Avuçlarımın İçindesin Ey Yıllar / Hamide Yaramış

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Gün gün, ay ay hesabın var

Hele o saatler var ya

Hiç saklanmayın öyle

Bana diyecekleriniz var

Bazen tatlı bazen acı

Bazen suskun bazen çılgın

Şimdiki durgunluğunu bilmem gerek

Bıkmış, tükenmiş olmak neden

Nerede heyecanlarım

Korkularım bile çelimsiz

Hislerim hevessiz

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

İmbik imbik geçen delişmen anlar

Rotasız bencil algılar

Karaktersiz nedenler

Sebepsiz kahroluşlar

Ağıt ağıt ağlayışlar

Çaresiz el amanlar

Tutuklu kaldığım katran karası suskunluğum

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Bana diyeceğin çok şey var

Dinleyeceğim bıkmadan, usanmadan

Nasibim niyazımdı

Tükendi kelimelerim

Tükendi hislerim

Ayaz yedi yüreğim

Bir sen vardın benden olan

Bir ben kaldım senden olan

Aşk sarmaşıktı, sırnaşıktı

Aşk kendi çapında bir ışıktı

Yoruldu niyazlarım

Yeis yorgunu hallarım

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Bahanelerle değil gerçeklerle gel

Kısmetinle heybetinle şevkinle gel

Ölümü öldürüp diriltici nefesinle gel

Ey benim ömrüm

Binbir türlü ümitsen gel

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Verilmişse ezelden güzel hallar

Çekip çevirip donatılır

Gelin gibi süslenir damat gibi oynatılır

Düğün alayına neşe ve sevinç katılır

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Ne kız bana ne de güdüle

Akışına bırakmak değil bizim derdimiz

İpin ucundan tutup ilmek ilmek öreceğiz

Sökülürse bir yerinden

Bırakmak yok artık en derinden

Sıra sıra tutulur boşluklar

Her iş sırrını bilir zamanını yoklar

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Temaşa et zerrelerinde tüm varlığı

Alem yaşam sevincine boyanmış

Gün geceye dolanmış

Ay gökyüzüne kendini salmış

Bulutlar huşu ile yağmuru yaymış

Toprak ana pek güzel nefes almış

Avuçlarımın  içindesin ey yıllar

Kaysan da dursan da

Ne farkeder!

Artık bana her mevsim bahar

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Arazlı avazlarında bir sonu var!

Mart 2022

HAMİDE YARAMIŞ

Bir Elif Şiiri / Farzımuhal

-memleketimin isimsiz eliflerine

Biraz utanç içinde yazdığım mısralarım

Soylu direnişini nasıl eder ki tarif

Destan yazamam belki harfleri sıralarım

Bu şiirin özeti iki hecedir “ E-lif “

.

Bilmem kaç gece sahi uyku nedir bilmedin

Gülce bakışlı balan raks ederken düşünde

Bükülüp vav olsan da zalime eğilmedin

Aydınlık bayram yaptı senin bir gülüşünde

.

Dilinde ıslak dua, kollarında bukağı

Yoruldun biliyorum cevapsız sorulardan

Belki kutlu görevin nurlandırmak bu çağı

Umut peylemek belki gökteki kumrulardan

Farzımuhal

Ay bakışlılar / Yakup Kenan

Tutulmuş  Ay bakışlarını götürme uzağa
Bilirsin çölün neye muhtaç olduğunu
Sesin mahrem (ç)ağlayanlara
Alıp gitme nefesini dalgalara karışıp
Bir anıt misali kal
Kıymetini bilmeden kimse
Dur baş ucumda kıpırdamadan…

Ne dumanı dindi ocağın
Ne de kurudu gözüm de yaş
Hiç tanımadığın/m gibi
Uzaktan uzağa (b)akıp gitme
Usul usul gölgeni içmesin yol
Soğuğu bana mı has bu kederin/m
Çıkıp gitmek var derken yıldızlara
Aya tutulmak kaza(ra)
Öyle derdim/k sessiz ve kısık
Tek taraflı bir sır acım/n
Kazınır belki taşıma
Efil efil toprak kokusu
Uğultu serenat rüzgar
Taze bahar çiğdemler de
Çayırlara çiğ yağmış
Dört yapraklı yonca(m) visal…

Arzu(m) gözlerin de mü/hür
Yokluk var mı
Ar mı varlık (y)anında
Tutuşmuş dallar/ım
Mevsim Son/bahar
Ay bakışların alıp gitme uzağa
Hummalı geceler de sana ihtiyacım var…

27.02.2021
Yakup Kenan
(Ay bakışlarıyla gecemizi aydınlatan masum çocuklarımıza ithaftır)

Tespihim Sende Kalsın Akrem 5.BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

5.Bölüm FERYAT EDEN ANNE

Bizi bugün başka bir bölüme götürdüler ve orada bütün parmak izlerimizi aldılar. Normalde parmak izi alınanlar bir gün sonra serbest kalıyorlar ama yarın pazar olduğu için bir gün daha buradayız. Muhtemelen pazartesi öğleden önce çıkarız ve siz de en geç salı günü çıkarsınız, dedi Naim Abi. Türkiye’den gelen göçmenlere özel bir durummuş bu. İleride değişir mi belli olmaz ama şu anda en fazla dört gece misafir ediliyormuş burada. Diğer ülkelerden gelenlerse aylarca burada tutuluyormuş.
Koğuşun içi iyice kararmıştı. Sadece koğuşların arasında bulunan koridorda ışık vardı. Ve büyük bir televizyon… Yunanca olsa da dili, çocuklar için televizyon televizyondu. Demir parmaklıkların bu tarafında, ayakları ranzalardan aşağı sarkan farklı milletlerden, farklı renklerden çocuklar … Onların gözleri televizyon ekranında ve benimse gözlerim tam karşıdaki duvarda.


Ben resme dalmışken bir gürültü oldu aniden. Hepimiz kapıya doğru bakıyorduk. Belli ki yeni gelenler vardı. Ve vakit geceye yaklaşıyordu. Biz geldiğimizde gündüz olmasına rağmen çok korkmuştuk. Şimdi gelenler kim bilir neler hissediyorlardır diye düşünürken birkaç saniyede koğuş kapısının orada olmuştum. Evet gelenler de Türkiye sürgünleriydi. Üç kadın, beş erkek bir de küçük bir prenses… Koğuştakilerin çoğu uyuyordu. Ve bu saatte yatakları düzenlemek, gelenleri özellikle aile olanları aynı ranzaya yerleştirmek epey zor olacaktı. Ben ve Mehmet hızla ranzaların üzerine çıktık ve karanlıkta bir o tarafa bir bu tarafa atlayarak boş yerler aradık. Bizim ranzanın iki yatak solunda kalan gençlere yaklaştım ve beden dilimle yardım istedim. On beş, on yedi yaşlarında tertemiz simaya sahip olan birinin kendisinden yaşça büyük olanla tartıştığını fark ettim. Ve onları anlayabiliyordum. Çünkü Kürtçe konuşuyorlardı. O an nasıl mutlu oldum anlatamam. Xalo dışında Kürtçe konuşan birilerinin olması güzel bir duyguydu. Uyanan arkadaşlarını uyandırdılar. Ve birkaç dakika içinde yeni gelen arkadaşlara yer bulduk. Kadınlar alt ranzalarda erkekler üst ranzalarda…

Ertesi Gün (8 Ekim Pazar 2017)


Yuvarlak sert bir ekmek, meyve suyu ve reçel … Sabah kahvaltımızı ranzaları üzerinde yan yana sıkışarak yaparken tanıştık gece gelenlerle. Komiser, polis, gazeteci, esnaf, öğretmen… Her birimiz yıllarca hizmet etmek için gecesini gündüzüne katan insanlarken şimdi bir mülteci kampında yan yana özgürlük hayalleri kuruyorduk. Amin Maalouf’un Empedokles’in Dostları kitabında, “Evvel zaman içinde bir gün insanlık bölünmüş. Bazıları, yeni bir site inşa etmeye giden göçmenler gibi ayrılmışlar. Diğerleri kalmışlar. O zamandan beri birbirine paralel iki insanlık vardır. Biri ışık içinde yaşar ama gölge yapar. Diğeri ise gölgede yaşar ama ışık taşır. Her biri kendi yolunda ve kendi ritmince ilerlemiştir…” dediği gibi bir şey oldu. Komiser Hamza Bey eşinden sırt çantasını rica etti ve kâğıt kalem çıkardı. Madem ki burada sınırlı kalacağız ve hepimiz birkaç gün sonra çıkacağız o zaman burada bizden daha fazla kalmış ve kalacak olanlar için bir şeyler yapalım, dedi.

Kahvaltıdan sonra bomboş kalan yatağın üzerine herkes çantasından bir şeyler döktü. Yol azığı olarak ne koymuşlarsa çantalarına… Kuru yemiş , çikolata , elma, muz vs vs… Yatağın üzerinde epey yiyecek birikmişti. Üç gündür çay içmeyen benim gibi çay tiryakisi birisinin ilgisini en çok da hazır çaylar çekmişti. Ah ketıl olsa da çay içsek ve buradaki herkese çay içirsek dedim ki sözü ağzımdan aldı Naim abi. Var hocam, olmaz mı… Hatta bazıları içti de ama hepsine yetecek ne çayımız ne bardağımız vardı. Ama şimdi var. Hem yeterince bardak hem de çay vardı. Koğuşun kapısının yanında dış tarafta bir telefon ve telefonun yanında da priz vardı. Orada suyu ısıtıp sırayla herkese çay içirecektik. Bu fikir bile yorgunluğumuzu azaltmıştı. Biri ışık içinde yaşar ama gölge yapar. Diğeri ise gölgede yaşar ama ışık taşır, demişti ya Maalouf… Aynen öyle. Bu koğuş karanlık olabilirdi, ağlayan bebekler, bilinmezliğe kayan bakışlar olabilirdi ama hepimizin yüreğinde kanatları hiç durmayan bir umut kuşu vardı. İngilizcesi olanlar ile Emir Bey, Mustafa Bey ve Mehmet Kürtçesi olanlarla da ben ve Naim abi irtibat kuracaktı. Arapça konuşanlar ile de irtibata geçtiğimiz Suriyeli Kürtler irtibata geçecekti. Bu şekilde koğuştaki çocuklara kadınlara meyve, çikolata, kuru yemiş ve çay götürebilecektik. Benim dün geceden kalma bir teşekkür borcum vardı. Yan tarafta bulunan gençlere yaklaştım ve avucumdaki yemişleri uzattım. Dün gece için teşekkür ettim. Uykularını bölmüş, yerlerinden etmiştik. Ülkelerinden olmuşlar için yatak değiştirmek çok zor bir şey olmasa da fedakarlık, fedakarlıktı. Akrem ile orada tanıştım. Gece tartıştığı , ikna etmeye çalıştığı kişi abisiymiş. Aşağıda ranzadaki yaşlı kadınlardan birisi annesi diğeri de halasıymış. Babaları , Amcaları ve ablaları Şengal’de kalmış.
Namazı kıldığımız ranzalar koğuşun en arka tarafında köşedeydi. İmam biraz öne doğru, cemaat de arkada dört ranzada namaza durduk. Namazdan sonra ellerimizi açmış dua ederken Xalo’nun ailesinin kaldığı taraftan, alt ranzadan ağlayan bir kadın; duvar, kapı görevi gören battaniyeyi sıyırdı ve bana yalvardı. “Ne olur dua edin. Bebeğime dua edin…” Konuştuğu lehçeyi anlamakta zorluk çeksem de ağlaya ağlaya kurduğu cümlelerden “Seyda, zarokamın, dua” sözcüklerini anlayabiliyordum. Duamız bitti. Hepimizi çok sarstı o ağlamalar. Yerlerimize geldik herkes kendi ranzasının üzerinde öylece kalakaldı. O kocaman koğuşta küçük çocukların sesleri de dahil bütün sesler bir an durmuş ve sadece o kadın ağlıyordu. Dün gece de bir ağlama duymuştum, ülke özlemi diye düşünmüştüm. Belli ki ağlayan aynı kişi. Emir Bey yanıma gelerek, bir gitsek konuşsanız, dedi. Eşim çok üzülüyor, belki bir yardımımız dokunur. Aşağıya indim ve Emir Bey ile eşi de arkamdan geldiler. Xalo da oradaydı. Ağlayan kadın ise kendisini teskin etmeye çalışan iki kadının arasında saçını başını yolarcasına feryat ediyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, yanakları ise çizik içindeydi. Tırnakları ile çizmiş yüzünü. Kendisini kaybetmiş, cinnet geçiren bir kadının feryadı bütün koğuşta ve biz onu teselli etmeye gidiyorduk. Oysa kendisi ile aynı dili konuşanlar vardı sağında solunda. Ama denemeliydik. Xalo’ya sordum önce. Neden bu kadar ağlıyor, dua ettik ona ve edeceğiz de…
Xalo anlatınca öğrendik hikayesini ağlayan annenin…O bir anneydi ve ancak bir annenin acısından dışa vuran yansımalar olabilirdi bu feryatlar. Hepimiz daha Xalo anlatmadan anlamıştık bu feryadın annelikten gelen yönünü ama ortada bebek de çocuk da yoktu. Dua isterken de bebeğime dua edin demişti bu genç kadın. Halil Cibran’ın Kırık Kanatlar kitabında okumuştum “İnsanoğlunun dudaklarından dökülmüş ve dökülecek en güzel sözcüktür “anne” ve en güzel feryattır “annem” feryadı. Kalbin derinliklerinden yükselen, umut ve sevgi dolu, nahif bir kelimedir. Her şeydir anne; kederdeki tesellimiz, dertteki umudumuz, acizliğimizdeki gücümüzdür. Sevgi, merhamet, anlayış ve bağışlayıcılık kaynağımızdır. Annesini kaybeden daima koruyan ve kutsayan tertemiz bir ruhu kaybetmiş demektir.” Ama burada kaybedilen bir anne değil de bir bebekti. Xalo anlatınca öğrendik hikayesini ağlayan annenin…

Devam edecek…

Tespihim Sende Kalsın Akrem 4. BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

TEN DAYS

“… önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim.” Diyordu Dostoyevski, Yeraltından Notlar kitabında.
Ve şimdi benim de önümde uzun, upuzun bir duvar ve üzerinde de bir ülke vardı. Nasıl tasvir edebilirim size, onun acziyetini yaşıyorum şimdi. Loş bir koğuşta sıra sıra ranzaların üzerinde, sırt çantasını yastık ederek uzanmış olan ben; karşıdaki duvarda, duvarın içindeki resimde kaybolan ben şimdi o çizgileri nasıl aktarabilirim zihinlerinize onun ıstırabını yaşıyorum. Birkaç gün kalacağız demişti Mehmet. Birkaç gün kalacaksınız demişti bizi karşılayan Naim abi. Ama ya bu duvar. Ya bu hasret çizgileri. Birkaç günün eseri olamazdı bu kocaman resim. Büyük harflerle BANGLADEŞ yazıyordu ve uçak vardı. Ve okul… Ve her huzurlu çizimde olan ırmak. Çizen belki huzurlu değildi ama yurdunu, ama köyünü, ama evini o duvara rengarenk çizerek kim bilir ne kadar haz duyuyordu.
Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanında “Bana boş boş oturup duvar izlettiren herkese kırgınım” diyordu ya… Ben şimdi derste anlattığım o romanın bir parçası olmuş ve duvarı izliyordum. Bir an bir sıcaklık hissettim ve garip bir ürperti… “Hello” dedi tam arkamdaki ranzada oturan adam. Koğuşa girdiğimizde hemen yanımda duran adamdı o. Hello , dedim ve ürktüm. Ama belli ki konuşmak istiyordu. Yeni bir simaydık bizler onun için. Dışarıdan geliyorduk. Biz dış, o içti. Biz bulutları taze görmüştük o ise boş boş duvarlara bakan Tutunamayanlardan soluk yüzlü, gri saçlı bir Selim Işık’tı. Pakistanlıydı. Mehmet’in İngilizcesi ile anlaşabildik onunla. Mühendismiş. Ve on gündür buradaymış. “Ten Days”


Orada kaldığımız süre boyunca ne yaşadıysak hepsini ama hepsini bütün detaylarıyla not aldım ama hemen arkamdaki ranzada yatan o Pakistanlının ismini not almadım. Çünkü onu defterime Ten Days olarak yazmıştım. Pakistan’dan biri daha vardı. On beş, on altı yaşlarında zayıf bir çocuk. Adı Salman idi. Güzel bir Türkçesi vardı. Meğer aylardır burada kalıyorlarmış. Ve mühendis olan on günden sonra bırakmış saymayı. Ne saat var ne de telefon. Karanlık bir koğuş , kirli duvarlar ve çocuk sesleri… Farklı milletlerden , farklı renklerden çocukların sesleri… Bırakmış saymayı. Bırakmış zihnine sayıları istiflemeyi. On günü sabitlemiş ve her sorana “Ten Days” diyormuş. Salman gülerek anlatıyordu ama mühendis acı acı bakıyordu yüzüme ve neler neler anlatıyordu. O gri saçlı adam Edip Cansever oluyordu adeta ve ‘Bilmez miyim Hiç’ şiirini okuyordu sanki. Salman “Ten Days” sözünü tekrar ede ede okurken ben o şiiri duyar gibi oluyordum soluk yüzlü Pakistanlının suretinde.
“Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kuş havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri”
Dağılıp gitmişler her biri bir yana
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gideceğim bir yer”
 
Naim abi ve Ali Bayram geldiler sonra. Ranzalar yan yana sıralandığı için her birisinin alt katı birer küçük oda ve üst katı ise havadar birer balkon, teras ve mescit idi. Mehmet, ben, Naim abi ve Ali Bayram şimdi o terasta diz dize, yüz yüze sohbet ediyorduk. Her şeyi birer birer anlattı bize Naim abi.
Tuvalet nerede… Oradaki hangi musluktan su içilir, hangisinden içilmez… Kıble hangi yönde… Yemek saatleri nasıl… Ve en önemli soru ve cevabı…
Biz de mi Ten Days zikrinin müdavimi mi olacaktık burada , yoksa çıkacak mıydık ?

Tespihim Sende Kalsın Akrem 3. BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

DUVARDAKİ RESİM

Tespihim Sende Kalsın Akrem 3. Bölüm

   Kapının önünde,  çantalarımız yerlerde ve ilk kez görüşen  kolların sarılması ve ağlamalar… İki aile vardı bizden önce gelen ve bizimle benzer kaderi yaşayan.  Onların orada olması , bizi karşılaması tarif edilemez bir hazdı. Yeni gelenler olarak bizler şoktaydık ve o teselli buluşması ile dağılmıştı bulutlar. Hani filmlerde bazen siyah beyaz görüntüler yavaş yavaş renklenir ya. Siyah dallar yeşile, gri gökyüzü maviye , ve simsiyah topraklar kahverengi ya da başka renklere. İnanın o an çevremizi saran bambaşka milletlerden gözlere renk geliverdi sanki. İlkin bembeyaz giysiler içinde iki yaşlı kadın gördüm. Biri ayakta , demir parmaklıkların yanındaydı. Diğeri ise bir ranzanın alt katında oturuyordu.

Bize bakıyorlardı. Oturan kaçırdı gözlerini benden. Ayaktakinin beyaz belinde turuncu renk bir kuşak da vardı. Ve ona yakın ranzalarda ve ranza boşluklarında on kadar genç. Genç diyorsam en büyüğü on sekiz yaşlarında ancak ya var ya yok. Giysiler ezidi olduklarını gösteriyordu. Sadece renkler mi değişmişti. Hayır. O bölgeden yüzüme Şengal’den rüzgarlar esiyor , kulağıma Şengal’den genç kızların feryatları ve o ayaktaki gençlerin kurşunlanan babalarının çığlıkları da geliyordu adeta. Dedim ya değişti bir an her şey.  Korkum yerini başka bir hal ile değiştirivermişti. Niye korkmuştum ki, niye ürkmüştüm ki ? Burada bu karanlık,  bu loş koğuştakilerin her biri de benim gibi yola düşenler değil miydi? Her birinin ardında özlemler her birinin önünde umutlar yok muydu ? Bize en yakın olan bölgede esmer iki kişi vardı. Biri on dört,  on beş yaşlarında diğeri ise kırk yaşlarında beyaz saçlı bir adam… Ya Pakistan ya Afganistan’dan gelmiş olmalılar diye geçti aklımdan. Koğuşun ağası rolünde olan benden epey kısa ve seyrek saçlı olana ise etraftakiler Xalo, Xalo dediklerine göre bir Kürt’tü. Ya Suriye’den ya Irak’tan olmalıydı. Görevli bizi demir kapıdan içeriye yönlendirirken Xalo bizi teslim alan gümrük memuru gibi bir tavır içindeydi. Bu yazdıklarım bir dakikanın onda biri gibi kısa bir süre içinde etrafıma baktıklarım. Karanlık koğuş bir an aydınlanmış bir an rengarenk olmuştu. Kendimiz ile aynı kaderi yaşadığımız dostlar birer antibiyotik olmuşlardı meyus halimize.

Yan yana ranzalar vardı. İkişer ikişer yan yana dizilen ranzalar birer küçük eve dönüşmüş adeta. Alt katta belli ki kadınlar, kızlar kalıyor ve üstte de erkekler. Alt ranzaların her tarafı kahverengi,  siyah bezlerle sarılmış ve ülkelerinden uzakta analar için birer sığınağa, birer mağaraya,  birer limana dönüşmüştü. Bebeklerin ağlaması , çocukların ranzaların arasından koşturmaları ve üst ranzada uzanmış vaziyette olanların bize bakışları arasında şaşkın şaşkın Ali Bayram Bey’i ve Naim Bey’i takip ederek bizim kalabileceğimiz boş evcik arıyorduk. Biz kenarda beklerken Naim abi elinde battaniyeye benzer eski zamanlardan kalma belki Moğollardan belki Avarlardan belki de Hunlardan kalma bezlerle bize doğru geldi.
   Ablamız ve çocukları alt ranzada siz erkekler de üst katta kalacaksınız. Hadi biraz istirahat edin, ben biraz sonra gelip size her şeyi anlatacağım, dedi.

Yattığım yer. Karşıda kocaman bir resim vardı.

  Sırt çantamı yastık yapıp tam uzanacaktım ki tam karşı duvarda kocaman bir resim gördüm ve ben o resimde kayboldum. Adeta o resim ince ekran bir televizyon oldu ve ben içine girdim.

Devam edeceğim.

Eltaf’ım / Yusuf Kar

              
Eltaf’ım!
İçim, dışım, etrafım!
Dört duvarımsın dört yanımda
Başımın üstüne tavansın           
Düşüp döşünde kaldığım zemin 
Gözyaşlarımı sildiğim seramik mendil
……çakır ayaz soğuksun
………………………………… pamuksun 

Eltaf’ım!
Kulak kesilip uzaktaki her sese
Düşüyorum ardına nefes nefese 
Patika bulup duvarların arasından 
Sana dönüyorum şahlandırıp ruhumu
Senden dönüyorum ellerim boş yorgun argın
Yine boynu bükülüyor avludaki çınarın
Bir türkü çalınıyor kulaklarıma mazgaldan
“mahpushanelere güneş doğmuyor”
Yanıyor içim ses ses perde perde 
Hayalin ellerimden tutuyor içim soğumuyor
 
Eltaf’ım   
 her görüş sofrasına oturduğum evsin
Gözleriyle f/ezama dünyalar taşıyan devsin
Sen akrep kıskacında geçen zaman
 yelkovanın getirdiği bal, şerbet
Ruhumdaki tayy-ı ansın
Sen zindanımdaki cennet 
 tenimdeki tayy-ı mekansın

Eltaf’ım
Sana sesleniyorum hücremde
Dipsiz  kuyularda yalnızım
Kapı üstüne kapı, 
                             demir üstüne demir
Belki derinlerden erişemez sana avazım 
Son matruşka bu, canlı canlı mumyalandığım kabir
Sarsa da bedenimi tepeden tırnağa bir kilit 
Belki kalbim incir
Allah şahit… 
Ruhumu tutsak edemez bu zincir

Eltaf’ım
Sabrım, gücüm, zaafım
Sana sesleniyorum hücremde 
Bilirim sevdiğim gecelere gönül koyarsın
Yollara göz kesilir, kapılara kulak dayarsın
 D/uyuyorsun 
Kabusların yorduğu çehrenle gülüyorsun      
 uyuyorsun
Hayır hayır uyanıksın 
 Şimdi mehtaba sen de tanıksın 
Bilirim vuslata sen de yanıksın 
Gördüğüm şu aya bakıp benle gülüyorsun
Ay denizlerinden ranzama s/üzülüyorsun 

Eltaf’ım!
Sılam, gurbetim, arafım!
Sana sesleniyorum hücremde
İhtiyar özlemler çekip çocuk hayaller kuruyorum 
Beyaz atlar geçemez bu duvarları biliyorum 
Ama yine de ben beyaz atlara biniyorum 
Kapatıp gözlerimi nal seslerini dinliyorum 
Mektuplarıma yetişiyorum önce 
Yaşarıyor kirpiklerinin çiğ tanesinde irem bağları
Kehribar gözlerin gülünce
Yün gibi eğirip atıyorum aramızdan dağları

Eltaf’ım!
Sana sesleniyorum hücremde
Güneşin sabahladığı gecelerde 
Bir düş görüyorum penceremde 
Bir kuş sürüsü geçiyor akşamları
Gagalarındaki özgürlük tutamları
Düşer mi?
……………………………………………bekliyorum.
Keşke güvercinler taşısaydı yine muştuları 
Ama ben en çok kartalları seviyorum 
Onlar da özgürlüğü seviyor biliyorum
Kapatıp gözlerimi kanat seslerini dinliyorum
Sesime yetişiyorum rüzgardan önce
Yeşeriyor  gözlerinle sulanan kalbimin bağları 
Kuru yapraklar gibi savurup aramızdan duvarları
Her gece kalbimle sana geliyorum
Her gece ayaklarımla ölüyorum 
    Hücremde 
                                        Yusuf kar 

bekleyiş/farzımuhal

Seslendiren: Zeynep Kaya

Beklenen olmak mı ağır
Bekleyen olmak mı
Yıldızların raksettiği yerdesin
Şehrah genişliğinde bakıyorsun bana
Patikalar boyunca koşuyorum sana
Ayaklarım toz toprak
Ayaklarım kan revan
Belli ki ben gelemiyorum
Rotamda Antarktika aysbergleri
Gemim su alıyor
Dümenim kırık
Ellerim yanık
Ellerim zemheri
Takvimlerin fâş etmekten sakındığı
artık yıl hüznüyle bekliyorum seni
Dört yılda bir gün bari
O günde bir an bari
An beni..
Şenliklerde suskunluğum kadar değil
Çöllerde susuzluğum kadar
Bekliyorum seni
Dilim damağıma yapışık
Simurgun kanadına tutunmuş müjdeler beklemekteyim
İçinde sen var olan
Gözlerim ufukta
Gel artık

Farzımuhal

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑