Atışma / Karadayı & Ekvatorlu

Karadayı

Beni bir pıtırcık belleme sakın
Elime sopayı alayım da gör
Her kelime kurşun her cümle akın
Hasmıma doğrudan dalayım da gör

Süleyman (Ekvatorlu)

Büyümüşsün derdim pıtırcık olsan
Mutluluk duyarım sopayı alsan
Senin faydadadır yerinde kalsan
Ben senin yanına geleyim de gör

Karadayı

Kelime kelime kurşun dizerim
Bir sözümle eğilmezi ezerim
Fiyakalı gezme hemen bozarım
Salma satırları salayım da gör

Süleyman (Ekvatorlu)

Tozun kalmaz akşamından sabaha
Dur hele sen beni sokma günaha
Ama hala ses edersen bir daha
Cevrimi sel edip salayım da gör

Karadayı

Sen meydan de ben akşamdan hazırım
Gözüm pektir düşmanıma nazırım
Bir vurdum mu taş üstünden kazırım
İsmini dünyadan sileyim de gör

Süleyman (Ekvatorlu)

Gördüm ki düşlerin çıkmış ayyuka
Lakin ben gerçeğim, kaldırmam şaka
Bence sen tez uyan yüzünü yıka
Çapaklı gözünü sileyim de gör

Karadayı

Bir hışmım var bizar eder dağları
Yere soktum bey geçinen ağları
Ölü bile ağlar bırak sağları
Yerde seni zelil kılayım da gör

Süleyman (Ekvatorlu)

Geç oldu, hatanı anladım ama
Dost geleydin uğramazsın hışmıma
Sen sen ol da Ekvator’a uğrama
Dünyanı ikiye böleyim de gör

Karadayı

Karadayı der ki söze ar gerek
Dertlinin derdine acil çâr gerek
Sevgide nefrette bir karar gerek
Gönlümün pasını sileyim de gör 

Mehmet Karadayı & Ekvatorlu Süleyman

Kervan-Kıran / Mehmet Karadayı


nasihat en büyük rehbermiş meğer
rehbersiz yollarda kalır yol tutan
imanı yoldaşı olmazsa eğer
tuzağa düşürür bir kervan-kıran
aldanma önünde sahte ışığa
yüreğin göğsünde olsun parlayan
umudu yitiren deli aşığa
pranga vurdurur bir kervan-kıran
gözün ufka baksın umudu ara
gönlünü doldursun nurlar’dan akan
umut yoksa gece olur kapkara
yolunu karartır bir kervan-kıran
sabırla rabb’inden muradın dile
hiç kaybetmemiştir o’na yalvaran
zincirler elini bağlasa bile
şaşırtamaz onu bir kervan-kıran

Aşk Tek Kişiliktir/Mehmet Karadayı

asude bir şafağın ufkunda gezer yüzün
lalelerin boynunu büker muttasıl hüzün

incinsen, kararır gök, beyaz bulutlar ağlar
iliğinde kaynayan acının bezmi çağlar

hayret uykularının rüyası senin olur
saniyelik mutluluk hülyası seni bulur

açılırsa bahçenin hasret kokan gülleri
nasırının üstünde diken sayar elleri

tutuklu bir akılla açıp da perdeleri
aklını senin için kemiren bendeleri

vahalara doldurup sularda boğacaksın
leyla’nın kendi gelse ateşle koğacaksın

ateşten zincirleri dolayarak boynuna
ruhunu vereceksin tek kişilik oyuna

Kervan-Kıran / Mehmet Karadayı

kervan-kıran
nasihat en büyük rehbermiş meğer
rehbersiz yollarda kalır yol tutan
imanı yoldaşı olmazsa eğer
tuzağa düşürür bir kervan-kıran
aldanma önünde sahte ışığa
yüreğin göğsünde olsun parlayan
umudu yitiren deli aşığa
pranga vurdurur bir kervan-kıran
gözün ufka baksın umudu ara
gönlünü doldursun nurlar’dan akan
umut yoksa gece olur kapkara
yolunu karartır bir kervan-kıran
sabırla rabb’inden muradın dile
hiç kaybetmemiştir o’na yalvaran
zincirler elini bağlasa bile
şaşırtamaz onu bir kervan-kıran

Leblerimle Çayına Amadeyim Canım Benim / Mehmet Karadayı

“Muhabbet her daim yoldaşın olsun

Demli gel yüreğim bardağın olsun”

Çay. Ne sihirli bir kelime, ne sihirli bir içecek. İçilecek değil sadece, sevilecek, öpülecek, gülünecek, hayal edilecek şey. O kadar “şey” ki tarifi bile mümkün değil. Arapçadaki “şey” ile “şay” arasındaki bağ buradan belki de.

“Yalnızlık paylaşılmaz” ama yalnızlıkta bile çayla yoldaş olunur. “Demli gel yüreğim bardağın olsun” der, hemdert bulunur. Çay bu ille de cam bardakta sunulur. Elleri yakan, dudağı yakan bu kırmızı afetin olmazsa olmazıdır ince belli bardak. Çünkü çay “lebrîz” olur. Derdin, yalnızlığın, sevincin, aşkın, -ille de aşkın- dudaklardan kelimeler halinde taştığı gibi taşar bardağın dudaklarından.

Eskiden çaya şeker katmak, çayı şerbet etmek yoktu. Dudak payı bilinmezdi. Ağzına kadar dolardı bardaklar. Yüreklerin ağzına kadar dolduktan sonra taşması gibi taşardı kenardan. Şeker icat oldu mertlik bozuldu. Çay yerine şerbet içilir oldu. Dudak payı geldi, “lebriz” çaylar yarım oldu.

Yangın varsa dudaklarında. Yüreğinin alevi kavuruyorsa onları. Gözünde bir olunca lezzetle acı. Yürek yangının budur ilacı. Bir bardak “lebsûz” çay söndürür yüreğindeki yangını. Yoldaş eder içene koca Hallacı.

Dudak yakacak kadar sıcak olmalı çay. Soğuk çay da ne ola? Gafil değilse, dervişânın, âşıkânın göğsünde ısıttığı çay soğutulmaz bilmez mi? Tutuşup yanmaz mı o harla, o da oda girmez mi? Yüreği yangın, bardağı yangın, dudağı yangın âşıkân çay kaynatır göğsünde. Lebsûz olunca içilir çay, soğuğu makbul değildir semtimizde.

“Güllere vurgunum güllere sevdalı.” Neredesin gül kokulum, neredesin gül edalı? Ne zaman öptün de kırmızıya boyadın çayı. Kim düşünebilir “lebrûz” olmuş çaya doymayı. Kimden gördün gül renginde, yârin dudağı renginde çay sunmayı? “Mercan mercan, uçuk dudağında kan.” Kan renginde değil, çay renginde canan. Tavşan kanı değil yârin dudağı çayı boyayan.

Ben yürek taşkını bir sel gibi lebriz severim çayı. Göğsümü ateşe salan lebsûz çayla yanarım. Ne gül ne bülbül ne de kan. Lebrûz olması çayın yârin dudaklarından. Leblerimle çayına amadeyim.

Aşkın ile yandım ondan bu bîçare haldeyim.

Ahmak / Mehmet Karadayı

Gözlerimi yakmaya başlayan teri elimin tersiyle silsem de, kurutmak da, terden kurtulmak da mümkün değildi. Birkaç gündür bir çölün ortasında yaşıyor gibiydik. Ter neredeyse bütün vücudumu yapış yapış bir ıslaklık içinde bırakmıştı.

Ta Yunus Emre Mahallesi’nden başlamıştım yürümeye. Otobüsün son durağı evimizin çok yakınındaydı ama saat başı sefer olduğu için bir seferi kaçırınca diğer seferi bir saat beklemek gerekiyordu. Dolmuşlar da pahalıydı. Hesabımı otobüs biletine göre yapmıştım. Bir saat beklemek yürümekten daha zor gelmişti ama şimdi bu kan ter içindeki durumuma bakınca yürümek çok da doğru bir karar değil gibi geldi. Yolda hep gölge olan yerleri bulup öyle yürümeye dikkat etmiştim ama ağaç gölgesi bulmak neredeyse imkansızdı. Bazen bina gölgelerindeki sıcaklığın gölgesiz yerlerden bir farkı yoktu. Gömleğimin ön tarafını ikide bir ileri geri sallayarak serinlemeye çalışıyordum. Bir duş sonrası giyilen beyaz bir gömlek değildi sırtımdaki artık. Hava kirliliğinden mi terin tesirinden mi bilinmez griye dönmeye başlamıştı. Saçlarım terden kaşınmaya başlamıştı ki Pac Meydanı’na ulaştığımı fark ettim. Bu meydanın ortasında İsmet İnönü’nün bir heykeli vardı. Buradan her geçişimde heykelin altındaki sözünü mutlaka okurdum: “Bu ülkede namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır.” Trafik lambası yeşilden kırmızıya dönmeden karşı tarafa geçtim. Burada kaldırımlara ekilmiş bazı tropikal ağaçlar vardı ama gölgelerinde dinlenmek imkansızdı. Bir an önce sahile varmalı ve Adliye’nin yanındaki Kore Şehitleri Parkı’nda bulunan ulu ağaçların gölgesine sığınmalıydım. Gölgesi bol ve koyu olan bu parkta Sıtkı’yı beklemek daha kolay olacaktı. Bu düşünce bana güç verdi sanki. Adımlarım hızlandı.

Sokakların gölgeli taraflarını seçmeye dikkat ediyordum yine. Bu durum beni birkaç defa hedefimden uzaklaştırdı. Farkında olmadan daldığım bir sokaktan en kısa zamanda çıkmak isterken bir çıkmaza rast geldim. Geri dönüp aynı işlemi bir sonraki sokakta yapınca da bu sefer uzun bir sokağa girdim. “Şimdi bir ara sokak bulurum” diye diye sokağı boydan boya kat etmek zorunda kaldım.  Yolun sonunda sağa dönünce kendimi 5 Temmuz Ortaokulu’nun yanında buldum. Aman Allah’ım o da ne? Sanki çölün ortasında bir vahaya denk gelmiş gibi şaşkın şaşkın etrafıma bakıyordum. Sokağın kaldırımları sağlı sollu kitap satan insanlarla doluydu. Bazıları yere serdikleri yazgılarda, bazıları yerden biraz yüksek tezgahlarda kitapları sergiliyorlardı. Yazgısı veya sergisi olmayanlar kitaplarını okul bahçesinin ve diğer binaların bahçe duvarındaki boşluklarına koymuşlardı. Hiç böyle bir şey görmemiştim. Yok görmüştüm. Beni bu kadar şaşırtan başka bir olay yaşamıştım. Yaklaşık iki ay önce belediyenin karşısındaki bir binanın girişinde adına bilgisayar dedikleri televizyona benzer küçücük bir ekranı ve yazı yazmak için daktiloya benzeyen tuşları olan bir alet görmüştüm. O da beni çok şaşırtmıştı. Sahili unuttum. Tezgahların arasında dolaşmaya başladım.

Her türden kitap vardı burada. Ansiklopediler, sözlükler, eski okul kitapları, yardımcı ders kitapları, sınavlara hazırlık fasikülleri, yabancı dil öğrenmek için setler, romanlar, şiirler, hikayeler, yerli ve yabancı dergiler, eski zamanlara ait ajandalar ve hatta takvimler… Ellerim cebimde hemen her tezgahın önünde duruyor kitapları gözlerimle adeta seviyordum. Elime almaya korkuyordum çünkü cebimde, sahilde içeceğim bir gazoz ile – yürüyerek geldiğim için belki iki gazoz içebilirdim- beni eve geri ulaştıracak bir otobüs biletine yetecek kadar para vardı. Sanki kitabı elime alsam hemen parasını ödemek zorunda kalacakmışım gibi tedirgindim. Tezgahlara bir adım geride duruyor ve kitapları inceliyordum. Çocuk dergilerinin olduğu yere geldim. Ağzım açık kaldı. Türkiye Çocuk, Milliyet Çocuk dergileri ciltlenmiş olarak satılıyordu. Onları görünce cesaretlenip yaklaştım. Elimi uzatıp aldım birini. Dergiler bu kalın ve sert cildin içinde pırıl pırıl duruyorlardı. Kapağını açınca ilk sayfanın sağ üst köşesinde kurşun kalem ile yazılan fiyatı gördüm. Neredeyse bir dergi fiyatına bir yılın dergilerini satıyorlardı. Hem de ciltli ve pırıl pırıl. Birkaç cilt daha karıştırdım. Hepsinin fiyatı aynıydı. Baktığım son cildi de tezgaha koyup uzaklaşırken satıcı “Yarı fiyatını ver senin olsun.” dedi. Biraz tereddüt ettim ama “Yok” dedim “sonra alırım.” Satıcı umursamaz bir şekilde omuzunu silkti. Elindeki derginin sayfalarına bakmaya başladı. Sokağın sonuna geldiğimde gözlerim parlamaya başladı. Çizgi romanlar buradaydı.

Teksas’ın serisi vardı. Tommiks ve Kaptan Swing’in de öyle. Örümcek Adam’ın görmediğim baskıları yan yana dizilmişlerdi. Zagor elindeki taştan baltası ile her an “Ahyaakkkk!” diye bağırarak maceraya atılacakmış gibi duruyordu. Hızla sayfalarını karıştırmaya başladım. Bir tanesine iyice dalmış olacağım ki satıcı uyardı uzaktan; “Okumak istiyorsan satın alman lazım. Babamızın hayrına burada değiliz.” dedi. Mahcup olmuştum. Kitabı alçak duvarın üzerine bırakırken içten içe adama kin beslemeye başladım. Satıcı o sırada tezgahına yaklaşan bir çocuk ile kitap değiş tokuşunu konuşuyordu. İlginç geldi pazarlıkları. Satıcı “Olmaz arkadaşım” dedi “ birebir takas olmaz. Bir tane sayı seç, bu sayıyı senden alırım, üzerine iki lira verirsin olur biter.” Arkadaşım dediği çocuk benim akranım görünüyordu. Elindeki Teksas serisinin benim de okumadığım bir sayısını tezgaha bıraktı ve “Ama ben sana aynısını veriyorum. Neden üste para vereyim?” Satıcı sesine bir ton daha ciddiyet katarak “Ben bu işi para kazanmak için yapıyorum. Git bakalım bayiden bu fiyata alabiliyor musun? Ver eski sayıyı iki lira da üzerine ekle al yeni sayıyı. Bayi gibi 25 liraya sayı satmıyorum ben.” Çocuk boynunu büktü “Ama bu sayıyı ben senden aldım. O zaman 10 lira verdim. Şimdi sadece sayı değiştiriyorum. Niye para vereyim?” Satıcının sabrı taşmış olacak ki “Tamam arkadaşım” dedi “satmıyorum, değiştirmiyorum da. Git nereden istiyorsan oradan al.”  Çocuk tezgaha bıraktığı sayıya baktı. “O zaman geri al. Ver benim 10 liramı.” Satıcı alaycı bir gülümseme ile “Olur mu öyle? Kitabı oku geri getir aynı paraya sat. Oh ne ala memleket! Beş liraya alırım. İşine gelirse.” Çocuğun gözlerinden çaresizlik okunuyordu. Elini uzattı. Satıcı beş lirayı verip Teksas sayısını getirip önümdeki serinin içine koydu. Çocuk arkasına baka baka yanımdan geçti. Köşede sola dönerek kayboldu. Satıcının bıraktığı sayıyı elime aldım. Onyedinci sayıyı hala okuyamamıştım. Gazi’de bütün seri vardı ama Yozgat’a gitmişti yaz tatili için. Kitabın kapağını açmıştım ki çocuk köşeden geri göründü ve “Haram zıkkım olsun!” dedikten sonra tekrar kayboldu. Satıcı dönüp bakmadı bile.

Bir iki sayfa okumuştum ki satıcının beni uyaracağı geldi aklıma. Yavaşça kapağını kapattım. Kitabı tezgaha koyarken satıcının yeni gelen biri ile konuşmaya başladığını gördüm. Birden kafamın içinde tilkiler dolaşmaya başladı. Satıcı beni görmüyordu. Kitap elimdeydi. Tam köşedeydim. Tazı gibi koşuyordum. Postanenin yanından köşeyi dönünce beni görmesi imkansızdı.   Gözümün önüne çocuğun kızgınlıktan ve ağlamaktan kızaran yüzü geldi. Kitabı elimde sımsıkı kavradığım gibi koşmaya başladım. Köşeyi döner dönmez çocuğu görmeyi umuyordum ama orada değildi. Duramazdım. Deli gibi koşmaya devam ettim. Bir binanın gölgesinde durdum. Her tarafımdan su gibi ter boşanıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor nefesim sık sık tıkanıyordu. Derin derin nefes alarak rahatlamaya çalışıyordum. Birkaç defa endişeyle geriye baktım ama satıcı görünmüyordu. Nefes alışlarım biraz düzelince tekrar koşmaya başladım. Yeniden tıkandığımda durmak zorunda kaldım. Yusuf Amca’nın Sakızlı Dondurmaları tabelası tanıdık bir dost gelmişti. Demek ki biraz önce Zafer Sineması’nın yanından geçmiştim. Hemen ilerisi Çocuk Kütüphanesi olmalıydı. Kurtulmuştum. Sahile yakındım artık. Nefesimi bir daha düzenledikten sonra bu sefer sakin adımlarla denize doğru yürümeye başladım. Ayakkabılarımın içinden vıcık vıcık bir çamurun içinde yürüyor gibi sesler geliyordu. Üstüme başıma dikkat edecek durumda değildim. Sahile varınca ilk ağacın altına çimenlerin üstüne attım kendimi. Kitabın kapağı, terden sırılsıklam olduğum için adeta elime yapışmış gibiydi. Kitabı çimenlerin üstüne bırakıp ellerimi pantolonumda bulduğum kuru yerlere sürerek kuruttum. Kitabın kapağını da aynı şekilde kuruttuktan sonra şöyle bir baktım. Yüzüme bir tebessüm gelip yerleşti.

Sahildeki çay salonu sadece aileler için olmasına rağmen yaşımızın küçüklüğünden midir nedir bizim girmemize ses çıkarmazlardı. Sıtkı ile orada buluştuk. O otobüsle gelmesine rağmen aynı şekilde terden ıslanmıştı. Denize yakın olan masayı seçip oturduk. Güneş batıya çoktan meyletmesine rağmen henüz ikindi sonrası serinliği çökmemişti.  Birer tane gazoz söyledik. Sıtkı elimdeki kitaba hayranlıkla bakmış ve onyedinci sayı olduğunu görünce adeta kendinden geçmişti. Nereden bulduğumu sordu. “Bir çocuktan aldım.” dedim “bana beş liraya saydı.” İskenderun Körfezi’nin en güzel yanı meltemiydi. Limana yakın yerlerde kokudan durulmazdı ama bu çay bahçesinin olduğu yere ulaşmazdı o koku. Hele bu tarafta esen melteme doyum olmazdı. Sıtkı kitabı benden önce okudu. Ben denize tekne ile gezintiye çıkanları seyredip martıların balık avına hayran hayran bakarken okuyup bitirdi kitabı. İkindi sonrası serinliği nihayet başlayıp meltem ile birleşince tadına doyulmaz bir hava olmuştu. Çay bahçesinin ışıkları yandıktan sonra uzun uzun sohbet ettik. Sonra o ayrıldı. Bir gazoz daha içtim. Yürüyerek gelmenin mükafatı olmuştu bu. Bir müddet daha oyalandıktan sonra elimde kitap otobüslerin kalktığı noktaya gittim. Saat 9’u geçmişti. 10’daki sefere binmek için beklemeye başladım.  Bir bank bulup oturdum. O zaman kitabı okumayı akıl edebildim ancak. Macera o kadar sürükleyiciydi ki kitabın sonuna nasıl ulaştığımı fark edemedim bile. Bankın üzerindeki floresan ışığında kitabı bitirmiştim ki otobüsün kaçtığını gördüm. Mecburen bir sonraki seferi bekleyecektim. Denizin sakin mırıltılarını dinleyerek çabucak geçti bekleme süresi. Son seferdeki otobüse bindim. Camdan rüzgar alan bir koltuğa oturdum. Bu saatte otobüs sakin olduğundan istediğin yeri seçme özgürlüğün vardı. Püfür püfür son durağa kadar gittim. Otobüsten iner inmez babam ve küçük kardeşimi gördüm.  Beni arıyorlarmış. “Neredesin oğlum? Perişan olduk burada.” Babamın gözlerinde bir öfkenin kıvılcımları çakmaya başlamıştı. “Sahilde kitap okurken dalıp otobüsü kaçırdım.” dedim. Hemen öfkesi sönmüştü babamın. Kitap okumak hele de otobüsü kaçıracak kadar dalarak kitap okumak kızılmayı değil takdiri hak ederdi. “Dikkat et bir daha. Annene yazık oğlum” dedi.

Sıtkı’yla bu kaçıncı buluşmamızdı sayısını unuttum. Tam otuzüç yıl hiç aksatmadan yerine getirdiğimiz bir gelenek olarak yine Teysir Çay Bahçesi’nde buluşmuştuk. Denizin yanındaki masaya oturmuştuk. Çocukken haftada bir gelirdik buraya. Üniversiteye başladıktan sonra sedece yazları ama neredeyse her gün buluşur sohbet ederdik. Çalışmaya başlayınca her yaz bir defaya düştü buluşmalar. Artık tarihi sabitlemek zorunda kalmıştık. Her yaz 20 Temmuz hasret giderme günümüz olmuştu. Yine buluşmuş, uzun uzun sarılıp hasret giderdikten sonra Sıtkı masadan kısa süreliğine kalkmıştı. Ben de telefonumdan ilginç gelen bir haberi okumaya dalmıştım. Telefonun ekranındaki haberden başımı kaldırınca Sıtkı’yı elindeki kahve ile gelirken gördüm. “Tavla da atalım mı?” diye sordu uzaktan. Kafamı yukarıya doğru kaldırarak hayır işareti yaptım. Geldi oturdu. Sevdiğimi bildiği filtre kahve almıştı. İskenderun Körfezi’nin cana can katan melteminin huzurunu içime çektim. Telefon ekranındaki haberi gösterdim. İlgiyle baktı. Haberde Irak’taki bir kitap satıcısının kitapları sokakta bıraktığından bahsediliyordu. Neden saklamıyorsun diye sorulunca “Hırsız kitap okumaz zaten okusa hırsız olmaz” diye cevap vermişti. Sıtkı’nın yüzü aydınlandı. “Hangi ahmak kitap çalar ki zaten?” dedi. Kırkbir yıllık dostluğumuzda ondan sakladığım tek sırrımı gülümsememin arkasına hapsettim.  Kahve harikaydı.  

Bir Sarı Hüzün / Mehmet Karadayı

bir sarı hüzün yağar sisli tepelerine

gel bu yağmur altında ağlayan güzeli bul

sonbahar rüzgarıyla sarıldım ellerine

ruhta isyan ateşi dilde efkar istanbul

***

bu yürek yangınında köze atılan kimdi

kimdi ateşi tutan kora katılan kimdi

asırlık çınar gibi yere savrulan şimdi

ruhta isyan ateşi dilde efkar istanbul

***

çiçekler açmaz oldu kuşlar ötmez dalında

bilmem hatırlar mısın adım var mı yadında

azap ruhuma yoldaş yalnızlığın salında

ruhta isyan ateşi dilde efkar istanbul

Bir Of Çeksem Roman Olur / Mehmet Karadayı

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulâyı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”

Mehmet Akif Ersoy

Beylik laflar etmeyi seviyoruz. “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır. Benim derdim yağmur olup yağsa dağları eritir. Dağlar seni delik delik delerim. Ordunun derleri aksa yukarı aksa / Vermem seni ellere ordu başıma ka(l)ksa.” Mübalağa sanatının bu müstesna ifadeleri hemen her sohbette ihmal edilmez replikler olarak tekrarlanır. Yaka bağır açılır. Dizler dövülür. Ama ihmal edilmeyen edilemeyecek olan bir ifade varsa o da “Hayatımı yazsam roman olur.” cümlesidir.

Bu cümlelerin karşısına “Hadi bir of çek de şu karşıki dağı yık.” diye bir iddia ile çıkmak istersin ama konu dertleşme olduğu için tutarsın kendini. Çünkü ortam ona müsait değildir. Bu cümleler başka bir ortamda dile getirilse drama uzak mizaha yakın olur. Çükü mübalağa içinde biraz da alay barındırır bana göre. Ama son cümleye gelince dururum. Mizaha yakın görünen ve bazen de birilerine alay maksatlı söylediğimiz bu cümle aslında hakikatin ta kendisidir. Çünkü bir of çeken yıkamaz karşıki dağları. Derleri yağmur olup yağsa bir dağı eritemez. Ordunun karşısına çıkıp sevdiğini ellerin elinden kurtaramazsın. Ama hayatını yazarsan bir roman yazmış olursun. Kötüdür belki, kısadır. Anlatımı bozuk, kurgusu zayıf, ifadeleri kudretsiz, tasvirleri tutarsız, kahramanları şöhretsiz olabilir. Ama bunların hiçbiri o hayatı roman olmaktan çıkarmaz.

Ben size Kays B. Mulevveh kimdir desem dudaklarınızı büker, kaşlarınızı kaldırır ve omuzlarını umursamaz bir tarzda kaldırıp bilmem diye cevap verirsiniz. Peki Leyla’yı seven Mecnun kimdir dediğimde herkesin Mecnun hakkında bir fikri vardır. Çünkü Mecnun Leyla’ya duyduğu büyük aşkı kayıtlara geçmiş bir kahramandır. Kasidede vardır, Gazelde vardır. Mesnevide vardır. Leyla ile olan aşkını anlatmak için divanlar yazılmıştır. Aşık olan her erkek bir Mecnun olma iddiasındadır. Çünkü tarihin belki de en büyk rol modelidir. Çünkü birisi Mecnun’un Leyla’ya olan aşkını kayda geçirmiş yani yazmıştır. Çoğunlukla gerçekte yaşamadığına dair bir inanç varsa da bazı Arap kaynakları Mecnun’u tarihte yaşamış bir şahıs olarak kabul eder. Esasında önemsiz ve halk arasında yaşamış sıradan bir kimliği olan Mecnun yaşadığı büyük aşk ve hakkında yazılmış edebi eserler sayesinde öldükten sonra meşhur olmuştur. İşte buradaki sır Mecnun’un hayatının yazılmış olmasıdır.

Bir şah oğlu iken Ermeni keşişin kızına aşık olan Kerem, Aslı’nın peşinde diyar diyar gezer, perişan olur ama sonunda muradına erer. Fakat bir büyü evlenen bu aşıkları ölüme götürür. Issız bir yere gömülen aşıklar unutulmaya mahkum edilmiş gibidir. Ama bir kişi onların hikayesini yazınca efsaneye dönüşürler. Kavuşup murat alamayan herkesin dilindedir Kerem ile Aslı hikayesi. Aradan asırlar geçmesine rağmen kızların adında yaşamaya devam eder Aslı. Kerem her aşıkta küllerinden doğup köze dönüşür.

Sadece aşıklar ölümsüzlüğe kavuşmak yazıyla. Yeldeğirmenlerine savaş açan Don Kişot ve sadık hizmetçisi Sanço Panço da bu kervana dahil olur. Kahramanlık hikayeleri okuyarak aklını devlerle mücadele ile bozan sıradan bir insan dünyanın her tarafında bilinen bir kahramana dönüşür. Cervantes Manş’ın bu sıradan şövalyesini yazmasıyla tarihin şeref levhalarına kendisini de kaydetmiş asırlar boyunca anılmayı hak etmiştir. Tarih hayatı yazılan herkesin bir roman kahramanına dönüştüğünün örnekleri ile dolu. Yazılan da yazan da tarihteki yerini alıyor. Unutulmaz oluyor.

Maksat unutulmamaksa yazmak icap eder. Rahmetle anılmaksa, hoş bir sadâ bırakmaksa gök kubbede, bir değere sahip çıkmaksa, içinin yangınlarını söndürmekse, kendini ifade etmekse, tarihe not düşmekse, tanıklık etmekse olağanüstü zamanlara yazmak icap eder. Okunmak kaygısı gütmeden, şöhret beklemeden, nazarlara arz etmeden, kçmseden övgü ve yergi beklemeden yazmak icap eder. Biz nasıl yüzyıllar öncesinden kalma bir esere değer veriyorsak bir gün birilerine ilham kaynağı olacağız belki de. Beki de bir araştırmanın kilidini açacak yazdıklarımız. Doğru verileri ulaştıracağız merakla bizi inceleyen torunlarımıza. Geçmişle bağlarını kuran, kurulmuş bağı güçlendiren bir delil olacağız.

Artık hokka ve mürekkep kullanmıyoruz. Sayfalarca yazıyı istiflemek, ciltlemek ve arşivlemek zorunda değiliz. Yazdıklarımızı tashih etmek için bütün metinleri teker teker okumak macburiyetimiz de yok. Parmaklarımızın hareketini yazıya geçiren makineler var. Seslerimizi yazıya geçiren bilgisayarlar. Kağıtta okumak istersek hemen önümüze çıkarıveren yazıcılar var. Artık bahanelerin ardına sığınmaktan vazgeme zamanı gelmedi mi?

Dağları deviremezsiniz bir of çekmeyle. Derdinizi dağlara dökmekle eritemezsiniz. Ordunun derelerini yokuş yukarı akıtamazsınız. Ama hayatınızı yazabilirsiniz. Ve o yazıldığı anda roman olur. Belki kısa olur. Anlatımı bozuk, kurgusu sıradan, olayları merakı celbedici değildir. Ama romandır o. Sizin hayatınızın romanı. “Hayatımı yazsam roman olur.” diyenler dinleyin. Evet yazarsanız hayatınız roman olur. Ama yazarsanız.

Derdimi Seviyorum / Mehmet Karadayı


unutmak ne zormuş.
gözlerimden hayalini,
yüreğimden sızısını,
hafızamdan hatırasını kovuyorum.
bağıra çağıra geliyor arsız bir çocuk kadar.
ağlasam bitecek bu dert, biliyorum.
ağlayamıyorum.


ona ait ne varsa kırıp atıyorum bir meçhule.
resimleri yanmış, mektupları parçalanmış elimde.
yağmur yüklü bulutlar birikiyor
külünü götürmek için sonsuza kadar.
ağlasam inecek rahmet, biliyorum.
ağlayamıyorum.


yüreğim yangın yeri.
volkanlar patlıyor içimde.
damla damla sızıyor damarlarımdan.
kaynıyorum eriyorum magma kadar.
ağlasam dinecek bu afet, biliyorum.
ağlayamıyorum.


gözlerim kan çanağı
gözlerim meçhule bakar
belki gelir beklenen ama bekleyende ümit dar
gece sessiz,
gece kara kömür kadar.
ağlasam doğacak şafak, biliyorum.
ağlayamıyorum.


kurak çöllerdeyim şimdi.
ne bir damla su ne ufukta vaha var.
bir yeşil gölgeye ömür verecek yolcu var
yolcu, susuz kalmış topraklar kadar
ağlasam fışkıracak bereket, biliyorum.
ağlayamıyorum.


unutmak ne zormuş
ona ait ne varsa kırıp atıyorum bir meçhule
yüreğim yangın yeri, gözlerim kan çanağı
kurak çöllerdeyim şimdi
ağlasam gelecek o, gelecek, biliyorum
ağlamıyorum.


ben derdimi seviyorum…

Bir Kurban Hatırası / Mehmet Karadayı

2011 yılı kurban bayramıydı. Kurban eti dağıtımı için Kimse Yok Mu ile irtibata geçtik. Beraber yaptığımız beşinci organizasyondu bu. Kolombiyalı dostlarımız bizimle beraber her işe koşuyorlardı. Doktor Francisco Trivinio da onlardan biriydi. O gün en şık kıyafetini giymişti. Heyecandan yerinde duramıyordu. Bizzat çalışarak Madrid kasabasında tespit ettiği 500 fakir aileyi meydana toplamış, herkese bir sıra numarası vermişti. İnsanlar sabır içinde kamyonları beklemişlerdi. Et kasaları kamyonlardan inmeye başladı. Her pakette 5 kilo etin olduğu kasalar oldukça ağırdı ve işçilerin bu kasaları indirirken oldukça zorlandıkları görülüyordu. Hemen ceketleri çıkardık. Kolları ve paçaları sıvayıp kasaları taşımaya başladık. Doktor bizi görünce hemen aynı şeyi yaptı. İnsanlar sırayla geldiler, paketlerini aldılar ve gittiler. Hiçbir karışıklık yaşanmamış her şey suhuletle hallolmuştu. Doktor Trivinio’nun yüzü gülüyordu. Tatlı bir yorgunluk gelip bedenlerimize misafir olmuştu ama yüzlerde tebessüm vardı. Teşekkür edip ayrılmak için Doktor Trivinio’ya elimi uzattım. Arabayı işaret ederek “Sizi ben götüreceğim.” dedi. Sevinmiştik çünkü kamyonda seyahat ede ede her tarafımız ağrımaya başlamıştı.Yola çıktığımızda yaptığı her şey için teşekkür ettim. Hele bu son yolculuğun bizi çok memnun ettiğini söyledim. Tebessüm etti. “Aslında benim size minnettarlığımı söylemem gerek. Bugün o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Mutluluğum ve minnettarlığım sadece insanlara yardım etmekten kaynaklanmıyor. Nasıl yardım yapılması gerektiğini öğrettiğiniz için asıl minnettarlığım.” Yüzüne soran gözlerle bakınca devam etti. “Ben çok yardım organizasyonuna katıldım. Değişik vakıflar, dernekler, etnik ve dini cemaatlerle yaptık bunları. İtiraf etmek zorundayım ki en çok mutlu olduğum ve beni tesir altında bırakan bugün yaptığımız oldu. Neden diye merak ediyorsunuz, söyleyeyim. Hepinizin üzerinde çok şık ve pahalı kıyafetler vardı ama hiç biriniz işçilere yardımdan kaçmadı. Sizi görünce ben de ceketimi çıkarıp yardım ettim. Bence en önemlisi ise paketleri verirken yüzünüzde gördüğüm ifade idi. Siz belki farkında değildiniz ama paketi verirken sanki muhtaç olan karşıdaki değil de sizmişsiniz gibi veriyordunuz. Paketi alan size teşekkür etmeden siz ona teşekkür ediyordunuz. Bu müthiş bir şeydi. Çünkü hiç kimsenin yardıma muhtaç olduğu yüzüne vurulmadı, kimse mahcubiyet yaşamadı. Tam tersine siz paketi onlar kabul ettikleri için sanki minnet duyuyor gibi mutlulukla gülümsüyordunuz. İnsanı kırmadan, rencide etmeden yardım etmek ne demek öğrenmiş oldum. Diğerlerini suçlamak ve yaptıklarını değersiz kılmak istemiyorum. Ama sizin yaptığınızı takdir etmezsem size haksızlık etmiş olurum. Beni sizden bir fert sayın. İçinizde olmak ve her gün yeni bir şey öğrenmek benim için büyük şeref olacaktır.” Ne diyeceğimizi bilemedik. Herkes başını önüne eğdi. Düşünüyormuş gibi yaptık. “İşte bu!” dedi Doktor Trivinio “işte bu!”.Ben arkadaşlarımın yardım paketlerini verirken yüzlerinin aldığı hali, düşünerek, planlayarak yaptıklarını düşünmüyorum. Bu tamamen iyiliğe kilitlenmiş ve insanları insan oldukları için seven hizmet erlerinin samimiyetinin ve ruh yüceliğinin eseri olduğu kanaatindeyim. Bu vesileyle yıllar önce okuduğum romandan bir pasaj hatırladım.Kolombiya`nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan Gabriel García Márquez “Aşk ve Öteki Cinler” adlı eserinde bir piskoposu şöyle konuşturur: “İsa’nın kanunlarını kabul ettirmek için okyanuslar aştık. Yortularda ve törenlerde buna muvaffak olduk, gönüllerde değil.” Bu itirafın yapıldığı zaman dilimi 19. yüzyılın sonlarıdır.Hak ve hakikati bütün dünyaya duyurmak gayesiyle kıtalar dolaşan, okyanuslar aşan insanların gönüllere akıtacakları çok şey var. En başta da temel insani değerler. Çünkü İslamiyet de insaniyet kalesinin en yüksek burcudur. İnsaniyet kalesi inşa ve tamir edilmeden İslami bir dirilişten bahsetmek de mümkün olmasa gerektir. Bediüzzaman hazretleri bu hakikate işaret için Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde:“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’i tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin de istinatgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor”.Dağlar büyüklüğünde taşları olan bu kalenin insaniyet kalesi olduğu aşikâr. Oradaki her taşın da bir insani değeri temsil ettiğini düşünüyorum. Dürüstlük, yardımseverlik, şefkat, merhamet, af, sevgi, fedakârlık, kardeşlik, samimiyet, iman ve ihlas ilk akla gelen değerler olarak karşımıza çıkıyor. Bu taşlar yeniden yerlerine konur ve insanlık kalesi tamir edilirse o kalenin en yüksek burcu olan İslam yeniden hak ettiği yeri alacaktır. Eğitim ve yardım organizasyonları, dil ve kültür olimpiyatları vs. bu taşların yerine konması ve daha geniş kitlelere ulaşması için olmazsa olmaz faaliyetlerdir. Ve bu faaliyetler “Risale-i Nur’un bir program olarak neşir ve tatbikinden” başka bir şey değildir.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑