Babamın Mavi Duası / Yusuf Kar

 

Baba!

Bir gökyüzü çiz bana!

Köşeleri olmasın maviliklerin

Engelleri engelle

Mavi olsun manilere kalemin.

Hudutları olmasın mavi düşlerimin

Duvarsız, penceresiz, parmaklıksız

Seni düşleyeyim tadı kalsın

Ruhumda, kalbimde, zihnimde ânın sınırsız

Pembe hayallerimi umudun rengine boya

Boş yer bırakma mavisiz

Kavuşmayı, gri bulutlara serpiştir

O, yağsın biz sarıldıkça

Beyaz yer kalmasın kâğıtlarda

Senli benli ne varsa karala

Alnıma vurduğun huzur mührü buseni

Kollarınla açılan güven çiçeğini

Tekin bağırlı göğsünde uyumayı,

Sihirli bir düşçesine ıtrını duymayı

Saçlarımda gezinen parmaklarını

Ellerimi, en çok da avuçlarındaki ellerimi

Mutluluktan kalan yerlere iliştir.

Kelepçeli donuk bakışlarını

Müjdelerin simleriyle ışıldat

Ki siyah manasını bulsun, parlasın gözlerinde

O zaman varsın, kara olsun vuslatın adı

Varsın rengini çalsın deli zaman, sevinçlerin

Sen yine geleceğimin kaygısını yanında taşı

Yeni bir milat koy takvimlere

Bizden başlasın gün,

Bizden başlasın her ay

Seninle başlasın senden sabahlar

Geçen yılları sırala gelecek say

Ama saatleri koyma duvarlara

Aradaki masayı da çizme, unut

Beni gözlerinde avuttuğun kadar

Artık dizlerinde de avut

Olmayalım yokluğa mahkûm

Annem, kardeşim sarmaş dolaş

Namahrem olmasın hiçbir bakış

Gardiyanları dünyanın öteki ucunda tut

Uzak olsun ruhumuzdaki kara gölge

Eller uzanmasın yüreğimize

Girmesin aramıza camdan da olsa ayrılıklar

Beyaz benim rengim kalsın

Mavi ikimizin…

Yollar gelişine tozsun.

Hayat kaldığı yerden tozpembe olsun

Rengini bulsun siyah beyaz ömrüm…

ZİNDANLARIN CENNET KOKULARI -2- / Yusuf Kar

Dünyanın süsü,
Ahretin süruru
Elleri yumru yumru minicik yavru…
Gözlerin nuru
Ana kucağında tutuklu




Bugün zulmet kuyuların taş beşiklerinde
Adı Yusuf konmuş
Bahar konmuş çocukların
Dizlerini yemiş betondan canavar,
Pamuk ellerinde, küçücük parmaklar
Pencereden ayaz, zeminden soğuk toplar
İlk adım…
Alnına çarpan soğuk karanlıklar
yavrucakların ne ayı ne de güneşi var.
Melek busesiyle gamzelenince yanaklar
Açılınca gülkurusu minicik dudaklar
İlk diş…
Avuntu avuntu ısıran gülüşü var
Bugün zindan duvarlarında baba sesleri yankılanır
Katillerin hücresinde bebek beşikleri sallanır.
Bugün agular, güldürürken kanatır,

Susun! Susun! Bugün zindanda tutsak bebekler var.
Bugün anneler içten bebekler sesli ağlar.

Bugün
Aralık kapılarda hayaller gölgelenir
Özlemler bir yol bulur, hasret hecelenir.
Bâb bâb baba olur, çınlar, yıkılır duvarlar.
Ruhlarda zelzelenir sarsılmaz dağlar
Hasretler kan kan /d/emlenir
Gözlerde kum kum olur, elenir
Beklenen babalar ,aranışlar
Örslenen yürekler, kocaman kocaman ahlar!..
Bugün gelemeyen babalarının hep işi var.
Zamanın aldırmazlığı, saatlerin telaşı var
Yelkovanın oku,
mızrağı
akrebin zehri
Bugün her gün ölmenin yeni bir dirilişi var.

Susun(!) Susun! Bugün zindanda tutsak bebekler var.
Bugün anneler içten bebekler sesli ağlar.




Bugün
Şefkat kahramanı, hırsların tutuklusu
Adalet mi?
Art niyetlerin kâğıttaki karartısı.
Annelerin üzerine yürüyor hiç doğurmamış duvar
Duvar ki zindanların kadim hükümlüsü,
En bela müebbetlisi
Yerde gözü kulağı, göklerde başı var.
Bebekler mahkûm,
Çocuklar mahrum.
Her tarafta duvar, her taraf duvar.
Gözbebeklerinde bekleyişin titreyişi var.
Ağlıyor haksızlıklar karşında, susmadan,
Hiç susmadan…
Hıçkırıklarla alıyor annesinin öcünü duvardan.
Dünya avlusuna terk edilmiş masumiyet
Kimisi kundakta esir
kimisi kucakta esir.
Bugün
Parmaklıkların arkasında bebekler
Önünde dedelerin, ninelerin gözyaşı var
Öksüz, yetim olmayan abisi, ablası
Anasız, babasız biçare kalmış kardeşi var.
Örtünememiş ana yüreğini kalpler
Ruhları açıkta kalmış üşüyen gençler var
Hele sorulunca hal hatır,
Kan revan çaresiz yutkunmalar…
Metanet,
Merhametin en babası, şefkatin anası bugün
Bugün yavrusunun önünde ağlamamak var.
Sabır kuyularını dolduran gözyaşları
Dönünce eve resimleri tek tek yıkamak,
Öpüp öpüp hatıraları sulamak var.
İnsanlığı sağır eden haykırışlar

Susun(!) Susun! Bugün zindanda tutsak bebekler var.
Bugün anneler içten bebekler sesli ağlar.

Ey , vicdanları kör olmuş gözler!
Bakın âlemin yeni doğan yavrularına
En yırtıcı canavarda bile şefkat var
Ey ,vicdanları sağır olmuş kulaklar!
Bugün bebeklerin zindanda ne işi var? Susun (!) Susun(!)
Susun
Bugün zindanda tutsak bebekler var
Bugün bebekler sesli anneler içten ağlar.
Yusuf Kar

Resim: Hatice Dönmez (Empathyart)

Kardeş / Yusuf Kar

Yıldızlar söner bir bir dökülür gökten taşlar
Gülüşünden tepeme güneş düşüyor kardeş
Senin derdin kış oldu, yüzümde dondu yaşlar
Harlı yüreğim buz oldu ruhum üşüyor kardeş

Belaymış ömür sürmek kalınca hep çaresiz
Yaktın yürekleri de koydun ciğer paresiz
Nasıl bir dert oldun ki bilsen kansız yaresiz
Açmış yanık bağrımı kurtlar deşiyor kardeş

Gözyaşım aman vermez dökülür, akar gider
Altın gülüşlü çocuk gözüme bakar gider
Ciğerim lime lime, sinemi yakar gider
Nice dert çektim de bu beni aşıyor kardeş

Kelepçe vurmuşlar ki dert esaret mi tanır
Gözler çağlayan olmuş yürekler ki tandır
Yaktığın bunca ateş nasıl söner Bahadır
Yüreğinde kaç Baba derdin yaşıyor kardeş

Anne, Babam Gelsin / Yusuf Kar

Anne, babam gelsin
Tutayım kışın ceketinin ucundan
Yazın cebinin kenarından
Sürükleyeyim o dağ gibi adamı ardımdan
Sımsıkı tutsun yine ellerimden
Ellerim kurtulamasın tek avucundan
Ben babamda mahsur kalmaya razıyım
Ne elma şekeri ne de kırmızı balon
Bir gülücük istiyorum babamın gamzelerinden
Ne güzel bakardı benim babam
Bir çift kanat takardı bakışları
Uçardım gökyüzüne işteş kahkahalarla
Ne güzel adamdı benim babam
Merhameti iki yana açtığım kollarımdan da büyüktü
Kıyamazdı, kelebeğe, çiçeğe, ağaca
Hatırlar mısın basmamak için karıncalara
Sek sek oynardı benimle koca adam
Kafeslerdeki kuşlara ne çok üzülürdü
Özgürlük en çok kuşlara yakışıyor derdi
Şimdi kuş oldu benim babam
Sahi sana söylemeyi unuttum
Maviş’i özgür bıraktım kızma ne olur
Babama selamımızı götürmüştür çoktan

Anne babam gelsin
İçimdeki yaramaz çocuk çabuk büyüyor
En sevdiği elbise de dar geliyor bak işte
Ya o gelince giyemesem mavi gömleğimi
Anne babam gelsin
Yıllar çabuk geçiyor
Son dişimi o gelince çıkarsam
Lapa lapa kar yağmasa o gelinceye kadar
Karın yağmasına onunla sevinsem
Güvenip müzip gülüşlerimin zırhına
O gelince girsem yollarda biriken sulara
Nefesiyle ısıtırdı üşüyen kalbimi
Gözlerinin içi öperdi üşüyen ellerimi
Benim babam çocuk yürekli adamdı
Yaptığım kardan adama nasıl da gülerdi
Bahçelerin onsuz hiç tadı yok
Parkların neşesi kaçmış
Kardan adamlar da mahzun şimdi
Kızma ne olur perdeleri ben çektim.
Bugün yine keyfi yok kalbimin

Anne babam gelsin
Sen de özledin mi onu?
Benden sakladığın hıçkırıklarını dinliyorum gizli gizli
Şarkınızı dinlerken ağladığını da biliyorum
Çünkü gözlerine kaçmasın diye bütün tozları
Topladım hatırların sindiği eşyalardan bir bir
Senin üzülmene dayanamazdı babam
Benim babam altın yürekli adamdı
Ağlarken nasıl da güldürürdü değil mi bizi?
Şimdi her gece ağladığımızı bilse üzülürdü.

Anne babam gelsin
Anne bayram gelsin
En çok da bayramlar kanatıyor kalbimi
Bayram namazı bitince
Nedense bir hüzün çöküyor yüreğime
Kalabalık bir yalnızlığa düşüyorum
Sen bunları nereden biliyorsun küçüksün deme
Acı insanı büyütüyormuş anne
Anne babam gelsin
Çocukluğum içimde yıl yıl yaşlanmadan
Okumayı sökmeden bir hasret şiirinde
Harflerine kütüphaneler sığdırdığım
Kollarıma çizdiğim kalbimin içini
okumak istiyorum ona iki hecede
Sahi sana söylemeyi unuttum
Ben baba yazabiliyorum artık
Dolabıma,
Yatağımın ardına
Gizli gizli her yere …
O gelince boyarız yine duvarları
Duvarları da yazdım kızma ne olur
Hem sen dememiş miydin bu ev hüzün kaplı
Ben hüzünleri babamla karaladım işte
Anne
babam
gelsin
Anne

                      Bayram
          gelsin 

Anne,
kalbim
gülsün
Yine

Yusuf Kar

Zindanların Cennet Kokuları 4 / Yusuf Kar

Zindanların Cennet Kokuları 4
Evlad kokusu, Cennet kokusudur. Evlad dünyada nur, ahrette sürurdur.” (Câmiü’s-Sağîr, 2/2285)
“Küçüklerimize şefkat göstermeyen bizden değildir.”(El-Hâkim, Müstedrek ala’s-Sahîhayn, Beyrut, ts. î, 62.)

Bugün zindanların beden biçen kapılarında
Renklerini bile tutukladılar yavrucakların
Bugün baktığı her yerde koyu tonlar
Tavan donuk,
Duvarlar soğuk,
Kapılar gri
Bebeklerin renklerini emer kara peykeler
Kılıktan kılığa giren kara gölgeler
Güneşle saklambaç, ayla kovalamaca oynar
Gündüz başka kara, geceler başka kara
Tek avludan görünür bir avuç mavi
Dört duvar arasında sıkıldıkça ruhları
Sarkan çamaşır iplerinden tutup
Mavilikleri kendine çekmek ister
Kocaman yüreği, küçücük parmakları
Kuşları, uçakları gözleriyle kovalar
Gölgelerine bile dar gelen avluda
Her gün annesinden dinlediği
Ağacı,
Çiçeği,
Kelebeği…
Uçurabilmek için uçurtma
Kanat takıp göklere uçmak ister.
Günahlarından bile önce verilmiş ceza…
Bulutları yüzsüz suratlara örtmek ister
Gülmenin yasak olup olmadığından şüpheli
Biberondan kurtarıp minicik dudaklarını
Meleklere gülümser küçücük gözleri
Dolaptaki resimlerden bilip sevdiği…Baba
özlemi… Kaçırınca uykularını geceler
Söylenmez o saatten sonra mapushane türküleri
Okunmaz artık Necip’ten, Nazım’dan zindan şiirleri
Yaslı dudaklardan ninniler söylenir anarşist uykulara
Sulara boğulan gözbebeklerine yalvarır en ana bakış
Zindan duvarlarının eski naralarını sindirir hıçkırıklar
Biçare ruhların, parçalanmış kalplerden sürdüğü
Süt kokan ağızlardan çıkan feryat ve haykırış
Susun (!) Susun(!)
Bugün zindanda tutsak bebekler var
Bugün anneler içten, bebekler sesli ağlar.
Yusufkar

Gecenin Hicreti /Yusuf Kar (Yolumuz Meriç’e Kadar)

Gidiyoruz işte!
Yükümüz ne kırk deve ne kırk katır
Bir kırık katre
Yarısını bırakıp bu vefasız şehre
Gidiyoruz işte!

Baykuşlar köpek gibi ulurken
Ürperti ürperti üşüyor bedenimiz
Kalp kırıklıkları içimizi kanatırken
Veda hummasıyla ateşli tenimiz
Bir telde bin örgü dikeni
Dışımızdan içimizi saran tüylerimiz
Endişelere düşüp debelendikçe
Acıdan acı, geceden gece
Bir vefasız hece“siz”
Yaralarımıza tuzlu katran basan cümle
Bu gece… Gidiyoruz işte!
Korkular, karanlıklardan akın ediyor üzerimize
Cama vurdu beklenen ıslık
Söndü evlerde de yanan son ışık

Gidiyoruz işte!

Sırtımızda küçük bir çanta
Ne varsa yükte hafif pahada ağır
Doldurup ömrümüzden birkaç değerli hediye
Elveda demeden eşe, dosta, ahaliye
Vefamıza yapılmayan vefa
Fedamıza yapılan veda
Onu da bırakıp bir yurt bahçesine
Taş çıkartıp duvardaki örümceğe
Sus deyip yerdeki böceğe
Sessizce
Gidiyoruz işte!

İç çekmelerimiz içimizde patlarken
Saçılan hatıralarımızı bile toplamadan
Dağılan hayallerimizin üstüne basa basa
Gözyaşlarımızla silip adlarımızı levhalardan
Kimsecikler duymadan tenhalardan
Aydan kaçıp ışıklardan saklanarak
Yüzlerimizi emanet bırakıp karanlığa
Geçtiğimiz yolları çiziyoruz gözyaşlarımıza
Belki geri döneriz diye, kırgın umutlu
Korkak cesur zihnimizi duygularda boğarak
Ağlayarak, hıçkırarak…
Gidiyoruz işte!

Hiç duymadığımız bir sese güvendik
Tanımadığımız adamların peşi sıra
Bastığımız yerleri bile görmeden
Gözleri bağlı yürüyerek
Kara gölgelerin önünden sürünerek
Gri gölgelerin ardından koşarak
Gece kuşları, cırcır böcekleri, kuru dallar
Gırtlağımıza oturuyor sesten bıçaklar
Kafile ilerlerken bir karanlık meçhule
Ölü sonbaharların ruhsuz ayazı
Buzda yanıyor önce eller sonra yürekler
“Çocuklar, bebekler” hep beraber
Gidiyoruz İşte

Göğsümüze açılan boşluk
Rüzgârla doluyor içimize bir ses
Kafatasımızda gümleyerek
Titrek, ürkek bir çığlık
Bebekler ağlıyor
Biz ağlıyoruz
Bu gece…
Gidiyoruz İşte!

Yusuf Kar

Babamın Yeşil Duası / Yusuf Kar

Baba!
Dünyanın renklerini ellerinde topla
Mutluluğun her tonuyla
Masmavi bir uçurtma çiz bana
Yıldızlardan gülen gözleri olsun
Ay tülünden saçakları
Dağıtsın bütün karanlıkları
Lacivert gecelerimizi uçursun aydınlığa
Güneş olsun bütün çocuklara

Dudaklarda sımsıcacık gülsün sarı
Gülsarı küheylanlarla gelsin
Atlarına binip giden güzel insanlar
Siyah beyaz hayatı binbir renge boyasın
Yakarışlarımızın nurdan fırçası
Kaderimizin ressamı, Bedi’si,
Kaldırsın resmimizdeki demirden çerçeveyi
Annelerin ellerinde, yüzlerinde
Biz de görelim artık kelebeğin renklerini
Kolları sıkmasın zincirli kolçak
Açılabildiği kadar açılsın eller
Boyansın Sıbgatullah rengiyle gönüller
Aydınlık çizgisinden amudi uzansın ahlarımız
Sarsılsın ehram-ı arz, titretsin arş
Vicdanların karası silinsin alınlardan
Gözlerdeki perdeler açılsın yüreklere
Kalmasın tuvalimizde şerre yer
Ve tükensin haznemizdeki kirli renkler
Döküldükçe Mahmut’un al kanı
Yanacaksa mazlumun daha canı
Örtsün mavilikleri kızıl ebabiller
O zaman varsın kızıl olsun necatın adı
Varsın rengini çalsın deli zaman, sevinçlerin
Sen yine Kabe’nin kaygısını yüreğinde taşı
Gelecek yılları kutlu bir Fetih say
Geçen yılları Medine yeşiline boya
Ama matem karasını koyma ruhuma
İçimde hep mavi kalsın umut
Suyun rengi yok
Gözyaşlarımı da yanaklarımda tut

Akmasın ümitlerim ellerinden
Şib-i Haşim zulmünü tarihin sayfalarında kurut
Dökülsün bir daha miracın tohumları asra
Yeni bir hicret çiz zamana
Yeniden başlasın günler, yeniden başlasın ay
Hazanın en mat tonunu silsin bahar
Mavi duamın rengi kalsın
Yeşil sevinçlerimizin…
Avuçlar Nur’un rengine boyasın.
Parlasın bahtımızın güneşi, ayı
Boğulsun üstümüze çöreklenen karanlıklar

Yusufların Çağı 4 / Yusuf Kar


(ZİNDAN ve MUŞTU)
Yusufsuzluk çağı sizi bekler
Çıkıp da gelin artık
Bitsin bahtımızdaki kıtlık
Semizleri çoktan yedi arık inekler
Yedi kuru başak dadandı dala
Ahlaksız sürgünler çağı kemirdi
Tenlerde başladı ruhsuz istila
Vicdansız kalplerde yalan semirdi
Zirveden zırvaya insanlık şimdi zelil
Kalmadı insan gibi insan
Kalmadı tertemiz bir vicdan
Niyetler artlı sefil, düşünceler alil
Yer,
İçer
Şişer
Beşer
minareden kuyulara düşer
Zihinler akilsiz alıklaşır
Bedenler ruhsuzca kuraklaşır
Kıtlık var kıtlık, tenler altında
Sırtlanlar şimdi aslan postunda
Yusufların gelme çağıdır artık
Hadi çıkın sizi bekler ins/anlık

Görüldü uykularda size dair her düş
Düş ki telmih içindeki telmih
Kadehlerin abisinde unutulan tembih
Beyinleri yedi aç biilaç habis bir kuş
Ansız kayboluş
Anlık varoluş
Zihindeki tutulma, şeytanın çaldığı kanıt
Apansız bu deprem, bilinmez bir suale yanıt
Belki yılları biçti zindan tenden, ömürden
Lakin ayrıştı elmas; taşlardan ve kömürden
Aralanan perdeden açıldı körlük
Şarap kasesinde ayıldı özgürlük
Gülüşlerin kalbe gelme helecanı, telaşı
Çınlar bir kurtuluş tınısı zamanda
Kör düğümlerin arantısı zindanda
Yusufçuk kuşları çağların dertli dildaşı
Muştularla al al kınalanır pullu tüyü
Zindan kapısında söyler asırlık türküyü
Yusufçuk
Yusuf çık
Yusuf çık

Kuyu 2 / Yusuf Kar


Bühtanlar çöllerde gezerken serkeş
Onca asır geçti geçti keşmekeş
O
günden
bugüne
Öykündü Yakupoğulları öykündü bir dağa
Koydular Yusuf’u kalplerindeki mancınığa
Kuyuların kör karanlığına bir masum attılar
Azgın kırın canavarlarına taş çıkarttılar
Azı dişlerinde parçalandı bir kardeş
Toprağın bağrına düştü bir güneş
Haset isli bakışların kıvılcımında /k/özleşti
İtilmek, kakılmak! Yusuf’/ç/a güzelleşti
Dilsiz şeytanlar
………………Gördü,
………………………Duydu,
……………………………… Sustu
Kamer küstü,
hafızasını yitirdi ayna
Ayna unuttuğu zulmü hep yüzlere kustu
Kardeş, kardeşi doğurdu kuyunun /k/oynuna
Şems düştü mezar oldu kuyu
Yusuf düştü Şems buldu kuyu
O yetime Rahildi kuyu
Sundu göğsündeki suyu
Esrarlı bir şefkat, nurdan bir çift kanat
Sardı dedi: Allah’ın ipine tutun, sabret

O
Günden
bugüne
Bu imtihan
Vicdan alıp vicdan satan bir bezirgan
Müjdeledi ferdaya kucağındaki oğlandı
Yakup yandı, Yusuf utandı, hakikat üryandı
Kuyu/ u/tandı,
Körlük yalandı
Yusufları yuttu kör kuyu
Yakuplar unuttu uykuyu
O
Günden
bugüne
Kederli gözler kapanmamaya tövbeleşti
Kanlı gözlerde hasret her lahza körpeleşti
Ağladı boynu bükük evlat /y/anığı baba
“Ben derdimi şikayet ederim tek Allah’a”
Dedi ağladı,
Sustu ağladı
Tabirsiz rüyalarda duyulan ko/r/kuyu
Züleyha’ya aldı götürdü bir kervan
Kervan gitti, Yakup yandı,
Kervan geldi, Züleyha yandı
Yusufların çağı geldi asra dayandı. Yusuf KAR

Sürgün Şairin İltisaklı Şiiri / Yusuf Kar

Dillerde tehlikeli, şiirlerde yasaklı
Tutsak bir ilhamım ben kalplere iltisaklı.
Sapı silik kalemlerin yazdığı şiirden,
Maskeli yüzlerin kovaladığı şairden,
Bendinden koparılmış arta kalan,
Mahlassız bir dörtlüğüm arda kalan.
Gecesine okunduğum günün kentlerine,
Zulüm yalnızlığı düşer bir bir semtlerine.
Adımı anamaz olur yutkunmadan diller.
Tek, gece kuşları söyler benim bestemi!
Kaldırımlar, evler; peşime düşmüş katiller.
Kulaklarıyla arar sefil bakışlar gövdemi.
Korkularımla irtibatlı o makul şüphe,
Köpekler, durmadan karşımda aydınlığa ürür.
Peşimden ayrılmayan cani, o kara gölge…
Ardımda bir görünür, bir görünmez cinle/r yürür.
Zihnimden tenime yayılan soğuk ürperti,
Dururken gözümün önünde oynaşan heykel…
Bahtımda kalan infaz ruhumda gerçekleşti,
Bahçe kapısını suratıma kapatınca yel.
Kaçarken sanki ensemden tutuverecek o el.
Kaçtığım ben miydim, memleket miydi, neydi?
Ayaklarım çıplak, hükmüne yürüyen tutsak…
Gözlerim, deprem karanlığında kalan ülkeydi.
Kara bulutlar göğü kaplarken ağır aksak,
Uzak yıldızlarda bulduğum daüssılayı,
Gurbetin mahşerinde ıslık ıslık çalarak,
Peşimdeki şeytanlarla çıkmazlara dalarak,
Tek tanık, tek tanıdık, yurt simalı semayı
İmdada çağırdım da yürüdüm karanlığa
Kapanmadan perdeler diyar bakışlı aya
Kavuşmak için muhayyel bir aydınlığa
Bir nefes çeker gibi içlendim yâr bakışlı aya
Ay ki giderken arkamda bırakakaldığım yüzündü
Ay ki gözlerimin art odasındaki pencere, hüzündü
Kah Boğaziçi’nde kah İstanbul ufuklarında
Tırnakları kanla dolu maziden bu güne
Uz gittim uz kaldım bir sürgünden bir sürgüne
Berlin taşralarında, Paris sokaklarında
Toprağından koparılmış gibi bir sürgüne
Memleket gülü gibi ağlaya ağlaya
Kokladım gurbeti içimde duya duya
Kokladım kırgın, memleketimi doya doya

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑