karahindiba/farzımuhal

“Şiirlerin neden toprak kokmaktadır”
sordu safran
say ki ben şiir diye
karahindiba toplamışım
yıldızların göğünü süslediği
isimsiz yaylalardan

“Şiirlerin neden denizden korkmaktadır”
sordu turkuvaz
say ki ben şiir diye
okyanus koklamışım
bir deniz feneri yalnızlığında
güneşsiz kıyılardan

“Şiirlerin neden orman hırçınlığıdır”
sordu hârda
say ki ben şiir diye
kelebek avlamışım
bangui yollarının
ürkek kıvrımlarından

“Şiirlerin neden uçurtmalara mahrem “
sordu mavi
say ki ben şiir diye
kehkeşan düşlemişim
mahpus çocuklarının
evrensel umutlarından

“Şiirlerin neden gökkuşağına hayran “
sordu şövale
say ki ben şiir diye
çakıl taşları toplamışım
doluya tutulmuşken
köprüaltı sığınaklarından

Duygusal Renk Kopuşu / Farzımuhal

Dedim cana merhem derd-i yâr olur

Dedi yâr dertlisi bikarar olur

Dedim çakıl ne ki yollar dikenli

Dedi yürüyene çemenzâr olur

Dedim gaflet beni koymuyor yola

Dedi fark edene ilan ar olur

Dedim hem nasihat hem balyoz sözün

Dedi anladığın sana kâr olur

fisiltilar yukseldi sovaleden ;

ben step’sarısı

uçsuzluğa payanda

ben sararım buğday toplayan köylü kızları

geceleri avlanmayan rengim ben

hem masum

hem uçarı

beni idam etmeyin

ben ırk’arası

afrikalı bebeğin teninde ,

ayrımcılığa karşı asil duruşumda saklıdır direncim

ben kömür karası,

ben gönül yarası,

babasız çocuğun şuur altında

bir maden göçüğü sonrası

beni sürgün etmeyin

ben gök’grisi

kâh mutlu evlerin bacalarında dans ederim

kâh bulutların kucagında

kül rengi katliamlar artığı bir savaşzedeyim

bomba olup atılırsam beni bağışlayın

anneler,çocuklar ve Hüma kuşları

beni kurşuna dizmeyin

ben alelade bi’rengim

özümde masum,

bana yükleyerek tum soykırımları

kurtulacaksa eğer insanlık

kabulüm

beni infaz edin

yetim bir gökkuşağı altında

sizler renksiz şarkılar söyleyin g’ayrı

Anneler,çocuklar ve Hüma kuşları ölürken

suçlayın idam ettiğiniz butün renkleri

deliksiz uykularla bekleyin

Mahşeri…

Dedim yükün ağır belli derdin çok

Dedi bu bir sırdır fa’ş etme sakın

Dedim şifa için yarana tuz dök

Dedi kanadıkça nekahet yakın

Farzımuhal

Gönlü pırlanta olanlara içelim (@kahekasu) / Emin Osman Uygur

Gönlü pırlanta bir akşam vakti

Bir yıldız sesime ses verdi

Ay sapsarı som altın gökte

Sahneye ansızın giriverdi

Süzüldü nice güzel duygular

Kalbime

Gönlüme

Ta içime

Sımsıcak bir tebessüm gibi

.

Sımsıcak bir tebessüm gibi

Gönlü pırlanta olanlara içelim

Tutalım el ele birlikte nice sıratlar geçelim

.

Sevdik bir kere vazgeçer miyiz

Girdik bahar iklimine geri döner miyiz

Dal dal çiçek çiçek ağaçlar gibiyiz

Güneşi maviyi hiç terk eder miyiz

Biz güller ülkesinin sessiz sakinleriyiz

Döküldük kırmızı güllerle

İklimlere

Mevsimlere

Aşk bahçesine

Sımsıcak bir tebessüm gibi

.

Sımsıcak bir tebessüm gibi

Gönlü pırlanta olanlara içelim

Zaman bükülsün biz mesafeler geçelim

.

Gönlü pırlanta bir akşam vakti

Bir yıldız duama üç kere âmin dedi

Üç cemre üst üste düştü bahçeme

Toprağı dirilten bir rüzgâr esti

Uçuştuk çınardan tohumlarla

Gündüzlere

Gecelere

Tüm saatlere

Sımsıcak bir tebessüm gibi

.

Sımsıcak bir tebessüm gibi

Gönlü pırlanta olanlara içelim

Bir yolcu gibi yollara takılmadan geçelim

.

Bir iftar sonrası yudumlanan çay

Hüzünlü kavuşmaların var mı bir tarifi

Bembeyaz bulutlar ay ve akşam vakti

Düştük gündeme düşen güzel bir haberler gibi

Şehirlere

Köylere

Karyelere

Sımsıcak bir tebessüm gibi

.

Sımsıcak bir tebessüm gibi

Gönlü pırlanta olanlara içelim

Selam olup gül olup gülüp geçelim

14.04.2022

eminou

Özgürlük Tutkusu / Abdullah Harun

Buluşsam sevgiliyle güneşin battığı an
Ve kaybolsam güneşle, gecenin yattığı an
Sonra yeniden doğsam zamanın ötesine
Sancısını çektiğim kıyamet koptuğu an

Kahkahası çınlıyor kulaklarımda çağın
Ruhum terliyor sanki düşündükçe zulmeti
Hayalini kuruyorum bilmediğim uzağın
Bir hayal ki dindiriyor içimdeki nefreti

Zum yapıyor vizyonlar adım başı çığlığı
Ajansların yaydığı bu ölüm kokusudur
Betonlaşmış kalplerin alaylı sırıtığı
Bir yanda direnense özgürlük tutkusudur

Hüzün / Adem Yağmur

Üzüldüm dedi anlamadı, anlaması için ne söylemeliydi? Hani sen de üzülmüşsündür anlarsın diyecekti vazgeçti.
Üzülmek, ezilmekti biraz da, hem de üzüldüğün yerden. Ya sana yapılanların ya da senin kendine yaptıklarının altında kalmaktı.
Sokaklarını arşınladığı kentin kemancısı,
bir hüzün bestesi icra ediyordu. Besteyi, kemanı yapan mı, yoksa kemanı çalan mı hüzünlendiriyordu. Ağlayan Keman bu senfoniye neden beni de eklemeye çalışıyor diyordu.

Hüzün ateşmiş onu ancak gözyaşı söndürürmüş.

Belki çektiği ne tasa ne kederdi sadece tek derdi üzülmekti. Yaşamadığı zamanların hüznüne dalıp gidiyordu yaşadığı zamanları anlamadan.
Uzun uzun kum saatine baktı. Bir tarafı bittikçe çevirdi, zamanı öldürdü ama bu duruma üzülemedi. Zamanla ölenin kendi olduğunu anlayamadı. 
Hüzün, baharı soyunan mevsimin adıydı. Güz mevsimi, kolu kanadı kırılan zamanın dalı yaprağıydı. Sokaklarında yaprakların solgun yüzleri, kırılganlığın sesleri doluydu.

Sokağın başındaki üzgün adam bütün bu olup bitene, hafiften titreyen zayıf bedenine yol gösteren gözleriyle baktı. Ne gördüğünü tarif edemedi fakat derin bir nefes çekerek oooff dedi ve yoluna devam etti.
Duygunun yoksunluğundan anlayamadı kimse, herkes sessizce baktı birbirine, birisi konuşsa, herkesin mahcubiyeti kendisini hesaba çekecekti ama sustu herkes. Herkesin arasından geçip gitti üzgün adam, hemde herkesin kendisine baktığını bile bile. Sizden bir alacağım var dedi kendi kendine ama onu da  istemeyeceğim.   
Hüznün en çok yakıştığı çizgili yüzünde ellerini dolaştırdı. Elleri boş döndü, kolları yana düştü. Yoluna devam etti. 
Ürkek adımları, fersiz dizleri, ruh yorgunu bir bedeni sürükler gibi yavaş yavaş ilerliyordu. O bu durumdan şikayetçi değil hatta memnundu çünkü alıştığı hüznünü artık dert olarak değil, olmazsa olmaz bir parçası gibi görüyordu.
Derdini dökmezdi kimseye çünkü çoğalacağına inanıyordu. Unuturum zamanla diye ümid ediyordu. Derdini bilmeyenler onu deli zannediyordu. Onları deli olmadığına ikna edemeyeceğine de inanmıştı. 
Anlaşılamamak…
Sen kendini ne zannediyorsun, suskunluğunla bize tepki mi gösteriyorsun?
Filozof efendi konuşmadan öğreti peşinde, eeeee daha ne var ne yok, tarzında alaycı üsluplara da cevap vermiyordu. 
Susmak güzeldi, herşey konuşularak halledilmezdi.
Sustuğun kadar varsın konuştuğun kadar azalırsın. 
Bir hüzünkârın bestesi, ancak sessizlik olurdu.
Kafese mahkum bir kuş misali zamana mahkum olmuş biriyim.   hayatımı yaşıyorum zannettiğim bu kafes benim sonum olacak diyordu.
Hüznü zamana yaymak acaba onunla dostluğu uzatır mıydı? Şundan eminim ki benim yolcuğumun son durağında o beni terkedecek ve beni sevenlerime miras kalacak diyordu.

Edilmemiş Vedalar / Kübra Aydın

Elveda hüzün
Benim gamlı yüzüm
El sallarken vedalara yurtsuzlar istasyonunda
Hangi bankta yarım kalmış sözüm
Gitmek iki hece dilde yükü ağır sözde
Kalana tren penceresinin buğusu
Gidene gözyaşının büyüsü


Elveda sızım
Benim gizli saklım
Yaşanmamış sevdalardan arda kalan
Kırık dökük ne varsa omuzlarında
Söylenmemiş cümlelerde
Tükenmiş hayallerde
Özgürlüğe vurulan prangaların soğukluğu
Lacivert şehrin yosun kokusu


Elveda…
En deli yanım
Senle dolu rüyalarım
Kitapların arasında kurutulmuş çiçeklerim
Giderken dönüp arkama bakamadıklarım
Baksam gidemeyeceklerim
Kalsam yaşayamayacaklarım


Merhaba
Uzak bir sahilin memleket gören yamaçları
Bilinmedik bir diyarın
Dilsiz sokakları
Kimliğini kaybetmiş sol yanım
Adresi şaşmış düşüncelerim
Uzun bekleyişlerim
Sonu gelmez hikayelerim
Virgülsüz şiirlerim
Soluksuz seslenişlerim
Kayaların altına gömdüğüm
Israrcı umutlarım

Merhaba…..

“Gel Gir Halkaya!”/Merdümgiriz Muallim

Geçtinse dostun, hanümanın bî-vefasından,

Sözlerin yakıcı hârı, imtihanın en hasından,

Meyvesi “hüzün” olan bu dünyanın mayasından,

Hikmetini alanlar bilir, “Gel gir halkaya!”.

.

Dar-ı imtihan yurdunda ömrün emanetti,

Düşüncelerin kafeste kilitli, menzilin esaretti,

Biçilen akîbet, kulluğuna kifâyetti,

Akîbetine sabredenler bilir, “Gel gir halkaya!”.

.

Dolduramadın heybeni, şu sırrın dimâğından,

Geçemedin derdi dünya olan ağyârın figânından,

Kalbi katrana çeviren kirli emellerin bağından,

Ruhunu temizleyenler bilir, “Gel gir halkaya!”.

.

Gayesi ukba olanın dünyada yoktur himmeti,

Gözünü boyasa da nefsin onulmaz heybeti,

Söz ilinde pervanedir Rabbi’nin emaneti,

Emanetini Rahman’a sunanlar bilir, “Gel gir halkaya!”.

.

Ne yazsam kâfi olmadı sessiz iniltime,

Derd ile yoğrulmuş ruhum, tebessüm benim neyime,

Ağlayanların gözyaşında huzur haram nefsime,

Derd ile dertlenenler bilir, “Gel gir halkaya!”.

.

Bir garip derde düştüm umman içinde susuz,

Ömrünü Hakk’a satanların mükâfatı sonsuz,

İklim hep güz, umut fideleri öksüz,

Derya içre dalanlar bilir, “Gel gir halkaya!”.

.

Ahh! Acısını sînemde duyarım âh u zar ile ağlayanın,

Anasından, babasından, yârinden ayrı hummalarla yananın,

Bir dem bakî nazar, gayesi Hakk rızası olanın,

Göğsünde yanan od’u söndürenler bilir, “Gel gir halkaya!”.

Düş Yakamdan / Emin Osman Uygur

Düş yakamdan ey çaresizlik

Çık odamdan ey yol bilmezlik

Bu sevimsiz karaltı ne arar yanı başımda

Bir zehirli bal gibi akşam sofrasında

Aklın nurunu arayan genç Kafka’nın ıstırabı

Güneşi fark eden ihtiyar Tolstoy’un aşkı

O’nu bulan neyi kaybeder

O’nu kaybeden neyi bulur hakikat levhası

Maziden gelen ne güzel sesler var

Kulak kesilecek

Dinlesem

Nice dertlerim var ki birdenbire sona erecek

 ***

Düş yakamdan ey belirsizlik

Çık odamdan ey bitip tükenmişlik

Ben varım ben de varım sesine kulak ver

Benim de bir hayalim var vadisine bir bakıver

Sen de kıvılcım ol sen de bir ümit halesi yakıver

Yalın ayak ama adım adım bir hayat

Eski Atina sokaklarında

Bir havari ıstırabıdır günler

Antakya semalarında

Sahabeden kalma anılar şimdi

İnciler gibi dizilir ufuklara

Tefekkür ikliminden akan sular var

İçilecek

Bulsam

Nice dertlerim var ki birdenbire sona erecek

 ***

Düş yakamdan ey gaflet ey bıkkınlık

Çık odamdan ey uzaklık ey ayrılık

Gölgeler mağarasında gölgelerle oyunlar

Rıhtımdaki gemiden unutup ormanda kaybolanlar

Tam yola çıkma zamanı uykulara dalanlar

Dal dal çiçek çiçek ince ince işlenmiş hayat

Vadilere ormanlara denizlere ve yüce dağlara

Toplayıp gidecek damla damla yağan günü

Pür dikkat uyananlar ancak hayata

Allah vergisi her şey akar da akar

Gözler değil basiret görecek

Anlasam

Nice dertlerim var ki birdenbire sona erecek

 ***

Düş yakamdan ey serzeniş ey yakınma

Çık odamdan ey beklenti ey savunma

Milyarlar geçti gitti dünyadan baksan a

Sen de bir damlasın sadece renk almış topraktan

Dön denizlere yoksa kurur gidersin berhava

Gurur ne kadar da iğreti duruyor üstünde

Kibir bir Kaf dağı kaldıramazsın

Çığ altında kalır nefes alamazsın

Ne lütuflar var üstümde ruhumda

Korkarım terk edip gidecek

İstesem çok istesem

Nice dertlerim var ki birdenbire sona erecek

12.04.2022

Olur / Mehmet Remzi

Sevdan varsa en güzele
Derûnunda köz olur.
Muhabbete gel hele
Muhabbette öz olur..
******
Sevgi ekip biçersen
Aşk şerbetin içersen
Mecnun olsan eğer sen
Çölde senden İz olur
🌸
Sabır ister bu hayat
Hikmet adalet inayet
Okur isen nihayet
Arkasında giz olur
🌸
Deme sırrım saklıyım
Üstün insan aklıyım
Sözümde hep haklıyım
Söz üstünde söz olur
🌸
Ey Remzi anla sırrı
ümitle dol dipdiri
Bir’le olunur iri
Bir’siz değersiz olur
🌸🌸🌸

İnsan İnsan / Hamide Yaramış

Bazı insanlar alışık olmadıkları şeyin tutkunu olabilirler.  Sevgi ve saygı ortamını çok görmemiş bir çocuğun hayatındaki en önemli unsur onun her haliyle sevildiğini hissetmesi ve kendi benliğine saygı duyulduğunu sezmesidir.

      Bazıları da kalıplaşmış görüşleri, herkesin kabul ettiği öngörüleri asla kabullenemez. Ama aykırılıkların dışlandığı bir toplumda aykırı olmak istemediğinden zihin sarmallarını hiçe sayıp başkasının aklıyla yol almakta pek mahirdir.

      Gösteriş meraklısı, övgü delisi, en iyi sunum sevdalısı olanlar da hayatın cilveli yanlarını şov malzemesi olarak kullanırlar ve bundan da müthiş zevk alırlar.

       Bir de dini ritüellerin içinde bağnaz tutumlara saplanmış kalbinin ve aklının iş birliğini hiçe sayıp sadece eyvah mahvoldum, günahlara battıkça batıyorum ümitsizliğiyle kendi günahına giren garipler feleğin her türlü zikzağında afallayıp durmaktadırlar.

       Yaptığı her işte onay bekleyen beğenilmeye adeta hayatının merkezine koyan başkalarının memnuniyetini kendi duygu ve düşüncelerinden üstün kılan kim ne derse desin oradan oraya savrulan meçhul meczuplar da zamanın İmbiklerinde erimektedir.

       Her bir arayışın ve dengenin meftunu olan insan denen varlık kendi mahiyetinin şifrelerini çözemediğinden daima tökezleyip durmaktadır.  Başına gelen her türlü sıkıntı ve belada bu çözümsüzlükler artmaktadır.

       Ve böylelikle hem psikolojik hem biyolojik hem de sosyal anlamda bir takım problemleri kendine yük etmeyi kader diye anlamlandırmıştır.

       Cüz-i ve küll-i  iradenin varlığını bertaraf ederek kendi aleminde adeta boğulmaktadır.

       Sevinç, neşe, mutluluk, haz alma, heyecanlanma gibi güzel hislerin yerini yeis, ümitsizlik, karamsarlık , hissizlik almıştır. 

        Çağımızın en büyük problemi haline gelen insanın kendini tanımaması, kendine yabancı kalması, huzur ve mutluluğu, her türlü sağlığı başkalarından talep etmesi toplumların dengesini olumsuz etkilemektedir. Kimi toplumlar bireyselliğe hiç önem vermezken kimileri de birey olmanın, kendin olmanın dozunu ayarlayamamıştır. 

      Kültür ve medeniyetinde kimlik çatışmalarında etkisi mevcuttur. Globalleşen dünya düzeniyle birlikte kültür ve medeniyetler birbirinin içine girmekle beraber değişim, gelişim yahut yenilenme içerisindedir. Yok olmaya mahkum edilenlerde gözardı edilmeyecek sayıdadır. 

      İnsan denen varlığın kendini bulma, özüne varma, hamdım, piştim, yandım mevzusu belki zaman zaman nefsine ağır gelen lakin imkansıza uğraşıyorum yani boşa kürek çekiyorum, ne yapsam da yapmam gerekenlere ulaşamıyorum çılgınlığı değildir. Yeise bayrak açmak yerine yapabildikleriyle ümit vadilerinde çiçekler açmaktır. En mükemmeli yapan, en mükemmel tapan, en mükemmel aşık olan en büyük meleğin, Azazil’in akıbetini iyi değerlendirmek dengeyi bulma noktası olabilir. 

‘Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız,

Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.’

diyen yüce yaratıcı(cc) kulunun ızdırabını, hüznünü sever lakin boşluğa düşmesini, ümitsizliğini, üzüntüsünü istemez. 

        Hüzün, aşkın ızdırabıdır. Sevgiliyi deli gibi istemektir. Hasretin sessiz boğuculuğundan, karanlığından kurtulup vuslata ermeyi beklemektir. Aşkla, şevkle kavuşacağını bilerek beklemek. 

        Üzüntü, ümit vadilerinden uzaklaşmak, bataklığa saplanıp, çamurun içinde debelenip durmaktır. Sevgiliyi düşlemek, neşeye heves etmek, güzellikleri temaşa etmek yoktur orada. Üzüntü yol aldırmaz. Bitirir adamı. 

        Öyleyse içine girdiğimiz Ramazan ayını nefsimize bir yük değil gönlümüze gelen bir misafir gibi düşlemek gerek bize.  Zorlanmadan, severek yaptığımız bir plan ve program hazırlamak gerek bünyemize. Bir piyango gibi ne kadar kazanabilirim değil de gönlümüze gelen, hüznümüze ara verdiren misafirimize  geçici bir vuslat hediyesi gibi sarılalım. Huzurla, neşeyle ve sevinçle. Yormayalım, yıpratmayalım, incitmeyelim ne gönlümüzü ne de misafirini.

         Biz Allah’a inanıyoruz. Daima dua dua yaklaşıyoruz. Bir yarış, bir üzüntü, telaş, endişe zamanı değil ki Ramazan. Hüzne ara verme, vuslatı yaşama, gönül saraylarında şenlik zamanı.

Seven sevdiğini yad etmeyi her mevsim  bilir. 

          BAHARIN KIŞTAN FARKI NE OLA?

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑