bir şebnem düşer / Mehmet Şahin Keskin

bir şebnem düşer

baharın ortasına

dirilişe “merhaba” der

boyun büker erguvanlar 

bahar mahşerinde 

neşeleri kısa sürer

.

bir şebnem düşer

hayatın ortasına

celbeder merhameti

şefkat kesilir anneler

şükür damlatır çeşmeler 

ikramlar birbirini izler

.

bir şebnem düşer

denizin ortasına

müjdeyle dolar gemiler

karşılık bulur bir gün 

duaya kalkan eller

sona erer bekleyişler

.

bir şebnem düşer

gecenin ortasına

katresi deryalara bedel

siler bütün zulmetini

karanlık çekilir izbesine 

nura gark olur sineler

.

bir şebnem düşer

ölümün ortasına

gözlerden korkuyu siler

beşaşet kaplar yüzleri

hayata göz kırpar 

öteye yürüyüşler…

.

 bir şebnem düşse

gönlümün tam ortasına 

kendime getirse beni

kırılıp dağılır kasvetler

gerçekleşir düşler

Avuçlarımın İçindesin Ey Yıllar / Hamide Yaramış

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Gün gün, ay ay hesabın var

Hele o saatler var ya

Hiç saklanmayın öyle

Bana diyecekleriniz var

Bazen tatlı bazen acı

Bazen suskun bazen çılgın

Şimdiki durgunluğunu bilmem gerek

Bıkmış, tükenmiş olmak neden

Nerede heyecanlarım

Korkularım bile çelimsiz

Hislerim hevessiz

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

İmbik imbik geçen delişmen anlar

Rotasız bencil algılar

Karaktersiz nedenler

Sebepsiz kahroluşlar

Ağıt ağıt ağlayışlar

Çaresiz el amanlar

Tutuklu kaldığım katran karası suskunluğum

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Bana diyeceğin çok şey var

Dinleyeceğim bıkmadan, usanmadan

Nasibim niyazımdı

Tükendi kelimelerim

Tükendi hislerim

Ayaz yedi yüreğim

Bir sen vardın benden olan

Bir ben kaldım senden olan

Aşk sarmaşıktı, sırnaşıktı

Aşk kendi çapında bir ışıktı

Yoruldu niyazlarım

Yeis yorgunu hallarım

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Bahanelerle değil gerçeklerle gel

Kısmetinle heybetinle şevkinle gel

Ölümü öldürüp diriltici nefesinle gel

Ey benim ömrüm

Binbir türlü ümitsen gel

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Verilmişse ezelden güzel hallar

Çekip çevirip donatılır

Gelin gibi süslenir damat gibi oynatılır

Düğün alayına neşe ve sevinç katılır

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Ne kız bana ne de güdüle

Akışına bırakmak değil bizim derdimiz

İpin ucundan tutup ilmek ilmek öreceğiz

Sökülürse bir yerinden

Bırakmak yok artık en derinden

Sıra sıra tutulur boşluklar

Her iş sırrını bilir zamanını yoklar

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Temaşa et zerrelerinde tüm varlığı

Alem yaşam sevincine boyanmış

Gün geceye dolanmış

Ay gökyüzüne kendini salmış

Bulutlar huşu ile yağmuru yaymış

Toprak ana pek güzel nefes almış

Avuçlarımın  içindesin ey yıllar

Kaysan da dursan da

Ne farkeder!

Artık bana her mevsim bahar

Avuçlarımın içindesin ey yıllar

Arazlı avazlarında bir sonu var!

Mart 2022

HAMİDE YARAMIŞ

Bahar Heyecanı / Mehmet Şahin Keskin

zaman nehrinde bahar mevsimi

bir koşturmaca sürer her yanda 

yamaçlarda vuslat heyecanı 

tomurcuk serpilme ısrarında

 

küme küme dönerler güneşe

karıncalar, çiçekler rengârenk 

hepsi sevgiyle yürür, pür neşe

renkler atlası sanki kelebek 

 

rüşeymler birbiriyle yarışta 

seyrine doyulmaz bağ-ı irem

sergiler fasıl fasıl; art arda 

kim aşina ki bu ba’sa her dem?

 

ne enfes, bahar iklimi tek ses 

yer ve gök topyekün tefekkürde 

dünya baharı geçici heves

bazen boğulan olur içinde

Dağlarda Kardelen Çayırlarda Papatya/ Derya Hekim

Kabalıklar içerisinde yalnızlık gönül istediği ile buluşamadığından doğar. Ne gece ne gündüz anlam ifade etmez artık. Gönül istediği ile değilse varmak istediğine varamamışsa mahzundur hep. Yarım kalmıştır yaşamda onun yeri. Gece ve gündüz genel manalarıyla tanımlanmasaydı eğer, ikisinin de tamamlanamamış zamanın yarısı olduğunu keşfederdik. Kendilerini yarım kalmış, kavuşamamış aşıklardan sayarlardı belki de. Gecenin en koyu yerinde gün atar. Ama gece, gündüze kavuşamadan ince hüzmelerle solmaya başlar. Gündüz uyanır kendisini bekleyen doğaya ve insanlığa. Aranır durur diğer yarısını. Gecesini bulmak için döner adım adım dünya üzerinde. Umudu ile söner yavaş yavaş. Akşam serinliği çöker aydınlık kızıllıktan karaya döner ince ince. İşte gündüz de gece de bunca kalabalığa kavuşur da birbirlerine kavuşamazlar.

Gece ile gündüzün bu sırlı arayışını, kavuşma isteklerini onlar gibi yolların kapandığı diyarlarda çocuklarının soruları karşısında aciz kalmış anneler keşfetti bu dönemde. Bu anneler ki kimi medrese-i yusufiyenin küçük, demir parmaklı pencerelerinde keşfetti, kimi medres-i yusufiyediki kocasını beklerken, kimi sadece adını duyduğu dilini bilmediği diyarlarda keşfetti. Her biri kendinden bir parçayı buldu bu sırda. Bu sır ki ilahi bir değerdi. Sabrı öğretirken direncini güçlendiren bir sırdı. Kadın olmanın çile hanesini doldurmak olduğunu yeniden anlatacak bir sırdı. Kadın olmaktan öte annenin ayaklar altına cennetin verilmesinin sırrının anlamıydı belki de. Şefkatin yanında sabrında birer örneğiydiler.

Kadın naif olduğu kadar güçlüdür de. Hele anneyse dünyaya karşı duracak cesareti vardır. Bir kadının en güçlü yanı en zayıf olduğu yeridir. Kadın bu güçlü yanını istiridyenin incisini doğurması gibi korur. Ama bu güçlü yerinden yaralanır. Yetememe endişesinden, sorulara verecek cevabı olmayışından, yarının ne olacağını bilemeyişinden anneyi yakalar. Evlat; her anne yüreğinin ince sızısı, öpüp koklamaya kıyamadığı çiçeğidir. Bahar bahçeleri de neymiş evladının bir gülüşü karşısında. Bir defa yüzü gülsün ciğerparesinin bin bir çiçekle donatır etrafı. Ah anne karanlığın en koyusuna çekildiğimiz dönemde gözünde yaşın kuruduğu anne. Yarın adına hayal kurmaya korkar oldun anne. Elbet her hali bilen görene itimadın tam lakin gönlün pare pare oldu anne. Evladının arayışına ses soluk olacak bir imdat dilendin gece boyunca. Yaşadığın bunca şey değil de evladının iniltileri kesiti nefesini. Kaç gecenin karanlığını yavrunun sayıklamaları ile boğdun. Kendinle kavganın tek şahidi zamanın sahibi oldu. Herkes yaralı, herkes mahzundu kimsenin kimseye merhem olacak takati yoktu. Bir tek evladı için yeniden doğruldu anne. Yeniden baktı karanlığa. Korkuları vardı dağlar cesametinde, bilmediğinden korktuğu kadar hicabını duydu yeri geldi. Anne, gece karanlığında ne kadar ağlarsa ağlasın sabahına evlatlarına sofra kurdu. Kadın olmak her yükü göğüslemekti bir yerde. Gönlündeki dalgalarla boğuştu çoğu kez. Daraldığında ferahlayacak, nefes alacak bir yer aradı. Çaresizliğine tahammülü evladının cennet kokusunda buldu. Bir gün dedi elbet bir gün baharın bağrına koşacağız. Biliyorum bahar da bizi özledi. Kardelen misali kara direnip güneşe açtık. Ama papatyalar gibi kırlara saçılacağımız günlerimiz de gelecek. Bana tahammül için neden veren umduğumu da kavuşturacak elbet. O (c.c) ki hakkındaki hüsn-ü zanna asla yanıltmaz.

muştusu ayrı bir ihtişamdır baharın / farzımuhal

Photo by John-Mark Smith on Pexels.com

tütsülenmiş balık tadı dilime
kokusu ceketime sinerken
kompartman köşelerinde
k/ömür kokulu çay içer gibi sade
bir hayali d/okuyorum
steplerin s/uçsuzluğunda
bulutlara dokunmaya direnen
tanımsız gergeflerde

eni konu bir tren düşü
insan bu alışıyor,ritmine
rayların ve vagonların
insan bu alışıyor uğultu senfonisine

sahi sen hiç üşüdün mü
iki vagonun birleştiği küçük odacıkta

her istasyona yazılmış özge şiir var mıdır
ya da banklarda geceleyen şair
sanırım her köşesine sinmiş
elveda hikayeleri tıkanır genzine garın
belki bu yüzden peronlarda hüzünler hıçkırıkla yıkanır

belki bu yüzden muştusu ayrı bir ihtişamdır baharın

Farzımuhal

Kışbahar/Doğan Yücel

Kışbahar

Soğuk, beyaz, tipi;
Buz, odun ve ocak dibi.
Kumpir, soba, kuzine;
Turşu, salça ve konserve.
Reçel, peynir, helva;
Kalem, kâğıt ve fırça.
Camlarda buğun,
Göklerde uğultun,
Seneye bekleriz gelişin.

Bahçe, masa, kahve;
Çiğdem, safran ve ökse.
Eş dost, arkadaş, aile;
Fesleğen, roka ve tere.
İkindi, güneş, sıcak;
Dal budak, çiçek ve leylak;
Maydanoz, yeşillik, çimen.
Hepsi de onun gidişi,
Hepsi de senin gelmen.

Doğan Yücel

Tespihim Sende Kalsın Akrem 3. BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

DUVARDAKİ RESİM

Tespihim Sende Kalsın Akrem 3. Bölüm

   Kapının önünde,  çantalarımız yerlerde ve ilk kez görüşen  kolların sarılması ve ağlamalar… İki aile vardı bizden önce gelen ve bizimle benzer kaderi yaşayan.  Onların orada olması , bizi karşılaması tarif edilemez bir hazdı. Yeni gelenler olarak bizler şoktaydık ve o teselli buluşması ile dağılmıştı bulutlar. Hani filmlerde bazen siyah beyaz görüntüler yavaş yavaş renklenir ya. Siyah dallar yeşile, gri gökyüzü maviye , ve simsiyah topraklar kahverengi ya da başka renklere. İnanın o an çevremizi saran bambaşka milletlerden gözlere renk geliverdi sanki. İlkin bembeyaz giysiler içinde iki yaşlı kadın gördüm. Biri ayakta , demir parmaklıkların yanındaydı. Diğeri ise bir ranzanın alt katında oturuyordu.

Bize bakıyorlardı. Oturan kaçırdı gözlerini benden. Ayaktakinin beyaz belinde turuncu renk bir kuşak da vardı. Ve ona yakın ranzalarda ve ranza boşluklarında on kadar genç. Genç diyorsam en büyüğü on sekiz yaşlarında ancak ya var ya yok. Giysiler ezidi olduklarını gösteriyordu. Sadece renkler mi değişmişti. Hayır. O bölgeden yüzüme Şengal’den rüzgarlar esiyor , kulağıma Şengal’den genç kızların feryatları ve o ayaktaki gençlerin kurşunlanan babalarının çığlıkları da geliyordu adeta. Dedim ya değişti bir an her şey.  Korkum yerini başka bir hal ile değiştirivermişti. Niye korkmuştum ki, niye ürkmüştüm ki ? Burada bu karanlık,  bu loş koğuştakilerin her biri de benim gibi yola düşenler değil miydi? Her birinin ardında özlemler her birinin önünde umutlar yok muydu ? Bize en yakın olan bölgede esmer iki kişi vardı. Biri on dört,  on beş yaşlarında diğeri ise kırk yaşlarında beyaz saçlı bir adam… Ya Pakistan ya Afganistan’dan gelmiş olmalılar diye geçti aklımdan. Koğuşun ağası rolünde olan benden epey kısa ve seyrek saçlı olana ise etraftakiler Xalo, Xalo dediklerine göre bir Kürt’tü. Ya Suriye’den ya Irak’tan olmalıydı. Görevli bizi demir kapıdan içeriye yönlendirirken Xalo bizi teslim alan gümrük memuru gibi bir tavır içindeydi. Bu yazdıklarım bir dakikanın onda biri gibi kısa bir süre içinde etrafıma baktıklarım. Karanlık koğuş bir an aydınlanmış bir an rengarenk olmuştu. Kendimiz ile aynı kaderi yaşadığımız dostlar birer antibiyotik olmuşlardı meyus halimize.

Yan yana ranzalar vardı. İkişer ikişer yan yana dizilen ranzalar birer küçük eve dönüşmüş adeta. Alt katta belli ki kadınlar, kızlar kalıyor ve üstte de erkekler. Alt ranzaların her tarafı kahverengi,  siyah bezlerle sarılmış ve ülkelerinden uzakta analar için birer sığınağa, birer mağaraya,  birer limana dönüşmüştü. Bebeklerin ağlaması , çocukların ranzaların arasından koşturmaları ve üst ranzada uzanmış vaziyette olanların bize bakışları arasında şaşkın şaşkın Ali Bayram Bey’i ve Naim Bey’i takip ederek bizim kalabileceğimiz boş evcik arıyorduk. Biz kenarda beklerken Naim abi elinde battaniyeye benzer eski zamanlardan kalma belki Moğollardan belki Avarlardan belki de Hunlardan kalma bezlerle bize doğru geldi.
   Ablamız ve çocukları alt ranzada siz erkekler de üst katta kalacaksınız. Hadi biraz istirahat edin, ben biraz sonra gelip size her şeyi anlatacağım, dedi.

Yattığım yer. Karşıda kocaman bir resim vardı.

  Sırt çantamı yastık yapıp tam uzanacaktım ki tam karşı duvarda kocaman bir resim gördüm ve ben o resimde kayboldum. Adeta o resim ince ekran bir televizyon oldu ve ben içine girdim.

Devam edeceğim.

numan’a / Gökhan Bozkuş

göğsünden huruc eden hüznü çocuk,
şimdi ellerimde dal açan ağaçta,
şimdi dalların tam ortasında,
ve  suskun melekelerle çocuk!
görüyorum , görüyorum…
numan ! bu sesin rengi nedir ?
numan ! bu tını hangi telden yavrucuk?
numan !  bu dar koridor …
numan ! bu uzayan kollar göğe …
ve numan ! bu alın neden soğuk?
göğsünde huruc eden hüznü çocuk,
tutamıyorum yazıklar bana.
baban, bir yıldız oluyor kimi zaman ,
annen bir peri , odanın ortasında
seviniyor ,gülüyor , oynuyorsun yalnızlığında
numan ! bu feryadın tanıdık çocuk
yetim bir iklimin nâtuvanı sen
numan ! perçeminden kan damlayan lale
yitik bir mevsimin yelkovanı sen

SARILARINI GİY DE GEL…/GÜLÇİN BEYZA YALÇIN

Uzun zamandır girmediğim salonu havalandırmak için, pencereyi açayım dedim. Daha perdeyi aralarken, bizimki “Hu huu!” diye seslendi.

-Nerelerdesin kuzum sen? Bak sana sürpriz hazırladım.

Allah’ım inanamıyorum! Onu,  ilk defa bu renk elbiselerle görüyorum. Nasıl da güzel! Nasıl da alımlı! Sarı pullu elbiseler, bu kadar mı yakışır! 

Hayranlıktan dilim tutulmuş bir şekilde, koltuğa çöküp kaldım. Elim çenemde, dirseğim dizimde, kocaman gözlerle seyrediyorum.

-Nasıl güzel olmuşum değil mi? diye kıkırdıyor, eteklerini savurup, saçlarını arkasına atarak.

-Çok güzel olmuşsun, diyorum, gözlerimi ondan ayıramadan, fısıldar gibi, “Harika olmuşsun.”

Muzip muzip gülüp, göz kırpıyor.

***

Tam dört sene önce, buz gibi bir şubat gününde tanıştık onunla. Eşyaların oraya buraya yığıldığı yeni evimin penceresini açınca, onu gördüm. Gri, kahverengi pardösüsüne iyice sarınmış, yakalarını kaldırmış, ıslık çalarak yoldan gelen geçeni seyrediyor.

-Merhaba tanışalım mı? Ben Gülçin, yeni komşun, deyip elimi uzattım.

Yönünü değiştirmeden, şöyle bir yarım ağız başını çevirdi. 

-İyi, dedi…

-İyi mi? İyi mi? Sadece bu kadar mı?

Omuz silkti,

-Ne olsun ki başka?

-Adını söyle sen de, tanışalım?

-Sen bul, dedi, yine umursamaz bir tavırla, başını çevirmeden.

***

Tam üç sene, adını söylemedi. Diğer tanıdıklarımla kıyaslıyorum ama hiç birine benzemiyor. En sonunda, Doğa Kâşifi isimli bir uygulamadan öğrenebildim.

Dişbudak imiş adı.

***

O adını söylemese de dört senedir, benim en yakın arkadaşlarımdan biri oldu, sevgili ağacım. Dertlerimi paylaştım onunla. Hayal kırıklıklarımı anlattım. Umutlarımdan bahsettim. Heyecanla onu dinledim. Zaman zaman ağlarken, gözyaşlarımın aralanan perdesi arasından, beni teselli etmeye çalışan gülümsemesini gördüm.

Tam evimin önünde, iki yana açtığı dalları ile, “Arkama geç, sen. Ben seni korurum” dercesine, pencerelerimin önüne geriliyor.

İlk geldiğim zamanki soğuk karşılamasını unutturmak istercesine, her bahar yemyeşil donanıp nazlı nazlı sallanıyor.

Bu haliyle bana, bir şeyleri hatırlatıyor… Bir yerleri…

Hani buz gibi bir kış günü, buzları kıra kıra ilerleyen küçük bir kayıkla, sürgüne geldiği unutulmuş minicik bir beldedeki unutulmaz mütefekkirin,  mütevazı evinin önünde ki ağacı.

Benim ağacım da bu olsun.

Tam onun karşısına bir koltuk koyuyorum. Burası benim okuma köşem. Her başımı kaldırışımda gülümseyerek bakması, güven veriyor bana. Sarıp sarmalıyor beni, başımı omuzlarına yaslıyorum.

Adını bilmesem de olsun. Bizim dostluğumuz tüm kalıplardan öte. İsim veya ünvan gerekmiyor, dost olmamız için.

Arada bir gözlerimi kapatıp hayalimin kollarına kanat takıyorum. Yükseliyorum yukarı, daha yukarı, daha da yukarı.

Etraf, çam ağaçları ile çevrili. Kurtlar kuşlar halka olmuşlar. Neden korkayım ki kurttan kuştan?  İnsandan tehlikeli değil ki onlar.  Ağaçlar kademe kademe alçalıyor, ta gümüş renkli göle kadar. Hafif hafif salınıyor, gümüş renkli elbisesinin eteklerini sallayarak, başına çam dallarından çelenk yapmış mübarek göl.

Rivayet edilir ki her gün, cennetteki nehirlerden üç damla damlarmış bu göle. İçenler şifa bulsun diye. Bilemem tabi, anlatanların yalancısıyım ben.

İstesem kollarımı açar ta göle kadar süzüle süzüle inerim. O kadar bir hafiflik…

Ağzımı sımsıkı kapatarak, feryat ediyorum,

-Hasbi Rabbi Cellallah…

Ben bile duymuyorum sesimi ama biliyorum ki o ses sahibine ulaşıyor. Cevap vermekte gecikmiyor. Rüzgârın eliyle okşuyor başımı. Bir çam dalının hışırtısı ile yanağıma dokunup gözyaşlarımı siliyor.

Yalnız değilim…

Onu bulan, yalnız olur mu ki zaten…

***

Sevgili ağacım “hoş geldin hediyesi” hazırlamaya başladı sonra. Gün gün takip ettim. Her sabah, yeni yeni yapraklarla “merhaba” dedi. Açık yeşil mini mini yapraklar.

Dallarının üst balkon sınırına ulaşmasını heyecanla bekledim. Hiç acele etmeden, nazlı nazlı süzülerek uzandı uzandı… Bir karış… Dört parmak… Ulaştı ulaşacak, derkeen… En sonunda balkon sınırını bile aşıp, üst kata ulaştı.

Kıskandım ama azıcık. O benim ağacımdı. Niye başkalarına da göz süzsün ki…

Fark etti kıskançlığımı, daha fazla uzanmadı üst balkona. 

Tazecik yaprakları gün gün koyulaştı. Yazın en sıcak günlerinde penceremden serin nefesi ile seslendi.

-Çok sıcak ama değil mi? 

-Evet, sıcak sevgili ağacım, ama sen göğsünü siper edeli beri o sıcaklar  selamsız sabahsız dalamıyor içeriye.

Yaz sıcakları ile beraber tozlar çullandılar sevgili ağacımın yapraklarına. Uzanabilsem tek tek sileceğim. Ben uzanıyorum, o uzanıyor ama ellerimiz buluşamıyor, bir türlü.

O mahzun, ben mahzun karşılıklı bakışıyoruz. O toz zerreleri çamura dönüştü. Onu gördükçe, benim nefesim daralıyor. Kıyamıyorum… 

Nefes alabiliyor mu ki!

Ah biraz su olsa… 

Yapabilsem pencereden hortum tutup yıkayacağım. Aslında bakkal kapandıktan sonra denememek için kendimi zor tuttum.

Ah bir sıcaklar geçse de yağmur yağsa.

Bir Ağustos sonu biraz çiseledi sanki. Yere değer değmez cızıldayarak kurudu damlalar. 

Belki sevgili ağacım nasiplenmiştir. Baktım baktım emin olamadım.

Umudum tazelendi yeniden, az sabır… Biraz daha sabır…

Elbet, rahmet cisimleşip damlalara dönüşerek inecek yeryüzüne.

***

Sevgili ağacımın başına, aklar düşmeye başladı. Sonra da bakkalın dükkân önüne çıkardığı ıvır zıvırın üzerine tek tük sarı yapraklar.

Yağmurları beklerken, yaprakları ile vedalaşmaya başladı sevgili ağacım.

Sonra bir sabah erkenden, gürültülerle uyandım.

Eyvah!.. Bakkal efendi, ağacıma bir merdiven dayamış, dallarını kesiyor. Ağaç budama mevsimi değil elbet. O iyilik yapmak için değil  dökülen yaprakları süpürme zahmetine katlanmamak için kesiyor kolunu kanadını.

Nasıl ağlamaklı oldum. Koşsam insem aşağı. Bakkalın önüne geçsem “Kıyma!” desem dinler mi ki?

Yok, yok,  biliyorum, dinlemez…

*** 

Her sene tekrarlandı bu serencame. Bahar gelirken gün gün donanmasını izledim. Sıcaklarda söyleştik. Kışın karşılıklı kahvemizi, yazın limonatalarımızı yudumladık. Yağmurları bekledik beraber.

Ve yağmurlara ulaşamadan budandı ağacımın kolu kanadı. O ise inatla her bahar yeniden meydan okudu bakkal efendiye.

***

Sonra değişti bakkal efendi. Artık yeni birisi var. Efendiden, yaşlıca bir bey. Sanki emekli olmuş da yetmeyen gelirine katkı olsun, çoluk çocuğu rahat etsin diye çalışan, başı önünde bir beyefendi.

Yeniden bahar geçti. Yaz geçti. Mevsimler tablosu değişti, yeniden yeniden.

Vee bir sabah…

Sevgili ağacım meğer sürprizini göstermek için heyecanla beklermiş de ben oralara uğramamışım.

Allah’ım nasıl güzel bir sarı renk! Tüm yapraklar yeşilden soyunmuş, sarı renkli pullar takınmış. Altın rengi sarı değil ama. Başka, daha başka, bambaşka bir sarı..

Mutluluktan ağlayabilirim. Günlerce sanki oraya çakılmış gibi sevgili ağacımın yeni urbalarını seyrettim.

Ben seyrettikçe mahcup mahcup göz süzüp gerdan kırdı.

***

Ah be sevgili ağacım! Güzel memleketimde ne fidanlar kolsuz kanatsız bırakılmadı mı sencileyin?

Umarsız bakkal efendinin yerine zalim muktedirler biçti yavrularımızın dallarını, budaklarını.

Binlerce eğitimli ülkenin en kıymetli insan sermayesini, onlarca yıllık birikimini, yıllardır biçmekten bıkmadılar yorulmadılar. Kimi sürgün, kimi esir, kimi toprağın bağrında misafir.

Dallar tengarenk yapraklar açamadan beton duvarlar arasına gömüldüler.

Bak senin her sene heyecanla hazırladığın sürprizini, ancak görebildim. Yeni bakkal insaflı çıkmasa ve o da kolunu kanadını yolsaydı kendi keyfi için yine göremeyecektim.

Ah be dişbudağım!

Ah be güzel ağacım!

Neden aklıma getirdin ki o esir fidanları?

Desene be dişbudağım, “Ben hatırlatmasam da senin aklından hiç çıkmıyor ki…”

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑