dünyaca ünlü Şeker Portakalı kitabında bir cümle vardı. ‘Yaşamak için fazlasıyla yaşlanmış gibiler, her şeyden bıkmışlar sanki’ yaşlanıyor bebekler dört duvar arasında. Yaşlanıyor bebekler dört duvar arasında olan babalarını bekleyerek ya da… Yaşlanıyor bambaşka ülkelerde olan babalarını özleyen çocuklar ve sesleniyorlar sizlere . Tıpkı Kaplumbağalar da Uçar filmindeki kolları olmayan çocuğun feryadı gibi “Beni ağlatmayın 
benim gözyaşlarımı silecek ellerim bile yok.”

Ayda bebeğe sevinelim ama unutmayalım cezaevlerinde bebeklerimiz var. Onların da o enkazdan çıkması gerekiyor.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑