Anneme Dair / Murat Emir

Yirmi yıldır ayrılık sinmiş içime anne
Çantamda tüm dünyamla evinden ayrılmıştım
Yirmi yılda biraz ak düşmüş saçıma anne
Artık ben de garipler safından sayılmışım

.

Bilmezsin belki benim mahpus hicranlarımı
Haylazlık payesinde ben kendimi aşmışım
Parkam ince ,şapkasız ,soğuk akşamlarımı
Sensizlik kentlerinde avare dolaşmışım

.

Bir telefon vuslatı kaç günlerce bekledin
Sadece bir dakika sesimi dermek için
Kaç yüz damla gözyaşı benim için sakladın
Üşüdüğümde beni hayalen sarmak için

.

Artık çocuk değilim hüznü maskeliyorum
Her iç yangınım beni belki azat ediyor
Günler geçtikçe anne sen yöne geliyorum
Özlem tohumlarımı hicret hasat ediyor

.

Öpeyim ellerini ülkelerce uzaktan
Bahçede son karanfil seni özlerken solsun
Bu diyar-ı gurbette emir gelirse Haktan
Beş vakit duaların benim ardımda olsun

Murat Emir

Tespihim Sende Kalsın Akrem 5.BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

5.Bölüm FERYAT EDEN ANNE

Bizi bugün başka bir bölüme götürdüler ve orada bütün parmak izlerimizi aldılar. Normalde parmak izi alınanlar bir gün sonra serbest kalıyorlar ama yarın pazar olduğu için bir gün daha buradayız. Muhtemelen pazartesi öğleden önce çıkarız ve siz de en geç salı günü çıkarsınız, dedi Naim Abi. Türkiye’den gelen göçmenlere özel bir durummuş bu. İleride değişir mi belli olmaz ama şu anda en fazla dört gece misafir ediliyormuş burada. Diğer ülkelerden gelenlerse aylarca burada tutuluyormuş.
Koğuşun içi iyice kararmıştı. Sadece koğuşların arasında bulunan koridorda ışık vardı. Ve büyük bir televizyon… Yunanca olsa da dili, çocuklar için televizyon televizyondu. Demir parmaklıkların bu tarafında, ayakları ranzalardan aşağı sarkan farklı milletlerden, farklı renklerden çocuklar … Onların gözleri televizyon ekranında ve benimse gözlerim tam karşıdaki duvarda.


Ben resme dalmışken bir gürültü oldu aniden. Hepimiz kapıya doğru bakıyorduk. Belli ki yeni gelenler vardı. Ve vakit geceye yaklaşıyordu. Biz geldiğimizde gündüz olmasına rağmen çok korkmuştuk. Şimdi gelenler kim bilir neler hissediyorlardır diye düşünürken birkaç saniyede koğuş kapısının orada olmuştum. Evet gelenler de Türkiye sürgünleriydi. Üç kadın, beş erkek bir de küçük bir prenses… Koğuştakilerin çoğu uyuyordu. Ve bu saatte yatakları düzenlemek, gelenleri özellikle aile olanları aynı ranzaya yerleştirmek epey zor olacaktı. Ben ve Mehmet hızla ranzaların üzerine çıktık ve karanlıkta bir o tarafa bir bu tarafa atlayarak boş yerler aradık. Bizim ranzanın iki yatak solunda kalan gençlere yaklaştım ve beden dilimle yardım istedim. On beş, on yedi yaşlarında tertemiz simaya sahip olan birinin kendisinden yaşça büyük olanla tartıştığını fark ettim. Ve onları anlayabiliyordum. Çünkü Kürtçe konuşuyorlardı. O an nasıl mutlu oldum anlatamam. Xalo dışında Kürtçe konuşan birilerinin olması güzel bir duyguydu. Uyanan arkadaşlarını uyandırdılar. Ve birkaç dakika içinde yeni gelen arkadaşlara yer bulduk. Kadınlar alt ranzalarda erkekler üst ranzalarda…

Ertesi Gün (8 Ekim Pazar 2017)


Yuvarlak sert bir ekmek, meyve suyu ve reçel … Sabah kahvaltımızı ranzaları üzerinde yan yana sıkışarak yaparken tanıştık gece gelenlerle. Komiser, polis, gazeteci, esnaf, öğretmen… Her birimiz yıllarca hizmet etmek için gecesini gündüzüne katan insanlarken şimdi bir mülteci kampında yan yana özgürlük hayalleri kuruyorduk. Amin Maalouf’un Empedokles’in Dostları kitabında, “Evvel zaman içinde bir gün insanlık bölünmüş. Bazıları, yeni bir site inşa etmeye giden göçmenler gibi ayrılmışlar. Diğerleri kalmışlar. O zamandan beri birbirine paralel iki insanlık vardır. Biri ışık içinde yaşar ama gölge yapar. Diğeri ise gölgede yaşar ama ışık taşır. Her biri kendi yolunda ve kendi ritmince ilerlemiştir…” dediği gibi bir şey oldu. Komiser Hamza Bey eşinden sırt çantasını rica etti ve kâğıt kalem çıkardı. Madem ki burada sınırlı kalacağız ve hepimiz birkaç gün sonra çıkacağız o zaman burada bizden daha fazla kalmış ve kalacak olanlar için bir şeyler yapalım, dedi.

Kahvaltıdan sonra bomboş kalan yatağın üzerine herkes çantasından bir şeyler döktü. Yol azığı olarak ne koymuşlarsa çantalarına… Kuru yemiş , çikolata , elma, muz vs vs… Yatağın üzerinde epey yiyecek birikmişti. Üç gündür çay içmeyen benim gibi çay tiryakisi birisinin ilgisini en çok da hazır çaylar çekmişti. Ah ketıl olsa da çay içsek ve buradaki herkese çay içirsek dedim ki sözü ağzımdan aldı Naim abi. Var hocam, olmaz mı… Hatta bazıları içti de ama hepsine yetecek ne çayımız ne bardağımız vardı. Ama şimdi var. Hem yeterince bardak hem de çay vardı. Koğuşun kapısının yanında dış tarafta bir telefon ve telefonun yanında da priz vardı. Orada suyu ısıtıp sırayla herkese çay içirecektik. Bu fikir bile yorgunluğumuzu azaltmıştı. Biri ışık içinde yaşar ama gölge yapar. Diğeri ise gölgede yaşar ama ışık taşır, demişti ya Maalouf… Aynen öyle. Bu koğuş karanlık olabilirdi, ağlayan bebekler, bilinmezliğe kayan bakışlar olabilirdi ama hepimizin yüreğinde kanatları hiç durmayan bir umut kuşu vardı. İngilizcesi olanlar ile Emir Bey, Mustafa Bey ve Mehmet Kürtçesi olanlarla da ben ve Naim abi irtibat kuracaktı. Arapça konuşanlar ile de irtibata geçtiğimiz Suriyeli Kürtler irtibata geçecekti. Bu şekilde koğuştaki çocuklara kadınlara meyve, çikolata, kuru yemiş ve çay götürebilecektik. Benim dün geceden kalma bir teşekkür borcum vardı. Yan tarafta bulunan gençlere yaklaştım ve avucumdaki yemişleri uzattım. Dün gece için teşekkür ettim. Uykularını bölmüş, yerlerinden etmiştik. Ülkelerinden olmuşlar için yatak değiştirmek çok zor bir şey olmasa da fedakarlık, fedakarlıktı. Akrem ile orada tanıştım. Gece tartıştığı , ikna etmeye çalıştığı kişi abisiymiş. Aşağıda ranzadaki yaşlı kadınlardan birisi annesi diğeri de halasıymış. Babaları , Amcaları ve ablaları Şengal’de kalmış.
Namazı kıldığımız ranzalar koğuşun en arka tarafında köşedeydi. İmam biraz öne doğru, cemaat de arkada dört ranzada namaza durduk. Namazdan sonra ellerimizi açmış dua ederken Xalo’nun ailesinin kaldığı taraftan, alt ranzadan ağlayan bir kadın; duvar, kapı görevi gören battaniyeyi sıyırdı ve bana yalvardı. “Ne olur dua edin. Bebeğime dua edin…” Konuştuğu lehçeyi anlamakta zorluk çeksem de ağlaya ağlaya kurduğu cümlelerden “Seyda, zarokamın, dua” sözcüklerini anlayabiliyordum. Duamız bitti. Hepimizi çok sarstı o ağlamalar. Yerlerimize geldik herkes kendi ranzasının üzerinde öylece kalakaldı. O kocaman koğuşta küçük çocukların sesleri de dahil bütün sesler bir an durmuş ve sadece o kadın ağlıyordu. Dün gece de bir ağlama duymuştum, ülke özlemi diye düşünmüştüm. Belli ki ağlayan aynı kişi. Emir Bey yanıma gelerek, bir gitsek konuşsanız, dedi. Eşim çok üzülüyor, belki bir yardımımız dokunur. Aşağıya indim ve Emir Bey ile eşi de arkamdan geldiler. Xalo da oradaydı. Ağlayan kadın ise kendisini teskin etmeye çalışan iki kadının arasında saçını başını yolarcasına feryat ediyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, yanakları ise çizik içindeydi. Tırnakları ile çizmiş yüzünü. Kendisini kaybetmiş, cinnet geçiren bir kadının feryadı bütün koğuşta ve biz onu teselli etmeye gidiyorduk. Oysa kendisi ile aynı dili konuşanlar vardı sağında solunda. Ama denemeliydik. Xalo’ya sordum önce. Neden bu kadar ağlıyor, dua ettik ona ve edeceğiz de…
Xalo anlatınca öğrendik hikayesini ağlayan annenin…O bir anneydi ve ancak bir annenin acısından dışa vuran yansımalar olabilirdi bu feryatlar. Hepimiz daha Xalo anlatmadan anlamıştık bu feryadın annelikten gelen yönünü ama ortada bebek de çocuk da yoktu. Dua isterken de bebeğime dua edin demişti bu genç kadın. Halil Cibran’ın Kırık Kanatlar kitabında okumuştum “İnsanoğlunun dudaklarından dökülmüş ve dökülecek en güzel sözcüktür “anne” ve en güzel feryattır “annem” feryadı. Kalbin derinliklerinden yükselen, umut ve sevgi dolu, nahif bir kelimedir. Her şeydir anne; kederdeki tesellimiz, dertteki umudumuz, acizliğimizdeki gücümüzdür. Sevgi, merhamet, anlayış ve bağışlayıcılık kaynağımızdır. Annesini kaybeden daima koruyan ve kutsayan tertemiz bir ruhu kaybetmiş demektir.” Ama burada kaybedilen bir anne değil de bir bebekti. Xalo anlatınca öğrendik hikayesini ağlayan annenin…

Devam edecek…

Güzel Annem/Ceren Sıla

Güzel annem,

Bu, sana yazdığım altıncı mektubum. İlkini Bursa’dan yazmıştım. Üniversite için gittiğim şehirde gurbetin içime çöktüğü bir akşamdan. Sen okuyamadığın için benim mutlaka okumamı isteyişinden, diplomamı çerçeveletip  duvara asma hayallerinden bahsetmiştim.

Sonra başka bir mektubumu Yalova’dan yazdım. Başkalarının çocukları için ağlamanın lezzetinden bahsetmiştim sana. Eylül sevdamdan… Ben o çocukları çok sevmiştim anne.

Peki şimdi niye mi yazıyorum? Geçenlerde yakın bir arkadaşımın çocuğunun vefat haberini aldık. Bir annenin yürek yangınına bizzat şahit oldum. Daha önceleri yaşım mı küçüktü de dünyadaki acılardan bihaberdim ya da acıyı mı hiç tatmamıştım bilmiyorum. Ya da insan büyüdükçe mi büyüyordu acılar da? Annenin yangınını gördüm dedim ya, o yangının en fazla diken batışı kadar acıtabileceğini de gördüm. Ben şimdi anladım  Hz. İbrahim’i yakmayan ateşi. İşte bu yüzden yazıyorum sana.

Hatırlıyor musun tatillerde yanına geldiğimde elimden bırakmadığım kitaplarım vardı. Sen ara ara sitem ederdin ‘’Burada bari onları bırak.’’ diye. Ben de uzun uzun anlatırdım sana. En sevdiğim yanlarının derdi söyleyip derman anahtarının da en azından yerini göstermeleri olduğunu. Mesela namaz kılmak mı konu? Sadece kılın demezdi o kitaplar: En az 3 – 5 kitap okuyun derdi. Kendini 65 yıl namaz kılmaya zorlayan büyük zatlardan bahsederdi. Böylece neyi nasıl yapabileceğimi de öğrenirdim. Şimdi sana bir annenin yürek yangını nasıl sönebilir onu anlatacağım. Dünya hali olur ya bir gün benden ‘’son haber’’i alırsın. Son kez koklayamadığına, dokunamadığına, son kez öpemediğine yanarsın. Yanında da olamam ki ‘’ annem üzülme ‘’ diyebileyim. Lütfen bana kızma nasıl dile getirdin bunları diye tamam mı? Kendi evladımın başıma gelmesini hayal edemedim. Belli ki daha çok yolum var. Ama seni her şeye hazırlamak istedim. İmkanım varken, yapabiliyorken.

Güzel annem, evladının yangınını nasıl söndürüyordu o anne biliyor musun? Evladının yaşadığı hayata şahitlik ederek. ‘’Allah yolundaydı benim kuzum’’ diyerek. Şimdi sen de şahit ol. Senin evladın yanlış hiçbir şey yapmadı anne. Derdi Allah’ın rızası istikametinde bir hayat sürmekti. O yüzden gelemedi tatillerde yanına. Bazen bayram günleri bile yollarda bıraktı gözlerini. ‘’Anne şu an öğrencilerimleyim, seni sonra arayayım mı?’’ dedi ama günlerce arayamadı. İçin çok rahat olsun, evladın bile bile birinin hakkına girdiyse, birinin hakkını veremediyse o sadece sensin. Hakkını helal et olur mu? Senin evladın bir şeyleri eksik yaptı belki ama doğru yoldan hiç şaşmadı. Vicdanı rahat uyudu hep. Şimdi de vicdan rahatlığıyla kapattı gözlerini. İlla birileri için ağlayacak, üzüleceksen, zerre kadar vicdanı kalıp da irade gösteremeyenler için ağla anne. ‘’Onlar masumdu.’’ diyemeyenler için. ‘’Bize onlardan hiçbir zarar dokunmadı.’’ diyemeyenler için. Çünkü ben kardeşlerime ağlamayı bırakalı çok oldu. İnsan gurur duyduklarına ağlar mı? Birilerine ağlıyorsam, haline acıdıklarıma ağlıyorum. Bizim acınacak halimiz yok şükürler olsun. Sen de istemez misin anne?

“Dünya onların ahiret bizim olsun.’’

Ceren Sıla

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑