HAYATIN TEORİSİNDE KAYBOLAN KARAKTER: OBLOMOV/ Mehmet Akbaş

Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov’un sayılı birkaç eserinden en meşhur olanıdır. Gözlemci bir okuyucu bu kitabı okurken birçok kaynağa bakması ve değişik başlıklarda Google araştırması yapması gerekebilir. Çünkü Oblomov birçok bilim dalının ustaca meczedildiği bir eser. Ekonomiden felsefeye, sosyolojiden psikolojiye oradan pedagojiye birçok alana dokunur yazar. Bunun nedeni, kanımca, Gonçarov’un yöneticilik dahil devletin birçok kademesinde görev yapmasının yanı sıra babasının geniş topraklara sahip bir tüccar olmasıdır. Bu durum yazara geniş bir alanda gözlem yapma imkanı sunmuştur. Yüksek öğrenimini dilbilim fakültesinde yapan Gonçarov edebi yönünü pekiştirip yazım sanatının inceliklerine mektepli olarak vakıf olmuştur.

Eser ilk olarak 1849 yılında bir dergide Oblomov’un Rüyası başlığı ile yayımlanmıştır. Daha sonra bu taslaktan yola çıkan yazar, 10 yıl kafasında taşıdığı Oblomov’u 1 ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 600 sayfalık bir metne dönüştürmüştür. Kitap bu şekliyle 1959 yılında basılmıştır. 

Kapitalizmin etkilerinin yavaş yavaş Rusya’da görülmeye başlandığı bir döneme denk gelen kitap ülkede büyük yankı uyandırmış elden ele dolaşmıştır. İlk bakışta tembel bir Rus soylusunun hayatta karşı karşıya kaldığı durumlara verdiği ruhsal, düşünsel ve fiziki tepkiyi anlatan bir kitap olan Oblomov; dünya edebiyat literatürüne Oblomovluk tabirini sokmuştur. Eser o dönemde Rus edebiyatında işlenmeye başlayan uyuşukluk, hareketsizlik olgularından dolayı her mecliste tartışılır olmuştur.

Başta bahsettiğimiz sosyal bilimlerin ustalıkla harman edilmesi romanlar öğretici değildir diyenler için cevap niteliğindedir. Yazar Doğu-Batı karşılaştırmalarıyla sosyolojiye, Ştolts karakteriyle ekonomiye, karşıt iki karakterin çocukluğuna inerek pedagojiye ve baş kahramanın ruhsal durumuyla psikolojiye öneriler sunmuştur. Burada benim en dikkatimi çeken nokta pedagojiye yapılan vurgulardır. Kitabın yayınlandığı 19. Yüzyıl ortalarında dünyada henüz bu noktada doğru düzgün bir sav ortaya konulmamıştır. Fakat bugün Türkiye’de pedagogların anlattığı bir çok olguya kitapta şahit olur okuyucu.

Mesela kitapta Batı ekolünü temsil eden karakter Ştolts’un çocukluk dönemi şu şekilde resmedilir. Ştolts, aşarı bir cocuk olması nedeniyle ve hemen hemen her gün evine yüzü gözü kan içinde gelmektedir. Annesi sürekli tekrarlanan bu durum karşısında ağlar, babası ise hiç bir şey yokmuş gibi davranır. Hatta daha da ileri giderek Ştolts için yaman bir oğlan olacak şeklinde ifadeler kullanır. Annesi itiraz eder bazen ezilen burnunu bazen de yüzülen dizlerini hatırlatır. Bu sefer baba burnu kanamayan çocuktan ne hayır gelir şeklinde karşılık verir. Bunları söyleyen Ştolts’un babası bir Alman’dır. Ve bilinçli bir tercih ile oğlunun sokakta hayatı yaşayarak öğrenmesini ister. Alman ekolünün yanında batıyı da temsil eden Ştolts küçüklüğünde sokakta elde ettiği problem çözme yeteneği ile hayatın her noktasında hareketli ve beceriklidir, aynı zamanda disiplinli.

Arkadaşının aksine dilimizdeki tabirle; el bebek gül bebek ve ana kuzusu olarak yetişen Oblomov, en basit bir ihtiyacını gidermek için bile birisinin yardımına ihtiyaç duyar. Çünkü çocukluğunda dadısı, annesi ve halalarının gözü İlya İlyiç’in üzerindedir. Etrafından sürekli şu sesler yükselir; Aman üşümesin, aman hasta olmasın, aman ağlamasın, aman düşmesin. Böyle bir çocukluk geçiren İlya yetişkinliğinde düşünsel kabiliyetlerin de tesiriyle tam bir uyuşukluğa salar kendini.

Tam bu noktada Oblomovluk devreye girer. İlya İlyiç’in bilinçli bir tercih ile Oblomovluğu seçtiğini söyleyenlerin sayısı az değildir. Bunun nedeni onun ileri seviyedeki hayatı çözümleme yeteneğidir. Bir işe kalkışmadan 10 adım sonrasını hesap eden hatta işin nihayette nereye varacağını doğru tespit eden bir ferasete sahiptir. İçinde yaşadığı toplumun yaşam kalıplarından haz almayan Oblomov, kendini bilinçli bir hareketsizliğe hapseder. Çünkü çevresinde tanıdığı burjuva sınıfının davetten davete koşması, eğlence kültürü ve ikiyüzlü insan ilişkileri ona göre değildir. O, hayatın anlamının bu olmadığını düşünür. Bir yerde ‘’Benim gibi yatmıyorlar ama onlar da sinekler gibi dolanıp duruyorlar, ne anlamı var bunun’’ ifadelerini kullanır.

Başka bir yerde ‘’Bastığımız yeri yoklayarak yürümeliyiz; bazı şeylerden gözlerimizi çevirmeliyiz, mutluluk elimizden kaçarsa isyan etmemeliyiz; hayat budur işte’’ ifadelerini kullanır kahramanımız. Bir ara gönül verdiği kız ile geleceğe dair mutlu hayaller kurar. Fakat o, müthiş ferasetiyle muhatabını ve kendini mutsuz bir hayata mahkum edeceğini sezerek yine bilinçli olarak bu kızdan uzaklaşır. Bana göre Oblomovluk, bir kanadı çok güçlü ama diğer kanadı küçükken yaralanmış bir kuşun yaralanan kanadını hareketsiz bırakarak kendini tek kanada mahkum etmesidir. Çünkü Oblomov hayatın teorisini çok iyi çözülmemiş ama doğru hayatı yaşamak için bu doğru teoriyi asla pratiğe geçirmemiştir. Çevresindeki hayatların ve kişilerin anlamsızlığına çok takılmış, yaptığı planları sürekli erteleyerek hayatı ıskalamıştır. Yani kırk defa ölçmüş, yüz defa ölçmüş ama hiç biçmemiştir.

Hakikat Arşı’na İmanî BİR Miraç / F. Vera Deniz

-Göklerin kapısında Nur ve Feyzi-

Güneş, Karadağ ile Hacı İbrahim dağı arasından altın gibi başını uzatmış, üçüncüleri Allah olan iki yolcuya göz kırpmaktadır. Kalplerini birbirlerine rapteylemiş, Peygamber (sav) in ayak izlerini takib ede ede yola revan bir atlı ve hemen yanında yâr-ı gârı;

“Nur ve Feyzi”…

Nur, atının üzerinde ufukları seyre dalar. Avuçlarında dünün toprağıyla yarının çatlamaya hazır kapalı tohumları saklıdır. Tohumlar Feyzi’nin yüreğine düşer. Filizlenir, neşvünema bulur.

“Yaz kardeşim!” diyecektir az sonra…

“Yaz!” 

Kalem hazırlanır.

Hızır (AS) ile İlyas (AS)’ın âb-ı hayat suyundan kana kana içmeleri gibi ledün çeşmesinden feyizler akar yüreklerine. Kalemi yüreğinin mürekkebine batırıp yazmaya başlar sır kâtibi Feyzi… Rüzgârla çiçeklerden dökülen çiğ taneleri gibi dökülür Nur’un dudaklarından kelimeler;

“Kâinattan hâlikını soran bir seyyahın müşahedatıdır.”

 

-Göklerin Kapısında-

Mavidir sevdası Verâ’nın yeryüzüne sığmaz, semaları boylar. Gâh güneşin göğü terk edişine ağlar, gâh bir kuşun kanadına tutunup, sonsuz mavilikleri cevelân eder. Hisleri hayale, hayali kaleme havale eder…

Bu dünyaya gelen her misafir gibi o da Hâlık’ını tanımak, bilmek ister. Gizli hazine idi bilinmeyi istedi ve kâinatı yarattı Allah. Hak hazine, bütün kâinat tılsımsa eğer ve ilk vahiy “Oku!” ise kâinat kitabını okumaya, bakmanın ötesinde görmeye başlamak gerek. “Görünen”,”görünmeyen”e tanıklık eder. Kâinata sadece ruhun penceresi olan beden gözü ile değil sanki bütün duygularına birer beden verilmiş de, her bedenine hassas bir göz takılmış gibi, kalp gözü ile iman penceresinden, gönül gözü ile muhabbet penceresinden, merhamet gözü ile şefkat penceresinden, akıl gözü ile hikmet penceresinden bakar seyyah ve misafiri.

Haydi gel!  Mis kokulu rayihaların rüzgârıyla, zamanın içinden geçip eşlik edelim Nur ile Feyzi’ye. Göklerden bir seda işitildi bile…

“Bana bak! Aradığını sana bildireceğim.”

Feyzi ve Nur göklerin sesine kulak kesilir. Zahirden bâtına açılan perdeler hafifçe kıpırdanarak sûret’in ardındaki nazlı ‘hakikat’ göz kırpmaya başlar. Hz Ali mihmandarlığında maddeden mânaya kutlu bir yolculuk başlar. 

Zamanın altın ilmeklerine tutunup göğe doğru sevinç üveyikleri gibi yükselirler. Adeta bir sırrın izini sürercesine yedi kat göğü keşfe çıkarlar. Hür maviliğin bittiği yere kadar varırlar. Dünya öyle küçülür öyle küçülür ki denî olur. 

Zamanın çatladığı çizgiden evrene akarlar. Sonra bir Kehkeşan’ın içerisinde bulurlar kendilerini. Sanki sema bir deniz, samanyolu da bu denizde bir ada gibi görünür. İnsanoğlu iki trilyon galaksiyi keşfedebilmişse de nice bilinmezler gizlenir sema denizinde. Dünyamızdan binlerce kat daha büyük yıldızları ve gezegenleri görürler. Tüm bunları birbirine çarpmadan ve direksiz tutan bir Zât’ın azametini zihinlerinde tesbih ederler. 

“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz O Halimdir, Gafurdur.”İsra Suresi:44

Bin ayet güler yüzlerine. Bin ayet şahit sözlerine… 

Güneşi görürler kendisini yakarken etrafını yaşatan. Yıldızlar adeta gökyüzüne serpilmiş çiçekler gibi göz kırpar seyyahlara…

Ayın gümüş ışıkları altında dünya semalarından inerler hece hece göklü misafirler.   Yaz der Nur. Yaz kardeşim Feyzi!

“Ey şiddeti zuhurundan gizlenmiş! Ve azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl!”…. Senin Rububiyetinin haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delalet… ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve her bir zihayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret…

 Hz Ali (ra) ın rahlesinde Ramazan ayının da bereketiyle Ayetül Kübra’nın telifine başlanmıştır. Artık sır kapısı aralanmış, Nur’dan Feyzi’ye ilahi hakikatler katre katre akmaktadır. Katre ve ırmağın aslı deryadandır. Derya ise Vahdettendir. Vahdet saf su gibidir. Su, girdiği kabın rengi ile görünür. Hakikatler,  kabı ilim ve takva olan Feyzi’nin kalbine ığıl ığıl akar. Feyzi hakikat sırlarına mazhar, nur sırlarına kâtib olur. 

Bir kez daha bakarlar Allah’ın rahmetine ayna olan gökyüzüne. Nasıl da kucaklamıştır tüm varlığı sevgi ve şefkat ile… Gözler ân olur içimizdeki göklere, ân olur semadaki göklere açılır. Bazen de kaçılır gökyüzüne, yeryüzünden bunaldıkça… 

Göklerin fısıltısını ve mâna ezgilerini duyan Feyzi Râd kapısında yeniden yazmaya koyulur.

“Kâinattan hâlikını soran bir seyyahın müşahedatır”

 

Umulur ki her insanın gönlünde bir gökyüzü olsun. Öyle bir gönül ki tüm insanlığı sevgi ile kucaklayabilecek enginlikte olsun.

Dresden Notları / Kübra Aydın

Dikkat dikkat bu bir gezi yazısıdır. Şimdi efendim köşe yazısı, öykü derken kendini şiirde bulmuş biri olarak dedim ki neden bir gezi yazısına da burnumu sokmayayım. Affedersiniz kalem atmayayım. Olur mu olmaz mı orası Allahualem.

Gelelim bu yazıya konu olan şehre. Lafı uzatmadan diyeceğim ama uzadıkça uzadı bir türlü giremedim konuya. Tamam tamam bu sefer başlıyorum.

Dresden Almanya’nın doğusunda mükemmel tarihi dokuya sahip bir şehir. 15. Yüzyıldan beri Almanya’nın Saksonya eyaletine başkentlik yapıyor. Kıyısında yer aldığı Elbe Nehri ise şehre masalsı bir iz bırakıyor. Fakat biz gittiğimizde nehirin suları epey çekilmişti. Bu sene yeterli yağışın olmaması bunda etkili olmuş. Bilen bilir benim üç afacanla yolculuklarımız manşetlere taşınsa yeridir. O sessizliğin yorgan gibi örtüldüğü şehirlerde biz dikkat çekmeye devam ediyoruz. Ama ne yalan söyleyeyim bizimkiler de çok sevdi bu şehri. Dresden’e Elbe’nin Florensası derlermiş. Yalan da söylememişler hani. Yazın Florensa’ya gittiğimde birazcık buruk ayrılmıştım. Gezilecek o kadar çok müze görülecek bir sürü sanat tarihinin yapı taşı vardı ki hem zaman hem malumunuz bizimkilerle yarım kalmıştı. Şimdi karşımda küçük bir Florensa vardı. Benim koca yürekli dostlarım dediler ki gel biz çocukları alalım gezdirelim yedirelim içirelim sen de şu güzelim şehrin tadını çıkar. Bu son zamanlarda duyduğum en harika cümle olabilirdi. Tabi kulaklarım inanmamakta ısrar ediyordu. İki nazlandık tabi biz de. Aman efendim olur mu zahmet vermeyelim derken kendimi arkalarından el sallarken buldum. İşte gezimiz aslında o zaman başladı.

Öncelikle şunu demeden geçemeyeceğim. Dresden bence Almanya’nın Anka’sı. Şehir İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bombalanmaz. Almanya teslim olduktan sonra, birilerinin adeta intikam almak istercesine acısını bu güzelim şehirden çıkarmasına sahne olmuş tarih. Dresden bombalaması diye geçen bu olay yüzbinlerce kişinin ölmesine ve şehrin yerle bir olmasına sebep olmuş. Ama şimdi şehre baktığınızda tarihi dokuya zarar vermeden o küllerin ve enkazın altından yeniden doğduğuna şahit olursunuz.

Elbe Nehri ile şehir eski ve yeni olarak ikiye ayrılmış. Bu zarif ayrımın sol tarafında Altstadt dediğimiz Dresden’in sanatsal ve tarihi merkezi bulunuyor. Neustadt dediğimiz kısım ise daha çok yerleşim yerlerinden meydana gelmiş. Altstad’a girdiğinizde sizi muhteşem opera binası Semperoper karşılıyor. Binanın dış cephesi, mimarisi büyüleyici. Birçok ünlü opera gösterisine ev sahipliği yapan Semperoper dünyanın dört bir yanından sanatseverleri de ağırlıyor.

Ama beni hem yapısıyla hem hikayesiyle en çok etkiliyense Frauenkirche oluyor. Bu kilise Barok mimarisinin önemli eserlerinden kabul ediliyor. Fakat bombardımanda dış cephesi tamamen hasar görüyor ve 1990 yılına kadar bir moloz yığını olarak şehrin ortasında duruyor. Daha sonra tadilat edilen barışın da sembollerden olan Kadın Kilisesi 2005 yılında tekrar hayata dönüyor.

Bence Almanya’nın diğer şehirleri Dresden’i kıskanıyor olabilir. Çünkü sanki Almanya tarihi bu şehirde toplanmış vakarlı şekilde bu şehre yolu düşenleri karşılıyor.

Şehrin bir diğer önemli yapısı Zwinger sarayı. Sarayın bahçesi tadilatta olduğu için çok gezemedik ama şehri yukardan seyretmenin tadına vardık.

Yılbaşının yaklaşmasıyla birlikte şehri ışıklandırma çalışmaları da başlamış. Hatta bu şehirde ciddi bir Noel turizmi var. Saatlerin alınması havanın erken kararmasıyla birlikte bizler de şahit olduk bu ışık şölenine. Akşamları da farklı bir güzel şehir hani. Bu arada bunu saklayamayacağım ama çok büyük bir çikolatacı var şehrin merkezinde.İçinde de küçük bir çikolata müzesi. Evet itiraf ediyorum bazı günahlar işlenmiş olabilir, diyete kocaman bir virgül konmuş olabilir. Reklam mı olur adını vermek bilemedim ama Comandas adındaki bu çikolata dükkanı çocukluğunuza kısa bir kaçamak yapmanızı sağlıyor.

Velhasılı aslında bu şehirle ilgili söyleyecek çok sözüm var ama sözü uzatıp şehrin büyüsünü de bozmamak lazım. İmkanı olan olursa bir uğrayıversin bu şehre.

  Kimi Zamanlar! / Ertekin Ekin

    İçi boş şeylerin arasından usulca ayrılıp sessizlik arar kalbiniz bütün boğulmuşluklara inat! Zamanın ve mekânın içerisinden ustaca sıyrılıp dingin bir koyak arayışıdır belki de bu. Söz denizi bitmiş tükenmiştir gelinen noktada. Geçmişten kalan ne varsa tortu olarak bırakmak istersiniz usulca. Kulağınızda tın tın eden bir ses olur Kafka’nın o cümlesi ‘‘şimdi sirenler kendi çığlıklarından çok daha ölümcül bir silaha sahiptir o da sessizliktir!’ Usul usul bir arayıştır belki de yapmak isteyip te yapamadıklarınız. Dışınızda kopan fırtınalar belki de içinizde yaşadıklarınızın bir mukaddimesi olabilir!

    Onlarsız olamaz dersiniz de içiniz bir içim su olur akıp gider. Sessizlik soylu bir arayıştır belki de öyle her isteyenin kolay elde edemediği!..Bir yanı şiirdir ve öbür yanı illa ki musikidir sessizlik arayan kalbinizin. Kimi zaman gecenin en koyusuna bürünür ve musikinin ılık iklimine bırakıverirsiniz de yakalayabilirsiniz o Hint kumaşı sessizliği. Hele bir de gönül telinize derinden dokunan şiirlerle/musikiyle baş başa kalmışsanız söylenecek fazla söz yoktur. Salıverirsiniz kendinizi damlalar eşliğinde eksilen yanlarınızla sessiz sessiz. 

   Acıyan yanlarınıza, gönül sızılarınıza, hasretten kabuk bağlayan yaralarınıza!.. Bir merhem gibi iyi gelir kendiniz/le kaldığınız o eşsiz dakikalar. Belki de insan kalabilmenin asgari gereğidir bu sessizlik anları. Aslında ruhu okşayan, kalbi mutmain kılan saadet dakikalarını arzu etmek insan olana da pek yakışıyor. Hatta ömrün sair dakikalarında o eşsiz anları yakalama arzusu da öyle. Sizi size getirecek ve içinizdeki denizlerin daha çok köpürmesini sağlayacak yakaladığınız bu sükût dilimleri. İşte tam da yanık sinelerin çağlayanlarından kopup gelen berceste mısralar eşliğinde bir/az huzur iklimi solumaya başlarsınız bu dakikalarda. Ve hitamı gecenin, karanlığın ve de her şeyin dağdağasından ırak, usul usul ve de sessizce yaşarsınız asude iklimlerde gezinir gibi!..

   Kelimeler ah o eşsiz kelimeler..Alır götürür sizi en tenha yerlere. Her biri bir genç kızın işlediği bir kanaviçe gibi değerli gelir o anlarda. Ve her biri berceste mısraların içerisinde tıpkı inci bir kolye gibi nasıl da gözünüzü/gönlünüzü okşar. Siz alın bunu mısraların değil de sessizliğin ahenkle raksı olarak okuyun size eşlik eden. İnanın değişen bir şey olmaz; ses, ahenk, ritm, armoni ve ortaya çıkan enfes sessizlik melodileri. Şiirler, musikiler, sessizliğin o sihirli ikliminden uzakta değildir zannımca. Coşkun duygu selleri sebep olur da musiki, havzını billur sularla doldurur sessizlik atmosferinin. 

    Dedim ya sessizlik arar kimi zaman insan. Dışındaki bütün anlamsız gürültü ve kirliliğe inat!.. İşte her şeyin sus/pus olduğu o anlarda bir şiir bir musiki eşlik eder sessizliğinize. İlle de bir şair olmak gerekmez ‘can suyu’ olan o bulunmaz/eşsiz ses’in özlemini/hasretini duyabilmek için. Belki bir ömür yaşanılası/gıpta edilesi zaman dilimleri kapımızı çalmak üzeredir. Yeter ki hüzne ve yeter ki eksi/k olana/kalana kaybetmesin içimizdeki biz. Ve dilimizden en kalbî şekilde dökülsün Yahya Kemal gibi ‘‘Yâ Rab bana bir ses yaratan kudreti ver’’ Ver ki, Sessizlik arasın gönüllerimiz kimi zamanlar!

Aralık Kalsın / Beyza Bişar

gel desem ulaşmıyor sesim
duy desem sesime ben sağır
tut desem pare pare toz bedenimden
aralık kalsın , aralık kalsın

ben türkü olsam ozanlar susar
ben yol olsam seyyahlar döner eve
şimdi göçmen kuşları bile
köy kahvesinde geveze
bir oralet, demsiz çay
pusulada ismin sadece
aralık kalsın

ne desem bilmiyorum
aşk demiş ustalar
of düşüyor kalbimden
toprakta izi alevlerimin
kanatıyor gölgemi taşlar
bilmiyorum ne desem
aralık kalsın

gel desem ulaşmıyor sesim
duy desem sesime ben sağır
tut desem pare pare toz bedenimden
aralık kalsın , aralık kalsın

ben türkü olsam ozanlar susar
ben yol olsam seyyahlar döner eve
şimdi göçmen kuşları bile
köy kahvesinde geveze
bir oralet, demsiz çay
pusulada ismin sadece
aralık kalsın

İçimdekiler / Ayşenur Özdaş

Mavinin en açık tonundan en koyu tonuna doğru uzanan denizin kenarında, irili ufaklı taşlarla arkadaş olmuş kumsalda uyuyorum ben. Taşların sıcaklığı bedenimi tatlı tatlı yakarken gözlerimi açıyorum. Denizin tuzlu suyu bacaklarımda gezinirken daha fazla serinliğe ihtiyaç duyup korkusuzca tüm bedenimi denizle buluşturuyorum. Nefesimin yettiği kadar, bacaklarım kollarım enerjisini tüketene kadar yüzüyorum.

Derinlere doğru yüzdükçe hislerim, düşüncelerim, geçmişim yükleniyor omuzlarıma. Evet, bu denizde boğuluyorum. Enerjimi tüketmiş, yüklerimi omuzlarıma almış halde vazgeçiyorum. Bazen bir el beni derinlerden çekip kurtarıyor. Bazen de son bir umutla çıkıyorum bittiği yeri göremediğim denizden. Çıkarken sersemliyorum, dengem kaybolmuş düşüyorum sıcak taşların üstüne. Dizlerim kanayıp bacaklarımdan aşağı doğru süzülürken sevdiklerimi görüyorum. Yanıma geliyorlar. Yaralarımı sarıyorlar, gülüyoruz, eğleniyoruz, paylaşıyoruz hayallerimizi, düşüncelerimizi. Peki ben bu denizin ne kadarını paylaşıyorum onlarla? Denizin derinlerinde neler yaşadığımı, ne düşündüğümü nereden bilecekler? Bilemeyecekler. Tıpkı benim onların denizinde, derinlerinde olup biteni bilemediğim gibi. Hem zaten her zaman sevdiklerimle yan yana değiliz. Bazen yanında bulunan insanlarla aranda kilometreler olurken, aranda kilometreler olan insanlarla daha yakınızdır. İşte bu her seferinde insanı yaralıyor. Güneş ufuktan son kez bana bakıp kaybolurken karanlık çökmeye başlıyor. Ay ışığı denizden yansıyıp gecemi aydınlatıyor. Deniz geceleri kopkoyu bir renge bürünüyor. Beni korkutuyor. Bu yüzden geceleri, sabahki sıcaklığını kaybetmiş kumsalda uyumak iyi hissettiriyor. Hem geceleri denize girmek tehlikeli değil mi Doktor Hanım? diye bitirdi konuşmasını.

Gözleri merakla cevabımı bekliyordu. Benimse beynimde bir sürü düşünce birbirini kovalıyordu. Bu Dilan’ın benimle en uzun konuşmasıydı. Sorduğum sorulara ya kısa cevaplar verir ya da hiç cevap vermez uzun uzun bakardı üst üste koyulmuş kitaplara. Psikiyatri bölümünü seçerken hiç iletişim kuramadan elimden kayıp giden hayatlar olacağını biliyordum. Dilan ile iletişim kurmayı başardık. Buna seviniyordum. Bedenini yıpratan ruhunda neler olduğunu, ne hissettiğini bana anlatmasını istemiştim. Bugün bunu bana anlattı. Yaşantılarıyla dolu olan o denizde neler olduğunu merak ediyordum. Onu derinlerden çekip çıkaran elleri, umut veren olayları, sevdiklerini bilmek istiyordum. Haftaya ki seans tarihini belirleyip Dilan ile vedalaştık. Her zamanki siyah çantasıyla buruk gülümsemesiyle baktı gözlerime ben ardından kapıyı kapatırken.

Zweig’i Ararken / Gökhan Bozkuş

Kottbusser Damm’daki kütüphanedeydim. Raflarda titizlikle bir şeyi aradığımı ve bulamadığımı anlamış olacak ki görevli kadın yanıma geldi ve yardımcı olmak istediğini söyledi. Teşekkür ettikten sonra “ich suche Zweig” dedim. Zweig’i arıyorum. Görevli kadın benimle gelin lütfen derken benim zihnimde bir yazı konusu çoktan oluşmuştu bile. Ömrü arayışla geçen, hikayeler, romanlar, biyografiler yazan , kendi memleketinde anlaşılmayan ve nihayetinde sürgünü tadan Zweig’i arıyordum.  Ne tuhaf dedim kendi kendime. O da kendini arıyordu. Ülkesinden uzakta ülkesine ağlıyordu. Yanında biricik eşi ile bu acımasız dünyayı düşünüyordu , insanlığa ve ülkesine musallat olmuş diktatörün pervasız oluşunu,  zulmünü belki de. Satranç yeni bitmişti.  Ama Zweig’de derin yaralar. Bitmiyordu zulüm , gitmiyordu diktatör. Dinmiyordu masumların gözyaşları. Haykıramıyordu herkes onun gibi. Zehiri yutmuş ve karısı Lotte ile ele ele Brezilya’da bir yatakta ölüme gidiyordu. Kendini bulamamıştı o. Sorularına cevap bulamamıştı o. Ve ben şimdi onun yaraları ile taptaze yaralanmış olan ben… Onun sürgüne zorlandığı bir iklimde, bir kütüphanede, onun dilini konuşan bir hanımefendiye ‘ich suche Zweig’ diyorum. Ne tuhaf. Ben Zweig’i arıyorum diyorum. Bulabilir miyim bilmiyorum ama görevli kadın nazikçe sordu. Hangi dilden olsun Zweig. Almanca olabilir dedim. Kendi diliyle anlamak istiyorum onu çünkü.  Tuhaf bir şey oldu sonra. Sormadığım halde, bana isterseniz Kürtçe Zweig kitapları da var dedi. Maskemi hafif indirdim ve tebessüm ettim acı acı. Kürtçe benim ana dilim ama anlayamıyorum hanımefendi. Sadece anamın ‘ez kurban’ sözleri dil azığım olarak kaldı dimağımda. Şaşırdı ve tekrar sordu. Anadilinizi anlayamıyor musunuz , dedi. Uzun hikaye dedim ve onunla Zweig’in kitaplarının olduğu raflara doğru yürüdük.

Ne tuhaf bir dünya. Ne tuhaf zamanlar. Aynı dili konuştukların seni anlayamıyor ve sen uzak diyarlarda zihin sancıları içinde intihar edip giderken senden iki yıl sonra o gitmez yıkılmaz zannedilen diktatör ölüyor hem de bütün kirli sistemi ile birlikte…

Ne tuhaf onu bir de kendi diliyle okumak istiyorsun ve onun diliyle konuşan biri sana kendi dili ile konuşamayan sana bir tokat gibi hatırlatma yapıyor.  Ne tuhaf.

Gökhan Bozkuş

Afrika’da Çocuk Olmak / Yasemin Tatlıseven

Afrika’ya geleli neredeyse dört yıl oldu. Tropikal iklimin hakim olduğu bu ülkede, yılın 12 ayı, yaz mevsimini yaşadığımızdan olsa gerek, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamıyorum. Kendimi sanki birkaç ay önce gelmiş gibi hissediyorum. Kafamda hala yapılacaklar listesi. listenin başında “canım çocuklar” geliyor. İmkanımız olsa da bütün çocuklara şeker dağıtabilsek!

Pergelin sivri ucunu ikamet ettiğimiz şehre sapladık. Diğer ucunu ise açabildiğimiz kadar açtık. Yaşadığımız yerin etrafında büyük çaplı daireler çiziyoruz. Pasaport sorunumuzdan dolayı henüz bu dairenin dışına çıkamadık. Daha gidilecek çok ülke, yapılacak çok iş var. Bulunduğumuz yerin hakkını vermek düşüncesiyle, farklı şehirlere gidip, yeni arkadaşlıklar kuruyoruz. En çok ilgiyi de çocuklardan görüyoruz.

Afrika’da çocuklar eğer bir köyde yaşıyorlarsa bütün dünyaları o köyden ibaret oluyor. O köyün dışında bir hayat olduğunu çoğunlukla bilmiyorlar. Genelde aileler çok çocuklu ve kalabalık. Çocuklar 4-5 yaşına geldiklerinde, çamaşırlarını yıkamayı, karınlarını doyurmayı, su taşımayı ve kardeşlerine bakmayı öğreniyorlar. Okul çağına bile gelmemiş bir çocuğun altı aylık bir bebeği sırtına bağlayıp taşıdığına çok şahit olmuşuzdur. Dünyanın farklı bir bölgesindeki yaşıtları, henüz kendi ihtiyaçlarını bile yardım almadan göremezken, bu çocuklar erken yaşta çok büyük sorumlulukları yükleniyorlar. Sırtına bağladığı kardeşiyle, dans edene de rastlıyorsunuz, koca koca bidonlarla su taşıyanlara da… Bu durum bize üzücü gelse de onlar o küçücük yaşlarına rağmen, ne sırtındaki kardeşinden, ne de kendisinden büyük su bidonunu taşımaktan şikayetçiler!

Anne, babalar çoğunlukla çocuklarını köyde bırakıp, büyük şehirlere çalışmaya gidiyorlar. İş bulabilenler kendilerini çok şanslı sayıyor. Şehirde çalışanlar, köylerine ancak 5-6 ayda bir ziyarete gidebiliyor. Sık sık izin alarak işlerinden olmak istemedikleri gibi, yola para harcayıp masraf yapmak ta istemiyorlar. Maddi imkansızlıklar içinde yuvarlanıp giderken, kendi evlatlarını yılda en fazla 2 ya da 3 kez görebiliyorlar.

Köylerde kalan çocuklar, her ne kadar anne ve babalarını özleseler de ağlayıp, sızlayarak kapris yapacak hiç kimseleri yok! Bu yüzden güçlü durmayı öğreniyorlar. Dede ve nine genellikle, evdeki bu kalabalığa, akşama yedirecek bir şeyler bulabilme derdinde… Çocuklarsa annesizliğe, babasızlığa ve açlığa alışmış durumdalar. Akşam yemeğinde bir tabak pirinç pilavı ya da barbunya varsa değmeyin keyiflerine. Biz evlatlarımıza, “Onu yer misin, bunu yer misin?” diye alternatifler sunarken, Afrika’daki çocuklar aç ve tok yatmak arasındaki farkı çok iyi biliyor. Bu yüzden bir tabak yemek bulduklarında, yemeğe başlamadan önce de sonra da herkes kendi inancına göre Allah’a şükrediyor. Genellikle yemeği elleriyle, kaşık kullanmadan yiyorlar ve o pirinç tanelerini hiç dökmeden ağızlarına nasıl taşıdıklarına hayret ediyorsunuz. Son pirinç tanesini dahi yeyip, tabağı sıyırıyorlar. Çünkü; bir sonraki yemeği ne zaman yiyeceklerini asla bilmiyorlar.

Köylerin bazılarında daha önce hiç beyaz insan (mzungu) görmemiş çocuklara rastlıyoruz. Onların dünyasında bütün insanlar koyu renkli. Bize dokunmaya çalışanlar, beyaza boyalı olduğumuzu düşünüp, boyalarımızı çıkarmaya uğraşanlar oluyor. Bizden korkup kaçıp saklananlar olduğu gibi. Şeker verirken bir çocuğun eline dokununca, önce korkmuş geri çekilmiş, sonra da arkadaşlarının yanına giderek, “ Mzungu elimi tuttu!” diye sevinç içinde çığlıklar atmıştı. Şehirler arası bir yolculukta, vakit girince yol kenarında bir camide durmuştuk. Biz görevimizi eda ederken, mescidin etrafında büyük bir kalabalığın toplandığını fark ettik. Yanımızdaki yerel arkadaşımız, bu köyde yaşayanların daha önce hiç beyaz insan görmediğini, bizden korkabileceklerini söyleyerek bizi uyardı. Dışarı çıkıp selam vermek istediğimizde, toplu halde birbirlerine sokularak, 3-5 metre geri gittiklerini görünce üzüldük. Oysa sadece onlarla iletişim kurmak, selamlaşıp sarılmak istiyorduk. Yanımızda bulunan yiyeceklerden verirsek, iyi niyetimizi anlarlar diye düşündük. Fakat ne uzattıysak almadılar. Yerel arkadaşımıza verip, onun dağıtmasını istedik. Şeker ve çikolataları ilk defa gördükleri her hallerinden belli oluyordu. Yüreğimizde buruk bir hüzünle oradan ayrıldık.

Kuyu açılışlarında çok sık rastladığımız durumlardan birisi de teşekkür etme biçimleri… Genelde karşınıza geçip yere diz çökerler, ellerini birleştirip havaya kaldırarak, minnetlerini ifade ederler. İlk zamanlar biz çok mahcup olup, onları yerden kaldırmaya çalışmıştık. Yerel arkadaşlarımız; bunun ayağa kapanma gibi bir davranış olmadığını, kendi kültürlerinde teşekkür etme biçimlerinin böyle olduğunu, çok küçük yaşlardan itibaren herkese öğretildiğini anlattılar. Bir çocuğa ufacık bir şeker bile verseniz, karşınızda diz çökebileceğini, bunun bir gelenek olduğunu, her ne kadar bize hala tuhaf gelse de kabullendik!

Afrika’nın bir başka gerçeği ise maalesef yetimhaneler. İlk yetimhane ziyaretimde gözyaşlarımı tutamamıştım. Alüminyum profilden çatısı olan, barakayı andıran, tıka basa demir ranzayla dolu bir yatakhane görmüştüm. Muhtemelen şiddetli yağmurlarda içeriye su giriyordu. Üç tarafı duvarla örülmüş, kapısı olmayan, suyu ve tesisatı bulunmayan, tavanı gökyüzü olan, banyo ve tuvaletler vardı . Yemek saati geldiğinde her çocuk koşarak yatakhaneye gidiyordu. Yatağının altından çıkardığı plastik tabağıyla gelip yemek sırasına giriyor, yemek bittikten sonra, su dolu bir fıçının içinde herkes tabağını yıkıyor ve tekrar yatağının altına saklıyordu. En küçükten en büyüğüne kadar tüm çocuklar çamaşırlarını elde yıkıyordu. Yardımlar geldikçe yüzleri gülen bu çocuklar, dağıtılan bir ayakkabı ya da bir oyuncakla kimsesizliklerini unutarak mutlu oluyordu. Başlarını okşayan bir elin sıcaklığını hissediyor, kendilerine sarılıp öpen birini eminim ki hayatları boyunca unutmuyorlardı.

Afrika’yı en çok çocuklarından tanırsınız. Çaresizliği dibine kadar yaşamış, oyun çağındayken koca bir yetişkine dönüşmüş çocuklarından…

Kırmızı topraklarından tanırsınız Afrika’yı, elinizi, yüzünüzü yıkarken akan kırmızı çamurdan anlarsınız. Bir araba geçince havaya kalkan kıpkırmızı toza bakakalırsınız.

Yetimhanelerinden tanırsınız Afrika’yı. Kimsesiz çocukların yüzündeki tebessümü görünce şaşırır, neleri dert ettiğinize utanırsınız. Ümitsizliğe kapıldığınız zamanlarda, hayata tutunmuş bu annesiz ve babasız çocukları sürekli hatırlarsınız.

Sarı su bidonlarından tanırsınız. Afrika denince ilk akla gelenlerden… Tabanları su toplayana kadar yürüyen insanlar görürsünüz. Ellerinde çamura boyanmış sarı su bidonları vardır. Küçük çocukların tanıştıkları ilk oyuncaklardır bu bidonlar ve kilometrelerce süren bu gidiş-gelişleri bir oyun sanırlar.

Yine de mutludur Afrikalılar! Bizim gibi zamanla yarışmazlar. Acele etmezler, hatta çok yavaştırlar. “Hakuna Matata” atasözünde dendiği gibi telaşa gerek yoktur. Afrika’da; dakika dakika uyguladığınız planlarınızın, yetiştirmeye çalıştığınız işlerinizin, kendinizi hırpalamanızın ne kadar gereksiz olduğunu anlarsınız. Çok büyük bir kavganın içinde bile kalsanız, tek bir sihirli kelimeyle her şeyi çözebilirsiniz. “Sorry-üzgünüm” dediğiniz anda ortalık süt liman oluverir.

Biz geleceğe dair koca koca planlar yaparken, onlar sadece akşama ne yiyeceğini düşünür. Biz çocuklarımızı kurstan kursa koştururken, onlar devlet okuluna bile gönderecek maddi imkana sahip değildirler.

Sulu boyayı tanımayan çocuk da vardır, kendini daha önce aynada bile görmemiş çocuk da… Fotoğrafını çeker, çocuğa gösterirsin. Bu sensin dendiğinde, resmine bakıp, kıkır kıkır güler çocuk! Yaşını bilmeyen çocuk da vardır, hiç doğum günü kutlamamış, hiç pasta yememiş çocuk da…

Haydi sizde toplayın sulu boyaları, oyuncakları, balonları… Gelin Afrika’ya. Burada kutlanacak bir sürü doğum günü partimiz var. Yaşını bilmeyen çocuklar için sayısız mum takacağız pastalarına. Rengarenk balonlarla süsleyeceğiz gökyüzünü. Bir çocuğun sırtındaki kardeşini alacağız kucağımıza, hafifletmek için yükünü! Halay çekeceğiz birlikte. Toprağa vurdukça topuğumuzu, kırmızı toz yapışacak alnımızdaki tere! Sarı su bidonlarından ellerimizi yıkarken, kırmızı çamur akacak yere. Bir tabak pilav olacağız sofralarında, bir su kuyusu olacağız köylerinde. Birlikte yer edeceğiz gönüllerinde…

Yasemin Tatlıseven

Sımsıkı Sarılsam / Elif Özbek

..Hani şöyle sımsıkı sarılsam..
sana dair tüm hasretim,kollarımın arasından akıp gidecek gibi..
Senden uzakta geçen zamanın telafisi olacak,zaman sanki bıraktığımız yerden devam edecek gibi..
Sancılı sürecin açtığı yaralar,izler kaybolacak..
Ruhumdaki tüm boşluklar kapanacak,kalbimde kelebekler yine yeniden uçacak gibi..
Hayat tekrar heyecanla yaşanmaya değer bir hal alacak gibi..
İçim bir yangın yeri,..katıksız bir aşkla bağlanmanın, sonrada ayrı kalmanın dayanılmaz acısını hissediyorum..
Kaçacak yerim yok,..
Hani şöyle sımsıkı sarılsam..
Tüm acım,sızım gözyaşlarımla dökülüp gidecek gibi..
Aramıza giren yollar eriyip yok olacak,..
buna sebep olanlar utanıp mahcup olacak..
Çıkarımlar yapılıp,kıymetlerimiz daha bi anlaşılacakmış gibi..
Hani şöyle sımsıkı sarılsam..
Dünyadaki bu kargaşaya rağmen,reva görülenlerin aksine,
Hafızamdaki unutulmaya yüz tutmuş,..
insanlığa dair umutlarım canlanacak..
Korkmadan bir cesaretle yarım kalmış hayallerim tekrar kurulacak gibi..
Hani şöyle sımsıkı sarılsam..
Sensizliğin tüm yorgunluğu unutulacak,..
Gün yeniden ağaracak,tüm varlıklar rengine kavuşacak..yitirilen anlamlar bulunacak gibi..
Hani şöyle sımsıkı sarılsam..
Sessizliğin perdesini yırtıp,..
geçen zamandan kelimelerin hıncını alırcasına avazım  çıktığı kadar..onları sese dönüştürmenin,sevincine ortak olacak gibi..
Hasretle beklemenin yerini, kavuşmaya terkettiği..sana dair gurbetin sona erdiği..
İçim içime sığmayacak gibi..
Hani şöyle sımsıkı sarılsam..
Aşk,sevgi, muhabbet daim olacak..
Ömrüm bahar olacak gibi..
Hani şöyle sımsıkı sarılsam..

Yanmış Sineler / Ziya Paşa Akyürek

Aşkın mukim dili selsebil gibi
Yanmış yüreklere hep inşirahtır
Leyla’dır çöllerde Mecnun’un gülü
Bülbülün mirası bir gülden ahtır

Hal ehli derdini gözünde saklar
Kapanmaz yaranın adı hicrandır
Geceler onlarda gelip sabahlar
Yüzleri seherden daha rahşandır

Mestane yürürler dünya bağında
Mevsimler onlara hep bahar olur
Sevdaya düşenin gurbet yurdunda
Gönlü hicran adı sevdakar olur

Elemin bağında aşkı dermenin
Zevkinde söyleşmek nazar-ı Hakk’tır
Yar deyip yoluna ömür vermenin
Tarifsiz tanımı “Garip” olmaktır

Tüm dertleri infak edip Leyla’ya
Mecnun himmetiyle yaşar giderler
Yeniden gelseler hani dünyaya
Ne olur Allah’ım bir daha derler

Ziya Paşa Akyürek

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑