HAYATIN TEORİSİNDE KAYBOLAN KARAKTER: OBLOMOV/ Mehmet Akbaş

Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov’un sayılı birkaç eserinden en meşhur olanıdır. Gözlemci bir okuyucu bu kitabı okurken birçok kaynağa bakması ve değişik başlıklarda Google araştırması yapması gerekebilir. Çünkü Oblomov birçok bilim dalının ustaca meczedildiği bir eser. Ekonomiden felsefeye, sosyolojiden psikolojiye oradan pedagojiye birçok alana dokunur yazar. Bunun nedeni, kanımca, Gonçarov’un yöneticilik dahil devletin birçok kademesinde görev yapmasının yanı sıra babasının geniş topraklara sahip bir tüccar olmasıdır. Bu durum yazara geniş bir alanda gözlem yapma imkanı sunmuştur. Yüksek öğrenimini dilbilim fakültesinde yapan Gonçarov edebi yönünü pekiştirip yazım sanatının inceliklerine mektepli olarak vakıf olmuştur.

Eser ilk olarak 1849 yılında bir dergide Oblomov’un Rüyası başlığı ile yayımlanmıştır. Daha sonra bu taslaktan yola çıkan yazar, 10 yıl kafasında taşıdığı Oblomov’u 1 ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 600 sayfalık bir metne dönüştürmüştür. Kitap bu şekliyle 1959 yılında basılmıştır. 

Kapitalizmin etkilerinin yavaş yavaş Rusya’da görülmeye başlandığı bir döneme denk gelen kitap ülkede büyük yankı uyandırmış elden ele dolaşmıştır. İlk bakışta tembel bir Rus soylusunun hayatta karşı karşıya kaldığı durumlara verdiği ruhsal, düşünsel ve fiziki tepkiyi anlatan bir kitap olan Oblomov; dünya edebiyat literatürüne Oblomovluk tabirini sokmuştur. Eser o dönemde Rus edebiyatında işlenmeye başlayan uyuşukluk, hareketsizlik olgularından dolayı her mecliste tartışılır olmuştur.

Başta bahsettiğimiz sosyal bilimlerin ustalıkla harman edilmesi romanlar öğretici değildir diyenler için cevap niteliğindedir. Yazar Doğu-Batı karşılaştırmalarıyla sosyolojiye, Ştolts karakteriyle ekonomiye, karşıt iki karakterin çocukluğuna inerek pedagojiye ve baş kahramanın ruhsal durumuyla psikolojiye öneriler sunmuştur. Burada benim en dikkatimi çeken nokta pedagojiye yapılan vurgulardır. Kitabın yayınlandığı 19. Yüzyıl ortalarında dünyada henüz bu noktada doğru düzgün bir sav ortaya konulmamıştır. Fakat bugün Türkiye’de pedagogların anlattığı bir çok olguya kitapta şahit olur okuyucu.

Mesela kitapta Batı ekolünü temsil eden karakter Ştolts’un çocukluk dönemi şu şekilde resmedilir. Ştolts, aşarı bir cocuk olması nedeniyle ve hemen hemen her gün evine yüzü gözü kan içinde gelmektedir. Annesi sürekli tekrarlanan bu durum karşısında ağlar, babası ise hiç bir şey yokmuş gibi davranır. Hatta daha da ileri giderek Ştolts için yaman bir oğlan olacak şeklinde ifadeler kullanır. Annesi itiraz eder bazen ezilen burnunu bazen de yüzülen dizlerini hatırlatır. Bu sefer baba burnu kanamayan çocuktan ne hayır gelir şeklinde karşılık verir. Bunları söyleyen Ştolts’un babası bir Alman’dır. Ve bilinçli bir tercih ile oğlunun sokakta hayatı yaşayarak öğrenmesini ister. Alman ekolünün yanında batıyı da temsil eden Ştolts küçüklüğünde sokakta elde ettiği problem çözme yeteneği ile hayatın her noktasında hareketli ve beceriklidir, aynı zamanda disiplinli.

Arkadaşının aksine dilimizdeki tabirle; el bebek gül bebek ve ana kuzusu olarak yetişen Oblomov, en basit bir ihtiyacını gidermek için bile birisinin yardımına ihtiyaç duyar. Çünkü çocukluğunda dadısı, annesi ve halalarının gözü İlya İlyiç’in üzerindedir. Etrafından sürekli şu sesler yükselir; Aman üşümesin, aman hasta olmasın, aman ağlamasın, aman düşmesin. Böyle bir çocukluk geçiren İlya yetişkinliğinde düşünsel kabiliyetlerin de tesiriyle tam bir uyuşukluğa salar kendini.

Tam bu noktada Oblomovluk devreye girer. İlya İlyiç’in bilinçli bir tercih ile Oblomovluğu seçtiğini söyleyenlerin sayısı az değildir. Bunun nedeni onun ileri seviyedeki hayatı çözümleme yeteneğidir. Bir işe kalkışmadan 10 adım sonrasını hesap eden hatta işin nihayette nereye varacağını doğru tespit eden bir ferasete sahiptir. İçinde yaşadığı toplumun yaşam kalıplarından haz almayan Oblomov, kendini bilinçli bir hareketsizliğe hapseder. Çünkü çevresinde tanıdığı burjuva sınıfının davetten davete koşması, eğlence kültürü ve ikiyüzlü insan ilişkileri ona göre değildir. O, hayatın anlamının bu olmadığını düşünür. Bir yerde ‘’Benim gibi yatmıyorlar ama onlar da sinekler gibi dolanıp duruyorlar, ne anlamı var bunun’’ ifadelerini kullanır.

Başka bir yerde ‘’Bastığımız yeri yoklayarak yürümeliyiz; bazı şeylerden gözlerimizi çevirmeliyiz, mutluluk elimizden kaçarsa isyan etmemeliyiz; hayat budur işte’’ ifadelerini kullanır kahramanımız. Bir ara gönül verdiği kız ile geleceğe dair mutlu hayaller kurar. Fakat o, müthiş ferasetiyle muhatabını ve kendini mutsuz bir hayata mahkum edeceğini sezerek yine bilinçli olarak bu kızdan uzaklaşır. Bana göre Oblomovluk, bir kanadı çok güçlü ama diğer kanadı küçükken yaralanmış bir kuşun yaralanan kanadını hareketsiz bırakarak kendini tek kanada mahkum etmesidir. Çünkü Oblomov hayatın teorisini çok iyi çözülmemiş ama doğru hayatı yaşamak için bu doğru teoriyi asla pratiğe geçirmemiştir. Çevresindeki hayatların ve kişilerin anlamsızlığına çok takılmış, yaptığı planları sürekli erteleyerek hayatı ıskalamıştır. Yani kırk defa ölçmüş, yüz defa ölçmüş ama hiç biçmemiştir.

Hakikat Arşı’na İmanî BİR Miraç / F. Vera Deniz

-Göklerin kapısında Nur ve Feyzi-

Güneş, Karadağ ile Hacı İbrahim dağı arasından altın gibi başını uzatmış, üçüncüleri Allah olan iki yolcuya göz kırpmaktadır. Kalplerini birbirlerine rapteylemiş, Peygamber (sav) in ayak izlerini takib ede ede yola revan bir atlı ve hemen yanında yâr-ı gârı;

“Nur ve Feyzi”…

Nur, atının üzerinde ufukları seyre dalar. Avuçlarında dünün toprağıyla yarının çatlamaya hazır kapalı tohumları saklıdır. Tohumlar Feyzi’nin yüreğine düşer. Filizlenir, neşvünema bulur.

“Yaz kardeşim!” diyecektir az sonra…

“Yaz!” 

Kalem hazırlanır.

Hızır (AS) ile İlyas (AS)’ın âb-ı hayat suyundan kana kana içmeleri gibi ledün çeşmesinden feyizler akar yüreklerine. Kalemi yüreğinin mürekkebine batırıp yazmaya başlar sır kâtibi Feyzi… Rüzgârla çiçeklerden dökülen çiğ taneleri gibi dökülür Nur’un dudaklarından kelimeler;

“Kâinattan hâlikını soran bir seyyahın müşahedatıdır.”

 

-Göklerin Kapısında-

Mavidir sevdası Verâ’nın yeryüzüne sığmaz, semaları boylar. Gâh güneşin göğü terk edişine ağlar, gâh bir kuşun kanadına tutunup, sonsuz mavilikleri cevelân eder. Hisleri hayale, hayali kaleme havale eder…

Bu dünyaya gelen her misafir gibi o da Hâlık’ını tanımak, bilmek ister. Gizli hazine idi bilinmeyi istedi ve kâinatı yarattı Allah. Hak hazine, bütün kâinat tılsımsa eğer ve ilk vahiy “Oku!” ise kâinat kitabını okumaya, bakmanın ötesinde görmeye başlamak gerek. “Görünen”,”görünmeyen”e tanıklık eder. Kâinata sadece ruhun penceresi olan beden gözü ile değil sanki bütün duygularına birer beden verilmiş de, her bedenine hassas bir göz takılmış gibi, kalp gözü ile iman penceresinden, gönül gözü ile muhabbet penceresinden, merhamet gözü ile şefkat penceresinden, akıl gözü ile hikmet penceresinden bakar seyyah ve misafiri.

Haydi gel!  Mis kokulu rayihaların rüzgârıyla, zamanın içinden geçip eşlik edelim Nur ile Feyzi’ye. Göklerden bir seda işitildi bile…

“Bana bak! Aradığını sana bildireceğim.”

Feyzi ve Nur göklerin sesine kulak kesilir. Zahirden bâtına açılan perdeler hafifçe kıpırdanarak sûret’in ardındaki nazlı ‘hakikat’ göz kırpmaya başlar. Hz Ali mihmandarlığında maddeden mânaya kutlu bir yolculuk başlar. 

Zamanın altın ilmeklerine tutunup göğe doğru sevinç üveyikleri gibi yükselirler. Adeta bir sırrın izini sürercesine yedi kat göğü keşfe çıkarlar. Hür maviliğin bittiği yere kadar varırlar. Dünya öyle küçülür öyle küçülür ki denî olur. 

Zamanın çatladığı çizgiden evrene akarlar. Sonra bir Kehkeşan’ın içerisinde bulurlar kendilerini. Sanki sema bir deniz, samanyolu da bu denizde bir ada gibi görünür. İnsanoğlu iki trilyon galaksiyi keşfedebilmişse de nice bilinmezler gizlenir sema denizinde. Dünyamızdan binlerce kat daha büyük yıldızları ve gezegenleri görürler. Tüm bunları birbirine çarpmadan ve direksiz tutan bir Zât’ın azametini zihinlerinde tesbih ederler. 

“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz O Halimdir, Gafurdur.”İsra Suresi:44

Bin ayet güler yüzlerine. Bin ayet şahit sözlerine… 

Güneşi görürler kendisini yakarken etrafını yaşatan. Yıldızlar adeta gökyüzüne serpilmiş çiçekler gibi göz kırpar seyyahlara…

Ayın gümüş ışıkları altında dünya semalarından inerler hece hece göklü misafirler.   Yaz der Nur. Yaz kardeşim Feyzi!

“Ey şiddeti zuhurundan gizlenmiş! Ve azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl!”…. Senin Rububiyetinin haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delalet… ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve her bir zihayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret…

 Hz Ali (ra) ın rahlesinde Ramazan ayının da bereketiyle Ayetül Kübra’nın telifine başlanmıştır. Artık sır kapısı aralanmış, Nur’dan Feyzi’ye ilahi hakikatler katre katre akmaktadır. Katre ve ırmağın aslı deryadandır. Derya ise Vahdettendir. Vahdet saf su gibidir. Su, girdiği kabın rengi ile görünür. Hakikatler,  kabı ilim ve takva olan Feyzi’nin kalbine ığıl ığıl akar. Feyzi hakikat sırlarına mazhar, nur sırlarına kâtib olur. 

Bir kez daha bakarlar Allah’ın rahmetine ayna olan gökyüzüne. Nasıl da kucaklamıştır tüm varlığı sevgi ve şefkat ile… Gözler ân olur içimizdeki göklere, ân olur semadaki göklere açılır. Bazen de kaçılır gökyüzüne, yeryüzünden bunaldıkça… 

Göklerin fısıltısını ve mâna ezgilerini duyan Feyzi Râd kapısında yeniden yazmaya koyulur.

“Kâinattan hâlikını soran bir seyyahın müşahedatır”

 

Umulur ki her insanın gönlünde bir gökyüzü olsun. Öyle bir gönül ki tüm insanlığı sevgi ile kucaklayabilecek enginlikte olsun.

Yanmış Sineler / Ziya Paşa Akyürek

Aşkın mukim dili selsebil gibi
Yanmış yüreklere hep inşirahtır
Leyla’dır çöllerde Mecnun’un gülü
Bülbülün mirası bir gülden ahtır

Hal ehli derdini gözünde saklar
Kapanmaz yaranın adı hicrandır
Geceler onlarda gelip sabahlar
Yüzleri seherden daha rahşandır

Mestane yürürler dünya bağında
Mevsimler onlara hep bahar olur
Sevdaya düşenin gurbet yurdunda
Gönlü hicran adı sevdakar olur

Elemin bağında aşkı dermenin
Zevkinde söyleşmek nazar-ı Hakk’tır
Yar deyip yoluna ömür vermenin
Tarifsiz tanımı “Garip” olmaktır

Tüm dertleri infak edip Leyla’ya
Mecnun himmetiyle yaşar giderler
Yeniden gelseler hani dünyaya
Ne olur Allah’ım bir daha derler

Ziya Paşa Akyürek

Sürgün Yüreğim / Gülten Bayduz

Aç kalbinin kafesini
Sal gitsin ürkek güvercinleri
Ruhun titrek bir mum ışığı
Bedenin bir ülkenin soğuk kışı
Yüzüne yansımış yakamozlar
Göz bebeklerinde hırçın dalgalar
Gecenin sukutudur çığlıklar
Göz yaşlarındır parlak yıldızlar
Çekilmiş kirpiklere sukûtî sürmeler
Dost bildiklerim karanlığın yareni
Baykuşlar tek bir ağızdan ötüşmedeler
Her anı bir temmuz ateşi aynalar
Ana kucağı aramakta var olanlar
Korkunun esareti altında ruhlar
Tıka basa dolu zindanlar
Uykularım uykusuz dertli
Hayaller kurşun sanki
Dualar yolunu kaybetmiş bedevi
Bir mazlumun duruşu kadar asil
Bir uygurun çığlığı kadar suskun
Kıyıya vurmuş mülteci yorgunluğu
Sürgünüm şimdi yok saydığın benden
Sürgün verdim bitti dediğin yerden

Yas’ın Edebî Tadı: Yas Günlüğü / Cihangir Asyalı

İnsan, yasını ve kederini içinde tutar; yüzünde taşır. Lakin her insan böyledir anlamına gelmez bu. Kimi insanlar da konuşarak rahatlamayı seçer. Hele hele şair, yazar ve sanatçılar, onu, sanatıyla ortaya koyma ve herkese mal etme konusunda pek cömerttirler. Düşünürler de öyle. Çünkü bir güç, onları bu işi yapmaya sürükler. Öyle olmasaydı başka insanların yapıp ettiklerini nasıl öğrenir, kendimizi tanıma ve doğru ifade imkânını nasıl bulurduk.

Bir sokaktan başlayarak bütün bir dünyayı içine alacak şekilde “İnsan insanın aynasıdır.” denilebilir. Bir insan, hisleriyle, sonra da fikir ve yaşantısıyla bir başka insana ışık tutar ya da bir başka insanı yansıtır. Acıda, kederde, sevgi ve sevinçte birbirimize benzememiz bundandır. “Biz bize benzeriz” sözü de buradan doğar. Birbirimize olan benzerlik genelde böyle olsa da, özelde her insanın aynasına ışık tutan ya da sesine yankı olan bir “ruh akrabası” olduğu muhakkaktır.

Bazen tevafuken karşımıza çıkan bazen de adresi elimize verilen sanatçılar olmasaydı, onların eserleri bizlere aracılık yapmasaydı, başkalarının neler yaşadığını, olaylar karşısında ne düşünüp neler hissettiklerini bu denli anlayamazdık sanırım. Belki de, yaşadığımız tecrübeleri dünyada yalnızca kendimiz yaşıyor sanır, acıların getirdiği yükü taşıma gücünü kendimizde bulamazdık. Yalnız kalırdık bir bakıma. Kendimizi anlatmak ya da anlaşılmak hayli zorlaşırdı.

Bundandır ki, şair ve yazarlara, özellikle de düşünce ve hislerini edebiyatın altın suyuyla yoğuran, yoğurup da onu bir süt gibi sunan mütefekkir kalemlere çok şey borçluyuz. Mesela, bir insan, bütün insanlığın ortak kederi olan ölüm karşısında ne hisseder. Hele bu ölüm, çok sevdiği ve birlikte anılar biriktirdiği birinin, annesinin ölümüyse nasıl bir tavır sergiler, ne düşünür, neler söyler? Bütün bunlar, işte o birilerinin içini döküp açık etmesiyle anlaşılabiliyor ve fark ediliyor.

İşte, onlardan bir tanesi olan ve annesinin ölümü karşısında, hayattaki en büyük dayanağını kaybeden Roland Barthes’ın, satırlara döktüğü “Yas Günlüğü” ruh akrabası kimselere tutulan bir ‘ışık’ olarak böyledir. Ve mutlaka, farklı aynalarda çeşit çeşit renk ve desenlerle yansıyacaktır. Barthes, yasını içinde saklasa ve onu bir ‘anıt’bırakma düşüncesiyle başkalarıyla paylaşmayı seçmese, başka bir coğrafya ve kültürde yaşayan bir ölümlünün, ölüm karşısında yaşadığı ruh karmaşasını ve ıstırabı nereden bilebilirdik.

Anıt diyorum; çünkü bu eser bir yas anıtı. Yazarının, her şeyin geçiciliğini bildiği ve bunu ifade ettiği halde, sırf annesi hürmetine kalıcı bir eser bırakma çabasından doğuyor. “Anımsamak için mi yazmalı?” diyor, “Anımsamak için değil de mutlak olarak beliren unutmanın büyük acısına karşı koyabilmek için yazmalı.” Yani hatırlama yerine sürekli bir anma, hatta bir anıt bir abide olarak geleceğe bırakma düşüncesiyle… Sözlerini şöyle sürdürüyor, “Kısa süre sonra artık hiçbir iz kalmayacak, hiçbir yerde, hiç kimsede.” Ve ekliyor, “Anıtın gerekliliği.” Çünkü tanıklar da bir bir ölüyor.

“Yas Günlüğü” adı üstünde bir ‘günlük’ ve zaten bir günlük olarak okunabileceği gibi, bir şiir, bir düşünce ya da aforizmalar kitabı olarak da okunabilir pekâlâ. Yazarın kendisi şair sıfatı taşımasa da bir filozoftur ve edebiyatın ne olduğunu çok iyi biliyor. Ve bir okur olarak biz de cümleler boyunca ilerlerken, Bachelard’ın deyimiyle, “Okuduğumuz eserin ‘yandaşı’ oluveriyoruz.” Nasıl olmayalım, Barthes, neredeyse her cümlesiyle, kedere bile kattığı edebî tatla okurunu içerden kuşatıyor ve onu yanına almayı kolaylıkla başarıyor.

Yasın daha dördüncü gününde şöyle bir cümle kuruyor mesela: “Acı çekmiyor o artık” cümlesindeki “o” neye, kime gönderiyor? Ne anlama geliyor bu şimdiki zaman?” Çünkü “o” ölmüş. O şimdi acı çekmiyor, cümlesinde, “o” ve “şimdi”nin bir karşılığının olmadığını fark ediyor. Ölmüş biri için zaman da durmuştur yani. Nâbî ismiyle kastedilen mana gibi, “iki yok”la karşı karşıya kalıyor yazar. Ve bu durumun verdiği acıyla iradi bir yas tutmaya koyuluyor. Makul bir süre de belirliyor bunun için ve Larousse Momento’nun bir anne veya babanın yası için makul gördüğü on sekiz aylık süreyi dikkate alıyor.

Sıkı bir Marcel Proust okuru olan yazar, Proust’un annesine yazdığı mektupları nazara vererek, aslında günlüğünün çıkış noktalarından birini de ele veriyor. Satırlarını yalnızca annesinin ve yasın değil, insanın, edebiyatın ve hayata dair pek çok şeyin üzerinde dolaştırıyor. Ve “Herkesin kendi keder ritmi vardır.” diyerek, kendinin ama aslında kendiyle birlikte insanın kederini ortaya koyuyor. Sık sık çıktığı seyahatlerde, annesinin yokluğundan doğan “gönül kuruluğu” hiç bitmiyor mesela. Bir Kazablanka seyahatinde annesini düşünürken kendi kendine şöyle diyor: “Ruhlara, ruhların ölümsüzlüğüne inanmamak ne barbarlık. Maddecilik ne budalaca gerçeklik.”

Barthes, annesinin ölümünden üç, Yas Günlüğü’nü yazmasından bir yıl sonra bir trafik kazasında ölene kadar, nice sorgularla, nice soru ve cevaplarla yaşadı kim bilir, bunu bu kitaptan elbette ki göremeyiz. Fakat başka yerlerde ve zamanlarda benzerlerinin ne söylediğini anabiliriz burada. Mesela, “Ufuklar” şiiriyle Yahya Kemal, his noktasında, “Anneler ve Çocuklar” şiiriyle de Sezai Karakoç, düşünce noktasında Barthes’la ruh akrabası olur.

Yahya Kemal: “Annemin na’şını gördümdü/Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle,/Acıdan çıldıracaktım/Aradan elli dokuz yıl geçti./Ah o sabit bakış el’an yaradır kalbimde” der, kederiyle benzer. Sezai Karakoç da: “Anne öldü mü çocuk/Bahçenin en yalnız köşesinde/Elinde siyah bir çubuk/Ağzında küçük bir leke/…/Kaçar herkesten/Durmaz bir yerde/Anne ölünce çocuk/Çocuk ölünce anne” diyerek psikolojik bakış açısıyla benzer Barthes’a.

“İnsan insana benzer”evet. Bir Oscar Wilde, bir Thomas Hardy ya da Herman Melville, anneci olma noktasında Proust ve Barthes’a ruh akrabası olsa da, aslında nice şiir ve şarkıda “anne” diyen şair ve sanatçılar, insanın bir anne kuzusu olduğu gerçeğini ve evrensel bir ruh akrabalığını ortaya koyarlar.Babanın yeri mahfuz olmak kaydıyla diyebiliriz ki, “anne” bir insan için vatan gibidir. Ondan herhangi bir sebeple ayrılık kederdir, gurbeti ve yalnızlığı çağrıştırır.

Sözü, Barthes’la noktalayalım: “Kıyılardan uzaklaşmışım -keder denizinin açıklarındayım, hiçbir şey düşünmüyorum. Yazı yazmak artık olanaksız.”

Cihangir Asyalı

Umut Pazarlama / Adem Yağmur

İki poğaça alabilir miyim?

Tezgahtar  biri peynirli diğeri zeytinli iki poğaçayı poşete koydu. Yolumun üzerindeki bu pastane uğrak yerimdi. İşyerinde sabah çayı bu saatlerde hazır oluyordu.

Bir bardak çayla birlikte arka odaya geçtim. Pencereden dışarıyı izleyerek çayımı yudumluyor, poğaçalarımı atıştırıyordum.

Firmanın çalışanlara eğitim verilmesi için düzenlenmiş odanın tek müdavimi bendim. Satıştan yüzde on almak, başka iş bulana kadar burası benim için bir sığınak.

Sonbaharın serin günlerinde  boğazımdan geçen çay, iksir gibi bedenimi ısıtıyor. Sıcak çayla, havanın serinliği ortaklaşa bir senfoni seslendiriyor. Her yudumda ruhum daha da sakinleşiyor.

Dünkü gayretime rağmen hiçbir şey satamamıştım. Cebimde beni  yarına taşıyacak bir paranın olmaması beni işyerinde demlenen çaya zorunlu yoldaş ediyordu.

Çayı içerken bardağa yıllarımı sağaltıyorum. Geçmişi, geleceği velhasıl her şeyimi bardağa doldurup, boşaltıyorum ama  elimde kalan yine boş bir bardak.

Yeni firmanın yeni müdürü elinde bir bardak çayla eğitim odasına geldi ve yarınlar adına  çok umutlar vadetti. Benim bu firmada ilk eleman olarak çok kısa sürede başarılar elde ederek açılacak ilk şubenin müdürü olacağımdan, iş başvurularını değerlendirdiğinden ama benim gibi dürüst insanlarla çalışmak istediğinden bahsediyordu. Genç müdür  pazarlama alanında  piyasaya  yeni bir soluk getireceklerini farklı ve özel ürünler araştırdığını kalite ve güvenin adresi olacaklarını bir bir anlatıyordu. Çok heyecanlı idi. Uzun uzun konuştu, elindeki çay  bitmiş ve bardak soğumuştu. Ben bir bardak daha içer misiniz dedim, bu sayede çayının bittiğini anladı.

Bu gün işe çıkmak istemiyorum. Kendimi iyi hissetmiyorum. Çayı içer içmez kendimi dışarıya attım. Yürümek sadece yürümek istiyordum.

Kaldırımları işgal eden lokantaların masaları ve müşterileri. Kapıdaki  garson devamlı buyrun diyerek gelip geçenlere o günkü menüyü tekrarlıyor.

Yalnızlığı arayan ruhumun ayak sesleri dolduruyordu kulağımı.  Az ilerde benden bir köprü olsa, geçip gitsem kendimden…

Kırılgan hayallerime tutunmaya çalışıyordum. Uyandığımda başlayan ama akşama kadar sürmeyen hayallerime…

Gün çok uzun sürmüştü. Neredeyse gün boyu cadde ve sokaklarda yürüdüm. Etrafımdan gelip geçenleri farketmiyor sadece sesleri duyuyordum, bir dehlizde ilerliyor gibiydim.

İş ve ev, ikisi arasında gidip gelen geçim derdi denilen bir ömür. Akşam olunca elinde birazda olsa dolu bir poşetle evin kapısından içeriye girmek ruhun yorgunluğunu hafifletecek bahanelerdendi.

Akşam  soğuğu kendini iyice hissettirince, Mercimek tepeye yani evime yönelmiştim. Demir kapıyı açtım, odaya geçip yorgunluğumu kanepeye bıraktım. Kısa koridorun sağ tarafındaki küçük odanın içerisinde, havalandırması odaya açılan bir tuvalet, banyo yapabilmek için suyun gideceği bir yer bulunan tuvalete bitişik hafif yükseltili bir beton köşe. Burası aynı zamanda bulaşık yıkama yeri zira evin mutfak tezgahı yok. Kısa koridorun sol tarafı yatak ve oturma odası olarak kullandığım bölümdü. İçerisi çok soğuk zira bir kaç gün önce tuttuğum ve şehre tutunmaya çalıştığım bu odanın açılmayan penceresinin yarısında cam var diğer yarısı kırıktı.   

 Ev sahibi camı kendin taktır dedi. Kiradan düşsek dediğimde zaten kiranın az olduğunu ve bunu kabul edemeyeceğini söyledi. Biraz ısrar edecek oldum, bugün oruçluyum, ezan okunmak üzere daha abdest alacağım dedi ve konuyu daha fazla konuşmak istemedi. Pazartesi, perşembe oruçlu oluyormuş. Kanepenin sağlam tarafında oturup bunları düşünürken üşüdüğümü hissettim. Uyumalıydım. Daha güzel bir güne beni ancak uyku taşıyabilirdi.

Evi tuttuğumda, yakın bir arkadaşımın bugünleri atlatmamda bana yardımcı olması için kırık kanepesini ve bir kilimi hediye etmesi evimi yaşanabilir hale getirmişti.  Gün boyu yürüyerek çok yorulmuştum. Kalın gocuğumu ve çoraplarımı çıkarmadan uzandım. Kırık kanepe kaburgalarımı rahatsız ediyordu ama olsun en kısa sürede bu duruma bir çözüm bulmayı ümit ediyordum. Yerdeki kilimi üzerime yorgan yaparak pencereden gelen soğuğun etkisini biraz da olsa azalttım. Kendimi kenar mahallenin karanlığına ve sessizliğine bıraktım.

Şehirde azımsanamayacak sayıda tanıdığım vardı ama bu durumda  kapısını çalacağım kimse yoktu. Ya da ben öyle hissediyordum. Babam bana ne umutlar bağlamıştı. Şehirde çalışacak çok para kazanacak ve gerideki ailemi perişan etmeyecektim. O günleri görmeden kimselere de görünmek istemiyordum.

İlerleyen günlerde katalog üzerinden sattığım ürünlerin bir kısmının teslim edilmediğini beni arayanlar tarafından öğrenmiştim. Müdür bey bu durumu kısa sürede halledecekti çünkü piyasa ekonomisi şu an biraz durgundu bana böyle söylemişti. Ben bu durumu bir kaç kez müşterilerime dilimin döndüğünce anlatmış ama siparişlerin iptal edilmesine engel olamamıştım. Müdür beye göre moral bozmak yok umudumu kaybetmeden daha çok gayret etmek vardı zira piyasa çok iyi olacaktı.

Müdür beyin, söyledikleri ile yüz ifadesini oturtamadığım bir hali vardı. Bu durum her geçen gün daha da belirgin bir hal alıyordu. Ben her şeye rağmen onun sözlerine tutunarak geleceği kurgulamaya çalışıyordum.

Cumartesi büyük patron olduğunu öğrendiğim kişi büroya gelmişti. Uzun uzun Müdür beyle konuştular. Çayları ben servis yapıyordum. Ben çay tepsisiyle içeriye girince susan Müdür beyin ve patronun yüzü pek iç açıcı değildi. 

Pazar günüm evde yatağın içinde bol bol düşünerek geçti. Yeni hafta da satış için  nerelere uğrayacağımı not aldım.

Pazartesi elimde peynirli ve zeytinli iki poğaça ile kapısını çaldığım, benimle şehir arasındaki tek bağlantım olan   şirket kapalıydı. İçeriden ses gelmiyordu, kapının üzerindeki Umut Pazarlama levhası da sökülmüştü.

Karadayı Ekvatorlu Atışması 2 / Mehmet Karadayı – Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Karadayı

Nur yağsın eskiye rağbet edelim
Feodal düzene geçelim artık
Deveyi biraz da öyle güdelim
Gelin derebeyi seçelim artık

Ekvatorlu

Adalet, hak-hukuk külliyen zarar
İnsanın yok yere neşesi kaçar
Edebin, ahlakın ne faydası var?
Şu ütopyaları geçelim artık

Karadayı

Yağız olsun ağaların atları
Demirlesin gemileri, yatları
Ormanın içine dikip katları
Altından bir hülle biçelim artık

Ekvatorlu

Ağa dedin, hiç unutma beyleri
Keyfi arşa varsın, zulmü ileri
Fakirin açlıktan ölsün keleri
Hırsıza servetler saçalım artık

Karadayı

Bu şato olmazsa diğer şatoya
İster Kars’a yerleş ister Hatay’a
Veda edip memlekete, ataya
Diyardan diyara göçelim artık

Ekvatorlu

Sen öyle bir kazık çak ki hayatta
Gölgesiyle serinlesin beş kıta
Cennetten tapu da aldık bu hafta
Sıratın köprüsünden uçalım artık

Karadayı

Karadayı, tapşırmadan yoruldu
Hayale dalınca kalpten vuruldu
Bulanıktı günden güne duruldu
Bu duru kaynaktan içelim artık

Ekvatorlu

Ekvatorlu, tariz döşenmiş mayın
Cahil gerçek sanar, siz yanılmayın
Kabe’de ters yöne namaz kılmayın
Tertemiz bir sayfa açalım artık

Mehmet Karadayı

Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Masal Yeni Başlıyor / Zeynep Bilgin

Bir adam umudu buldu
Ve karşılıksız bıraktı insanların gözlerinde
Bakışlar keskin bir susturucu
Herkes gördü bahar çiçeklerini birinde
Adam sakince yere bıraktı onu
Elleri bembeyaz yüzünde
Gitgide kırıştığını fark etti
Ömrünün serverliğinde
O da yıllardır amacını arıyordu
Oysa ne derdi vardı ki dünyalık meselelerle
Başıydı uçurumun, yolun sonu
Ama bir şekilde süsledi kendince
Yaşamın iplerini sıkıca senin için tutan biri mi olmalıydı
Adanmış olmak istedi adam sessizce
Nefrete umutları ekleye ekleye
Boğmak istedi masumların suçlusunu
Yazmak istedi mahkumların mektubunu
Ve olmak istedi adam sadece kendisine korku
Dünya dönerken o aradığını bile bilmediği amacını buldu
Son nefesini kesik kesik gülerek verecekti o
Musibetleri seve seve kucaklayacak
Adam sakince yere bıraktı umudu
Ve unuttu bulduğunu
Kalbine yerleştirdi kendi gerçekliğini
Öyle ya da böyle yaşıyorum dercesine
Başıydı bu henüz masalın,
Soğuk bir kışın ortasında
Ama kalbim üşümeden.

Yenildim / Ceylan Güriçin

Bir endam aynası karşımda
Adım sayıyorum kendime
Aldım, verdim, ben seni yendim…
Yendim, deyip gözgöze geliyorum kendimle
Yendim…
Yendim…
Yenildim…
Ruhumun ilhamlarına sığınıyor iç sesim
Dar sokaklardan geçiyor çığlıklarım
Mağlup olmuş bakışlarım
Hadi baştan
Aldım, verdim, ben seni yendim…
Yen-dim…
Yen-dim…
Ye-nil-dim…
Bu sefer vurgulu çıkıyor her hece
Yankılar zihnimin kıvrak koridorlarında:
Dim, dim, dim…
Ye-nil-dim…
Zamana yolcuğa göz kırpıyor anılar
Rafların tozundan nasipleniyor başımdaki kır saçlar
Açığa çıkıyor defteri kapanan hesaplar
Alacaklıyım aslında her karesinde
İstemekten de yorulmadım her seferinde
Lakin,
imtihanlar kuşağı hemhemesinde
Nuh’un (AS) nidasına kardeş bir serzenişle
“Mağlup oldum Ya Rabbi!” ile benzer bir nefesli beste:
Yenildim…
Yunus (AS) gibi bir kaburga presinde
Sesim zamanın dalgalarına karışıyor
Kendine zulmetmenin inkisarı hücrelerimde
Sesim beden kuyusundan dışarı sadece
Üç heceyle atabiliyor kendisini, alelacele
Yenildim, yenildim, ye-nil-dim…
Neden mi bu kendime adım sayış
Neden mi bitmek bilmeyen bu arşınlayış
Çünkü, çünkü…
Sefinemi yağmaladı zamanın bedevileri
Yağmaladılar acımasızca, dünya dilencileri
Hayırda yarışmaktı ziyneti oysa
Yolcularımı savurdu dalgalar
Herkes can telaşında
Canan telaşında, evlât arayışında, hayat kavgasında…
Nehir mi desem deniz mi
Yoksa bir okyanus mu düşülen
“Ol” emrini kuşanmış bir omuz edasında.
Kıyıya uğurluyor sefinemin emanetlerini
Üzmüyor, dağıtmıyor bedenlerini
Şecere-i yakte doğru itiyor takatsiz tenlerini
Ben, ben ise…
Elimi Arşa kase yapmış, seyirdeyim
Yüreğim emanetler kadar, parça parça.
Nükseden hastalıklar bünyemde hapis
Zerkedilen zehirler cüssemde hapis
Uyumayan dertler, müptelâm
Zihnim, kalbim hep uyanık, abdestim hapis…
Sefinem tamamen selamete erene kadar can, can ise tende hapis
Izdırabım ızdırar ile kardeş
Dualarım felâhın kapıcısı
Ferec ve mahrece kapı aralığı gözlüyor gözlerim
Derdimin adı belli: Sefinem
Seferin Sahibi (CC) belli, duam tek sermayem
Ve dilimde o üç hece
Ye-nil-dim…

Ceylan Güriçin

Değişti / Erkan Bilgin

Takvimler döküldü yaprak yaprak, zaman değişti
Saçlarıma düşen akta imtihan değişti
Evhamlar çaldı huzurumun nikabını
Tükendi nev-baharım derman değişti

Güveler sardı ruhunu zamanın, an değişti
Gönülde vicdan, akılda izan değişti
İhanet sarmalında işlendi bu cinayet
Şaştı adaletin terazisi, mizan değişti

Eğrildi şimdi gözler, hüsn-ü zan değişti
Satılmış kalemlerden akan kan değişti
Doğrular yalan oldu güzelse bir çirkin
Nefis debdebesinde nice insan değişti

Firkatin kasırgasında şimdi canlar, figan değişti
Baykuşlar tünedi hayallere, aşiyan değişti
Firavunlar çıkardı bu karanlık dehlizler
Musa ile insan, asa ile umman değişti

Mana ikliminden süzüldü ahenk, mekân değişti
Billurdan elbisesini giydi cisim, burhan değişti
Seherin yakarışında aralandı bu hikmet
Kâinat senfonisi dokundu kalplere, iman değişti

Ve şefaat pınarından kanan değişti
Ümmet olma şerefiyle yanan değişti
Varlık alemine gönderildi bu rahmet
Kalbini kalplere bağlayan insan değişti

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑