Cinaslı / İbrahim Sayar

Dost sözünü yokuşa sürme, desin.

Düzlükte sefasını sürmedesin.

.

Gurur-kibir katanlar kimyasına,

Bilmem ölünce gider kim yasına?

.

Dostsuz koca dünya bile dar olur

Bir dost ile viraneler dar olur

.

Söz uçar, söylemişsin lal’e gibi

Söz düşer, çiçek açar lale gibi

.

Söz ola sadece kese savaşı

Söz ola beyandır kese savaşı

.

Münafıkta zahir-batın cinaslı.

Şeytan gibi söyler zira cin aslı.

.

Nefse uyan her türlü günah işler,

Hesap defterine her gün ah işler.

.

Giden gitsin, sakın ha tutmayasın .

Zarara rıza varsa tutma yasın.

.

Nefsine yeterince ver yemini,

Yokluk ne oruç dinler ne yemini

.

Himardan samanını çekme yesin

Sonra yükünü kendin çekmeyesin

.

Deme ne katlanılmaz halim vardır

Her haline katlanan Halim vardır

.

Ne dost gönlü gıyl-u galle kanasın

Ne de hemen duyduğuna kanasın

.

Uhuvvet hanesi gıybete yer mi?

Hiç kardeş kardeşin etini yer mi?

.

Dost mayası muhabbetle karılır

Bir meltemle buz çözülür, kar ılır

.

Kem dinleme seni inciden olur

Dostu dinle ,sözü inciden olur

.

Hamlar vardır ,saçın-başın yoldurur

Olanlarla gideceğin yol durur

.

Ne arzında izinsiz bir gül biter

Ne de O’nun başlattığı yol biter

Ibrahim Sayar

Ey Dost ! / Mansur Turgut

( Ufka bakan martıya )

Daldın yine uzaklara
Ey dost !
Görünen vatan mıdır?

Baktığın ufukta
İnleyen cânân mıdır ?

Bir vefâsız elinden
Ey dost !
Çektiğin cefâ mıdır ?

Hey! diye haykırsan
Akseden yârân mıdır?

Üzgünsün neden ?
Ey dost
Sevenler bahtsız mıdır?

Garipsin bencileyin
Her âşık yalnız mıdır ?

Mansur Turgut

Dertli Arkadaşım / Emin O. Uygur

Dertli bir arkadaşım o benim. Dört kız babası. Yurt dışında çalıştı bir süre. İnsanca yaşamaktan ve salih dairede kalmaktan başka bir derdi olmadı. Güzel konuşur, güzel hareket eder. Sözleri daha ağzından çıkmadan akıl ve mantık süzgecinden geçmiştir çoktan. “Kimseye zarar gelmez ondan.” demek onun için israf-ı kelam olur.  

Büyük kızı yurt dışında evlendi. Onun küçüğü bir yıl önce vefat etti. On yıl çekti kızcağız hastalıktan. Bir doktorun yanlış müdahalesinden kapmıştı hastalığı. Sebepti tabi bu. Ama zordu. Çalıştığı kurum kapatıldıktan sonra işsiz kaldı. Bir küçük ilçede hayata tutunmaya çalıştılar bir süre. Çok zordu. Yol kenarlarında eski arabası ile çerez sattı. Bir süre sonra da içeri misafir oldu birçok kader arkadaşı gibi.

Yüzünden tebessüm eksik olmadı hayatı boyunca. O kadar sıkıntıya rağmen ne zaman konuşsa yine canlı ve tebessümlü konuşmaya devam etti. Telefonu ben çaldırsam bile onun hâl hatır sorması benimkini bastırır. Ama ben bilirim onun içini. Bilirim genç kızını kaybetmenin içinde estirdiği tarifi imkânsız fırtınaları. Bilirim ne zahmetlerle yurt dışında okuttuğu kızını yıllardır görememenin döktürdüğü gözyaşlarını. Bilirim ilk göz ağrısı kızını görüntülü görüşme ile nikahlamanın verdiği sevinçle karışık gariplik havasını. Evin sahibesinin, hanım efendinin çektiklerini yazmama gerek yok diye düşünüyorum. Dertli arkadaşımın çektiğinin en az bir mislini de o çekiyordur zaten.

İşinden olduktan sonra hasta kızını doktora götürmüştü. Evinden epeyce uzakta idi. Hastanede iken telefonu çaldı. Eşi arıyordu. Sesi kötü idi. Ağlıyordu. Eve gelmişlerdi. Arkadaşı evde bulamayınca evin anahtarını değiştirmişlerdi.

-Eve girmek istiyorsanız eşin gelip teslim olsun.

-Eşim kaçmadı ki, kızım hasta onu hastaneye götürdü. İki güne gelir.

-Biz anlamayız. Gelince alırsınız anahtarı.

-Biz nerede kalacağız çocuklarla, hiç Allah korkusu yok mu sizde?

-Biz bilmeyiz onu.

Kızının hastalığına mı yansındı, eşinin ve diğer iki kızının sokakta kalışına mı? Apar topar döndüler ilçeye. Hasta kızın tedavisi de yarım kalmıştı. Eşi ve çocukları bir arkadaşlarında kalmışlardı iki gün. Gelince hemen gidip teslim oldu. Eşi evin anahtarını aldı ama artık neye yarardı? Çocukları alıp abisinin köyüne gitti o da.

Arkadaşım içerden çıktıktan bir süre sonra hasta kızı vefat etti. Çok zor günlerdi. Yol kenarında çerez da satamazdı artık. Eski arabası da yoktu. Aradan bir yıl kadar bir süre geçmişti ki bu sefer köydeki yaşlı babası vefat etti. Korona günleri. Kimse kimseyi görmüyordu. Gariplik orada da yanında idi. Üç beş kişi gidip mezara emanet ettiler babasını.

Dertli arkadaşım ki o benim hacı abimdir, son zamanlarda çok bunalmış. Bir çıkış arıyor kendisine. Bir ara yanıma gelmek istediğini söyledi. Ben çok sevindim. Ve sonra bu yazıyı yazdım. Okuyanlar dua etsinler diye.

eminosmanuygur

Eltaf’ım / Yusuf Kar

              
Eltaf’ım!
İçim, dışım, etrafım!
Dört duvarımsın dört yanımda
Başımın üstüne tavansın           
Düşüp döşünde kaldığım zemin 
Gözyaşlarımı sildiğim seramik mendil
……çakır ayaz soğuksun
………………………………… pamuksun 

Eltaf’ım!
Kulak kesilip uzaktaki her sese
Düşüyorum ardına nefes nefese 
Patika bulup duvarların arasından 
Sana dönüyorum şahlandırıp ruhumu
Senden dönüyorum ellerim boş yorgun argın
Yine boynu bükülüyor avludaki çınarın
Bir türkü çalınıyor kulaklarıma mazgaldan
“mahpushanelere güneş doğmuyor”
Yanıyor içim ses ses perde perde 
Hayalin ellerimden tutuyor içim soğumuyor
 
Eltaf’ım   
 her görüş sofrasına oturduğum evsin
Gözleriyle f/ezama dünyalar taşıyan devsin
Sen akrep kıskacında geçen zaman
 yelkovanın getirdiği bal, şerbet
Ruhumdaki tayy-ı ansın
Sen zindanımdaki cennet 
 tenimdeki tayy-ı mekansın

Eltaf’ım
Sana sesleniyorum hücremde
Dipsiz  kuyularda yalnızım
Kapı üstüne kapı, 
                             demir üstüne demir
Belki derinlerden erişemez sana avazım 
Son matruşka bu, canlı canlı mumyalandığım kabir
Sarsa da bedenimi tepeden tırnağa bir kilit 
Belki kalbim incir
Allah şahit… 
Ruhumu tutsak edemez bu zincir

Eltaf’ım
Sabrım, gücüm, zaafım
Sana sesleniyorum hücremde 
Bilirim sevdiğim gecelere gönül koyarsın
Yollara göz kesilir, kapılara kulak dayarsın
 D/uyuyorsun 
Kabusların yorduğu çehrenle gülüyorsun      
 uyuyorsun
Hayır hayır uyanıksın 
 Şimdi mehtaba sen de tanıksın 
Bilirim vuslata sen de yanıksın 
Gördüğüm şu aya bakıp benle gülüyorsun
Ay denizlerinden ranzama s/üzülüyorsun 

Eltaf’ım!
Sılam, gurbetim, arafım!
Sana sesleniyorum hücremde
İhtiyar özlemler çekip çocuk hayaller kuruyorum 
Beyaz atlar geçemez bu duvarları biliyorum 
Ama yine de ben beyaz atlara biniyorum 
Kapatıp gözlerimi nal seslerini dinliyorum 
Mektuplarıma yetişiyorum önce 
Yaşarıyor kirpiklerinin çiğ tanesinde irem bağları
Kehribar gözlerin gülünce
Yün gibi eğirip atıyorum aramızdan dağları

Eltaf’ım!
Sana sesleniyorum hücremde
Güneşin sabahladığı gecelerde 
Bir düş görüyorum penceremde 
Bir kuş sürüsü geçiyor akşamları
Gagalarındaki özgürlük tutamları
Düşer mi?
……………………………………………bekliyorum.
Keşke güvercinler taşısaydı yine muştuları 
Ama ben en çok kartalları seviyorum 
Onlar da özgürlüğü seviyor biliyorum
Kapatıp gözlerimi kanat seslerini dinliyorum
Sesime yetişiyorum rüzgardan önce
Yeşeriyor  gözlerinle sulanan kalbimin bağları 
Kuru yapraklar gibi savurup aramızdan duvarları
Her gece kalbimle sana geliyorum
Her gece ayaklarımla ölüyorum 
    Hücremde 
                                        Yusuf kar 

KREMALI BİSKÜVİ /Feride AKDAĞ

         O sabah, içinde adını koyamadığı bir huzur vardı. Sobanın üstündeki ekmeğin kokusu odayı sarmıştı. İçinde hissettiği huzurla pencereye doğru yöneldi, perdenin ardından sokağa şöyle bir baktı. Köşedeki mahalle bakkalı kepenklerini yeni açıyordu. Az ötede, lokantanın önünde çorba içmeye gelen dört adam dikiliyor, kediler yemek kokularını almış bekliyorlardı. Saatini kontrol etti. 7:45´di. Ortalığı inleten bir alarm sesi duydu. Gözünü açtı, az evvel gördüğü her şey rüyaydı. Elleriyle başını sıktı. Bir iki dakika öylece kaldı. Yatakta sağa sola döndü. Kollarını iki yana açıp iyice gerindi. Soğuktu, üşüyordu. Kalktı. Ayaklarını sürüye sürüye lavaboya girdi. Aynada gözlerine takılı kaldı.

Birden yüzündeki ıslaklığa karışan sıcaklığı hissetti. Suyu sonuna kadar açtı. Yüzünü yıkadı.

Mutfağa geçip ocağa çay suyu koydu. Kahvaltı hazırlığına başladı. Dolaptan zeytini, peyniri, domatesi çıkardı. Dünden kalan ekmeği tavada arkalı önlü ısıttı. Çayını bardağa koyup masaya oturdu. Kahvaltısını bitirmek üzereydi ki telefon çaldı. Telefonla konuştuktan sonra, olduğu gibi bıraktı sofrayı. Hızlı hızlı giyinip koşarak dışarı çıktı. Kaldırımlara öyle kuvvetli basıyordu ki ayakları altındaki o sert taşlar eziliyordu sanki. Saatine baktı. Saat 8:52’ ydi. Güneş ışıkları yüzüne vuruyor, vurdukça iyice bunalıyordu. Etrafına bakındı. Yıllar önce oturduğu binanın önündeydi. Gözlerini özlemle binaya çevirdi. Ağzından çıkıveren “Ne çabuk geçti yıllar.” sözlerinin ardından, kapının önündeki kaldırıma oturdu. Boğazı yanıyordu. Terlemişti. Beş dakika sonra ayağa kalktı.

İçini yakan haberi, kahvaltı sonrası çalan telefonun ucundaki çocukluk arkadaşı vermişti.

“Hasan, dün akşam İkbal Hanım…Kaza yapmışlar. Cenaze bugün… Haber vermek istedim.”

 İkbal Hanımdan sonrasını kulakları duymamıştı bile. Kapattı telefonu. Kafasının içinde ölüm, kaza, İkbal Teyze. Kelimeler parça parça tekrarlanıyordu.

Telefonun yanındaki koltuğa oturup kalmıştı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını elinin tersiyle silmiş, hemen evden çıkmıştı. Yürüye yürüye çocukluğunun geçtiği mahalleye gelmiş, alt komşusu İkbal Teyze’nin evine girmek için ilk adımı atmıştı. Suskun, hüzünlü, şaşkındı. Ne diyeceğini bilmeden ikinci kattaki dairenin kapısının önünde durdu. Kalabalık olduğu önündeki ayakkabılardan belliydi. Yıllar sonra Hasan kapıdan değişik duygularla içeri adım attı. Birdenbire çocukluğuna gitmişti. Annesinin yaptığı yemek tabağı elinde “İkbal Teyze, İkbal Teyze” diye eve sevinçle girdiği günlerden birini yaşıyordu.

Kalabalığın uğultuları içinde “Yakışıklı oğlum mu gelmiş benim.” diyen sesi duyuluyordu İkbal Teyze’nin. Birden rüyada sandı yine kendini. Elindeki tabağı alan İkbal Teyze ;

“Ah canım Nesrin’im yine beni düşünmüş sağ olsun.” diyordu sanki. Mutfaktan gelen İkbal Teyze’nin elindeki emaye tabağın içinde bir avuç tuz vardı. Evden boş tabak çıkmaz deyip hep böyle yaparlardı. Bir poşetin içinde, ortası kaymaklı iki tane de gofret ve en sevdiği kremalı bisküvi vardı. Tabağı eline aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kaymaklı gofret ve kremalı bisküvinin tadına çabucak bakmak için hemen eve gitmek istiyordu.

Hasan, kapıdan çıkan çocukluğunun ardından bakakalmıştı. Geçmiş zamandan bir sahnenin, zihninde yeniden canlanması biraz daha üzmüştü onu. Salondaki uğultuya döndü. Ağlayanlar, sabır dileyenler, elinde tespih çekenler… Sessizce boş bir sandalyeye oturdu. Yıllar önce bu salonda komşularla toplanılıp içilen çay sohbetlerine az şahit olmamıştı.

İkbal Hanım yetmiş dört yaşında, yüzündeki kırışıklıkların verdiği bir sevimlilikle göçmüştü bu dünyadan. Annesini on üç yaşında kaybeden Hasan için İkbal Hanım, anne boşluğunu dolduran bir sığınak gibiydi. Her gün hazırladığı kahvaltı tepsisini, hiç bıkmadan yorulmadan üst kata çıkarmıştı. Zarfını açıp okuduğum mektup gibisin derdi hep. Huyunu, suyunu öğrendiğim. En yakın arkadaşımın oğlu, ilk göz ağrısı. Sadece kahvaltı değildi ki, o apartmandan taşındıkları güne kadar en sevdiği yemeğin, poğaçanın, mantının, tatlıların lezzetini onlara gönderen anne eli olmuştu.  “Ahh İkbal Teyze!” dedi Hasan. Varlığın annem gibiydi bana. İkinci kez annesiz kalmak ne zor olacak şimdi. Bayram sabahlarında çaldığım kapıyı kimse açmayacak. Senin gibi başımı okşayıp sırtımı sıvazlayanım olmayacak. Annem kokan ellerini öpemeyeceğim. Telefonda beni düşünüp;

 “Soğuklar başladı oğlum. Sakın üşümeyesin. Dikkat et kendine.” diyenim olmayacak artık. İçinden kendi kendine konuşurken açık pencereden gelen selaya dikkat kesildi. Selanın sonundaki “Mahalle eşrafından İkbal Kayalı’nın kızı Zeynep …” anonsunu dinleyemedi. Sağır oldu adeta kulakları. Beyninin içinde uğultular vardı. Ölen çocukluk arkadaşı, İkbal Hanım’ın kızı Zeynep miydi? Arkadaşının telefonda verdiği haberi tam anlayamamıştı demek. İkbal Teyze öldü sanmıştı. Zeynep öldüyse peki İkbal Teyze neredeydi? Aklı karıştı. Gözleriyle salonda tanıdık bir yüz aradı. Kimse yoktu. Sela bitmişti. Salondaki sessizliği bir kadın sesi bozdu.

             “Allah rahmet eylesin.”

Karşısındaki kanepede oturan kadının bu sözüne tüm salon “Amin” demişti. Yerinden kalkıp mutfağa doğru yürüdü. Mutfakta taburede oturan birine yaklaşıp sessizce, “Başınız sağ olsun. İkbal Teyze nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Elindeki mendille gözlerini silen adam;

“Ah evladım. O da arabadaymış. Zeynep’le hastaneye gidiyorlarmış. Bu yaşta evlat acısını da yaşadı. Çok zor çok. Hastaneye götürdüler sabah. Kalbi nasıl dayanacaksa.”

       “Hangi hastaneye götürdüler?” diye sordu.

        “Aşağı mahallede özel bir hastane var yavrum. Şifa Hastanesi. Oraya götürdüler.”

        O esnada salonda bir hareketlenme oldu. Herkes kapıya doğru yöneliyordu. Hasan, kalabalık evden çıkana kadar mutfakta bekledi. Kalabalığın ardından, kapıdan en son çıkan o olmuştu. Apartman merdivenlerinden sekiz yaşındaki çocukluğunun, annesinin, İkbal Teyze’sinin, Zeynep’in seslerini duya duya indi.

Camiye doğru ilerlerken yürüyemedi Hasan. Otuz yedi yaşında,  küçücük bir oğlan çocuğuna döndü adeta. Geçmiş zaman içinde dakikalarca dolaştı. Omuzlar üzerinde taşınan çocukluk arkadaşı Zeynep’in tabutuna baktı. Sessizce “Vedalardan hoşlanmam.” dedi. Bir eliyle yanağına doğru inen gözyaşını silerken diğer eliyle de Zeynep’in ardından el sallıyordu.

Bir an karşısında Zeynep’i hayal etti. İçinde o sabah gördüğü rüyanın iç huzurunu hissetti. Camiye doğru giden kalabalığın ardı sıra bakakaldı ve geldiği yöne doğru adım attı. Kaldırımları eze eze, geldiği yolları gözyaşlarıyla ıslata ıslata, İkbal Teyze’sinin olduğu hastaneye gidiyordu. Dilinde Fatihalar, aklında bir avuç tuz ve tadı damağında kremalı bisküvi…

Feride AKDAĞ

Kardeşime Mektup / Gökhan Bozkuş

Kıymetli kardeşim , mektubuma Keçecizade İzzet Molla’nın bir beyiti ile başlamak istiyorum.

Bir mevsimi bahârına geldik ki âlemin,
Bülbül hâmuş, havz tehî, gülistan harâb.

( Âlemin öyle bir bahar mevsimine geldik ki; bülbül susar, havuz boş, gül bahçesi harâb olmuş! )

   Kardeş sözcüğü Türkçeye aynı karnı paylaşan karındaş sözcüğünün zamanla başkalaşması ile girmiş olsa da , seninle aynı anneden aynı babadan kardeşler olmamış olsak da kardeşimdin,  kardeşimsin, kardeşim olarak kalacaksın.

İnsan bir parçasını,  bir eşyasını kaybedince tedirgin olur rahat edemez ya hani. Onu bulmadan bir türlü kendine gelemez ya… İşte ben de İzzet Molla’nın yukarıdaki beyitinde tasvir ettiği zaman diliminden çok daha ifritten bir zaman dilimi olan bu günlerde seni kaybettim. Şu anda neredesin, ne yapmaktasın bilmiyorum. Belki de uzaktan beni görüyor,  sesimi duyuyor, şiirlerimi okuyor ama ses vermiyorsun. Kırgınsın belki de bana. Neden en zor zamanlarımda yanımda değildin diyorsun belki de. İçeri girdin ve dört duvar arasındasın belki de.

Belki de küçük bir kasabada hiç anlamadığın bir işi yapmak zorunda kalmışken yer yer eski günlere dalıp  ‘hey gidi günler ‘ diyorsun. Önüne konan mercimek çorbasına gözyaşların akıyor belki de. Gece on ikide hep beraber gittiğimiz köftecide içtiğimiz çorbalar geliyor aklına ve çorbalar yerinde  dururken gelip giden ekmek sepetlerini düşünüyor tebessüm ediyorsun kimbilir. Biliyor musun kardeşim, yazdığım şiirlerin hepsinde ama hepsinde birkaç hece kapı açıyorum gökyüzüne hâlâ. Bilirsin o yönümü anlatmıştım. O kapı kuşlar için diyordum ,  sana. O kapıdan şimdi yine heceler kanat kanat süzülmekte ve ben sensiz ve ben sizsiz ve ben o eski takvimlerden geleceğe ümitle ‘yarım’ diyorum şiirlerime kardeşim . Yarım diyorum yarına olan ümidim için. Kuyu’nun içindeki Hz Yusuf’un karanlık gecelerde dokunduğu duvardaki hisleri bir ezgiye , bir fona,  bir besteye çevirecek teknolojiyi icad etseler tınısı nasıl olurdu acaba ? Derisi yüzülürken dostlarına bakan Nesimi’nin bakışlarını bir tabloya , bir filme , bir kareye çevirecek teknolojiyi icad etseler , sızısı nasıl olurdu acaba?  Cemil Meriç okuyordum geçen akşam.  Bir an yakamı tuttu zannettim ve yüzüme haykırdı sandım , biliyor musun? “Ama ben bu kadar acıyı, sen de başkalarına benzeyesin diye çekmedim. ” cümlesini usulca çıkardım oradan. Not defterime bıraktım. Emektar bir kuşçunun ürkütmekten en çok korktuğu güvercine bakışı gibi baktım ve seni ve sizleri düşündüm kardeşim. Çektiğin acıları , çektiğiniz acıları. 

Kaybolmuyorum eskisi gibi kitapların arasında. Zamanla değişir alışkanlıkları insanın. Ben şimdilerde şarkılarda , türkülerde kayboluyorum. Bazen Ahmet Kaya bazen  de bir keman sesi sadece… Alıp götürüyorlar beni. Bu yüzden çok kızıyorum Farid Farjad’a ve Eevanthia Reboutsika’ya. Kilometrelerce öteye bırakıyorlar da elinde İsmail de olmayan bir Hacer misali kalıyorum öylece. Ve o zaman kalemin gölgesine giriyor İsmailleri, Yusufları, Önderleri, Ramazanları,İlhanları düşünüyor ağlıyorum. Kardeşlerim ne yapıyorlar acaba şimdi . Bir film yapacak olursam bir gün baş karaktere en çok  bu cümleyi kurdururdum belki de. Kardeşim,  canım kardeşim ne yapıyorsun acaba şimdi…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑