entschuldigen,manzarasız pencereler ve varşova istasyonunda bir üşen/geç / Farzımuhal

yine kayboldum, istasyonun adı lazım değil
istasyonun bilgecesi gözlerin
şehri, yönü, numarası farketmez bir trenin
yön’bilmez vagonlarında ağlamak marifetim
sırtımda dünya küskünü bir mazeretin
çulha yalnızlığıyla selamlıyorum yalnızlığını dizginlenmiş mazeretlerin

Kötürüm bir güzelliksin neyleyim
Sana olan zaafım kadar güzelsin
Pir nazar uğrarım kitaplarına
Der kenar ararım Sümmani yazan
Gamzende boğulur da kederin
Sen de bilmezsin
Gamzen de bilmez
Sümmani de
Zaten hiç biriniz bilmesin

Sen bir tek gümansız bilesin
güz’bilmez bahçelerin var olduğunu dünya yüzünde
dünya gözüyle görmenin heyecanını da bilmelisin

kördüğüm bir inceliksin neyleyim
(artık)kömür kokmayan koridorların
mustazaf imgesisin
duyulmaz ki sesin
ki sesin duyulmaz
ama sen bağır
sen BAĞIR ki
kolu kanadı kırılsın seni duyurmayan mazeretlerin

farzımuhal

Yas’ın Edebî Tadı: Yas Günlüğü / Cihangir Asyalı

İnsan, yasını ve kederini içinde tutar; yüzünde taşır. Lakin her insan böyledir anlamına gelmez bu. Kimi insanlar da konuşarak rahatlamayı seçer. Hele hele şair, yazar ve sanatçılar, onu, sanatıyla ortaya koyma ve herkese mal etme konusunda pek cömerttirler. Düşünürler de öyle. Çünkü bir güç, onları bu işi yapmaya sürükler. Öyle olmasaydı başka insanların yapıp ettiklerini nasıl öğrenir, kendimizi tanıma ve doğru ifade imkânını nasıl bulurduk.

Bir sokaktan başlayarak bütün bir dünyayı içine alacak şekilde “İnsan insanın aynasıdır.” denilebilir. Bir insan, hisleriyle, sonra da fikir ve yaşantısıyla bir başka insana ışık tutar ya da bir başka insanı yansıtır. Acıda, kederde, sevgi ve sevinçte birbirimize benzememiz bundandır. “Biz bize benzeriz” sözü de buradan doğar. Birbirimize olan benzerlik genelde böyle olsa da, özelde her insanın aynasına ışık tutan ya da sesine yankı olan bir “ruh akrabası” olduğu muhakkaktır.

Bazen tevafuken karşımıza çıkan bazen de adresi elimize verilen sanatçılar olmasaydı, onların eserleri bizlere aracılık yapmasaydı, başkalarının neler yaşadığını, olaylar karşısında ne düşünüp neler hissettiklerini bu denli anlayamazdık sanırım. Belki de, yaşadığımız tecrübeleri dünyada yalnızca kendimiz yaşıyor sanır, acıların getirdiği yükü taşıma gücünü kendimizde bulamazdık. Yalnız kalırdık bir bakıma. Kendimizi anlatmak ya da anlaşılmak hayli zorlaşırdı.

Bundandır ki, şair ve yazarlara, özellikle de düşünce ve hislerini edebiyatın altın suyuyla yoğuran, yoğurup da onu bir süt gibi sunan mütefekkir kalemlere çok şey borçluyuz. Mesela, bir insan, bütün insanlığın ortak kederi olan ölüm karşısında ne hisseder. Hele bu ölüm, çok sevdiği ve birlikte anılar biriktirdiği birinin, annesinin ölümüyse nasıl bir tavır sergiler, ne düşünür, neler söyler? Bütün bunlar, işte o birilerinin içini döküp açık etmesiyle anlaşılabiliyor ve fark ediliyor.

İşte, onlardan bir tanesi olan ve annesinin ölümü karşısında, hayattaki en büyük dayanağını kaybeden Roland Barthes’ın, satırlara döktüğü “Yas Günlüğü” ruh akrabası kimselere tutulan bir ‘ışık’ olarak böyledir. Ve mutlaka, farklı aynalarda çeşit çeşit renk ve desenlerle yansıyacaktır. Barthes, yasını içinde saklasa ve onu bir ‘anıt’bırakma düşüncesiyle başkalarıyla paylaşmayı seçmese, başka bir coğrafya ve kültürde yaşayan bir ölümlünün, ölüm karşısında yaşadığı ruh karmaşasını ve ıstırabı nereden bilebilirdik.

Anıt diyorum; çünkü bu eser bir yas anıtı. Yazarının, her şeyin geçiciliğini bildiği ve bunu ifade ettiği halde, sırf annesi hürmetine kalıcı bir eser bırakma çabasından doğuyor. “Anımsamak için mi yazmalı?” diyor, “Anımsamak için değil de mutlak olarak beliren unutmanın büyük acısına karşı koyabilmek için yazmalı.” Yani hatırlama yerine sürekli bir anma, hatta bir anıt bir abide olarak geleceğe bırakma düşüncesiyle… Sözlerini şöyle sürdürüyor, “Kısa süre sonra artık hiçbir iz kalmayacak, hiçbir yerde, hiç kimsede.” Ve ekliyor, “Anıtın gerekliliği.” Çünkü tanıklar da bir bir ölüyor.

“Yas Günlüğü” adı üstünde bir ‘günlük’ ve zaten bir günlük olarak okunabileceği gibi, bir şiir, bir düşünce ya da aforizmalar kitabı olarak da okunabilir pekâlâ. Yazarın kendisi şair sıfatı taşımasa da bir filozoftur ve edebiyatın ne olduğunu çok iyi biliyor. Ve bir okur olarak biz de cümleler boyunca ilerlerken, Bachelard’ın deyimiyle, “Okuduğumuz eserin ‘yandaşı’ oluveriyoruz.” Nasıl olmayalım, Barthes, neredeyse her cümlesiyle, kedere bile kattığı edebî tatla okurunu içerden kuşatıyor ve onu yanına almayı kolaylıkla başarıyor.

Yasın daha dördüncü gününde şöyle bir cümle kuruyor mesela: “Acı çekmiyor o artık” cümlesindeki “o” neye, kime gönderiyor? Ne anlama geliyor bu şimdiki zaman?” Çünkü “o” ölmüş. O şimdi acı çekmiyor, cümlesinde, “o” ve “şimdi”nin bir karşılığının olmadığını fark ediyor. Ölmüş biri için zaman da durmuştur yani. Nâbî ismiyle kastedilen mana gibi, “iki yok”la karşı karşıya kalıyor yazar. Ve bu durumun verdiği acıyla iradi bir yas tutmaya koyuluyor. Makul bir süre de belirliyor bunun için ve Larousse Momento’nun bir anne veya babanın yası için makul gördüğü on sekiz aylık süreyi dikkate alıyor.

Sıkı bir Marcel Proust okuru olan yazar, Proust’un annesine yazdığı mektupları nazara vererek, aslında günlüğünün çıkış noktalarından birini de ele veriyor. Satırlarını yalnızca annesinin ve yasın değil, insanın, edebiyatın ve hayata dair pek çok şeyin üzerinde dolaştırıyor. Ve “Herkesin kendi keder ritmi vardır.” diyerek, kendinin ama aslında kendiyle birlikte insanın kederini ortaya koyuyor. Sık sık çıktığı seyahatlerde, annesinin yokluğundan doğan “gönül kuruluğu” hiç bitmiyor mesela. Bir Kazablanka seyahatinde annesini düşünürken kendi kendine şöyle diyor: “Ruhlara, ruhların ölümsüzlüğüne inanmamak ne barbarlık. Maddecilik ne budalaca gerçeklik.”

Barthes, annesinin ölümünden üç, Yas Günlüğü’nü yazmasından bir yıl sonra bir trafik kazasında ölene kadar, nice sorgularla, nice soru ve cevaplarla yaşadı kim bilir, bunu bu kitaptan elbette ki göremeyiz. Fakat başka yerlerde ve zamanlarda benzerlerinin ne söylediğini anabiliriz burada. Mesela, “Ufuklar” şiiriyle Yahya Kemal, his noktasında, “Anneler ve Çocuklar” şiiriyle de Sezai Karakoç, düşünce noktasında Barthes’la ruh akrabası olur.

Yahya Kemal: “Annemin na’şını gördümdü/Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle,/Acıdan çıldıracaktım/Aradan elli dokuz yıl geçti./Ah o sabit bakış el’an yaradır kalbimde” der, kederiyle benzer. Sezai Karakoç da: “Anne öldü mü çocuk/Bahçenin en yalnız köşesinde/Elinde siyah bir çubuk/Ağzında küçük bir leke/…/Kaçar herkesten/Durmaz bir yerde/Anne ölünce çocuk/Çocuk ölünce anne” diyerek psikolojik bakış açısıyla benzer Barthes’a.

“İnsan insana benzer”evet. Bir Oscar Wilde, bir Thomas Hardy ya da Herman Melville, anneci olma noktasında Proust ve Barthes’a ruh akrabası olsa da, aslında nice şiir ve şarkıda “anne” diyen şair ve sanatçılar, insanın bir anne kuzusu olduğu gerçeğini ve evrensel bir ruh akrabalığını ortaya koyarlar.Babanın yeri mahfuz olmak kaydıyla diyebiliriz ki, “anne” bir insan için vatan gibidir. Ondan herhangi bir sebeple ayrılık kederdir, gurbeti ve yalnızlığı çağrıştırır.

Sözü, Barthes’la noktalayalım: “Kıyılardan uzaklaşmışım -keder denizinin açıklarındayım, hiçbir şey düşünmüyorum. Yazı yazmak artık olanaksız.”

Cihangir Asyalı

Karadayı Ekvatorlu Atışması 2 / Mehmet Karadayı – Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Karadayı

Nur yağsın eskiye rağbet edelim
Feodal düzene geçelim artık
Deveyi biraz da öyle güdelim
Gelin derebeyi seçelim artık

Ekvatorlu

Adalet, hak-hukuk külliyen zarar
İnsanın yok yere neşesi kaçar
Edebin, ahlakın ne faydası var?
Şu ütopyaları geçelim artık

Karadayı

Yağız olsun ağaların atları
Demirlesin gemileri, yatları
Ormanın içine dikip katları
Altından bir hülle biçelim artık

Ekvatorlu

Ağa dedin, hiç unutma beyleri
Keyfi arşa varsın, zulmü ileri
Fakirin açlıktan ölsün keleri
Hırsıza servetler saçalım artık

Karadayı

Bu şato olmazsa diğer şatoya
İster Kars’a yerleş ister Hatay’a
Veda edip memlekete, ataya
Diyardan diyara göçelim artık

Ekvatorlu

Sen öyle bir kazık çak ki hayatta
Gölgesiyle serinlesin beş kıta
Cennetten tapu da aldık bu hafta
Sıratın köprüsünden uçalım artık

Karadayı

Karadayı, tapşırmadan yoruldu
Hayale dalınca kalpten vuruldu
Bulanıktı günden güne duruldu
Bu duru kaynaktan içelim artık

Ekvatorlu

Ekvatorlu, tariz döşenmiş mayın
Cahil gerçek sanar, siz yanılmayın
Kabe’de ters yöne namaz kılmayın
Tertemiz bir sayfa açalım artık

Mehmet Karadayı

Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Yolculuk / Yaşar Beçene

Bu ıssız yerlerde ıtır kokusu
Apansız rüzgârın önünü keser
Bak çoktan bölünmüş ayın uykusu
Kayan yıldızlarda sırlı her haber
Bu ıssız yerlerde ıtır kokusu

Ah yorgun ah bezgin kaldığın anda
Hadi der mırıldar narin bakışlar
İfritten karanlık ne arar suda?
Güneşin kalbine sırlı akışlar
Ah yorgun ah bezgin kaldığın anda

Kavuşma hayali düşer dallara
Ha güldü gülecek açan tomurcuk
Gölgede yaşama kendini ara
Bir vakit ansızın biter yolculuk
Kavuşma hayali düşer dallara

Yaşar Beçene

Dresden Notları / Kübra Aydın

Dikkat dikkat bu bir gezi yazısıdır. Şimdi efendim köşe yazısı, öykü derken kendini şiirde bulmuş biri olarak dedim ki neden bir gezi yazısına da burnumu sokmayayım. Affedersiniz kalem atmayayım. Olur mu olmaz mı orası Allahualem.

Gelelim bu yazıya konu olan şehre. Lafı uzatmadan diyeceğim ama uzadıkça uzadı bir türlü giremedim konuya. Tamam tamam bu sefer başlıyorum.

Dresden Almanya’nın doğusunda mükemmel tarihi dokuya sahip bir şehir. 15. Yüzyıldan beri Almanya’nın Saksonya eyaletine başkentlik yapıyor. Kıyısında yer aldığı Elbe Nehri ise şehre masalsı bir iz bırakıyor. Fakat biz gittiğimizde nehirin suları epey çekilmişti. Bu sene yeterli yağışın olmaması bunda etkili olmuş. Bilen bilir benim üç afacanla yolculuklarımız manşetlere taşınsa yeridir. O sessizliğin yorgan gibi örtüldüğü şehirlerde biz dikkat çekmeye devam ediyoruz. Ama ne yalan söyleyeyim bizimkiler de çok sevdi bu şehri. Dresden’e Elbe’nin Florensası derlermiş. Yalan da söylememişler hani. Yazın Florensa’ya gittiğimde birazcık buruk ayrılmıştım. Gezilecek o kadar çok müze görülecek bir sürü sanat tarihinin yapı taşı vardı ki hem zaman hem malumunuz bizimkilerle yarım kalmıştı. Şimdi karşımda küçük bir Florensa vardı. Benim koca yürekli dostlarım dediler ki gel biz çocukları alalım gezdirelim yedirelim içirelim sen de şu güzelim şehrin tadını çıkar. Bu son zamanlarda duyduğum en harika cümle olabilirdi. Tabi kulaklarım inanmamakta ısrar ediyordu. İki nazlandık tabi biz de. Aman efendim olur mu zahmet vermeyelim derken kendimi arkalarından el sallarken buldum. İşte gezimiz aslında o zaman başladı.

Öncelikle şunu demeden geçemeyeceğim. Dresden bence Almanya’nın Anka’sı. Şehir İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bombalanmaz. Almanya teslim olduktan sonra, birilerinin adeta intikam almak istercesine acısını bu güzelim şehirden çıkarmasına sahne olmuş tarih. Dresden bombalaması diye geçen bu olay yüzbinlerce kişinin ölmesine ve şehrin yerle bir olmasına sebep olmuş. Ama şimdi şehre baktığınızda tarihi dokuya zarar vermeden o küllerin ve enkazın altından yeniden doğduğuna şahit olursunuz.

Elbe Nehri ile şehir eski ve yeni olarak ikiye ayrılmış. Bu zarif ayrımın sol tarafında Altstadt dediğimiz Dresden’in sanatsal ve tarihi merkezi bulunuyor. Neustadt dediğimiz kısım ise daha çok yerleşim yerlerinden meydana gelmiş. Altstad’a girdiğinizde sizi muhteşem opera binası Semperoper karşılıyor. Binanın dış cephesi, mimarisi büyüleyici. Birçok ünlü opera gösterisine ev sahipliği yapan Semperoper dünyanın dört bir yanından sanatseverleri de ağırlıyor.

Ama beni hem yapısıyla hem hikayesiyle en çok etkiliyense Frauenkirche oluyor. Bu kilise Barok mimarisinin önemli eserlerinden kabul ediliyor. Fakat bombardımanda dış cephesi tamamen hasar görüyor ve 1990 yılına kadar bir moloz yığını olarak şehrin ortasında duruyor. Daha sonra tadilat edilen barışın da sembollerden olan Kadın Kilisesi 2005 yılında tekrar hayata dönüyor.

Bence Almanya’nın diğer şehirleri Dresden’i kıskanıyor olabilir. Çünkü sanki Almanya tarihi bu şehirde toplanmış vakarlı şekilde bu şehre yolu düşenleri karşılıyor.

Şehrin bir diğer önemli yapısı Zwinger sarayı. Sarayın bahçesi tadilatta olduğu için çok gezemedik ama şehri yukardan seyretmenin tadına vardık.

Yılbaşının yaklaşmasıyla birlikte şehri ışıklandırma çalışmaları da başlamış. Hatta bu şehirde ciddi bir Noel turizmi var. Saatlerin alınması havanın erken kararmasıyla birlikte bizler de şahit olduk bu ışık şölenine. Akşamları da farklı bir güzel şehir hani. Bu arada bunu saklayamayacağım ama çok büyük bir çikolatacı var şehrin merkezinde.İçinde de küçük bir çikolata müzesi. Evet itiraf ediyorum bazı günahlar işlenmiş olabilir, diyete kocaman bir virgül konmuş olabilir. Reklam mı olur adını vermek bilemedim ama Comandas adındaki bu çikolata dükkanı çocukluğunuza kısa bir kaçamak yapmanızı sağlıyor.

Velhasılı aslında bu şehirle ilgili söyleyecek çok sözüm var ama sözü uzatıp şehrin büyüsünü de bozmamak lazım. İmkanı olan olursa bir uğrayıversin bu şehre.

İki Anne Bir Maç / Derya Hekim

Bugüne kadar üç ülkede bulundum ve üç farklı kültür tanıdım. Her birinde yeniden başlamam gerekti. Hayatımızın bazı dönemlerinde başlangıçlarımız, yeniliklerimiz olur. Benim başlangıçlarım en baştan başlamaktı. Sıradan bir hayat serüveninde üniversite bitince iş bulma heyecanı ve telaşı ile geçer günler. Bu haliyle korkutucu görünse de alışılmış ve bilinmiş bir yaşam biçimi olduğu için ürkütücü değildir. Korkunç olanı hiç bilmediğiniz diyarlarda yeniden başlamaktır. Bu konuda cesur birilerini bulmak oldukça zordur.

Diyar diyar gezerken diline, kültürüne tamamen yabancı olduğum insanları tanımak bana çok şey öğretti. Öyle tatlı ve özel anılar biriktirdim ki bir gün yolum yine bu diyarlara düşerse o insanlarla hasbihal etmeyi isterim.

İlk hicret diyarımda karşı komşularımızı hatırladıkça duygulanırım. Biri beş, diğeri iki yaşında iki torunu ile Fatma Hala anne şefkati ile kapımızı çalmıştı. Merhameti ile bize yakınlık göstermesi orayı daha çok benimsememi sağlamıştı. Bizi evladı gibi kabul ettiğini anlatmak için aynı dili konuşuyor olmamız gerekmiyordu. Söylediklerinden ziyade sevgisini anlıyordum. Hastalanınca bir tas çorba ile kapımızı çalması orada bulunduğum için mutlu etmişti. Cebri olarak geri döndürülmeseydik sanırım uzun yıllar kalmak isteyeceğim yer olurdu.

Bir gece ansızın soğuk suların üzerinden dolunayın ışığında vatanıma veda ettim. Geri dönüp baktığımda bunu bize reva görenleri Hakk’a havale ederek gittiğimi biliyordum. Affedemeyeceğim kadar kırgınım şimdi geride kalan vatanımı çiğneyenlere ve sessiz yığınlara, aman bize dokunmasınlar diye yılanı besleyen zavallılara.

Cebri hicret diyarımız da bilmediğimiz bir yerdi. Vatanımın batısında komşu ülkeydi ama dilini bilmiyordum. Kültürünü kitaplardan okuduğum kadarıyla tahmin edebiliyordum. Bu ülkede adım adım dolaşırken tanıdık bir koku çekti kendine. Adım adım ona ilerlerken koca denizi gördüm. Ben için için ağladım; o, dalgalarıyla aldı götürdü. Karşısında duran ülkemin sularına götürsün istedim zira insanı zalimdi ama suyu, toprağı merhametliydi. “Ne kadar zaman geçecek neler yaşayacağımızı bilmediğimiz bu yerde? Bugün yarın bir çözüm bulacağız.” diye diye üç koca yıl geçirdim. Burası, özlediğim ne varsa arayarak bulmam için verilmişti sanki. Sokaklarında pazarların kurulması, her şeyi taze ve doğal bulabilmek bizim için bir hediye gibiydi. İnsanlarının nazik davranışları ile yaralarımızı sarmaya başlamıştık.  Bu kadar zamanda kıymetli insanlar tanıdım. Eğer bir kızım olursa adını Gül Anna koyacak kadar samimiyetiyle yüreğimizde değer kazanmış insanlar girdi hayatımıza.

Ayrı geçen o kadar zamandan sonra aile olabilmek için yeniden hicret ettik. Burası artık yaşamımızı devam ettirmek, hayallerimiz için bir kere daha çalışıp imkân bulabileceğimiz yerdi. Her gittiğimiz ülkede yeniden dil öğrenmek zahmetli olsa da hayata sımsıkı tutunmak için güçlü bir neden bence. Oğlum okula başlayınca dili öğrenmek için daha çok acele etmeye başladım. Her şeyi birbirine karıştırdım. Konuşamayacağım için dışarıya çıkmamayı planlıyordum.

Ta ki oğlumun yakın arkadaşı buradan biri olana dek. Arkadaşını çok sevmişti. Onunla oyunlar oynamak çok mutlu ediyordu. Yavrumu mutlu görmek beni daha da cesaretlendirdi. Aralarındaki bağ kuvvetlendikçe birlikte yapmak istedikleri yeni şeyler oluyordu. Çocukların futbol kulübüne gitmeyi istemeleri birbirine yabancı iki annenin de arkadaş olmasına vesile olmuştu. Başlarda çekiniyordum, konuşamamaktan ötürü kendimi kötü hissediyordum. Ama bizi davet eden bu insanlar, öyle samimi ve içten yakınlık gösteriyorlardı ki kayıtsız kalmak mümkün olmuyordu. Günün sonunda eve döndüğümüzde huzurlu ve mutluyduk. Burada da yeniden başlayabileceğime dair umutlarım tazelendi. Bu aileye kalben şükran hissediyordum. Normalde maç izlemeyi sevmesem de oğlumun maçını izlemek çok keyif vermişti. Bu heyecanı paylaşabileceğim bir arkadaşımın olması ise Allah’ın bir ikramıydı. Aynı dili konuşmuyor olmak anlaşamayacağımız anlamına gelmiyordu. Teknolojinin sunduğu imkânlarla kelimeleri istediğimiz gibi kullanıyorduk. Aynı sahada koşuşturan çocuklarımızı yazın kavurucu sıcağında izlerken mutluluğumuz da, sonbaharın soğuk günlerinde maç esnasındaki heyecanımız da aynıydı.

İki anne ve bir maçın özeti bana göre şöyle: Bizi arkadaş yapan şey kelimeler değil sevginin dilini tanıyor olmaktı. Hicret diyarlarında benim için unutulmaz olan bu insanların hepsi ile ortak olan şey sevgi diliydi. Diller, kültür ve coğrafyaya göre değişse de sevgi dili tüm kültür ve dillerde değişmeden, baki kalacak en güzel değerlerden biri.

Derya Hekim

4.5 Dakika / Mavi

Tatlı bir huzur kaplamıştı içini. Gözlerini açsa sanki bitecekti bu güzel an. Gerçek miydi yoksa rüyada mıydı biran emin olamadı. Dinlemeye devam etti. Harika bir melodiydi bu. Hem tanıdık, hem içini kavuran hem de huzur veren. Ara ara kendini yoklamayı ihmal etmiyordu. Rüya da mıydı yoksa gerçek miydi hala anlayamıyordu. Müzik dinlemeyi hep sevmişti. Onun için kendiyle baş başa kaldığı, kimi sözlerde kendini bulduğu, bazen isyan bazen sevgi bazen de nefrete açılan bir kapıydı müzik. Hoş hayatında nefret hissi uyandıran kimse olmamıştı şöyle bir düşününce. Nefret boyutuna eriştirecek kadar kimseyi tutmazdı hayatında. Ama bu melodi gecenin bu saatinde bambaşka bir tat vermişti O’na. Dinlemeye devam etti. 4.5 dakika uzadıkça uzamış tatlı bir huzur kaplatmıştı içini. Şarkının sözlerini duymuyordu. Gecenin bir yarısı melodi vurmuştu onu tam da kalbinden.

Rüya…Melodi… Uyku hali… Nerdeyim diye düşündü biran. Açtı gözlerini. Saat gecenin bir yarısı olmuştu. Peki bu müzik nereden geliyordu bu saatte. Sonra düşündü biran. En son telefonunda kızının uyku saatinde açtığı masallar geldi aklına. Belli ki masallar bitmiş, playlist kafasına göre takılırken efkarlanıp bir de Zeki Müren çalmak istemişti. Sözlerini kişilik olarak tasvip etmese de dinlemeye doyamadığı şarkılardandı bu.

“Sensiz bir dünyadayım
Gerçekten uzak bir rüyadayım, muhtacım
Beni sensiz dünyadan
Sonsuz rüyadan uyandır da git, muhtacım” diyordu Zeki Müren…

Şimdi rüyada mıydı hala yoksa gerçek dünyada mıydı bilemedi. Şarkının sözleri tam da bu ikileme tevafuk etmişti. Gerçekten uzak bir rüya mıydı bu… Müziğin verdiği gecenin o saatindeki huzur kalbini ısıtmıştı. Gözlerinden akan birkaç damla yaşla kendine geldi. Yüzüne dokundu. Elleri ıslandı. Demek ki gerçeklikten o kadar da uzak değildi. Hatta gerçeğin ta kendisiydi yaşadığı o an.

Geceleri çokça uyanır olmuştu. Lise yıllarında walkmanin kulaklığını takar müzik dinleyerek uyuyakalırdı. Kim bilir kaç şarkı devirirdi o kulaklık uyku sersemi kulağından fırlayana kadar… Müzikle birlikte hayallere dalardı. Hayal kurmadan uyuyamazdı. Hatta hayal kurmak o kadar mühim bir işti ki onun için, gün içinde gece kuracağı hayali belirler sonra da biran önce yatakhanede tek özel alanı yatağı olan malikanesine geçer, battaniyesini kafasını örtecek şekilde çeker, küçük bir nefes alma payı bırakıp, güzel bir müzik eşliğinde hayalini kurmaya başlardı. Neresinde kaldığını bilmeden uyuyakalırdı çoğu zaman.

Üniversitede bu sevdası yine bitmedi. Genellikle sabahın 3’üne kadar oturur gecenin sessizliğini dinlerdi. Büyümüştü ya artık. Kendisine ait bir odası olmuştu nihayet. İnsanlarla muhabbeti severdi aslında. Neşeli ve esprili biri olarak tasvir edilirdi. Ama yine de kendisini insanlardan uzak tutmaya çalışırdı. İyi bir iletişim kurabildiğini düşünmezdi. Ya O insanları çabuk çözer, ne yapmaya çalıştıklarını anlar ve uzaklaşırdı, ya da insanları anladığını sanır, bu varsayımlarla uzaklaşırdı. Yalnızlığa alışanı kolay kolay sokamazsın insan içine. O yüzden uzak durdu hep ikili ilişkilerden. Hayatının bir döneminde ergenlerin kanka diye tabir ettiği bir arkadaşlık yaşamıştı. Sonrasında bu kankalıklarına bir kişi daha ilave olmuştu. 3 kişilik arkadaşlıkların sonu genelde hep hüsranla sonuçlanır ve bir kişi elenirdi içlerinden. Elenen kendisi olmuştu. Hiçbir şeyi kafasına takmamayı öğrenmenin ilk adımı olmuştu bu dost kazığı. Sonrasında bir daha ikili arkadaşlık kuramayacaktı. Daha doğrusu kurmaya korkacaktı. Çok yakın arkadaşlıkları oldu ama kimseye vazgeçemeyecek kadar bağlanmadı. Samimiyet kurdu, yakınlık duydu ama vazgeçmesini bildi. Kafaya takmadı. Bazen takmıyorum sandı ama kendini feci halde takmış buldu. O geçmişte kendini gezinir bulurken Zeki Müren şarkısına devam
ediyordu…

“Şimdi bomboş ellerim
Seni çağırır yaşlı gözlerim, muhtacım
Beni öldür öyle git
Yaşamak için senin sevgine, muhtacım”

Yaşamak için birisinin sevgisine muhtaç olmak dedi.. Zaaf mıydı, eksiklik miydi yoksa hastalıklı bir ruh hali miydi.. Yaşamak için birisinin sevgisine “MUHTAÇ” olma düşüncesi ağır geldi ona. Gitmek isteyen giderdi. Zorla tutmaya çalışırdın belki ama isteyen yine giderdi. Kendisi kalmak isterse kalırdı ancak bir insan bir insanda. Bu sebeple Git demek kolaydı insanoğlu için. Asıl
zor olan “GİTME, KAL” diyebilmekti. Bunu da sayısı çok az insan evladı yapardı. O da bana hiç denk gelmemişti.

4.5 dakika sanki geçmek bilmemişti. Zihni müzikle birlikte kendisine oyun mu oynuyordu yoksa… Bu şarkı bu kadar uzun, yaşadığı hayat ve anılar bu kadar sonsuz muydu… Zeki Müren devam ediyordu…

Gitme sana muhtacım… Kimse kimseye muhtaç olmasın bu hayatta ama sevenler değer verdiklerine GİTME demeyi bilseydi keşke dedi içinden… Bitmek bilmeyen şarkı bitti biranda gözünden akan son damla ile. Ve playlistten bir sonraki Zeki Müren şarkısı başladı çalmaya…

“Şarkılarla ağladık, şarkılarla güldük
Şarkılarda ayrıldık, şarkılarda üzüldük
Şarkılarda hayat, şarkılarda ölüm, olursa olsun
Ah, bu şarkıların, gözü kör olsun”

…..

Mavi

İnilti / Tahsîn-i Kelâm 

Anam yok dert yanayım
Babam yok dayanayım
Yar gelmemiş ayayım
Gönlümün gök yüzüne

Çekmez gönül kantarı
Neşe yok gam ambarı
Bürür bu şom zemheri
Hüznümün örtüsüne

Kâh baygın kâh ayılmış
Bitmeyen yolda yılmış
Ömür gün gün takılmış
Vaktin tel örgüsüne

Bak halime nâzenîn
Baş ayakla hemzemin
Bendeki dert kimsenin
Benzemez öyküsüne

Nerdesin ey âşinâ
Bir çıkmadın karşıma
Yenildim bir başıma
Hayatın döngüsüne

Başı sonu bir hiçtim
Gam renkli kaç ton içtim
Bilmem ne değer biçtin
Sözümün vurgusuna…

Tahsîn-i Kelâm 

Umut Pazarlama / Adem Yağmur

İki poğaça alabilir miyim?

Tezgahtar  biri peynirli diğeri zeytinli iki poğaçayı poşete koydu. Yolumun üzerindeki bu pastane uğrak yerimdi. İşyerinde sabah çayı bu saatlerde hazır oluyordu.

Bir bardak çayla birlikte arka odaya geçtim. Pencereden dışarıyı izleyerek çayımı yudumluyor, poğaçalarımı atıştırıyordum.

Firmanın çalışanlara eğitim verilmesi için düzenlenmiş odanın tek müdavimi bendim. Satıştan yüzde on almak, başka iş bulana kadar burası benim için bir sığınak.

Sonbaharın serin günlerinde  boğazımdan geçen çay, iksir gibi bedenimi ısıtıyor. Sıcak çayla, havanın serinliği ortaklaşa bir senfoni seslendiriyor. Her yudumda ruhum daha da sakinleşiyor.

Dünkü gayretime rağmen hiçbir şey satamamıştım. Cebimde beni  yarına taşıyacak bir paranın olmaması beni işyerinde demlenen çaya zorunlu yoldaş ediyordu.

Çayı içerken bardağa yıllarımı sağaltıyorum. Geçmişi, geleceği velhasıl her şeyimi bardağa doldurup, boşaltıyorum ama  elimde kalan yine boş bir bardak.

Yeni firmanın yeni müdürü elinde bir bardak çayla eğitim odasına geldi ve yarınlar adına  çok umutlar vadetti. Benim bu firmada ilk eleman olarak çok kısa sürede başarılar elde ederek açılacak ilk şubenin müdürü olacağımdan, iş başvurularını değerlendirdiğinden ama benim gibi dürüst insanlarla çalışmak istediğinden bahsediyordu. Genç müdür  pazarlama alanında  piyasaya  yeni bir soluk getireceklerini farklı ve özel ürünler araştırdığını kalite ve güvenin adresi olacaklarını bir bir anlatıyordu. Çok heyecanlı idi. Uzun uzun konuştu, elindeki çay  bitmiş ve bardak soğumuştu. Ben bir bardak daha içer misiniz dedim, bu sayede çayının bittiğini anladı.

Bu gün işe çıkmak istemiyorum. Kendimi iyi hissetmiyorum. Çayı içer içmez kendimi dışarıya attım. Yürümek sadece yürümek istiyordum.

Kaldırımları işgal eden lokantaların masaları ve müşterileri. Kapıdaki  garson devamlı buyrun diyerek gelip geçenlere o günkü menüyü tekrarlıyor.

Yalnızlığı arayan ruhumun ayak sesleri dolduruyordu kulağımı.  Az ilerde benden bir köprü olsa, geçip gitsem kendimden…

Kırılgan hayallerime tutunmaya çalışıyordum. Uyandığımda başlayan ama akşama kadar sürmeyen hayallerime…

Gün çok uzun sürmüştü. Neredeyse gün boyu cadde ve sokaklarda yürüdüm. Etrafımdan gelip geçenleri farketmiyor sadece sesleri duyuyordum, bir dehlizde ilerliyor gibiydim.

İş ve ev, ikisi arasında gidip gelen geçim derdi denilen bir ömür. Akşam olunca elinde birazda olsa dolu bir poşetle evin kapısından içeriye girmek ruhun yorgunluğunu hafifletecek bahanelerdendi.

Akşam  soğuğu kendini iyice hissettirince, Mercimek tepeye yani evime yönelmiştim. Demir kapıyı açtım, odaya geçip yorgunluğumu kanepeye bıraktım. Kısa koridorun sağ tarafındaki küçük odanın içerisinde, havalandırması odaya açılan bir tuvalet, banyo yapabilmek için suyun gideceği bir yer bulunan tuvalete bitişik hafif yükseltili bir beton köşe. Burası aynı zamanda bulaşık yıkama yeri zira evin mutfak tezgahı yok. Kısa koridorun sol tarafı yatak ve oturma odası olarak kullandığım bölümdü. İçerisi çok soğuk zira bir kaç gün önce tuttuğum ve şehre tutunmaya çalıştığım bu odanın açılmayan penceresinin yarısında cam var diğer yarısı kırıktı.   

 Ev sahibi camı kendin taktır dedi. Kiradan düşsek dediğimde zaten kiranın az olduğunu ve bunu kabul edemeyeceğini söyledi. Biraz ısrar edecek oldum, bugün oruçluyum, ezan okunmak üzere daha abdest alacağım dedi ve konuyu daha fazla konuşmak istemedi. Pazartesi, perşembe oruçlu oluyormuş. Kanepenin sağlam tarafında oturup bunları düşünürken üşüdüğümü hissettim. Uyumalıydım. Daha güzel bir güne beni ancak uyku taşıyabilirdi.

Evi tuttuğumda, yakın bir arkadaşımın bugünleri atlatmamda bana yardımcı olması için kırık kanepesini ve bir kilimi hediye etmesi evimi yaşanabilir hale getirmişti.  Gün boyu yürüyerek çok yorulmuştum. Kalın gocuğumu ve çoraplarımı çıkarmadan uzandım. Kırık kanepe kaburgalarımı rahatsız ediyordu ama olsun en kısa sürede bu duruma bir çözüm bulmayı ümit ediyordum. Yerdeki kilimi üzerime yorgan yaparak pencereden gelen soğuğun etkisini biraz da olsa azalttım. Kendimi kenar mahallenin karanlığına ve sessizliğine bıraktım.

Şehirde azımsanamayacak sayıda tanıdığım vardı ama bu durumda  kapısını çalacağım kimse yoktu. Ya da ben öyle hissediyordum. Babam bana ne umutlar bağlamıştı. Şehirde çalışacak çok para kazanacak ve gerideki ailemi perişan etmeyecektim. O günleri görmeden kimselere de görünmek istemiyordum.

İlerleyen günlerde katalog üzerinden sattığım ürünlerin bir kısmının teslim edilmediğini beni arayanlar tarafından öğrenmiştim. Müdür bey bu durumu kısa sürede halledecekti çünkü piyasa ekonomisi şu an biraz durgundu bana böyle söylemişti. Ben bu durumu bir kaç kez müşterilerime dilimin döndüğünce anlatmış ama siparişlerin iptal edilmesine engel olamamıştım. Müdür beye göre moral bozmak yok umudumu kaybetmeden daha çok gayret etmek vardı zira piyasa çok iyi olacaktı.

Müdür beyin, söyledikleri ile yüz ifadesini oturtamadığım bir hali vardı. Bu durum her geçen gün daha da belirgin bir hal alıyordu. Ben her şeye rağmen onun sözlerine tutunarak geleceği kurgulamaya çalışıyordum.

Cumartesi büyük patron olduğunu öğrendiğim kişi büroya gelmişti. Uzun uzun Müdür beyle konuştular. Çayları ben servis yapıyordum. Ben çay tepsisiyle içeriye girince susan Müdür beyin ve patronun yüzü pek iç açıcı değildi. 

Pazar günüm evde yatağın içinde bol bol düşünerek geçti. Yeni hafta da satış için  nerelere uğrayacağımı not aldım.

Pazartesi elimde peynirli ve zeytinli iki poğaça ile kapısını çaldığım, benimle şehir arasındaki tek bağlantım olan   şirket kapalıydı. İçeriden ses gelmiyordu, kapının üzerindeki Umut Pazarlama levhası da sökülmüştü.

Alışıyor İnsan / Gökhan Bozkuş

  Kaldırımlara ürkek bir yabancının ayak basması nahifliğinde dokunan adımlar gibi düşüyordu yağmur taneleri. Onları yakalamaya çalışan minik, haylaz sarı sarı kedi yavrusu gibi görünen yerdeki yaprak denizi arasında yürüyordum Berlin sokaklarında. Seviyorum sonbaharı. Yağmuru, sararmış yaprakları, yağan yağmuru. Kasvetli bir havası var, diyor yeni gelenler. Maviye hasret kalıyoruz burada, diyorlar. Evet doğru. Alışıyor insan zamanla. Neye alışmıyor ki.. Berlin ve sokaklarına aşina olduğunuz Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali de diyor ya: “İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.”

İnsancıklar isimli romanında Dostoyevski de “Fakat insan her şeye alışıyor” diyor. Alışıyor insan. Kapkara bulutlara da, mavisiz gökyüzüne de , yaprak denizine de alışıyor. İşte böyle bir sabah gözüme takılan bir yaprağın hikayesi yazdırdı bana bu yazıyı. Trene binmek üzereydim. Kapıya yakın olan adamın sağ ayağına ilişti gözlerim. Simsiyah botun arkasına dalından kopmuş ıslak bir yaprak adeta sarılmış da yolculuğa çıkmak istiyor gibiydi. Tutunuyordu simsiyah bota. Tutunmak istiyordu. Belli ki alışamamış o. Belli ki kaldırımlar ısıtmamış kurumak üzere olan damarlarını. Belli ki ağaca özlem dolu. Muhayyilemde istifhamlar… Zihnimde uçuk kaçık sorular . Düştü , tutunamadı o sarı yaprak , tutunamadı. Bir kuleden boşluğa kendini bırakan uykusuz gecelerimin öznesi, özneleri gibi bıraktı kendini. Herkes trende yer kapmaya çalışırken ben o yaprağa bakıyordum. Bırakmadım onu yerde. Bırakamazdım. O sadece bir yaprak değildi artık benim için. Yaprak evi dediğim defterime koyacağım. İçinde İstanbul’dan, Ankara’dan yapraklar da olan defterime . Tutunamayan bir yaprak üzerine çok şey yazmak, söylemek mümkün. Ama şimdi susma vakti. Heba romanının yazarı Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi. “Dünya çok gürültülü. Yeterince gürültülü.” Şimdi susma ve tutunamayan yapraklara kulak verme, onları dinleme vakti. Oğuz Atay şerh ediyor şimdi hissettiklerimi…

   Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı.

Gökhan Bozkuş

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑