Mevsimini Şaşıran Güneş / F. Verâ Deniz

“Bildiğimiz yollardan geçmek bizi bildiğimiz yerlere çıkarır elbet… Ya bilmediğimiz  yerler? Bilmediğimiz yollar? Bildiğimiz yollardan çıkıp dağınık, birbiriyle bağlantısı olmayan yollardan geçmek gerek bazen.  Keşif bekleyen ,nice ayak izi bile olmayan  yollardan…

Tıpkı birbirine nasıl bağlayacağımızı bilmediğimiz cümleler arasında dolaşmak gibi kaybolmak lazım bazen de…

Korkar mısınız kaybolmaktan?”der bir yazar.

Ben korkmam. Neticede kaderin götürdüğü yerden başka gidecek yerimiz mi var!

“Allah’a koşun” ve “Rabbinize dönün”

Nefsim geniş , ruhum dar. Kendimi manâların içinde kaybolmuş,  sahilsiz bir okyanus gibi hissediyorum. Tavaftayım, kendi gönlümün tavafında… Ne yana dönsem kendime (nefsime) çarpıyorum. Kendini tanımak, kendini parçalamayı göze almak demektir. Önce ben i parçalara ayırırız. Sonra aynı parçalarla yeni yepyeni bir benlik inşa ederiz. Dünyanın içinde dönen değil de dünyayı kendi içinde döndüreninden…

 O halde,  “Ben”i kaybetmeli, satırlarda eritmeli nefsini. Sonra bulmalı yeniden.

 İlahî ! demeli…  İlâhi!

“Kendi havl ve kuvvetimden teberrî edip Sana sığınıyor, Senin havl ve kuvvetine iltica ediyorum. Beni kendi havl ve kuvvetime terk etme; benim aczime, zaafıma, fakrıma ve ihtiyacatıma merhamet et. Göğsüm daraldı, ömrüm gitti, sabrım bitti ve fikrim uçup gitti. Sen ise benim gizli ve açık her şeyimi çok iyi bilirsin. Bana fayda ve zarar verecek şeylerin maliki Sensin. Üzüntümü sürura, güçlüklerimi kolaylığa çevirmeye de ancak Sen Kâdirsin. Bütün sıkıntılarımı gider, benim ve kardeşlerimin bütün güçlüklerini kolaylaştır.”

Bulunmak istiyor Yaradan. İnsanı yaratıyor. Kaybolsun, kendini arasın. Kaybolsun, kendini ararken -Rabbi-sini bulsun istiyor.

Ey Sevgili (CC)! Biz Sen’inle pergel gibiyiz ne yana dönsek yine baş başa verecek değil miyiz?

Ey kalbimin üstünden bir zindan geçerken içimde bulduğum aydınlığım

Mevsimini şaşırmış bir güneş kayıplara alışkın edasıyla giriveriyor penceremden içeri.  Ruhumun karamsarlığını aydınlatan bir nur hâlesi sarıveriyor etrafı. Zamanın içinden mis kokulu rayihaların rüzgarıyla geçip gidiyorum. İnsanın bedeninden bağımsız olabilmesi ne güzel. Bedeninden bağımsız sevdiğiyle hemhâl olabilmesi… Sevdiğinde kaybolup sonra yine sevdiğinde kendini bulabilmesi…

Çok buudlu tefekkür gerektiren şu alemde bakmanın ötesine açılan her göz gerçeği görür elbet. Lem’aların yirmidokuzuncusunu açıyorum. Ayet-ül Kübra ile selamlaşıyorum. Bulmam ve kaybetmem gerekeni gösteriyor.

“Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar”

 Dilime Niyazi Mısri’nin dizeleri dolanıyor:

Yâ Rab! Bize ihsân et, vuslat yolunu göster
Sûrette koma can et, uzlet yolunu göster

Eyledi hevâ gâyet oldu işimiz âdet
Dergâhın ulu gâyet, kudret yolunu göster

Nefsimi hevâdan kes, kalbimi riyâdan kes
Meylimi sivâdan kes, halvet yolunu göster

Candan Sana tâlip kıl, her tâatte râğib kıl
Bir Pîr’e musâhip kıl hizmet yolunu göster

Tâlim edip esmâyı, bildir bize eşyânı
Duymaya “ev ednâ” yı hikmet yolunu göster

Hâr içre biter gülzâr, zâr içre doğar envâr
Her şeyde tecellin var, ru’yet yolunu göster

Şu kim ola vuslatta, halvet bula halvette
Bu Mısrî’ye kesrette vahdet yolunu göster

Aradığımı buluyorum. Ya da aradığım beni buluyor. Kaybedilmişliklerin yalnızlığında…Güneşin kendisini yakarken etrafını yaşatması, rüzgârın avare avare dolaşırken yaşam kaynağı olması gibi, havanın nefes, toprağın vücuda dönüşmeyi bilmesi gibi…

 “Kaybolmalı bazen insan. Kendi tenhalığına çekilmeli. O ıssız karmaşanın içinde yeniden çoğalmalı” nadasa bırakılmış toprak gibi gelecek adına bereketlenmeli… İçimizde çatlamaya hazır kapalı tohumlar biriktirmeli. Kimbilir belki birgün…

Belki birgün mevsimini şaşırmış bir güneş giriverir penceremizden içeri.

F. Verâ Deniz

Vaktidir/ Erkan Bilgin

Vaktidir düşmesi yollara düşlerin
Vuruşarak ölümüne karanlıklarla
Ölmek, hem de hiç düşünmeden ölmek
Ve doğmak yeniden kıraçlarda,
Gülümseyen bir bahar gibi doğmak

Vaktidir gülümsemesi gamzende baharın
Yüreği buz kesmiş poyraza inat
Çatlatıp kabuğunu özgürlük türkülerinin
Vaktidir açması acıya inat

Güzel kokusunu sürünsün toprak
Çözsün saçlarını şimdi ağaçlar
Döksün artık sevinç gözyaşlarını o hisli bulut
Vaktidir vuslatın firkate inat

Vaktidir yanmanın aydınlık için
Sızlanmadan kuru ağaçlar gibi
Atılıp doludizgin çağın kalbine
Vaktidir yaşamanın yaşatmak için

Vaktidir bu yokluk karanlığında
Yıkayıp acı bir suyla gözlerimizi
Ayılarak gaflet uykusundan
Bulmanın asıl kaybettiğimizi

Vaktidir yağmura durmanın
O görkemli şarkıyı duyarak
Benliğimizi kusup ağız dolusu
Vaktidir birlikte orman olmanın
Vaktidir dünyayı cennet kılmanın
Erkan Bilgin

Anne Tozu Teorisi/Sabıkalı Ellerin Su İçirme Telaşesi / Farzımuhal

prematüre martılar ulanıyor gösterişli iplere
başağa durmuş buğdaylar masumiyet sarısı
ellerin doğurganlık borçlanır
o uykusuz
o huzursuz
o geceye
gece bir deniz
bu defa ölmeyecek butimar
ellerin denizden bengisu devşirecek

ispat edilmemiş önermelerde bir aloe veda
bir fesleğen ayrılık
anne ellerin ne kadar güzel

anne kulunçları ağrıyor dünyalıkların
bir tahammül sarıyor düşündükçe çehreni
ben iflah olmaz muntazırı baharın
ama kulunçları ağrıyor dünyalıkların

evlerin kapıları dokuz köye kapalı
evlerin kapıları ellerinle kınalı
bir ihtimal sarsıyor düşündükçe çehreni
nasıl bir öfkeyse bu ellerine duyulan
ellerin su içirmekten sabıkalı

ellerinde gönenç ferahlık
sibir yanaklarında buz tutmuş matem ve kıvanç
ki buz da bir su sonuçta
üşengeç anımsamalar varsın pencerenden geçmesin
anne ellerin dört mevsim dua günceli
ellerin bu sefer çiçek açmasın
seğirtip de öpeyim o gülfizan elleri

Dilerse…

Farzımuhal

İnhirak / Tahsîn-i Kelâm

Bir hırka yetecekti hâke düşecek sırta,
Yatmayı âr etmedik hâk olacak kasırda.
Dert dava oldu nefis, arzu ard arda kesif,
Düğümlendi hevesler yürekteki nasırda..

Hay huyla olmaz öyle, olacak hicap erde,
İnsanı insan yapan, âr denen ince perde,
Öze in kalma dostum, benlik denen çeperde
Görene çoktur mana aleni ya da sırda..

Namerde değmez sözüm, yol yorgunu merdedir,
Hor dava neydi sahi, divanesi nerdedir,
Nefsi aşmak mı dedin, ne müşkil bir kertedir,
Sündüs döşektekiyle, yatan bir mi hasırda..

Vahye göz kulak ol bak, bak ne diyor; “dayanın!”
Ey muasır delisi, kaç asırlık davanın,
Sözün sözdü değil mi, hani sâdık beyânın,
Yoksa kaldı mı dava, ilk o gülden asırda!..

Tahsîn-i Kelâm

Ağırdır Taşlar Azizdir Harfler / Cihangir Asyalı

“İnsanlar kısım kısım, yer damar damar”dır. Kimilerikimilerine üstün kılınmış. Böyle olunca, bilim, sanat, edebiyat, spor ve liderlik gibi insanı meşgul eden her alanda öncü ve seçkin nice kimseler ortaya çıkmış. Bu kimseler yaşadıkları topluma ve insanlığa değer üstüne değerler katmış, buna mukabil de ilgi görmüş, hayranlık uyandırmıştır. Kimi yerde bir şehir, kimi yerde bir millet ve hatta bütün bir insanlık onlarla onurlanmıştır. Onlar göz kamaştıran mücevherat gibi hep başlarda taşınmış, el üstünde tutulmuş ve tutuluyorlar.

Nasıl ki elmas, yakut ve zümrüt gibi mücevher taşlar,rengiyle, zarafetiyle, sağlamlığıyla ve az bulunurluğuyla hep elden ele, gönülden gönüle dolaşıp duruyorsa, şarkılara, şiirlere konu oluyorsa, meşhur kimseler de benzeri bir sevgi ve sempati seliyle karşılaşıp dururlar. Onların söz konusu olduğu yerde diğerlerinin adının bile anılmaması, evet, insanın tasnifçiliğiyle alakalıdır. Çoğu zaman, insan, ölçüyü tutturamayıp yüceltmeyi de küçültmeyi de abartır. Çünkü insandır.

Hâl böyle olunca, düşüncenin nabzını tutan şairler, bu durumu eleştirmeden edemezler: “Yalnız değerli taşlara değil ama uzun taşlara ve kalın taşlara ve yüksek taşlara ve yassı taşlara ve yuvarlak taşlara ve sivri taşlara da sahip çık konuştukları zaman. Ağırdır Taşlar” (Peter Laugesen)

Hâlbuki insana yapılan taksimatta değerler madden ve manen öyle bir dengede dağıtılmıştır ki sağlıklı bir düşünceyle herkes kolaylıkla eşitlenebilir. İhtiyaç noktasından bakınca, “Eczay-ı cihan cümle birbirine muhtaç”tır mesela. Evet, antika ile demir elbette bir değildir; fakat demirin lazım olduğu yerde de antikanın esamesi okunmaz. Ekmek ustası ile besteci, inşaat ustası ile şair, dokumacı ile düşünür yer değiştirdiğinde, ikinciler birincilerin yerini dolduramaz. Böyle olunca, her insan kendi alanı çerçevesinde bir antika veya mücevher konumuna yükseliverir; bulunduğu noktada saygıyı ve hürmeti hak eder.

Her insanın doldurduğu bir yer ve değer mutlaka vardır. Öndekilere nazaran ortada ve sonda bulunan ve de böyle olmakla önemsiz addedilen kişiler de kendi bulunduğu evrenin merkezi konumunda olabilir. Bir anne, bir baba, bir eş, bir evlat, bir kardeş ve bir arkadaş olarak boşluğu başkası tarafından doldurulamayan değerlerdir onlar da. Bu sebeple saygıya, hürmete ve muhabbete layıktırlar. Kulak vermelidir konuştukları zaman. Kıymet vermelidir çalıştıkları zaman. Selam vermelidir karşılaşıldığında; zira bir ağırlığı vardır onların da, “düştüğü yerdeki ağırlığı gibi taşın”

Ama insanız işte. Marifet iltifata ya da “iltifat marifete tabidir” ilkesince, marifet gösteren kimselere saygıda kusur etmeyiz kolay kolay. Şair, yazar, sanatçı, bilge ve ilim erbabı kimseler söz konusu olduğunda onlara iltifat etmekten, onları hürmetle başköşeye oturtmaktan geri kalmayız. Elbette böylesi lazımdır da; fakat işte bu durumda da ölçü şarttır. “Onlar A,B,C/ Çalımla kurulurlar başköşeye/ Alfabenin son harfleriyiz biz/ u,ü,v,y,z/ Kısık seslerimizle/ Biçare serçeleriz.”(Ali Akbaş)

İki grup vardır ki onlar kestirmeden ve ekseriyetle, taşıdıkları herhangi bir üstün değer olmadan öne çıkar ve başköşeye kurulurlar. Hem öyle bir kurulurlar ki bir daha o mevkiden hiçbir zaman inmek istemezler. Tepeden tırnağa bütün herkese hâkimiyet kurdukları için onların nazarında değerin ölçüsü de bozulur. Ancak ve ancak kendilerine faydalı olan, yakın duran, hürmet gösteren, itaat eden ve boyun bükenleri iltifata layık bulurlar. Bulundukları yerde kaldıkları müddetçe de millete kan kusturmaktan zevk duyarlar. “V. Ne vakit ölür? Ölse de kurtulsak. Ama V. Ölürse Y. Var. Ona ne vakit sıra gelir? Hadi Y. de öldü diyelim, Z. Ne olacak? Peki, ya A.,B.,C.? Onlar yetmez mi insanlara ölüm kusturmaya? Bu zorbaların arkası alınabilir mi?” (Salah Birsel)

Servet dışında herhangi bir vasfı olmadan önde konumlanan bir diğer grup da zenginlerdir. Onlar da derecesine göre bir küçük köyden başlayarak ta metropollere uzanan ölçekte tıpkı siyasiler gibidirler; lakin onların ömrü daha uzun, güçleri daha kuşatıcı, elleri uzundur. İstisna olarak onların içinden de seçkin kimseler çıkar; fakat varlıklarını borçlu oldukları değerleri çiğneyenler çoğunluktadır.

Evet, gerek taşların gerekse harflerin diliyle okunsun, fark etmez, insan ve değer görecelidir. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen, madden ve manen her değer, bakan göze göre değişir. Mesela kimi harfler hem ünlü hem de seslidir. Sesi çokça çıkan ve ünlü olan o harfler azınlıkta, sessiz ve ünsüz olanlar ise çoğunluktadır. Kimi alfabelerde bir iki tane ünlü harf varken kimi alfabelerde ise hiç ünlü yoktur. Ünlülerin ya da seslilerin az olduğu alfabelerde, ünsüz ve sessizlerin yardımıyla ses üretilir, bir nevi meşveret ve demokrasi gibi. Zaten onlarda önemli olan, ün ve ses değil mânâdır.

Fakat kimi alfabelerde sesli harfler o kadar önemlidir ki onlarsız sessiz harflerin konuşabilmesi mümkün değildir. Dudak harfleri denilen “b” ve “m”’ye baktığımızda, sanki onlar tutsaktırlar. Sesleri kısılmış, lâlüebkem kesilmişlerdir; fakat aralarına konulan bir “o” ve “a” ile bomba tesiriuyandırırlar. Bu deneyim sair harfler için de geçerlidir. Görülecektir ki sessiz harfler, sesli harfler olmadan, adeta yaşayan ölüdürler. 

Tam tersi düşünülecek olursa, ünlü harfler içinde benzeri bir durum geçerlidir. Sessiz harfleri ortadan kaldırdığımızda, sesli harflerin, yabansı ve ilkel bir varlığa büründüğü, anlamlarının daraldıkça daraldığı hatta bitip tükendiği görülür. Aa (şaşkınlık,) ee (merak,) oo (hayretli sevinç,) öö (korkutma,) uu (hayranlık,) üü (ağıt…) Bu sebepledir ki, sesli ve sessiz (ünlü ve ünsüz) bütün harfler, cevher veya sıradan taşlar, biri daima diğerine lazım ve muhtaç olarak saygı, sevgi ve hürmete layıktırlar. Yine de ölçüyü tutturmak hassasiyet gerektirir.

Gamzedesin/ İbrahim Sayar

Sanma ki kuyuda bir gam-zedesin
Yusuf’un bahtındaki gamzedesin

Yükün sabır yürürsün kaderini
Garibler kervanında hem-zedesin
Vav gibi iki büklüm kederini
Elif’e Sertaç eden hemzedesin

Sanma ki kuyuda bir gam-zedesin
Yusuf’un bahtındaki gamzedesin

Meftunlar dört duvarla mescun olmaz
Gökteki kuşlar kadar azadesin
O’nu seven ağyara Mecnun olmaz
Zindanda bile olsa asudesin

Sanma ki kuyuda bir gam-zedesin
Yusuf’un bahtındaki gamzedesin

Okuyanlar okusun elif-bayı
Sen dillerde dolaşan kasidesin
Bugün ki ağlamaktır Yakup payı
Yarın şifa gözüne gül nefesin

Sanma ki kuyuda bir gam-zedesin
Yusuf’un bahtındaki gamzedesin

Yolların Bizim Ele Bağlandı mı? / Ceylan Güriçin

Dilimin ucuna dilek gibi bağladığım sevdam
Gönlümün ervah-ı ezelden türküsü; sunam
Levh-i kalemin bahtıma çizdiği özgür turnam
Yolların bizim ele bağlandı mı?

A benim tenine bahar biçtiğim
Kokusunu binbir renk gülden seçtiğim
Uğruna bir nefesten değil, serden geçtiğim
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Dünyaya sitemsiz baktığım yanım
Canımda dereler misali dolaşan kanım
Bağrımın sol yanında yer yapmış payım
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Sözümü yazmaktan usanmaz lehçe
Gönül sazının mızrabı düşmez hiç yere
Birleri bıraktım günde dilerim belki bin kere
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Yol gözlemek her aşığın kaderinde
Hasretle pişer bağırlar bizim ilde
Semada seni görenler var, izin nerde
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Gel, izini kurttan kuştan sorduğum
Her rüyamı geliyor diye yorduğum
Ufuklarda her gün ismini okuduğum
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Gerekirse sevdana hep sancaktarım
Senin mendilini bir ömür sallarım
Kavuşmak illa ki var, tahammülkârım
Yolların bizim ele bağlandı mı?

Sen /Aksel Turgut Tuna

Seni düşününce ben,
Yeşerir yeniden ömrüme şahit bahçemdeki söğüdün yaprakları,
Ve akar ellerimden gül kokan yollarının kupkuru toprakları,
Güvercinler uçuşur penceremin pervazında,
Isınır hayalinle garipler puslu zemheri ayazında.

Sana kavuşunca ben,
Dirilir gökkuşağım masmavi tarafından,
Patika yollarda oynar çocukluğum en safından.
Öper meltemler mezarımı alnından,
Ben gitsem de bırakma ebedi Senin yanından…

Aksel Turgut Tuna

Istırap ve Vehimler / Mehmet Remzi

Gün gece yorganını örtünüp uyuyunca
Başlar içinde usul usul gurbetin sızısı
Yalnızlık insana dost olur yıllar boyunca
İman yoldaş tesellin olur alın yazısı

Bir yangın tutuşturur zamanı yakıverir
Ufuklar kızıllaşır kuş gibi ürperirsin
Bir ateş seli olup önüne akıverir
Mazi..Ve sen zamanın kıskacında erirsin

Duygular kanatlanır içinde birdenbire
Yol yokuş sular derin her yerde haramiler
Bir sessiz gemi daha çıkar uzun sefere
Sırayla demir alır hayalinde gemiler

Göz kırpan yıldız gibi bir umut belirse dersin
Koyulaşır karanlık toplanır bir kuytuda
Biraz daha dinlenmek için uyumaya gidersin
İzin vermez vehimler hücum eder uykuda

Görünüp kaçmaktadır vehmin bütün hilesi
Meydan okusan serap gibi önünden koşar
Ah bu vehimler ah bu gurbet çilesi
Bazı geceler bilmem neden bu kadar coşar ?

Mehmet Remzi

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑