Gerçek Şiirin İzinde-2- / Gökhan Bozkuş

Şiir yazmak isteyen ya da yazmaya yeni başlayanlar için,  şiirin en güzel örneklerini vermiş olanlardan örnekler vereceğimi ilk yazıda belirtmiştim. Şiirleri dilden dile dolaşan şairlerden, şiirleri bestelenen, farklı dillere çevrilen şairlerden alıntılar yapacak ve onların şiire dair düşüncelerini ele alacağım. 

  Şiir nedir, sorusuna verilecek cevap; gelmiş geçmiş şair sayısı kadar farklı olacağı için bu sorudan önce “şiir neden yazılır, bir şair niçin şiir yazmak ister ?” sorularına cevap aramaya çalışalım. 

 

“elbette umutsuzluğa düşerim bazen

elbette umutluyum her zaman

neden yazılır bir şiir

neden okunur bunca yazı

çünkü nasıl aşılabilir başkaca

insanın karmaşıklığı” diyor Edip Cansever. 

 

Erbain isimli kitabına İsmet Özel ise aşağıdaki dizelerle başlar.

 

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

_Yaşama!

_Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: şiir. “   

 

Nobel Ödüllü Meksikalı yazar, şair Octavio Paz  “Şiir, üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır” der. 

 

   Şairleri şiir yazmaya iten duygunun izini sürdüğümüzde şiir yolculuğumuzda çok tenha sokaklar aydınlanacaktır diye düşünüyorum. Herkesin yaşadığı ama kelimelere dökemediğini, herkesin hissettiğini ama boncuk misali dizemediğini sunar şairler. Peki neden şiir yazarlar ? 

Aykırı şiirlerin şairi Ece Ayhan : 

“Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler “  derken emzirmek imgesi ile şiiri nerelere koymuştur ?

 Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” dediği gibi şairler şiirleriyle neye bürünürler?  Şairler şiirleriyle nasıl görünürler?

 Ünlü olmak, meşhur olmak için mi yoksa bütün o efsunlu dizeler? 

Yoksa bir kavganın, mücadelenin kılıcı mıdır insanı sarsan beyitler?

 

Sevgiliye söylenememiş yarım kalmış hecelerin kalpteki gölgelerinin kelimelere yansıması mıdır imgeler ?

 

  Şairler neden sığınırlar şiir kalesine ? Şairler mültecisi midir yoksa şiir ülkesinin. Eğer öyleyse neyden kaçarak iltica ederler ? Soruları art arda sayfalar dolusu dizmek, sıralamak mümkün. 

  Şairlerin kendi mısraları , kendi ifadeleri ile bu yolculuğa çıkalım istiyorum ki şiir yolculuğumuzda bize benzeyen portrelerin ellerinden tutalım. Tutalım ki ezberlenen mısraların attığı kalplerle kendi mısralarımızı buluşturalım. Buluşturalım ki gerçekten şiir yazıp yazmadığımızı anlayalım. 

  İlk yazıda da belirttiğimiz gibi herkesin yolu bir şekilde şiirle kesişmiştir bir dönem. Kolay mıdır peki “şair” sıfatını doldurmak ? İbni Haldun’a göre  “Söz sanatları arasında şiir, elde edilmesi zor bir melekedir.” İbni Haldun şiire sadece bir söz sanatı gibi yaklaşmaz. Ona göre şiir; bilginin, haberin, doğrunun, yanlışın ve hikmetin de kaynağıdır. Şiir, bütün bunları yine şiirin ilkelerine, kurallarına uyarak ifade eder. Nazan Bekiroğlu da merak etmiştir şairlerin neden şiir yazdıklarını. “Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım,” der.  Ece Ayhan’ın  “şiirimiz erkek emzirir” bakış açısına bir kadın olarak Nazan Bekiroğlu anne pelikan gözüyle bakarken Zülfü Livaneli şairi bir kavganın, mücadelenin dili olarak görür. Arafat’ta Bir Çocuk kitabında “Bir kavganın,bir mücadelenin, çiçek açan hayatın dilidir şiir. Kavganın içinde bir nabız gibi atar ve yüceltir onu” derken Cemal Safi; “Kavga ve savaşlarda önce şairler ölür.”  Der. Attila İlhan ise şairleri yaraları olan insanların nişanesi olarak görür. “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır.”  Şairler neden şiir yazarlar sorusunun peşine düşmüşken Charles Bukowski biraz karamsar bir pencere aralar bizlere. “Şiir yazmanın insanı uçurumun kenarına sürükleyen bir yanı var. “  

       Gerçek şiirin peşine düşen izciler olarak bu mecrada en güzel örnekleri vermiş olanları tanımamızda, onları anlamamızda çok fayda var. Bu yüzden onların şiiri neden yazdıklarını, şiirde hangi manayı buldukları önemli. Yaraları olanlar şiirleri sever diyen Attila İlhan “Sanıyorlar ki, ağırlığı bu coşkuya verirlerse, ortaya has bir şiir çıkar. Yanılıyorlar. Şiir, heyecanla aklın dengesini içerir. Heyecan, duygusal düzeydeki izlenimleri yoğunlaştırırsa, akıl bilgi düzeyindeki verileri şiire katar “  şiirin matematiğine davet eder bizleri. Ataol Behramoğlu ise bir organizmaya benzetir şiiri. “ Şairin şiiri, onun kişiliğidir; bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma.” Cahit Zarifoğlu niçin şiir yazıldığını direnmek , baş kaldırmak ile izah ediyor. “Sevgisizliğin dayatıldığı coğrafyalarda aşk şiiri yazmak bile başlı başına baş kaldırmaktır. “

Didem Madak’tan bir alıntı ile bitireyim yazımı. 

“Bilirim kim dokunsa şiire eline bir kıymık saplanacak. “

Şairlerin Ölümü / gökmenzâde

I. Tepe

şairler en güzel şiirini
kelimeleri b/ölünce yazar.
şiirdir ölümü şairin
kelimelerden en hazin
esen ılgıt ma(z)i yeleli rüzgar
ölümüdür şairlerin
g/özündeki nur b/aşka b/akar
kelime kelime b/ölününce
şeker k/atar s/özüme
kelime tutar aşkı
ölüme aşkı k/atınca
şair cennete b/akınca
kevserler ş/aha kalkar
yağmurlar inince gökten
kelimeler sökülür, dikiş tutmaz
gönül denen gömlekten
s/özündeki nur dökülürken kevsere
“şiirim işte! ” diye sevinirken
şair ölmüştür bir kere

II. Tepe
şehirler en büyük şairlerini
c/anında s/aklar
dikilir g/özüne şairin karacaahmet
ölüm taşlara ya/saklıdır
taşlar geceyi suya k/arşı uyandırır
sabahın ezan yağmurunda
bir k/aşıklık lokma şükürdür dudak arasında
bakar g/özüne t/aşkın duygulardan vurgun
g/elin olmuş çamlıca ‘hayret’ ki kıskanırken ‘aşkı’ süleymaniye
yıkanır ‘hüsn’ yağmurunda yeditepe
şarkılar söyler martılar dergahında sudan ince
alev sarmıştır aşkı bir kere
güle alev sinince
dergahında zaman gel geri g/ezelim der
şairin kelimeleri g/ördüğü yere düşer dem
sultanahmet kıyamında altı adam
ki surların g/özünde matem
sarnıca saklanmış da
s/an-ki güne yasaklanmış
şlep! Şlep! zaman akar sütununda
an ki n/ey nefesli kamış
virane diye bağrındaki hazineye hor bakanlara
ya/saklanmış gibi bakir
bekliyor g/elin olacak gibi
utangaç c/an k/arşımda
çal/ab çırpmış denizi
su ç/alıp t/aşırmış duvağını
ruhumdan zaman k/arşımda yeditepe
ki yeryüzünde s/erilmiş seccadem

III. Tepe
gökte ay, yerde sen şakkında ikiye
boğazı gerdanlık inci d/olmuş
“sevgiliye”
sunulacak gökyüzü örtülü hediye
üsküdardan türkü tutturmuş
güneş camlarında zamanın
tenini k/atmış suya
zincirinde haliç’in yürek bağlı
saçlarında yelkenleri yüzdürmüş
aşkın gergefini g/örmüş
“ademinin” deminde
taht kurmuş sevgilinin kıdeminde
sabır şekerinin ikliminde
c/anlara g/ezelim diyor zaman
eyyub’un t/aşkın s/ulu s/elinde

IV. Tepe
kelam denizinin kalem d/ili
aşkın suyuna c/an veren nur s/oluklu
zaman pınarında şerbet
süreyyada kaynatılmış aşktan
bir damla düşünce kün d/iline
konuvermiş toprak iline ki
her taşı hudadan/bi-misl ü beha
güleç, utangaç gözlerle b/akışında
s/allanınca gün akşam avizesinde
aşkı ateşe v/ermiş deniz
kudret tepsisinde bir lokma
gökte yunmuş yıkanmış
yerde toprak diye adlanmış
d/işlenmiş ç/akıl taşlarında
canan diye toprağa mıhlanmış
güneşi d/ağların ardından b/atınca
g/özlenen g/elin kızı gibi
yıldızlar gerdaninda inci mercan
gecesinde deniz kızı s/ahlanmis
bir fener ışığına ki aşk saklanmış
herodan ç/almis aşkı deniz
güzelliği kaç elif eder anın.
mahkumunda kulesinde sevdanin

V. Tepe

ibrahimi ateşin k/oyununda ölüme y/attığı gün
ateş tuttu sevdanın yollarını
güllerin kızıllığında dirildi,yandı ateş
ateşin kollarında ş/aşkına döndü can
ki aşktı ‘hüsn’ünde vatan
kuşatılmış duyguların fethinde
gözyaşlarında uyanmış boğazın
aşık bir kızın dudağında
sevgiden y/oksun b/ağrıma k/an çalarsın
güzelliğini ç/aldığımda gecenin
ki seccadenin duvağında dirilir nefer
bekler sevgiliyi sabahlara kadar
söndürme gönül fenerini
ki denizinde aşkın baharını boğarsın

VI. Tepe

insan özünden,sevda denizine damıtılmış
kalbe k/arşı deniz mavili kubbesinden
yağmur tenli maviliğin g/örüldüğü
dile gelen “taş, kalbinde” sevgilinin
aşkı anın memelerinden emzirdiği
boğaz sütlü hece ırmağının
en saf, en temiz ana sütünden
içtikçe b/ayılmış, b/ayıldıkça aşkı s/ayıklamış
zamanın köprüsünde meleklerin
el açtığı, aşk duasının amin cümlesi
sevdanın; düncesi, güncesi,
s/açıyor bir bulut aşktan duvağını sevgilinin
gaz lambası s/arıyor sairin sözlerini
y/anan gecelerinde
s/isli g/özünde k/alem bilir sancısını
duman kokan sevdanın.

VII. Tepe
Altmış üç kelam eder dergahında
Sonra yürür yerin altına
Ve ölür şair
Katar bedenini toprağa ki
Aharlanıp çıksın diye ruh k/arşına

Gökmenzâde

Yine Eylül Geldi Anne / Derya Hekim

Anne olmayı öğreten şu hayat, anneme ne kadar çok ihtiyacım olduğunu da hatırlatır her fırsatta. Uykusuz gecelerimde, yorgun günlerimde, hastalandığım zamanlarda sıcacık bir çorbadan ziyade anne şefkatine muhtaçlığımı derin derin hissettim.  Çorba bedenime fayda sağlayacak olsa da ruhumdaki sızının bir ilacı olmaya yetmiyordu.

Kızının kınasını yakan her anne, gurbete yâr olacak yavrusu için çekeceği hasretin ağırlığından gözünden yaş dinmez. Evlat pek anlamaz bu ayrılığın zorluğunu. Dillere destan halini bilir de ateşinde yanmışlığı yoktur. Oysa annesi yanıp kül olduğundan iyi tanır. Yüreciği evladı yanmasın ister. 

Uzak diyarların türküsü çok oluyor. Bu diyarlarda dırahşan çehrelere bir tebessüm umuduyla çıktığım yolda annemin ağladığını hiç görmedim. “Uzak diyarlar zordur, gurbeti çoktur.” demedi. Çıktığım yolda başarılı olmam için cesaretlendirdi. Olur da özlemle kavurulursan, “Eğme başını, gözlerin gökte, elin yüreğinde olsun; gün geceye kavuştuğu gibi gündüz de geceye kavuşmaya mahkûmdur. Her ayrılık zordur ama nasipte yazılı olanın önüne kimseler geçemez.” demişti. Bu kadar güçlü bir inançla bana güç veren kadına diyemedim ki; ya sana özlemden ezilirsem. Dünya yükünün altında ezildiğimde dizinde soluklanmak istersem başımı okşayacak bir el çıkar mı?

Anacığımdan ayrılırken; yorulduğumda, kırıldığımda, özlediğimde dönecek yudum yudum iyileşeceğim diyerek yola çıkmıştım. Alıştığım, bildiğim bayramları yaşayamadığımda gözlerim buğulansa da Eylül gelmeden neşeme kavuşacağımı düşünürdüm. Anacığımın dizinde soluklanmak bana yeterdi. Zira tüm ayrılıklarım öyle olmuştu. Dışarda çok koşup yoruluyor sonra iyileşeceğim yere kavuşuyordum. Anne olunca öğrendim evladın için her şeyden vazgeçebileceğini. Hatta bana iyi gelene de veda etmeyi. “Yavrum yanar yavrusuna ben yanarım yavrusuna” diye bir türkü vardı.  Bu yangın bitmez bir döngüye sahip. 

Bir Eylül vakti bir yolculuk daha beliriverdi kapıda. Bu yolun son olduğunu biliyorduk. İçimize ağlayarak, bir daha kavuşma vaktimizin çok zor olacağını, belki de hiç olmayacağını kabul ederek ayrılıyorduk. İkimiz de iyi biliyorduk ki çıktığım yolculukta ardımda kalan yollar harap olacak,  köprüler yıkılacaktı. Umut cılız ışığıyla can çekişirken “Belki bir gün” tesellisi yaramızı daha da kanatacaktı.  Belki uzun yıllar sonra döneceğim, belki de bir daha nasip olmayacak neşeme kavuşmak.

Bu hengamede elimden alınan hayallerim, hiç düşünülmeden ezilen emeklerim için kahırlanmaya vaktim olmadı. Kurumuş yaprak misali dalımdan koparan rüzgar oradan oraya savurdu. Bazen ılık ılık esip kırgınlıklarımı sıvazladı. Bazen sert eserek delip geçti. Bazen öfkemin heybetiyle ona karşılık vermek istedim. Ayağa kalkınca gördüm ki halim harap olmuş. Kurumuş, kırılmış her yerim. Bir damla yaş aktı kırılmışlığıma. İnce bir sızı sardı her yanımı. Sıcacık ana kucağında biraz soluklanabilsem belki geçerdi acısı.  

Eylül geldi yine anne. Dırahşan çehrelerdeki tebessüm olamadım. Üstelik gülmeyi unutmuş halde onları perde ardından izliyorum.

Derya Hekim

Oğluma Son Mektup / Celil Deniz

Oğluma bir kere sarilamadım
Ardından göz yaşı akıtamadim
Büyümüş meğer oğlum, ben bakamadım
Hakkını helal et, helal et oğlum

Baban yanında demiştim sana
Kalbinden inanmıştın sen her zaman bana
Sımsıkı saramadim seni amma
Hakkını helal et, helal et oğlum

Kuytu bir köşede bulmuşlar seni
Elinde bir mektup gönlünde beni
Silipte atamadım gönlündeki derdi
Hakkını helal et, helal et oğlum

Güzel günleri hayal ederdik
Birlikte büyüyüp birlikte gezerdik
Tekerlek ters döndü biz yetişemedik
Hakkını helal et, helal et oğlum

Pembe bir dünya veremedim sana
Hep dertler bıraktım küçük boyuna
Kimseden beklemedin bir yardım ama
Hakkını helal et, helal et oğlum

Küçücük kalbini elime verdin
Böyle olmasını ben istemedim
Kaderin cilvesine deyip hep göğüs gerdim
Hakkını helal et, helal et oğlum

Kaderden ötesi yoktur demişler
Kalbimin içini hançerlemişler
Bizi bir yola sürüklemişler
Hakkını helal et,helal et oğlum

Dün gece rüyamda ben seni buldum
Dilimdeki cümlenin anlamı oldun
Karanlık geceme aydınlık doldun
Hakkını helal et , helal et oğlum

Celil Deniz

Terra-Rossa/Ayşe Beçene

Ilık ılık kanıyor köklerim
Parmaklarıma dokunuyor
Yabâni mürekkepler
Fosiller üşüşürken bengi suyuma
Heyelanlar başlıyor o yerde
Sökülmeden yeşil tuvaller
Toprağımdan ıslak ve tutkulu
Güneyden esiyor şimdi poyraz
Boğulan denizin gölgesinde
Ayaklarıma sökün ediyor
Hummalı adamlar
Oksijeni kesilen hastayım
Nefesimi yutuyor sanki
Göğüme uzak bulutlar
Perdeliyor evimi şimdi
Meridyenleri kesen ağıtlar
Bakır teknelerde birikir
Altın rengi nehirler
Sancılarımı gömerken
Yaşlı kızıl yapraklara
Toprağım mı, dallarım mı
Çekiyor girdapları
Yokluğunun içinden
Yoksa sen mi Terra-Rossa?

Ayşe Beçene

Bir Eylül Şarkısı / Kübra Aydın

Hangi akşamın kızıllığı bu sinen gözlerine
Yüzünde gümüşten çizgiler,
Yağmur uğramış semtine ardında toprak kokusu

“Şimdi uzaklardasın….”

Radyoda çalan şarkıdan
Uzaklığını yakın etme telaşı yemeğin buğusunda
Elinin tersiyle yüzünden yağmurun izlerini silmenin yarışı
Biraz mahcubiyet biraz durduramama korkusu
Özlemler yanaklarından süzülürken

“Gönül hicranla dolu..”

Aylardan Eylül
Sonbahar yakışmış ruhuna
Çıkarmaz olmuşsun üstünden
Gidenler, yitenler, bitenler…
Geriye döndüğünde aynı kalmayacaklar

“Hiç ayrılamam derken
Kavuşmak hayal oldu…”

Hayal olanların sancısı çöktü yüreğine
Çorbanın kokusunda
Biraz memleket, biraz anne
Bir kıyıdan son kez dönüp baktığın
Biraz acı biraz kırgınlık…

Erkanıharpler/ Süleyman Halidoğlu

Diline vakıf ol, halini dinle,
Devrin hitabında erkanıharpler
İnsanda hiç eksik olur mu hile?
Dünya serabında erkanıharpler

Napolyon mağluptur general kışa
Hanibal Alpler’de yürümüş boşa
Attila kimlerle kaldın baş başa?
Teneşir kabında erkanıharpler

Kalem mi, kılıç mı Babür’ün hakkı?
Yad elde zâr oldu Fatih’in aşkı
Kazıklı Voyvoda paslı bir çakı
Kör balta sapında erkanıharpler

Koca Yavuz tabi olur bir Gül’e(SAV)
İskender de düşmüş kupkuru çöle
Sezar gönül vermiş pis bir güzele
Sahra türabında erkanıharpler

Sultan inadına kızınca şûrâ
Yıldırım’a bir ders olur Ankara
Fazla kızma filleriyle Timur’a
Vicdan azabında erkanıharpler

Örnek iki kardeş Çağrı ve Tuğrul
İhlasla kanatlan, itkanla doğrul
Az bulunur Alpaslan gibi oğul
Tarihler çapında erkanıharpler

Osman’ın ufku pak, vizyon çok geniş
Orhan ve Murat’la sürdü yükseliş
Muhteşem bir nizam, şanlı direniş
Çağlar gülabında erkanıharpler

Cengiz’in narsizmi ayyuka çıkmış
Bozkırın albızı dünyayı yıkmış
Zalimi sevmek de bir hastalıkmış
Her ders kitabında erkanıharpler

Ah şu Celaleddin kahramandır da
Hiç mi düşman bulamamış bozkırda ?
Kardeş kanlarıyla kirli çadırda
Hüsran hesabında erkanıharpler

Nureddin Zengi’yle işlendi minber
Selahaddin neden daim mükedder?
Temiz beldelerde Allah u Ekber
Selamet babında erkanıharpler

Ve kudretli aşkım Ebu Süleyman
Tevhid için azledilip şahlanan(?)
Sen gibi bir asker bilmez bu devran
Kul olmuş kapında erkanıharpler

Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Sevda Çiçeği / Mehmet Remzi


Yol uzun nefesinde sanki kış yorgunluğu
Ayakların eylülde sanki sararmış yaprak
Duman çökmüş gözlere çiğ düşmüş buğu buğu
Daha hızlı akıyor ömür denen şu ırmak

Hayat gelip geçen acı tatlı oyunmuş
Zamanla kaybolur simandan izi baharın
Bir bakarsın ansızın sessiz ruhuna konmuş
Sevda çiçeği uzak sandığın şu dağların

Yaşamak dediğin sessiz rüyaymış meğer
Uyanınca bitmeyen bir rüya dense yeri
Zeytin gözlü bir ceylana rastlarsanız eğer
Söyleyin benim benim peşindeki serseri


Mehmet Remzi

Tohum / Ceylan Güriçin

Serazat bir tohumdum esen yelde
Savurdu beni, kondum saçındaki nişan teline
Derken düştüm, kirpiğinin en ok yerine
Yüklendim gözünün nemini, doldum alabildiğine..

.

Kirpiğin bıraktı emanetini, damladım gönlüne
Saçtım içimdeki zerreleri her zerresine
Üşenmedim, kök saldım bu mümbit zemine
Toprağı da çatlattım sonunda, döndüm rüşeyme..

.

Boy verdim, durdum binbir renk çiçekli gülşene
Sen kokladın, ben yorulmadan açtım hale hale
Göz kamaştırdım, namım duyuldu dilden dile
Seyre geldi el alem, mihmân mihmân üstüne

.

Sonra şefkatin bahçıvan edasıyla geldi birden bire
Ayıkladı ayrıklardan, esirgemedi emeğini üzerime
Ona güldükçe güldüm döndüm renk şölenine
O suladı, ben açtım, okşadıkça oldum kendini bilmez, bigâne

.

Aslı güzelimdi, eşsiz güzelimdi can evimde
Kerem olmak varmış dedim kaderimde
Şekvayı yasak bildim bütünüyle kendime
Kalbimi sırladım, her geçen gün büyüyen aksiyle.

.

Arada düşürmedi değil beni ümitsizlik, çemberine
Kara geceler çöktü bazen siyah bir pelerin gibi üzerime
Mevlevi gibi döndüm, Hakk’a dayandım, yük etmedim bedenime
Tevekkül bineğim oldu, çıkardı beni selamete

.

Karşılık buldum mu dersin sevda kadehime
Bilmem, karşılık dile dökülmekle mi sadece
Güzel sevmek, güzeli sevmek zaten harikulade
Karşılık dediğin emekle özdeş bir çaba herhalde

.

Sevgi tohumuydum ben yolun evvelinde
Zaman döndürdü, meftun etti beni bir güzele
Yandım aşk oduna, yandım, yandım da oldum divane
Sevdamı kınayanlara ise tek sözüm; dönsünler lal-ü ebkeme

Sayıklama(Biz) / Yusuf Kar

Her hayalimiz sihirli bir fasulye
Göğsümüzden göğe yükselmiş
Ebemkuşağının sonundaki define
Yedi renkli umut üç kutlu cemre
duvar yıkılsın
kapı açılsın
pencere ışısın
Açılmadı korsanların hazine dolu sandığı
Ahraz bir haydut papağanların inandığı
Altın nesilleri aldı kaçtı bir dağa
Attı bir zindan bir o zindana
Anahtarı nerde bir suya düştü
Bütün ümitlerim pusuya düştü

Kanatlarımızda çelik zincir paslı pıranga
Beton tepelere diktiler bizi
Et ve kemik doldu yamacı düzü
Dallar ve kökler duaya durdu
Yerde toprak yok gökte gökyüzü
Dallar ve kökler duaya durdu

Biz bir ağacız ayakları taşlara tutsak
Güneş mi? Bize gezegenler kadar uzak
Ormanlar kadar gür
lakin değiliz hür
Kök salmış kardelenler saksılar parmaklıklı
Ayakları çimlenmiş huma kuşunun

Bir güneş doğsa belki filizlenecek
Kanatlara gizlenmiş o ürkek çocuk
Şu tavan olmasa yağmurlar da yağsa
Yarın kim bilir çiçek bile açacak
Gölge etmezse bir de şu zehirli sarmaşık
Belli ki toprağını sevememiş kadınlar/ mahzun
Mahzun/ kadınlar
Nasıl sevilsin ki toprağı mahpusun

Çengel çengel dikenler gülleri sarmış
Sarmış gülleri dikenler çengel çengel
Bülbül neylesin ah gülsüz vatanı
Ha altın kafes ha kadersiz coğrafya
Gülsüzlük de mahpusluktur görünmez duvarı
Bedenler sürüklenir buradan oraya
Kalp sevdiğinde tutsak değil midir?
O zaman sürgünde kim hür olabilir?
Ümidi kesmedi İsmail’in boynundaki bıçak
Topraksız, gül de tohum da yeşerir
Atılan tohum da değil ya tohumsuz
Vardır elbet içinde azimli bir çekirdek
Biz alevde açan gülleri de bilirdik
Bizim de odunumuzu taşıdı katırlar
İbrahimî gönlümüz o günleri hatırlar
Düşler
hayaller
ümitler
Dost zihnimizde semirdi

Hançer dişli hasretler
dost ruhumuzu kemirdi
Hayal hayal gezdik de kurtulduk bağımızdan
Avuç avuç kül savurduk dumanlı dağımızdan

Bir tufan, bir fırtına …
yine elleri boş kaldık
Zulamızdaki zoraki gülüştü yele verdiğimiz
Çıkıp gidemedik dost
Kolları açık döş kaldık
Bahara eremedik
Hazan kaldık kış kaldık

Göğsümüzde kara saplı vesvese usul usul
Delerken kalbimizi süveydasından kanlı pusu
Umudumuz, umudumuz Sen’sin dost
Bizse Seni anlatmamaktan yorulduk
Derdi sen olmayan bizi ne anlasın
Sen dedik ağladık
Sen dedik güldük
Bıraktık göğsümüzden ruhlarımızı özgür
Ruha da kelepçe vuramazlardı ya
Ancak Sen’de esirdik ancak seninle de hür
Sana tutunduk dost Sen’de kurtulduk

Kuytu köşelerde ağladığımızı bilme sen
Ya da
Hayır hayır bilme sen

Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına
Düşürme maskesini

neşeli sözcüklerin
Ardındaki kederi

görme gülücüklerin
Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına

Sahi nasıl güler ki insan yüreğiyle birlikte
İçinde ülke ülke kent kent dert biriktirip de
Köşesiz gökyüzünden,
bahardan
yazdan
kıştan
Utanır mı insan mutlu mesut bir çift bakıştan

Onca hüzünlü anneyi görüp sevdiğinin yüzünde
Utandık işte dost çocuklarımızın ışıltılı gözünde
Kaç yaralı yürek gördük
Kaç anasız babasız çocuk
ah bilsen
Ya da hayır hayır bilme sen
Üzülmesin Yusufçuk gönüllerin Yakup’u
Bunca dert bunca keder sana yeterken

Mutluluk hep çoğuldu bize öğretilen cümlede
Dönüşlü bir gülüşe katılırdık işteş ve neşeli
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede?
Dönüş yolunu mu yitirdi beklenen günler
Dönemedik bir daha geceden sabaha
Evin yolunu da yitirdik her yer karanlık
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede

Yusuf Kar

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑