Oğluma Son Mektup / Celil Deniz

Oğluma bir kere sarilamadım
Ardından göz yaşı akıtamadim
Büyümüş meğer oğlum, ben bakamadım
Hakkını helal et, helal et oğlum

Baban yanında demiştim sana
Kalbinden inanmıştın sen her zaman bana
Sımsıkı saramadim seni amma
Hakkını helal et, helal et oğlum

Kuytu bir köşede bulmuşlar seni
Elinde bir mektup gönlünde beni
Silipte atamadım gönlündeki derdi
Hakkını helal et, helal et oğlum

Güzel günleri hayal ederdik
Birlikte büyüyüp birlikte gezerdik
Tekerlek ters döndü biz yetişemedik
Hakkını helal et, helal et oğlum

Pembe bir dünya veremedim sana
Hep dertler bıraktım küçük boyuna
Kimseden beklemedin bir yardım ama
Hakkını helal et, helal et oğlum

Küçücük kalbini elime verdin
Böyle olmasını ben istemedim
Kaderin cilvesine deyip hep göğüs gerdim
Hakkını helal et, helal et oğlum

Kaderden ötesi yoktur demişler
Kalbimin içini hançerlemişler
Bizi bir yola sürüklemişler
Hakkını helal et,helal et oğlum

Dün gece rüyamda ben seni buldum
Dilimdeki cümlenin anlamı oldun
Karanlık geceme aydınlık doldun
Hakkını helal et , helal et oğlum

Celil Deniz

Hicret ve Zindan / Cihangir Asyalı

Bir tabure durdu

Duvarın dibinde

Sonra yine 

Sonra yine

Niyedir

İç çekip dururlar

Yudum yudum eksilen 

Bardağın renginde

Tabureler hicret

Tabureler gurbet

Tabureler hasret mi

Bir ince sızıdır lakin

Yoklar durur

İçlerini

.

Beyaz beyaz bulutlar geçti

Avlunun üstünden

Kuşlar geçti

Ve düşler…

Kuşlar uzaklarda

Küçücük simsiyah lekeler

Gökyüzü deli mavi

Leke leke tespihlerdir

Kuşların gözleri

Gözleri kuşların hayal mi

Çünkü hayaller

Bulutlar misâli

Alır gider uzaklara

Tespihleri

.

Sıra sıra bardaklar durdu

Avlunun içinde

Terlikler durdu

Tespihler

Ve zeytin çekirdekleri

Bardaklar kırmızı sıcak

Zeytinler sarı

Terliklerle dolu avlu kenarı

Terlikler aşağı

Yukarı

Terlikler içeri

Dışarı

Çekilir duvarlardan aydınlık

Kapanır kapı

.

Akşamdır

Toplanırlar cümle cümle yanyana 

Kıpır kıpır hepsinin dudakları

Bir Elif Şiiri / Farzımuhal

-memleketimin isimsiz eliflerine

Biraz utanç içinde yazdığım mısralarım

Soylu direnişini nasıl eder ki tarif

Destan yazamam belki harfleri sıralarım

Bu şiirin özeti iki hecedir “ E-lif “

.

Bilmem kaç gece sahi uyku nedir bilmedin

Gülce bakışlı balan raks ederken düşünde

Bükülüp vav olsan da zalime eğilmedin

Aydınlık bayram yaptı senin bir gülüşünde

.

Dilinde ıslak dua, kollarında bukağı

Yoruldun biliyorum cevapsız sorulardan

Belki kutlu görevin nurlandırmak bu çağı

Umut peylemek belki gökteki kumrulardan

Farzımuhal

Gecenin Sensizliğinde / Ahmet Terzioğlu

Canıma cân idin zor gecelerde,

Gittin de can hânem derbeder oldu.

Merhem bulunmaz bu ölümcül derde,

Yaşamak ölümden bin beter oldu.

~~

Artık ne söylesem kâr etmez sana,

Dilimde inkisâr kahırdan yana.

Bin umut bağladım kara sevdâna,

Geceler sevdâmı gölgeler oldu.

~~

Kalbim her gece ney gibi inler de,

Sesimi kimseler duymaz bu yerde.

Söyle ey sevgili ellerin nerde,

Ömrüm yâdellerde hep heder oldu.

~~

Kimbilir kimlere vuslatken gece,

Âsûde bir akşam, mehtapken gece,

Bir tatlı huzûra hasretken gece,

Geceden nasîbim gam keder oldu.

~~

Şimdi yârânımdır ıssız geceler,

Dilim umutsuzca seni heceler,

İndi gözlerime siyah perdeler,

Geceler kapımı sürmeler oldu.

~~

Dört duvar arası bir âraftayım,

Belki mecnûn oldum, belki hastayım.

Gölgemle kolkola aynı saftayım,

Bedenim rûhumdan bîhaber oldu.

~~

Sabah olmayacak öyle dediler,

Kulaktan kulağa cin ve periler,

Bu ayak sesleri, bu iniltiler,

Yaklaşan ölümü müjdeler oldu.

Ah Meri! / Yaşar Beçene


Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Gözlerimi yumuyorum öyle usulca
Gökyüzünü gri bulutlar kaplıyor
Düşlerimde karabasan tuhaf uğultular
Nerden çıktı bu zifiri karanlık
Bilir misin Meri!
Kurtulmak istiyorum tarifsiz hasarlardan…
Ruhumu kuşatan inkisarlardan…
Ve çiçeklere düşman yalancı masallardan…
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası…

Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Acılar koşarak gelirken sana
Çiçekler büyüttüm gözyaşlarımla
Ne çok kıyılarında kayboldu yaslı gölgeler
Hangi meçhul anlarda buz kestin sen de
Meçhul saatlerde beklenen kimdi?..
Bu kaçıncı vurgundur yüreğindeki?..
Kaç soğuk yalazdan kaçtım bir bilsen!
Bir bilsen içimde!..
Kayboldu yıldızlar bir bir usulca
Gördün mü elinde şimdi ne kaldı
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası…


Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Sende tükeniyor yorgun bu gölgem
Suskunluğum, solgunluğum…
Kalakalıyorum yaban ellerde
Pastel tonlarda acılar
Ve zamanı yitirmiş durgun kum saati
Yürüyor koşuyor ardına bakmadan
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası

Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Bakışlarım yokluyor kor ateşten boşluğu
İçimde yılkı atlar hâlâ dörtnala…
Sen çoğalıyorsun ve ben!..
Anlıyorum farklı kıyılarda olduğumu
Kayboluyorum kızıl derinliğinde
Bilir misin Meri!
Gökyüzünde yıldızlar hâlâ gülümsüyor
Ve kapılar aralanıyor peş peşe ardın sıra
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası…
Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Ah Meri!
Ç/ağlıyor içimde bir bilsen her şey

Yaşar Beçene

Cancağızım / Beyruha

Cancağızım

Sen sevdayı

Yusuf’un gömleğine kalbini bağlayan

Zindanın tozuna nefesini adayan

Rüyadan, kuyuya

Kuyudan zindana

Ah ki Yusuf

Ah ki Zavira

Ah ki ne ahh…

Sabır ateşiyle yanan

Dertli Züleyha’ya sor

Cancağızım…

Sen sevdayı

Kitabesinde aşk yazılmışsa ne çıkar?

Hasret sütresine bürünmüşse cihan

Sahralar gönlüne mahrem

Gönlü Kays’ına

Ebcedi Mecnun olmuşsa eğer

Söylesene yol mu dayanır?

Söylesene yürek mi?

Ah ki Kays

Ah ki çöl

Ahh ki ne ah…

Devrin destanını yazan

Aşık Leyla’ya sor

Cancağızım

Sen sevdayı

Ferhat’ın eline takılmışsa zincir

Davranıp kazma küreğe

Aşk ile

Vazgeçmeden

Aşıklar bahara ersin diye

Biter mi hiç?

Bitmemeli

Çekip besmelesini

Demir Dağı’nı delse

Kalmasa vuslata dağ gibi engel

Ah ki Ferhat

Ah ki Demir Dağı

Ahh ki ne ahh…

Canı burnuna gelmiş

O nazlı Şirin’e sor

Cancağızım

Zayi olmayacak bir umut ki

Güç de onun hüküm de

Kana kana akacaksa

Ve doyacaksa İsmail’i suya

Nedir Safa ile Merve?

Koş

Bekleme

Dert de senin sevdada

Ne kalmış ki bu dünyada?

Hele İsmail ağlıyorsa

Annesin işte anne

Ah ki İsmail

Ah ki Zemzem

Ahh ki ne ahh…

Selametin serinininde

Yalınayak Hacer’e sor

Aslında / Ziya Paşa Akyürek

Ben bu şiiri aslında hiç yazmayacaktım
Kim tutuşturdu bu sözleri dilime
Kim koydu bu yaşları mendilime
Ben diyorum bu şiiri
Hiç… Ama hiç
Yazmayacaktım…

Düştüm kimsesiz yol ortasında
Gayrı iradi bir boşluğa elimi uzattım
O zamanlar alışamamıştım yokluğuna
Alışamamıştım henüz sensiz sokaklara

Kaç kez bilmem ki uyanırken bir güne
Güneşten önce açıyordun kapımı.
Sabahlar seni görmeye geliyordu sanki
Gecenin tozundan arınmış olarak.
Bir sabah merhabasıydın sen.

Bir akşam elvedası değildin anne.

Ben aydınlıkla böyle arkadaş idim
Yüreği benden sözü ezelden
Yüzlerde eskimeyen bir tebessüm tanırım

Sofranda doyduğum kadar yokluğunda duymadım
Duymadım baharlardan tek damla nisanı.
Sesleri kısılmış gibi geldi insanların
Ve tek cümle dokunamadı yüreğime…

Anne bohçandan bir azık bıraksaydın ya
Can kırığı duruşları toplatmasaydın bana diyorum.
Bu hangi akşam bilmiyorum ki
Seherinde doğru söyleşeyim.

Yalnızlık unutulmaz mı, ayrılık yok edilemez mi hiç
Zor soruları soruyorum kendime.
Bir kandil söndü,
En uzun gecemde.

Sonra içimde yürüdü en kesif cümleler.
Kelimeler taşıyamaz olunca adını,
Bir anne koptu yamaçlarımdan çığ gibi
Sökün etti turnalar selamsız diyarlara
Ve toprak kokulum benim
Bayramlıklarım bulanınca hiç olmaz çamurlara
Başımdaki uğultunun adını dost koydular

Çekilince güneşler kendi bahçesine bir al için
Ben seyre daldım cümleyi
Yola düşürdüm can bestesinden
Yolları bilmeyen bu nazlı dervişi

Karların doruklara alışması nasılsa
Öyle usul yürüdüm ben yıllara
Urbamdaki yırtıkları dualarla yamadım
Düğümlenirken son sözüm boğazımda
Senin cennetin sayarak onu da sana yolladım

Yokluğunu okuyorum tüm varlığımla
Yokluğunu okuyamamak korkusuyla…

Sevgili derken çatlarsa dudaklar
Mahcup olursa elimde şu sensizlik
Ben ne derim Anne
Ne derim Rabbime…

Gecemden yıldızları toplayanın
Güneşime ışık taşıdığını anladım
Özlemlerin en saklı bahçesinde…
Ve kimsesiz olmadığını şu kör sokakların..

Mendilime yaşları koyana karşı
Hüznümdür duaların amini.
Ve yüreğimi bir sonsuzluk bestesinde
Ona sunarak söylüyorum beklediğimi
Mahşer gülüşüyle beni bekleyene kavuşmak için
Yıllarca dilime dolanıp da yine içime dökülen o sözü
Gül yapraklarınca söylemek için
Anne demek için…

Şimdi bayramda şekerlerimi sayar gibi dinle
Diyeceklerim yılların sözüdür tek cümlede
Yokluğunda anladım her şeyi
Yokluğun da varlığın gibi güzelmiş anne

İnsanlar birdir / Yakup Kenan

Ben senden farklı değilim

Yağmurun damlaları

Denizin dalgaları gibi biriz

Siyahın, beyazın

Mavinin, yeşilin tonları gibi

Bestenin notaları

Şiirin mısraları gibi bütünüz

Aynı kök, aynı gövde, aynı dal

Aynı toprak, aynı hava, aynı su

Parçalanmaz bir denklemiz

Ben siyahiyim

Sen beyaz

O sarışın

Biz Afrikalıyız

Siz Asyalı

Onlar Avrupalı

Kan aynı, can aynı

İnsanlar kardeştir

Acımız, sevincimiz aynı

Gözyaşının rengi yok

Gülüşlerin ırkı yok

Sevgi saydamdır

Gönül kırılgan

Elele verelim başka dünya yok

Savaşlar düşmanımız

Adaletsizlik düşmanımız

Kardeşlerim sevmek güzel

Bütün renkleri

Bütün coğrafyaları

Bütün acıları

Bütün sevinçleri paylaşalım

Sen bendensin

Ben sendenim

Bir beste yapalım

Gelin bir şiir yazalım

Gelin bir resim çizelim

Bütün düşmanlıklara inat

Dünyanın merkezine insanı ve iyiliği koyalım

Varsın dünya dönmeye devam etsin.

3 Ağustos 2019

İki Anne / Emin O. Uygur

İki Anne Binler Hicran

Gördün mü iki anneyi? Duydun mu kahreden acıyı? Hissettin mi haklı olmanın yüceliğini? Anladın mı kalbe dokunan ateşin dünyaları yakan ateşlerden daha kavurucu olduğunu? Bildin mi gencecik yavruların suçsuz yere zindanlarda kalmasına kayıtsız kalan toplumun sağır, kör ve dilsiz hallerini?

İki anne. Kaldırımda. Koca ülkede. Milyonlar arasında. Gök kubbe altında. İki anne. İki insan. İki can. İki gönül. İki yangın. İki hicran. İki iyi insan. İki güzel can. İki kırık gönül. İki yalnız. Ölüler diyarında iki can. Zulmetler kuşağında iki renk.

Neden ağlıyorlar sordun mu?

Ben anlatayım sana:

Bir gün

Birden değişti dünya

Güneş doğmadı o sabah

Ay çıkmadı o gece

Dağlar mor değildi

Denizlerin mavisi gitti

Gece yaratıkları uyandı

Kırdılar tüm renkleri

Sildiler aynalardan tüm gülüşleri

Ne kadar yol varsa

Yerlerden göklere uzanan

Bozdular sildiler tüm izleri

Zindanlara tıktılar

Çiçek çiçek anneleri

Sadece anneler mi

Bebekleri de yaktı

Kahrolası nefesleri

İnsanlık yalnız ve çaresiz

Kalakaldı öylece yerinde

Sarıldı dört bir yandan

Çalındı varsa gelecekten

Bir ümit parçası elinde

Şeytan şimdi tahtına kurulmuş

Keyfinin en zevkli seferinde

Gece yaratıkları ellerinde ateşler

Gözlerinde ateşten beter nefretler

Dillerinde ateşten yakıcı hakaretler

Milyonlar sessiz milyonlar ölü

Kırdılar binlerce gülü

İki anne ne yapsın şimdi

Ağlamak tek çare ve yürümek

Dediği gibi şairin

Ağlayın su yükselsin

Belki kurtulur gemi

Emin Osman Uygur

Tespihim Sende Kalsın Akrem 5.BÖLÜM / Gökhan Bozkuş

5.Bölüm FERYAT EDEN ANNE

Bizi bugün başka bir bölüme götürdüler ve orada bütün parmak izlerimizi aldılar. Normalde parmak izi alınanlar bir gün sonra serbest kalıyorlar ama yarın pazar olduğu için bir gün daha buradayız. Muhtemelen pazartesi öğleden önce çıkarız ve siz de en geç salı günü çıkarsınız, dedi Naim Abi. Türkiye’den gelen göçmenlere özel bir durummuş bu. İleride değişir mi belli olmaz ama şu anda en fazla dört gece misafir ediliyormuş burada. Diğer ülkelerden gelenlerse aylarca burada tutuluyormuş.
Koğuşun içi iyice kararmıştı. Sadece koğuşların arasında bulunan koridorda ışık vardı. Ve büyük bir televizyon… Yunanca olsa da dili, çocuklar için televizyon televizyondu. Demir parmaklıkların bu tarafında, ayakları ranzalardan aşağı sarkan farklı milletlerden, farklı renklerden çocuklar … Onların gözleri televizyon ekranında ve benimse gözlerim tam karşıdaki duvarda.


Ben resme dalmışken bir gürültü oldu aniden. Hepimiz kapıya doğru bakıyorduk. Belli ki yeni gelenler vardı. Ve vakit geceye yaklaşıyordu. Biz geldiğimizde gündüz olmasına rağmen çok korkmuştuk. Şimdi gelenler kim bilir neler hissediyorlardır diye düşünürken birkaç saniyede koğuş kapısının orada olmuştum. Evet gelenler de Türkiye sürgünleriydi. Üç kadın, beş erkek bir de küçük bir prenses… Koğuştakilerin çoğu uyuyordu. Ve bu saatte yatakları düzenlemek, gelenleri özellikle aile olanları aynı ranzaya yerleştirmek epey zor olacaktı. Ben ve Mehmet hızla ranzaların üzerine çıktık ve karanlıkta bir o tarafa bir bu tarafa atlayarak boş yerler aradık. Bizim ranzanın iki yatak solunda kalan gençlere yaklaştım ve beden dilimle yardım istedim. On beş, on yedi yaşlarında tertemiz simaya sahip olan birinin kendisinden yaşça büyük olanla tartıştığını fark ettim. Ve onları anlayabiliyordum. Çünkü Kürtçe konuşuyorlardı. O an nasıl mutlu oldum anlatamam. Xalo dışında Kürtçe konuşan birilerinin olması güzel bir duyguydu. Uyanan arkadaşlarını uyandırdılar. Ve birkaç dakika içinde yeni gelen arkadaşlara yer bulduk. Kadınlar alt ranzalarda erkekler üst ranzalarda…

Ertesi Gün (8 Ekim Pazar 2017)


Yuvarlak sert bir ekmek, meyve suyu ve reçel … Sabah kahvaltımızı ranzaları üzerinde yan yana sıkışarak yaparken tanıştık gece gelenlerle. Komiser, polis, gazeteci, esnaf, öğretmen… Her birimiz yıllarca hizmet etmek için gecesini gündüzüne katan insanlarken şimdi bir mülteci kampında yan yana özgürlük hayalleri kuruyorduk. Amin Maalouf’un Empedokles’in Dostları kitabında, “Evvel zaman içinde bir gün insanlık bölünmüş. Bazıları, yeni bir site inşa etmeye giden göçmenler gibi ayrılmışlar. Diğerleri kalmışlar. O zamandan beri birbirine paralel iki insanlık vardır. Biri ışık içinde yaşar ama gölge yapar. Diğeri ise gölgede yaşar ama ışık taşır. Her biri kendi yolunda ve kendi ritmince ilerlemiştir…” dediği gibi bir şey oldu. Komiser Hamza Bey eşinden sırt çantasını rica etti ve kâğıt kalem çıkardı. Madem ki burada sınırlı kalacağız ve hepimiz birkaç gün sonra çıkacağız o zaman burada bizden daha fazla kalmış ve kalacak olanlar için bir şeyler yapalım, dedi.

Kahvaltıdan sonra bomboş kalan yatağın üzerine herkes çantasından bir şeyler döktü. Yol azığı olarak ne koymuşlarsa çantalarına… Kuru yemiş , çikolata , elma, muz vs vs… Yatağın üzerinde epey yiyecek birikmişti. Üç gündür çay içmeyen benim gibi çay tiryakisi birisinin ilgisini en çok da hazır çaylar çekmişti. Ah ketıl olsa da çay içsek ve buradaki herkese çay içirsek dedim ki sözü ağzımdan aldı Naim abi. Var hocam, olmaz mı… Hatta bazıları içti de ama hepsine yetecek ne çayımız ne bardağımız vardı. Ama şimdi var. Hem yeterince bardak hem de çay vardı. Koğuşun kapısının yanında dış tarafta bir telefon ve telefonun yanında da priz vardı. Orada suyu ısıtıp sırayla herkese çay içirecektik. Bu fikir bile yorgunluğumuzu azaltmıştı. Biri ışık içinde yaşar ama gölge yapar. Diğeri ise gölgede yaşar ama ışık taşır, demişti ya Maalouf… Aynen öyle. Bu koğuş karanlık olabilirdi, ağlayan bebekler, bilinmezliğe kayan bakışlar olabilirdi ama hepimizin yüreğinde kanatları hiç durmayan bir umut kuşu vardı. İngilizcesi olanlar ile Emir Bey, Mustafa Bey ve Mehmet Kürtçesi olanlarla da ben ve Naim abi irtibat kuracaktı. Arapça konuşanlar ile de irtibata geçtiğimiz Suriyeli Kürtler irtibata geçecekti. Bu şekilde koğuştaki çocuklara kadınlara meyve, çikolata, kuru yemiş ve çay götürebilecektik. Benim dün geceden kalma bir teşekkür borcum vardı. Yan tarafta bulunan gençlere yaklaştım ve avucumdaki yemişleri uzattım. Dün gece için teşekkür ettim. Uykularını bölmüş, yerlerinden etmiştik. Ülkelerinden olmuşlar için yatak değiştirmek çok zor bir şey olmasa da fedakarlık, fedakarlıktı. Akrem ile orada tanıştım. Gece tartıştığı , ikna etmeye çalıştığı kişi abisiymiş. Aşağıda ranzadaki yaşlı kadınlardan birisi annesi diğeri de halasıymış. Babaları , Amcaları ve ablaları Şengal’de kalmış.
Namazı kıldığımız ranzalar koğuşun en arka tarafında köşedeydi. İmam biraz öne doğru, cemaat de arkada dört ranzada namaza durduk. Namazdan sonra ellerimizi açmış dua ederken Xalo’nun ailesinin kaldığı taraftan, alt ranzadan ağlayan bir kadın; duvar, kapı görevi gören battaniyeyi sıyırdı ve bana yalvardı. “Ne olur dua edin. Bebeğime dua edin…” Konuştuğu lehçeyi anlamakta zorluk çeksem de ağlaya ağlaya kurduğu cümlelerden “Seyda, zarokamın, dua” sözcüklerini anlayabiliyordum. Duamız bitti. Hepimizi çok sarstı o ağlamalar. Yerlerimize geldik herkes kendi ranzasının üzerinde öylece kalakaldı. O kocaman koğuşta küçük çocukların sesleri de dahil bütün sesler bir an durmuş ve sadece o kadın ağlıyordu. Dün gece de bir ağlama duymuştum, ülke özlemi diye düşünmüştüm. Belli ki ağlayan aynı kişi. Emir Bey yanıma gelerek, bir gitsek konuşsanız, dedi. Eşim çok üzülüyor, belki bir yardımımız dokunur. Aşağıya indim ve Emir Bey ile eşi de arkamdan geldiler. Xalo da oradaydı. Ağlayan kadın ise kendisini teskin etmeye çalışan iki kadının arasında saçını başını yolarcasına feryat ediyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, yanakları ise çizik içindeydi. Tırnakları ile çizmiş yüzünü. Kendisini kaybetmiş, cinnet geçiren bir kadının feryadı bütün koğuşta ve biz onu teselli etmeye gidiyorduk. Oysa kendisi ile aynı dili konuşanlar vardı sağında solunda. Ama denemeliydik. Xalo’ya sordum önce. Neden bu kadar ağlıyor, dua ettik ona ve edeceğiz de…
Xalo anlatınca öğrendik hikayesini ağlayan annenin…O bir anneydi ve ancak bir annenin acısından dışa vuran yansımalar olabilirdi bu feryatlar. Hepimiz daha Xalo anlatmadan anlamıştık bu feryadın annelikten gelen yönünü ama ortada bebek de çocuk da yoktu. Dua isterken de bebeğime dua edin demişti bu genç kadın. Halil Cibran’ın Kırık Kanatlar kitabında okumuştum “İnsanoğlunun dudaklarından dökülmüş ve dökülecek en güzel sözcüktür “anne” ve en güzel feryattır “annem” feryadı. Kalbin derinliklerinden yükselen, umut ve sevgi dolu, nahif bir kelimedir. Her şeydir anne; kederdeki tesellimiz, dertteki umudumuz, acizliğimizdeki gücümüzdür. Sevgi, merhamet, anlayış ve bağışlayıcılık kaynağımızdır. Annesini kaybeden daima koruyan ve kutsayan tertemiz bir ruhu kaybetmiş demektir.” Ama burada kaybedilen bir anne değil de bir bebekti. Xalo anlatınca öğrendik hikayesini ağlayan annenin…

Devam edecek…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑