Sitem – 2 / Tahsîn-i Kelâm 

Coştu gönül arzusu gül yüzünü görmeye,
Bozup bozup zevk için tekrar zülfün örmeye,
Yolları yordu ayak, yüzüm yol yol ağlamak,
Tükendim dil figanda, yetiş hele sor neye..

Ömrümün yakasından düşmedi gam günlerim,
Gün gün yorduğum câna birikti özürlerim,
Bir bakış kor özüme sür gözleri sürmelim,
İnsaf et kârın nedir daha fazla yormaya..

Bu yangın sözlerimi sanırsın sözde midir,
Bunca direnç aşıklar içinde gözde midir,
Bes diyorum sükûta dem artık söz demidir,
Gel dök şerbet sözünü, gönül döndü hor néy’e…

Tahsîn-i Kelâm

Ne / Tahsîn-i Kelâm

Ne sevda masalların biter gönül,
Ne de anlamsız efsunkar yasların.
Ne muallak düşlerin biter gönül,
Ne de kesip biçtiğin kumaşların..

Ne güle şevk ile dizdiğin medhin,
Ne kaç kez özüne verdiğin ahdin,
Ne biter diller döktüğün, ne cehdin,
Ne de bülbülce mahzun ötüşlerin..

Ne yanık yanık nağmeler tellemen,
Ne dîl kârı şiirler bestelemen,
Ne biter yâr nazını irdelemen,
Ne de yoluna düşen bakışların..

Ne yer yer yarım kalmış heveslerin,
Ne çağlayıp boğan hun gözyaşların,
Ne mey diye zehr içtiğin tasların,
Ne biter uçup konma telaşların,
Ne de vuslata ördüğün taşların…

Tahsîn-i Kelâm

İnhirak / Tahsîn-i Kelâm

Bir hırka yetecekti hâke düşecek sırta,
Yatmayı âr etmedik hâk olacak kasırda.
Dert dava oldu nefis, arzu ard arda kesif,
Düğümlendi hevesler yürekteki nasırda..

Hay huyla olmaz öyle, olacak hicap erde,
İnsanı insan yapan, âr denen ince perde,
Öze in kalma dostum, benlik denen çeperde
Görene çoktur mana aleni ya da sırda..

Namerde değmez sözüm, yol yorgunu merdedir,
Hor dava neydi sahi, divanesi nerdedir,
Nefsi aşmak mı dedin, ne müşkil bir kertedir,
Sündüs döşektekiyle, yatan bir mi hasırda..

Vahye göz kulak ol bak, bak ne diyor; “dayanın!”
Ey muasır delisi, kaç asırlık davanın,
Sözün sözdü değil mi, hani sâdık beyânın,
Yoksa kaldı mı dava, ilk o gülden asırda!..

Tahsîn-i Kelâm

Kim Bilir / Tahsîn-i Kelâm




Yüreğin derdini bir âşinâ Cânân bilir,
Aynı dert ile hemdem, âşık da çendan bilir.
Kim bilir feryâdımın, künhünde neler saklı,
Bu sûziş-i nağmeyi, dinleyen cândan bilir..

Kâlbine kut olmuştur, gam âşıkın her demde,
Bir kuru söz değil aşk, geçmek gerek serden de,
Taşımak ehil ister, nûş etmesin her bende,
Bâde-i aşk’ı nâdân, kâse-i camdan bilir..

Gezmemiş kâlp yurdunu, tatmamış sâyesini,
Duymamış özde aşkı, bilmemiş gayesini,
Taht ile saltanatı, sultanlık pâyesini,
Gezdiği rûm elinden, mülk-ü acemden bilir…




Hadi / Tahsîn-i Kelâm



Çok biriktim kendime,
Yolun neresindesin..
Matlaştı gönül pencerem,
Tıklamayalı tebessümün..
Yoruldu hazan bile,
Aram edeli bende..
Bir bakış ışığıyla,
Sana has göz ucuyla,
Dokunsan bir sükûnetle,
Çılgınlığıma bedel..
Elimde umut kâsesi,
İçinde gam badesi,
Artık zarar eşiğinde..
Hüznümü yutacak,
Düşlerimi kurtaracak,
Anlar bekliyorum senden..
Bak düşüp duruyorum
Sen salınmayalı..
Hadi,
Çok biriktim kendime…

Yalnızlık / Tahsîn-i Kelâm



Yürürüm duymaz beni, kaldırımlar şu hissiz,
Sızmış sokak lambası, kıpır kıpır şuh issiz,
Ay yanar “arustağ”da, öyle sensiz ve ıssız,
Ayak sürürüm lakin, çeker ayaklar arsız..

Yoksun işte yanımda, nefesin ve sesin yok,
Konuşsam hayalinle, içten bir gülesim yok,
Düşmüş gözlerim küskün, yerlerden alasım yok,
Gelsen diyorum artık, yabandayım kararsız..

Acımaz taş parkeler, yüzlerinde aymazlık,
Sensiz taşlarda bile, beni hiçe saymazlık,
Taş taş düşer sol yanım, yetişir bu ahrazlık,
Yarımız sen de ben de, bu hal bize yararsız..

Gel ve getir unutma, kayıp beni de sakın,
Köhne hor mecrasında, dönmüyor hayat çarkım,
Yordu beni sokaklar, yok divaneden farkım,
Altta sarhoş adımlar, kalp içimde ayarsız…

İnzâr / Tahsîn-i Kelâm

Cehalet devrinin çıkmış adı da,
Dişsizi yemek her yer ve devirde.
Adl ü erdem ölmüş halkta kadıda,
Haset adavet her renk ve tevirde..

İçi boşaltılmış savm u namazın,
Şifâsı ne bilmem kâlbde marazın,
Câna bilir misin ne hâl-i hazîn,
Tâlib-i dünyâ’yız duâda virdde..

Sanma ile’l-ebed safâ sürülür,
“İctimâ var!” denir, sûr’a üfrülür,
Gün gelir defter-i devrân dürülür,
Titre bak haber var, sûre tekvirde…

Nerdeyiz / Tahsîn-i Kelâm

Gaye ne,ne dersin, n’için burdayız,
Gölgelik geçimlik fani yurttayız,
Hâl-i hacâlette, hep kusurdayız,
Gönlü Yâr kurbuna salanlar bilir..

Salınır alımla, verme gönlünü,
Bahçe-i fenâ’dır derme gülünü,
Sade bir uğraktır, serme çulunu,
Hak söze can kulak verenler bilir..

Bir geliş bir gidiş, tehiri yoktur,
Kapılma hazzına, ceviri çoktur,
Hubb-u dünya kâlbe zehirli oktur,
Âgâh olup fendin, görenler bilir..

Gurbet-i muvakkat bir diyârdayız,
Cismen burda lâkin, özü Yâr’dayız,
Cefaya katlanmak varsa kârdayız,
Matlûbu Mevlâsı olanlar bilir…

Mesele / Tahsîn-i Kelâm

Ham insan meselesi,

Ve irfan meselesi.

İrfan ve insanı rafa kaldırmalar,

Kirlenmeler ve kirli kavgalar

Temelde nisyân meselesi.

Bakışları sendeleyen gözlerin,

Gidebilir mi ışığı dosdoğru,

Ve o bakıştan neyse meram,

Yer etmesi gönüllerde,

İz’ân meselesi.

Ne vakit vereceğiz

Bir çekidüzen şu sînelere!

Neye muhtaç imarı,

Belki de iman meselesi.

Gidilecek evet bilmeyen yok,

Önümüzde dönülmez ufuk,

Mesel unutmamak işte,

O da iz’ân meselesi.

Bir yol yürüyoruz nereye

Vardığı kaçınılmaz menzil

Ölümün can verdiği,

“Yolun sonu!” denilmesi

O da an meselesi.

Evet bir an meselesi ömür

Ve hayat şân değil,

Gam meselesi.

Sigâya çekilmiş cânın,

Sılaya kadarki gam meselesi.

Ufka dikilmiş sâlik gözlerinin,

Kızıl ufuklardan menkul

Kan meselesi.

Bir de söz var ve ardında öz,

O söz o mütebahhir,

Bahr-i sîne’den,

Şuh nefsin başında balyoz.

Ne zaman meselesi ne ahkâm,

Ne de bir zan meselesi.

Ham ve bohem insanın,

Kıvâm-ı tâmm meselesi,

Kayyûm’a râm meselesi.

Belki de bütün meselenin özü,

Bir sade hâl meselesi,

Bir sade hâl…

Derin / Tahsîn-i Kelâm

Evet ölmezdi değil mi âşıklar,

Ve sen aşkı yaşadıysan muttasıl

Anlamını yitirmiştir başlıklar,

Hacet ne ölümden açmaya fasıl.

Şimdi de ân bu ân yer bu yer deme,

Takılırım içime damlar dem’e,

Ve ne söz düştüyse bugün erdeme,

Dîl küskün diyemez, bin feryâd hâsıl…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑