âhminelaşk / Farzımuhal

varlığın gamzede yapıncak

hasretin natuvan ingiliz kırbacı

afrika gibisin sevgilim

ürkek, olağan ve hazırlayıcı

âhminelaşk ” travmalara

.

bir oranj sitem düşer yanağından

bir pigme utancı sarmalar seni

afrika gibisin sevgilim

sende, sensiz yürümek tehlikeli

vehâlâtihî

.

iki mevsim gülersin ben dört  bilirim

senden önce harmatan öper sakalımdan

ve uğramaz buralara nevroz 

sen gülmedikçe 

afrika gibisin sevgilim

yağmur ve toz arasında

ahrakakalbîbi-harârâtihî

Bilge’nin Ağıdı / Farzımuhal

(Hilmi Yavuz’a)

Kitap yazan ellerimde bukağı
Yürürken celladımın koynuna adım adım
Hedefim kelimlerle aydınlatmaktı çağı
Yurdumun bariz sessizliğidir payım

.

Beyhude beklentiler tükenmişi kelebek gibi
Alamadan dünyadan lezzet ve kâm
Azaldıkça, gözyaşlarımdaki debi
Göç yorgunluğunu itiraf ediyor turnam

.

Direnci derimden sıyıran bıçağın
Serinliği dilimi bir başka üşütüyor
“Bilge göğüslerimden hikmetler sağın”
Diye yalvardıklarım kronik kinler güdüyor

.

Biter mi hikayem bu tozlu odalarda
Tarihe şahit etmişliğimle yaşlıyım çoklarınızdan
Gözlerim bir gün son uykusuna dalar da
Kalbimde bu küskünlükle gitmeyeyim aranızdan

.

Kaleme dokunmamış , duyguda yetimlerin
başlarını okşar yine de bu müşfik el
Ortasında titresem de zifiri iklimlerin
Memleket sevgisi zaten hicranla güzel

Farzımuhal

Tenhâ / Farzımuhal

bir sevda filizlendi

tenhasında sinemin

gül dağıttım şefkatsiz sokaklarda

adım adım

yâr aradım

.

bir kırlangıç gizlendi

sayhasında annemin

gül damıttım kıvançsız topraklarda

santim santim

âr aradım

.

âh benim ifadesiz yalnızlığım

yüzbinlerin ortasında

.

âh benim iradesiz kalışım

âhir zaman yasında

.

göğsümün ayazında bir hüma üşür

üşür kar görmemiş sektörlerinde kentin

bir mavi gül üşür

gölgemde ne civanlar gül’üşür

anne ıslanmış mı tülbentin

ağlamak yüzünde bir devrim şimdi

suzidil/farzımuhal

/Hiçliğim ziyadesiyle baki
Allah en güzel vekil../

Hecesini kaybetmiş şiir
suzidil …
muhal farzlardan sızan ışık şuası
için için kaynayan sebil
bir yanda ebrehe yıkımları
bir yanda beklenen ebabil

ulaşılmaz sandığın her ümit
matvi midir mücavirin dil sandığında
gezgin duyarsızlara mahrem uğultu
belirsiz itiyat ,kılıçsız bırakılan kın.
bahanelerin yakıldığı kurtuluş günüdür
çöl murabıtının suya kandığı gün
Bir daha parlar mı bu kadar kamer
Sabırla tüm (mer)haleler yakın
buzdağları ilk bahara uyandığında
güneşlerin sükuta yüz görümlüğüdür
yalnızlığımız,

zülüflerin ıslanır mı nisan yağmurlarında…

farzımuhal

seyrâlem/farzımuhal

Çiy tutkusuyla beslenmiş Kırgız masalı
Tev’em yalnızlıklıkların zulasında kehribar
yılkıların zirvesinde koklaştığı Altay
ayazda sancımayı öğrenen tay

“yakılmaya” meyilli oluşuna ceza olarak
dombrasını tenkil eder bir Nogay
Nevruz yangınının sürgün alevlerinde

Tezgahında tutsaklığa alıştırılmış Afgan kilimi
Kronik çuvaldızların vesayetinde kıvanç
Serumuna isyan karışmış Afrika humması gönül
Normal şartlar altında güneşi beklemek erdem
Lakin insanlığa en çok insanlar aç

Sibirde gölge kovalayan çelebi adımlar
Kuzey Amerika’da mavi morpho kelebeği narin

Yahut Bangui’de bir başka kelebek
Crisan T’eaime ; soğuğun nazlı çiçeği
lezginka ezgilerinde direnen kafkas yiğidi
Vakidir durduğu kara trenin
peronlarına küstüğü istasyonlarda

İrtiş buz, Ural naz
Sema mavi , step beyaz
Ha sancı
gönlüm
ha ayaz

Diazemin makbul olduğu zamanlarda
Anguvazın hafakana dönüşümü vakidir
Üşümek ve şiir yazmak vaktidir
Ey gönül
direnen çocuklar ve anneleri hatırına..
Farzımuhal

Tuzlu Çekirdek / Gökhan Bozkuş

    Şimdi çekirdek kavurdum, dedi Çerezci. Avucundaki siyah çekirdekleri bıraktı masanın üzerine. Yetmişine merdiven dayamış, Türkiye’den yıllar önce bir bavulu ile buralara gelmiş Mehmet Dede ile sohbet etmeyi seviyordu.

Çayın buharı, sıcak çerezlerin soğuk masa ile buluşması ile ortaya çıkan minik buharın elinden tutuyormuş da Mehmet Dede’nin sigarasından tüten dumana yetişmeye çalışıyormuş gibi oluyordu.
Tuzunu fazla katmışsınız yine, dedi. Tadı güzel ama çok tuzlu olmuş.

Bir dahakine daha az tuz katarım dedem, dedi Çerezci.

Kavurduğu çekirdeğe hiç tuz katmadığını, bugün eksik olan tuzsuz çekirdekleri kavurması gerektiğini söylemedi. Cuma namazında bugün çok cemaat vardı, dediğinde günün cumartesi olduğunu hatırlatmadığı gibi.

Dede Anadolu kokardı Çerezci’ye. Şapkası, yeleği, sigarayı tutuşu,  çay bardağına dokunuşu,  gülmesi ve kızması ile Anadolu kokardı.

Çerezci kırgındı Anadolu’ya ama yine de seviyordu. Türküler dinlediğinde ağlıyor, duvardaki kağnı kabartması ile çocukluğuna iltica ediyordu. Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk , hiçbir yere gitmiyor, diyen şair gibi o da anılarının mültecisi olmuştu. Sevmiyordu bulunduğu çağı. Her fırsatta kaçıyordu ondan. Bazen bir kitabın sayfaları arasına sığınıyor, bazen bir türkünün notalarından tutunuyor bazen de Mehmet Dede gibi Anadolu kokanların sigara dumanıyla zamanda yolculuk yapıyordu.

Patos zamanı gözlerin hiç yandı mı dede? İlkbaharda dere kenarında yeşeren naneleri koparmadan kokladın mı hiç? Komda annelerini bekleyen kuzuların anneleri ile buluştuğu zamanlarda annesini bulmakta zorlananları kucağına alıp annelerine kavuşturdun mu hiç dede? Çerezci’nin zihninde yüzlerce soru… Sorduğunu zannediyor. Konuşan dili değil gözleri… Sorular dedenin kulağına değil elindeki sigaranın dumanına dokunuyor.

Emine’m güzel yemek yapardı. O da senin çekirdeklere çok tuz kattığın gibi yemekleri tuzlu yapardı. Kavgalarımız hep tuzdan, tozdan olurdu. Ama Emine’m beni çok severdi. Gitmeseydi de tuzdan bir kayayı koyaydı önüme razıyım, dedi Dede. Mecnun nasıl iki kelimeden sonra üçüncüye Leyla ile başlıyorsa Mehmet Dede de ne yapar eder bir şekilde konuyu yıllar önce ölen eşine getirirdi. Özlem, vefa, aşk nasıl bir şey bunu ücretsiz bir ders olarak veriyordu Çerezci’ye. Müşteri geldi kalkmalıyım. Biraz daha çekirdek ister misin Dede?

Ağzım dilim tuz oldu. Yeter bu kadar gaali. Sen müşteriye bakıver.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑