Çocuk ve Yardım / Ömer Dilbaz


Her zaman olduğu gibi sınıfa girmiş,günlük selamlaşmamı yapmış yoklama almak için masaya
oturmuştum ki bir öğrencim avucunda sakladığı bir tutam parayı(benim için milyonlara değer) elime
uzatarak ‘’Öğretmenim depremde evsiz kalan insanlar için Türkiye’ye gönderir misiniz?’’
dedi.Gözgöze geldik. Vicdanının berraklığında dünyanın kiriyle kirlenen duygularımı temizlemek
istercesine baktım gözlerine.Çocukluğuma gittim.Onun yaşlarınaydı yolculuğum.O sıralarda Bosna’da
savaş patlak vermişti.Öğretmenimiz savaşın getirdiği acıları,Bosna’yı öyle bir anlatmıştı ki oradaki
çocukları düşündüm,üzüldüm.Okul çapında yardım kampanyası başlamıştı. Ama öğretmenimiz
yardımın para değil,yiyecek ya da giyecek olmasını söylemişti. Para savaş olduğundan Bosna’ya
ulaşamayabilirmiş.Herkesin getirdiği yiyecekler sınıfta toplatılmıştı.Ben o zaman makarna ve şeker
vermiştim.Sınıfımızda maddi durumu hiç iyi olmayan Yavuz bir paket kumanya teslim etmişti.
Öğretmen dahil herkes çok şaşırmıştı.Ama kimse bir şey sormamıştı.Aradan bir saat geçtikten sonra
annesi sinirli şekilde gelmişti.Öğretmenimizle bir şeyler konuşmuşlardı.Yavuz ’’Ne yapayım
Öğretmenim orada insanlar bizden daha zor durumda onlarınn daha çok ihityacı var.’’ diyerek
ağlamıştı.Ya Ramazan ayındaydık ya da Ramazana girme üzerineydik tam hatırlayamıyorum.Meğer
bizim Yavuz evlerine gelen yardım Ramazan paketini kapmış Bosnaya göndermek için okula
götürmüş,annesi de farkedince soluğu okulda almış.
Avucundan bir tutam parayı uzatınca öğrencim Yavuz’u hatırladım evine gelen yardım erzaklarını
daha çok ihitiyacı var diye savaşın karanlığındaki Bosna’lı yaşıtlarına göndermesini hatırladım.O
zamandan bu zamana yirmi yıl geçmiş, çok şey değişmiş ama değişmeyen çocukların tertemiz
vicdanları.
Çocuklar çevrelerinden ,büyüklerinden ,televizyonda takım elbiseli ve kravatlı amcalarından görerek
büyüdükçe temiz bırakamıyorlar vicdanları. Zaten büyüyünce çocuk da olmuyorlar.Her yaşta vicdanı
temiz kalabilen çocuktur.
Sonraki derste o arkadaşından görüp diğer öğrencilerde kumbaralarında ne varsa getirdiler
Türkiye’de ki kardeşleri için. Veremeyen öğrencimde ‘’öğretmenim ben dua etsem olur mu param yok
‘’ dedi.
Olmaz mı sen Allah katında milyonlar verdin bile duanı eksik etme…
Dedim sevgiyle gülümseyerek…
Milyonları vermiş gibi sevindi gülümseyerek…

Okuyan okurlarımızın kaç yaşında yazılmamış yaa dediğini duyar gibiyim.
Sevgili okurlar kaç yaşında olmuş ne önemi var, çocuk olması yeterli değil mi?
Vicdanı temiz kalan her yaşta çocuktur…

Umut Işığı / Ömer Dilbaz


Sönük bir yerdeyiz,
Her gün hafakanlar basıyor,
Günaha dolanmış zihnimizi…
Ucuz bir umut estiriyoruz,
Batıdan doğacak günün sabahına,
Yalnızlık çöl soğuğu gibi sardı bedenimizi,
Güzel günleri hayal eden çocuk gibiyiz.
Ha bugün ha yarın …
Belki mahşerde sevgililerle,
Olsun vicdan çarkı dönecek muştuya,
Muhabbet en son kertesinde de olsa,
Yine de varacağız Mevla’ya…
**
Uçurum kenarındayız,
Ama aşağısı güller bahçesi,
Dikenleri ahirzamanda inleyen ızdıraplar,
Altın başaklı acımsı sabır ekiyoruz,
Gönlün sevda bahçesi,
Zülme inat günaha inat,
Devri güle hasret bedevi gibiyiz,
Çöl ortasında kardelen suluyoruz,
Doğacağına inandığımız umutlara…
Ölüm bir müjdedir bize,

Vuslatına susadığımıza layık isek eğer,
Ümit edersek sabır edersek eğer ,
Sevgiyle bekler bizi peygamber…
Ömer Dilbaz

Kirli Dünya/Ömer Dilbaz

Yaşıyoruz şu kirli dünyada
Temiz olan duyguların paspas niyetine kullanılan
Hayallerin kırılmakla
ün saldığı
Kirli bir dünya

Bu dünya ki
Garibin çaresizliğini astığı urgan
Sallanır yüzyıllık çınarda
İnsanlar kör insanlar sağır
Ne gören oldu ne de duyan

Yaşıyoruz şu kirli dünyada
Ya da yaşadığımızı sanıyoruz hayal kırıklıklarıyla
En saf sevgilerin
Şiirlerde temiz kaldığı
Kirli bir dünya

Bu dünya ki
Hakir ve sefil
Merhamet ağzı mühürlü bir çuvalda
Gök kurşun rengi maviyi yutmuş
Umutlar vardı ak kındağa sarılı
Umutlar umutlar
Kuytularda yeşeren bir nergis çiçeği

Cimri Dede/Ömer Dilbaz

Güneş tepeyi aşarken köyün huysuz ihtiyarı elma bahçesine giren çocukları kovalamakla meşguldü. Artık ömrünün son demlerini yaşayan huysuz ihtiyar elma bahçeleri olan güzel bir eve sahipti. Oğlu, gelini ve torunları ile beraber yaşayan ihtiyar bahçesine elma yemeye gelen köyün çocuklarına elma yemelerine izin vermez, onları taş atarak ve kötü sözler söylerek bahçesinden kovardı. Köyün çocuklarıyla arkadaş olan torunu ise bu duruma hep üzülürdü.”Dedem izin verse de çocuklar da elma yese, ne olurdu sanki.” diye hep hayıflanırdı.Bir gün yine köyün çocukları canları elma yemek istemiş, bahçeye dalmışlardı. Bahçesini gözetleyen cimri dede hemen evinden koşarak “sizi gidi zındıklar, defolun burdan” diyerek onları kovalamaya başladı. Çocukların en zayıfı olan Ahmet taş gelmesin diye hem koşup hem kendini korurken ayağı burkulup yerde yuvarlandı. Ayağı çok acımış olmalı ki ağlamaya başladı. Ağzından da “inşallah seninde ayağın sakatlanır cimri dede” sözleri çıktı. Torunu onun bu sözlerini duydu. Aradan çok zaman geçti. Ahmet’in ayağı iyileşmiş ama çocuklar “elması da onun olsun. ” diyerek bir daha bahçeye girmemeye karar vermişlerdi.”Ne olmuş sanki bir iki elma yemişsek bu kadar cimri olunur mu?” diye de konuşuyorlardı. Bunları onlarla arkadaş olan torunu duyuyor ve çok üzülüyordu.Günlerden bir gün dede teras katında bahçeyi gözetlerken birinin ağaca çıktığını gördü.”Yine mi siz geldiniz zındık çocuklar” diyerek sinirli ve aceleyle alt kata inerken merdivenlerden yuvarlandı. Onun sesini duyan torunu hemen ağaçtan inip dedesini yerde yatar şekilde görünce babasına haber verdi. Sonra dedeyi hastaneye götürdüler. Dedenin ayağı kırılmıştı. Doktor uzun süre yatakta yatmasını söyledi. Yaşının da ileri olması sebebiyle iyileşmesi uzun sürecekti. Aradan bir hafta geçtikten sonra torunu elma ağacından elmayi toplamış, aile toplanıp elma yiyordu. Torunu birden “ah dede ne olsa izin verseydin, o zaman Ahmet sana beddua etmez, senin de ayağın kırılmazdı.” dedi ve onun taş atması sebebiyle Ahmet’in düştüğünü ve o akşam Ahmet’in söylediklerini anlattı. Dede “göz hakkı onların ki ne olacak ki izin verseydin.” diye dedesine sitem edince. İhtiyar düşüncelere daldı. “Keşke” dedi ihtiyar. “Keşke böyle yapmasaydım. Zaten bu dünyada mülk geçici hepsi Allah’ın. Onun malını kulundan sakladım böyle bela geldi başıma.” diye düşündü. “Hem o çocuğun o akşam ettiği dua kabul olmuştu. Allah garip, yetim ve çocukların duasını kabul eder tabii. Ahh akılsız başım keşke böyle yapmasaydım. ” dedi kendi kendine. Ertesi günü köyün bütün çocuklarını bahçeye çağırıp kendi elleriyle onlara ikram etti.

Ağustos ve Kuşlar / Ömer Dilbaz

Bugün yağmur yağıyor şehre
Ağustos ayında hem de
Bense henüz göç vakti gelmemiş
Öksüz kuşları düşünüyorum
Ne yaparlar şimdi diye

Yağmur dindi
Geldi Ağustosun sonu
Göç ediyor öksüz kuşlar
Ağustosta yağmur yağmayacak yerlere
Düşünüyorum
Şimdi ben ne yaparım diye

Oysa ki benim
Ne göç edecek yerim
Ne de yağmursuz ağustosum var
Yağmur diner gönlümde belki ama
O zamanda Eylül gelir
Zamanını beklemeden yağar kar
Hem ben ne öksüzüm ne de kuş
Ne de gidecek yerim var

BEN KARAYI SEVİYORUM/Ömer Dilbaz

BEN KARAYI SEVİYORUM
Nedir insanların karayla derdi. Bütün olumsuzluklara onu yüklerler.Neden cenazelerde de karalar giyerler. Ölüm müdür kara, ya da yaşamın kötü tarafı mı?Suçu nedir karanın? Kalpleri kötülüğe bulaştığında karaya bulandı derler.
Oysa insanın bilinmeyen dostudur siyah. Herkes gidince kalırsın kara olan karanlıkla. En çok hüzünlendiğin andır kara olan gece. Belki de kendini en çok sorguladığın andır. Bu yüzden mi sevmez insanlar?
Oysaki kalem en güzel kara yazar. En güzel çizimlerdir karakkalem. En güzel gözlerdir kara olan.En güzel türküler yakışmıştır kara olan şeylere(Gözler, saçlar, kaşlar ve gece….)
Bir sevebilsek karayı gözlerde, kaşlarda ve gecede olduğu gibi. Türküler de dinlediğimiz gibi. Mesela yasta olduğun da karalar bağlamasan, cenazelerde karalar giyinmesen. Karayla özleştirmesen yası. Kötü geçen gününe kara demesen hemen. Belalar seni bulduğunda kara bulutlar üstümüzde deyip karayı suçlamasan hani.Kendinden bilsen nerde hata yaptım da bu belalar diye sorsan. Nedir insanların bu karayla derdi.
Oysa karadır en çok çilekeş. İnsanlarda bile rengi kara olan insanlar değil mi en çok çeken. En çok sömürülen, en çok aşağılanan ve en çok ötekileştirilen. Öyle bir asır ki teknoloji en ileri safhadayken bile hala rengi kara diye insansızlızlık yapılan değil mi bu insanlara. Ne olmuş rengi kara olmuşsa gözyaşlarımız aynı değil mi,hepimizin baktığı gökyüzü ya da onların ki kara mı?
Hey gidi insanlık sen karayı sevmediğin müddetçe ben de seni sevmeyeceğim. Ne olurdu bütün renkler gibi karayı da sevsen. Ya da en azından bütün olumsuzlukları karaya bağlamadan. Rengi kara diye senin gibi insan olan insanları hor görmesen.
Benim günüm kötü geçince kara değil kötü gün. Belalar üstümde olunca kara bulutlar değil üstümde olan bela bulutları. Rengi kara olan insan ise zenci değil benim için sadece insan. Karadır benim sevdam kalbimde gururla taşıdığım sevdam.
Hadi sevmeye çalış şu karayı. Tıpkı kara gözlerde, kaşlar da olduğu gibi. Bütün renkleri sevdiğin gibi. Belki karayı seversen daha güzel olacak dünya. Belki bütün renkleri ayırmadan seversen daha güzel olacak dünya..

Yalnızlıkla Dertleşme/Ömer Dilbaz

Yalnızlığım,

Geceleri derdime ortak arkadaşım,

Sırlar karanlığında kaybolduğumda.

Yoluma ışık olan tek yoldaşım

Yalnızlığım,

Gel otur karşıma hele

Bahar geç de olsa gelecek mi söyle,

Zalım sırtındayken mazlumun,

Esecek mi umut rüzgarları ahenkle

Yalnızlığım,

Gündüzleri sessiz kalabalıklarda nerdesin,

Geceleri en hüzünlü zamanlarda çıkıverirsin,

En vefalı dostum,

Geçer bu gecelerde her gecenin sabahı var diyemez misin,

Yalnızlığım,

Geceleri çok üşüyorum

Neden, hava sıcak diye sorma bana

Anaya hasret evlatları, evlada hasret anaları düşünüyorum…

Yalnızlığım,

Yakma dertleşirken sigaranı,

Deme sevgili de vefasız çıktı,

Sıktı mı seni de insanların sağırlığı,

Çığlıklarımda boğuluyorum ,

Nefes oluyor bazen pencereme konan beyaz güvercinin gülüşü,                   

                                   

Ömer Dilbaz

RÜYASINDA BİLE ÖĞRETMEN /Ömer Dilbaz

Gecenin soğuğu yürekleri donduruyordu.Kadamjay’da uzun zamandır yaşanmamıştı böyle bir kış.Bu durum en çok öğrencilerinin üzerine titreyen yurt müdürü Nursultan Hoca’yı endişelendiriyordu.Her gece yurt müdürü okulda öğrencilerin üstünü gerekirse kendi örtüp, odasına öyle çekiliyordu ama yine de içi rahat etmiyor, üşüyen öğrenci var mı diye tek tek geceleri yatakhaneleri dolaşıyordu.

  Yine böyle ayaz bir gecede yatakhaneleri tek tek dolaşmış,öğrencileri kontrol etmiş ve odasına çekilmişti.Sorumluluğunu çok iyi bilen, öğrencilerin üzerine titreyen fedakar bir öğretmendi.Günün yorgunluğu üstüne çökmüş, vücudu yorgunlukla savaşa girmişti.Yatağına uzanıp kitabından üç beş sayfa bir şeyler okurken gözleri kapanıyor savaşı kaybediyordu uykuyla olan.Kendinden geçmiş, dalıp gitmişti.Uyuyakalmıştı mahzun öğretmen…

  Kapı açılmış, birden odaya üşüyorum hocam diyerek Adil girmişti. Oda sıcacıktı ama Adil üşüyor,titriyor ve ağlıyordu.Adil, burslu okuyan öğrencilerden biriydi.Babası o daha küçükken onu ve annesini terk etmiş, o da  ‘’ben sana bakacağım anneciğiim’’ diyerek büyümüştü.En büyük hedefi okuyup iyi yerlere gelip annesine güzel bir hayat vermekti.15 yaşında çocuğun kalbinde olgun bir kişilik vardı.Çok üşüyordu Adil, anlayamadı Nursultan Agay oda sıcaktı ama o üşüyordu.Kazağını giydirdi, koyun yününden olan onu çok sıcak tutan ama, Adili ısıtamamıştı, Adil yine üşüyordu.Nursultan Hoca panik olmuş boncuk boncuk terliyordu.Adil ise titriyordu.Sonra kalın montunu giydirdi.Ama Adil yine üşüyordu.Battaniyesiyle sardı Adil’i sonra yorganıyla.Ama Adil yine üşüyordu.Sonra yere  düştü Adil, donuyorum diye ağlayarak.Nursultan Hoca iyice endişelenmiş, korkmuştu.Yerden kaldırdı, sarıldı vücudu buz gibi olmuştu. ‘’ üşüyorum hocam diyordu, Nursultan Hoca boncuk gibi terliyordu telaştan.Adil daha fazla kötü olmuş üşüyorum diyerek kollarında bayılarak kalmışken Nursultan Hoca ‘’Adiiiiil’’ diyerek bağırarak uyandı uykusundan.Terler içindeydi.Hala rüya olduğuna inanmıyordu.Yatağından hızlıca kalkarak koşar adımlarla Adil’in yatmış olduğu yatakhaneye gitti.Bir de ne görsün Adil üstünden yorganı düşmüş,çocuk buzların içinde kalmış gibi tir tir titriyordu.Biraz geç kalsa neredeyse donacaktı.Nursultan Hoca hemen yorganla öğrencisini sarmış.Ona sarılıp ağlayarak gördüğü rüyanın hikmetini düşünüyordu.Adil’in üstünü iyice örttükten sonra gözyaşları içerisinde Allah’a şükür namazı kıldı.Ve gönül rahatlığıyla yatağına uzanıp rüyasını düşünerek uykuya daldı.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑