Bıraktığın Gibiyim / Sermest

“En son bildiğin,bıraktığın gibiyim.” Dedi telefonun diğer ucundaki ses.

“En son bildiğin,bıraktığın gibiyim”

Dağ başında yankılanan feryat gibi uğuldadı bir süre. Sonra aynı cümle kalbinde kağıt kesiği gibi bir acıya dönüştü hızla. Göğüs boşluğunda bulunup kan akışını düzenleyen bu hayati organ ritmini kontrol edemiyordu artık. Zamandan ve mekandan ayrıldığını henüz farketmemiş olsa da kalbinden beynine doğru yükselen bu sesi bastırmanın mümkün olmayacağını anlamıştı.

Aynı ses bir kere daha yankılandığında boğazına düğüm, burun direğine sızı, gözüne yaş olmuştu bile.

Nabzı normale dönmeye başlayıp anlamsız gerginlik azaldıkça duygularını tartabildiğini farketti. Hüzünlenmişti ama acı değildi. Keyiflenmişti ama neşeli de sayılmazdı. “Sahi” dedi kendi kendine;

“Birinin, en son bildiğin,bıraktığın gibiyim demesi” ne kadar da güzelmiş ne kadar da uzak.

İstemsizce bir tebessüm belirdi az önce ısırdığı dudağının kenarında.

Bir mesajla kendini tanıtıp müsait olduğunda aramasını istemiş olsaydı bu kadar sarsılmayacaktı belki de. Bu kadar ince düşünmeyi gerektirecek şeyler yaşamayı tercih etmezdi eğer sorulsaydı.

Geçen yılların, araya giren yolların çokluğunu, bir nefesle üfleyip yok ettiğimiz karahindibağlara çevirmişti vefa.

Evden ilk ayrılışlarında yollarının kesişmesine hep şükreder, birbirlerine dost olmanın tüm aykırılıklara rağmen karşı tarafı değiştirmeye çalışmadan uyum içinde yaşama gayreti olduğuna inanırlardı.

Kayıtsız bir numaradan aranmasıyla başlayıp kim olduğunu anlayana kadar artan tedirginliği, hasretle akan gözyaşlarına dönüşmüştü dakikalar içinde.

En dost tonuyla devam eden konuşma, bildiği bıraktığı gibi olan tarafın; sen neler yaşadın sorusuyla sakin bir tonda devam etti bir süre.

“Geçti gitti… Şimdi her şey yolunda, yeniden aile olmanın heyecanını yaşıyoruz seneler sonra. Belki yüz yüze anlatırım ama sınırlı dakikalarımızın tadını bunlar kaçırmasın. ” demesiyle keskin bir geçişle üniversite yıllarından devam etti.

Kahkahalarla güldükleri birkaç anı, hızla yeniden tebessüm sebebi olmuştu.

Bir tarafın çıldırtan dağınıklığına inat diğer tarafın titiz halleri hiç sorun olmamıştı aralarında. Olmuştu belki de ama ikisi de olumlu durumları hatırlamakta mahirdi.

Sahi insan anılarından bahsedince o yıllardaki kendine bakmadan gelemiyordu şimdiki zamana. Sessiz kalınan anlarda neler düşünüyordu kim bilir her iki taraf da. İnsan gençliğini ne kadar da çok özlüyormuş bir kere daha anladılar. Gençlik dediğimiz aynada gördüğünden ibaret değildi. Özlediği de umutları,hayalleri, yapma ihtimali olan işler, yaşamak isteyeceği yerlerden daha fazlasıydı sanırım.

Tüm yaşanmışlıklara inat hayat dolu bakışların solmaması ne büyük nimetti.

Kurban bayramının son günü neleri kurban ettiğini düşündüğü saatlerde yaptığı anlamlı telefon görüşmesi son bulurken ülkenin batısında ve doğusunda yaşayan iki dost ortalarda bir yerde buluşabilmenin hayaliyle kapattılar telefonu.

Yalnız Veda / Sermest

“Elim kolum kalkmıyor, kalbim, aklıma direniyor” diyebildi sadece…“Senden bir şey beklemiyoruz” dedi en sevip, son zamanlarda görmeye tahammül edebildiklerinden biri. “Sen otur, en sevdiğin köşende hiç usanmadığınız manzaranı seyret” diye ekledi…
Zoraki yalnızlığının bilmem kaçıncı gününde , üst üste gelen her şeye dayanmıştı da bu evden ayrılmak çok ağır geliyordu…
Yıllar önce bu evi ilk gördüğü an hissetmişti sadece bir taş yığınından ibaret olmadığını. Etrafta bir sürü ev vardı ama hepsi yuva olamıyordu.
Saatlerce bu pencereden bakabilir, hayaller kurabilir, türkü dinleyebilir, şiirler okuyabilir ve çay içebilirdi…
Pencerenin önüne geçtiği an da istemsizce Bu eve taşınmadan önce kurdukları hayalleri düşündü ardı sıra. Yüksek bir tepede olmalı, ufka doğru baktıklarında bina görmekten hoşlanmazlardı. Uzaktan da olsa deniz görmeli, sahili olmayan bir yerde nasıl yaşanır bilmiyorlardı.
Evi gördükleri ilk an birbirlerine bakıp, aynı an da “tutuyoruz” dediler sevinçle. Üstelik sağa doğru bakınca adalar, tam karşıda Yalova sol taraf Karamürsel…
Manzaranın tadını çıkarmak değildi bu duruş. Son seyirde tüm detaylarla vedalaşıyordu. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün yaşamışlardı hesap etmek ağrına gidiyordu. Oysa ömrünün sonuna kadar  bu evde yaşayıp yaşlanabilirdi. Tüm kahvelerini bu pencerenin önüne koyduğu fiskos masasının etrafında içebilirdi. Bahçesi görünen okulda kızı ilkokula başlamış, aynı bahçede bulunan lisesinden mezun olabilirdi…
Odaya girip çıkan bitmiyordu, son birkaç saatti belki de. Çantasından hiç ayıramadığı kalem ve kağıt çıkardı. “Yazmazsam çatlayacağım”dedi kendi kendine.
Senelerdir ihtiyaç duymadıkları yazı diline has hitaptan önce iki damla göz yaşı düştü kağıda ve başladı yazmaya çok zor da olsa…
“Sevgili Dost!
10 güzel yılımıza Şahitlik etmiş koltuğumuzdan yazıyorum sana, bu satırları. Artık olmayacak oluşlarının zerre üzüntüsü yok ama eşya işte nelere şahit oldu hayatımızda ne anılara eşlik ettiler. Tek tek dokundum çoğuna,vedalaştım ,ne zaman açıp kullanacağımız bilinmezliği daha da hüzünlendirdi beni.
Şimdi Bu satırları kime yazsam acıyacak belki de halime. Her zamanki gibi sana döküyorum gönlümün yükünü.Burada olsan daha kolay gelirdi bu veda.”Üzülme” derdin başımı omuzuna yasladığımda. Kalbimi yokluyorum tekrar tekrar olmasalar da yaşar yine huzurlu olmanın bir yolunu bulurduk. 
Sonra etrafta dolaşıyor gözlerim hüzünle. Şu yanda duran halıda ilk adımlarını attı kızlarımız.Yüreğim ağzımda elimde bir kumaş parçası ile sectigimiz tüller ne kadar da mutsuz görünüyor o kutuda.Kalbim titreyerek yemek masamıza bakıyorum ,sonra sandalyelere. Ne çok çektiler kahrımızı, Ne dost muhabbetleri ne sevgiyle  hazırlanan, saygıyla yenen miss kokulu yemekler. Hele atılan kahkahalar.Şimdi geriye dönüp baktığımda hiç kötü bir kare gelmiyor aklıma.Havada uçuşan tabaklar,bardaklar hakaretler ,bağrış ,Çağırışlar da olabilirdi.
Bunca yıl her şeyi yerli yerince ne de güzel yaşamıştık. Şimdi hasret geldi baş köşeye kuruldu ,hüzün baştan ayağı dört bir  yanımızı sardı.”
Dokunmasalar sayfalarca yazabilecek gibi hissediyordu.Mektubun sonunu getiremeden odada kalan eşyaları almak için gelmişlerdi. Yerinden kalktı son kalan eşyaların gidişini izledi.
Herkes her şey gittiğine göre son bakış için yine pencerenin önüne gelmişti.Aklına fotoğraf çekmek geldi.Bugünü unutması mümkün  değildi  ama nankördür insanoğlu biliyordu. Baktıkça anacağı  bir kare kaydetti telefonuna…
Pencereden son kez bakıyordu.Mektubun sonunu nasıl bağlayacağını aklından geçirirken de eliyle gözündeki yaşları siliyordu. 

Sermest

Bendeki SEN…/ Sermest

Benim bütün dünyam senken
Kendine yeni bir dünya kurmuş gibisin…

Benim duyabildiğim yegane ses senken
Bütün sözlerini ellere saklamış gibisin…

Benim dünya gözüyle görmeye tek tahammülüm senken
Yüzünü,özünü ötelere dönmüş gibisin…

Benim sığınılacak tek limanım senken
Dümeni uzaklara kırmış gibisin…

Benim tutunacak tek dalım senken
Gölgeni bile üzerimden sakınmış gibisin

Benim hem yaram hem yarim senken
Derdime derman olmamış gibisin

Benim tüm sözlerim senken
Son noktayı da koyup gitmiş gibisin…

07.01.2022

Sermest

Posta Kutusundaki Mızıkaya… / Sermest

Kaç zaman geçti nerelere gitti, nelerin yaşandığını anlayamadı, olanların farkında değildi ama yine olmaktan keyif aldığı yerde, her an etrafta hareket olan salonda,konsolun üstünde…

2005’te Kadıköy’de bir kırtasiyeden alınıp, satır satır okunup,hediye edildiği günden beri nelere şahitlik etmiş, nelere sebep olmuştu oysa ki…

Kitaplar kitaplar kitaplar hep vardı etrafta.Onun yeri hep özeldi ,ne olmuştu da aylarca bir kolide hiç dokunulmadan tek bir sayfası dahi açılmadan durmuştu.Daha öncede kolilerle oradan oraya taşınmış, evi, yurdu değişmişse de ona verilen önem hiç azalmamıştı. Ne kadar orada kalmıştı, neler yaşanmıştı, bu ev neden eksikti? Sesinde neşe olan kadın neden bu kadar az konuşuyor, daha çok kahve içiyor, daha az uyuyordu. Peki gülünce gözleri gülen, kahkahasıyla yeri göğü inleten adama ne olmuştu?
Belki de çok basit bir açıklaması vardı tüm bu yaşanılanların ama ayrılık hüznü evin her köşesine sinmişti.

Hep etraflarında bir yerlerde olurdu.Değişik zamanlarda yeni basımlarını almış olsalarda , bu yaprakları iyice sararmış, cildi yıpranmış, bazı satırları el titreyerek çizilmiş,7. Basımın yeri hep ayrıydı zihinlerinde, gözlerinde, ellerinde…

Kaç yıldır sayfaları arasında bir kaç gül yaprağıyla onlara eşlik eden bu kitabın aslında birlikte inşa edecekleri hayatlarının ilk tuğlası olduğunu ikisi de bilmiyordu…

Birbirlerini yıllardır tanıyor olmalarına rağmen, isimle hitap etmek artık eksik kalıyordu. Bey-hanım deseler deli deli akan kanlarına ters düşecekti. Zamane İnsanlarının sevgisiz şekilci hitapları ikisi içinde yok sayılan türlerdendi. Aradıkları da yoktu ama bulduklarında çok sevdiler, çok sevindiler.
Ne diyordu 9. Mektupta “Sevgili olunmadan dost,dost olunmadan sevgili olunmuyor.” Aralarındaki kuvvetli bağa yakışır bir hitaptı. İki kelime, çokça tılsım, özen, vefa, arkadaşlık, hasret, vuslat ne varsa ihtiyaçları olan her şeyi barındırıyordu, “Sevgili Dost”

Konuşurken resmiyet kalkacak gibi değildi ama zaten ikisine en çok birlikte oldukları, iki şehir arası postacıları kıskandıracak hızda yazılan mektuplarda, ne denli özel olduklarını hissedebilecekleri iki kelimeydi.. “Sevgili Dost” ne güzeldin sen sıcacık, bir o kadar mesafeler barındıran.

Sadece bir kitap muamelesi görmemişti o sayfalar genç dostlardan. Son sınıfın son cumasının hüznüyle yürürken de yanındaydı. Ağaçlı ışıklı yolda yorgun argın evine dönerken de. Çocukluk hayali olan tebeşir elinde beyaz önlüğüyle bir tahta önündeyken de çantasında. Gelin olmuş gidiyorken sandığının bir kenarında. İlk evladını kucağına aldığında evin başköşesinde.

Ne zamana kadar orda garip duracak bilmiyorum ama bir gün yine sesiyle gülen adam gelecek ve “hey 1-61 arası bir sayı söyle “diyecek. Sonra sayısı söylenen kefaret mektubunu okuyacak. Belki bir kahve eşliğinde saatlerce bir muhabbet başlayacak öncekilerden daha koyu.

Muhabbetin sonunda kadın yine aynı satırları tekrarlayacak
“Sevgili Dost , eğer yeryüzünde ki bütün elleri bir masanın üzerine koysalar, ellerini bulabilirim onların içinden.”

Sermest

Ali Ural’ın Posta Kutusunda ki Mızıka kitabına ithafen yazılmıştır…

Kırmızı Fincan / Sermest

“Çayı şekersiz, kahvesi orta, sevdiği yanında olmalı insanın”

Yine pembe hırka üzerinde, belli ki üşüyordu…

Bir çay mı koysam düşüncesi aklının bir ucundan geçmiş olsa da, kahvenin pratikliğine ihtiyacı vardı günün bu saatinde.

Oysa bir acelesi de yoktu. Ruhu hızlı olmaya, hep bir telaşesi varmış gibi yaşamaya ayarlıydı. Sahi sakinlik, dinginlik, bir yere yetişme telaşesi olmama hali nasıl bir şeydi? Belki de sırf bu yüzden, çayın demini almasını bekleyecek sabrı kendinde görmediğinden kahvenin köpüğüne döküyordu dertlerini…

Dolaba gitti eli, kahve kavanozunun boş olduğunu görünce muzipçe gülümsedi. Yeni açılmış bir paket kahvenin tadı hep daha lezzetli geliyordu. İmkanı olsa her fincan için yeni bir paket feda edebilirdi.

Paketin açtığı kısmından aldığı kahveyi makinanın cezvesine koyarken şekerini de attı. Çayı şekersiz, kahveyi orta, sevdiğini yanında isterdi hep…

Derince bir nefes aldı sonra “Ahh etti” sessizce, söylendi, her makineyi  kullandığında yaptığı gibi… “Şu makineye ne gerek vardı, almasaydık böyle olmazdı belki…” diye düşünmeden edemedi. Ahını hasretine kattı, olsun dedi: tek canı sağ olsun da bugün, yarın olmasa da bir gün mutlaka makinanın çift kahve yapan tuşuna ikimiz için basacağım…

Kahve pişerken fincanlara baktı, günlük kullandıkları hep elinin altındaydı. 70lerin Japon fincanları yoktu ama şu kırmızı olana gitti eli. Sonra bir şiir takıldı diline “kırmızıyı sevdiğini bilseydim, hayallerim kıpkırmızı olurdu.” Şiirin götürdüğü İstanbul sokaklarından makinenin uyarı sesiyle bir an da hüzün kokan mutfağına geldi…

Siyah tepsisine serdiği, beyaz dantelin ters konduğunu fark etti ama çoktan su bardağını, çikolatasını ve dut suyunu koyduğu için, üşendi, düzeltmedi. Bunca tersliğin içinde tepsi örtüsüne takılacak değildi.

Elindeki cezveyi bir kaç ufak hareketle karıştırıp fincana dökerken istemsizce kokladığını ve bu kokunun kahve içmekten daha büyük bir lezzet verdiği hissini yeniden yaşadı.

Mutfakta içmek için sandalye çekeceği an da, günlerin kısalıp gecelerin hızla uzayarak soğuduğu şu günlerde  balkonda içebileceği kahve fırsatını kaçıramazdı.

Eline aldığı tepsiyi balkondaki masanın üstüne usulca bırakırken aklından bir Boşnak atasözü geçti; “biz uyanmak için kahve içmeyiz, kahve içmek için uyanırız” Her sabah böyle uyanmasa da bazı sabahlar tam bir Boşnak gibi uyandığını fark etti.

Bahçeyi gören taraftaki sandalyeye oturdu. Sabahın bu saatinde hepsi birbirinden farklı öten kuşların ne diyebileceğini düşündü kahvesinin ilk yudumunu alırken. Ağzındaki tat yüzüne tebessüm olmuştu bile, ne zaman açıp ne zaman yemişti çikolatayı farkında bile  değildi.

Masanın üstündeki not kağıtlarına ve kaleme gitti eli. Gelen gün için ‘yapılacaklar listesi’ hazırlamak en sevdiği detay olmuştu her zaman. Yapılacaklar, alınacaklar, aranacaklar hep değişiyordu da kahve içerken akla düşüp hasretten burun sızlatanlar hiç değişmiyordu.

Kalemi eline yazmak için almadan önce kahvenin son yudumunu bitirmiş ,Keskin telve tadını hissettiğinde  daha büyük  bir kahve yapmadığı için kendine hayıflanıyordu. Bazen yalnızken  2 fincan kahve yapar üst üste içmekten mutluluk duyardı..

Yerine koyduğu kırmızı fincana bakarken istemsizce aklından sürekli geçen şiirin son satırları döküldü dilinden.

“biz gitsek de, İstanbul’da yine de

yıllar yılı gezinmeli bu sızı

benden bir yaralı şiir kalmalı

senden bir tebessüm, bir de kırmızı”

Geride Bırakana / Sermest

Geride bırakılandan geride bırakana…

Her şey bıraktığın gibi

Saatin çekmecede 

Parfümler komodinde 

Yeni bir ayrıntı sadece 

Aynadaki fotoğrafımız 

Olabildiğince mutluyuz

Gelecekten umutluyuz

Açık görüşten bir enstantane 

Sımsıkı sarılmışız birbirimize 

Gerisi bıraktığın gibi işte 

Eşyaların dolapta

Tozdan güveden uzakta 

Seni bekliyor sessizce 

Yıllardır takmadığın kravatlar 

Tıka basa asılmış askıya 

Belki bir daha takılmayacaklar 

Sen de takılma boşver…

Sazların unutuldu üst rafta 

Boynu bükük notalarının 

Düet yapacaktınız kemanıyla kızımızın

Soruyordu geçen hafta…

Her şey bıraktığın gibi

Fotoğrafların mektupların çorapların 

Senin bıraktığın yerde 

Bugün gelsen yabancılık çekme diye 

Bornozun kapının arkasında 

Terliklerin de köşede 

Yarım kalan kitabında ayraç 

Senin kaldığın yeri gösteriyor…

Banyoda diş fırçan,tarağın 

Yatakta yastıkta kokun

Mutfakta kupan,çayların 

Mantar panoda notların

Duvarda çileklerin 

Köşede Japon kamelyan

Çantamda cüzdanın,anahtarların 

Geleceksin diye yemek yapıyorum 

Camlarda seni bekliyorum 

Radyoda sevdiğin şarkı çalıyor 

Hüzünleniyorum…

Ne zaman bir çift görsem el ele kıskanıyorum…

İyi ki kızlar var 

Onlarla avunuyorum 

Bir sürü iş güç 

Yoğunluk, yorgunluk içinde 

Sana mektup yazıyorum…

Her şey bıraktığın gibi

Biz hariç…

Yıllar geçti anlayana

Çocuklar büyüdü

Ben yoruldum, yıprandım

Yeter artık yattığın 

Yan gelip de içerde

Çık da gör bir bizi 

Ne haldeyiz dışarda 

Paylaş derdimizi kederimizi 

Yarım kaldı her şey

Sen bilmezsin sensizliği 

İhtiyaçlar hiyerarşisinin başına seni yazdım bilesin…

Son seferde lal diller 

Artık “tahliye” desin….

Sermest 

Yalnız Veda / Sermest

“Elim kolum kalkmıyor, kalbim, aklıma direniyor” diyebildi sadece…“Senden bir şey beklemiyoruz” dedi en sevip, son zamanlarda görmeye tahammül edebildiklerinden biri. “Sen otur, en sevdiğin köşende hiç usanmadığınız manzaranı seyret” diye ekledi…
Zoraki yalnızlığının bilmem kaçıncı gününde , üst üste gelen her şeye dayanmıştı da bu evden ayrılmak çok ağır geliyordu…
Yıllar önce bu evi ilk gördüğü an hissetmişti sadece bir taş yığınından ibaret olmadığını. Etrafta bir sürü ev vardı ama hepsi yuva olamıyordu.
Saatlerce bu pencereden bakabilir, hayaller kurabilir, türkü dinleyebilir, şiirler okuyabilir çay içebilirdi…
Pencerenin önüne geçtiği an da istemsizce Bu eve taşınmadan önce kurdukları hayalleri düşündü ardı sıra. Yüksek bir tepede olmalı, ufka doğru baktıklarında bina görmekten hoşlanmazlardı. Uzaktan da olsa deniz görmeli, sahili olmayan bir yerde nasıl yaşanır bilmiyorlardı.
Evi gördükleri ilk an birbirlerine bakıp, aynı an da “tutuyoruz” dediler sevinçle. Üstelik sağa doğru bakınca adalar, tam karşıda Yalova sol taraf Karamürsel…
Manzaranın tadını çıkarmak değildi bu duruş. Son seyirde tüm detaylarla vedalaşıyordu. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün yaşamışlardı hesap etmek ağrına gidiyordu. Oysa ömrünün sonuna kadar  bu evde yaşayıp yaşlanabilirdi. tüm kahvelerini bu pencerenin önüne koyduğu fiskos masasının etrafında içebilirdi.Bahçesi görünen okulda kızı ilkokula başlamış, aynı bahçede bulunan lisesinden mezun olabilirdi…
Odaya girip çıkan bitmiyordu, son birkaç saatti belki de. Çantasından hiç ayıramadığı kalem ve kağıt çıkardı. “Yazmazsam çatlayacağım”dedi kendi kendine.
Senelerdir ihtiyaç duymadıkları yazı diline has hitaptan önce iki damla göz yaşı düştü kağıda ve başladı yazmaya çok zor da olsa…
“Sevgili Dost!
10 güzel yılımıza Şahitlik etmiş koltuğumuzdan yazıyorum sana, bu satırları. Artık olmayacak oluşlarının zerre üzüntüsü yok ama eşya işte nelere şahit oldu hayatımızda ne anılara eşlik ettiler. Tek tek dokundum çoğuna,vedalaştım ,ne zaman açıp kullanacağımız bilinmezliği daha da hüzünlendirdi beni.
Şimdi Bu satırları kime yazsam acıyacak belki de halime. Her zamanki gibi sana döküyorum gönlümün yükünü.Burada olsan daha kolay gelirdi bu veda.”Üzülme” derdin başımı omuzuna yasladığımda. Kalbimi yokluyorum tekrar tekrar olmasalar da yaşar yine huzurlu olmanın bir yolunu bulurduk. 
Sonra etrafta dolaşıyor gözlerim hüzünle. Şu yanda duran halıda ilk adımlarını attı kızlarımız.Yüreğim ağzımda elimde bir kumaş parçası ile sectigimiz tüller ne kadar da mutsuz görünüyor o kutuda.Kalbim titreyerek yemek masamıza bakıyorum ,sonra sandalyelere. Ne çok çektiler kahrımızı, Ne dost muhabbetleri ne sevgiyle  hazırlanan, saygıyla yenen miss kokulu yemekler. Hele atılan kahkahalar.Şimdi geriye dönüp baktığımda hiç kötü bir kare gelmiyor aklıma.Havada uçuşan tabaklar,bardaklar hakaretler ,bağrış ,Çağırışlar da olabilirdi.
Bunca yıl herşeyi yerli yerince ne de güzel yaşamıştık. Şimdi hasret geldi baş köşeye kuruldu ,hüzün baştan ayağı dört bir  yanımızı sardı.”
Dokunmasalar sayfalarca yazabilecek gibi hissediyordu.Mektubun sonunu getiremeden odada kalan eşyaları almak için gelmişlerdi. Yerinden kalktı son kalan eşyaların gidişini izledi.
Herkes herşey gittiğine göre son bakış için yine pencerenin önüne gelmişti.Aklına fotoğraf çekmek geldi.Bugünü unutması mümkün  değildi  ama nankördür insanoğlu biliyordu. Baktıkça anacağı  bir kare kaydetti telefonuna…
Pencereden son kez bakıyordu.Mektubun sonunu nasıl bağlayacağını aklından geçirirken de eliyle gözündeki yaşları siliyordu. 

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑