Edilmemiş Vedalar / Kübra Aydın

Elveda hüzün
Benim gamlı yüzüm
El sallarken vedalara yurtsuzlar istasyonunda
Hangi bankta yarım kalmış sözüm
Gitmek iki hece dilde yükü ağır sözde
Kalana tren penceresinin buğusu
Gidene gözyaşının büyüsü


Elveda sızım
Benim gizli saklım
Yaşanmamış sevdalardan arda kalan
Kırık dökük ne varsa omuzlarında
Söylenmemiş cümlelerde
Tükenmiş hayallerde
Özgürlüğe vurulan prangaların soğukluğu
Lacivert şehrin yosun kokusu


Elveda…
En deli yanım
Senle dolu rüyalarım
Kitapların arasında kurutulmuş çiçeklerim
Giderken dönüp arkama bakamadıklarım
Baksam gidemeyeceklerim
Kalsam yaşayamayacaklarım


Merhaba
Uzak bir sahilin memleket gören yamaçları
Bilinmedik bir diyarın
Dilsiz sokakları
Kimliğini kaybetmiş sol yanım
Adresi şaşmış düşüncelerim
Uzun bekleyişlerim
Sonu gelmez hikayelerim
Virgülsüz şiirlerim
Soluksuz seslenişlerim
Kayaların altına gömdüğüm
Israrcı umutlarım

Merhaba…..

Yokluğun / Kübra Aydın


Şiirin kuytusuna saklandım
Tut ellerimi vazgeçme benden
Bir yitik sevdanın türküsünde
Sır olup ruhunda gizlendim
Yasaklı düşüncelerin cesaretinden bu gamsızlığım
Gözyaşlarıma sakladım hayalini
Kimse görmedi bendeki seni
Kimse bilmedi sen dahi
Bekledim bir tufanın ardından bulutların arasından gülümsemeni
Gelmedin çalmadın harap olmuş kapımı
Bir sende demledim geçmişin ızdırabını
Bir sende var oldum yokken kimselerde
Ah şimdi zaman çarkların arasında eziyor senli anları
Bir yokluğun kaldı bu mevsimde
Bir de fırtınaya direnen boynu bükük sümbüller
Ne çok renk saklardın gülüşlerinde
Gülüşlerin de şimdi seninle mazide
Mum ışığı kadar titrek ve zayıf hayal yüzün
Gözlerinden okunan nağmesiz hüzün
Birbirine yabancı sen ve matem
Birbirinde solmuş bütün akşamlar
Şimdi diyorum bir tesadüfün olunmazlığında buluşsak
Birbir sakladığımız yaraları sarsak
Ayrı geçen saniyelere inat sen yine bende varolsan
Ben yine sende kaybolsam

Bir Ayrılık Hikayesi / Kübra Aydın

Kelimelerin arkasına saklandı adam usulca
Üzülme dedi
Baktı çocuk gözlerinde haylaz bir ürkeklikle
Aklı yere düşen şekerinde

Görmezden geldi kadın kirlenen paspası umursamazca
Üzülme dedi
Baktı adam yiten ömrünün ardından
Yüreği bir cenderenin kıyısında

Küçük elleriyle tutundu çocuk babasına masumca
Üzülme dedi
Baktı adam bulutlara sahipsiz utangaçlıkla
Yağmurlar indi düğüm oldu boğazında

Görmedi duymadı kadın; güldü hissizce
Üzülme dedi
Baktı çocuk hayallerinin huysuz telaşının ardından
Kırmızı bir balon göğe yükseldi ellerinin boşluğunda

Kırgın bir tebessümle çocuk yürüdü yavaşça
Üzülme dedi
Baktı adam baba olmanın ağırlığının ardından
Çocuk masumiyetine sığındı beyaz saçlarının gölgesinde

Kadın, adam ve çocuk
Yollar üçe ayrıldı boylu boyunca
Bir ayrılık dile geldi
Çocuğun bükülen boynunda…

-miş’li geçmiş zaman / Kübra Aydın


O filmin bıraktığı tat eskide şimdi
Külleniyor sobada çıtırdayan odun yavaş yavaş
Ve dilimde kelimeler tükenmiş

Yalnızlığın ertesinde ben kimsesiz

O kitabın yırtılan sayfalarında kalmış mazi
Denizin koynunda tüllenen ay misali
Sesinde martıların özgürlük kanatlanmış

Fırtınanın ertesinde ben sessiz

O çiçekli elbisenin kurdelesi koptu artık
Çocukluğum bir dala kondu habersiz
Uçurtmanın ardındaki çaresizlik gözlerimde bulutlanmış

Gençliğin ertesinde ben hissiz

O bahçe çoktan kayboldu
Kederle büyüyen ıssız sarmaşık
Viran edip anıları sürgüne yürümüş

Mülteciliğin ertesinde ben kimliksiz

Gülümse / Kübra Aydın


Fotoğrafa gülen gözlerim
Ardında gizlenen düşüncelerim
Yalnızlığım, kederim ama en çokta sensizliğim
Dakikalara sığdırdığım hasretim
En derine gömdüğüm bahanelerim
Sen de yok olan seninle var olan kimsesizliğim
Bir tahta masada anlatması yarım kalan hayallerim

Dimdik duruşun cesaret verişin umut verişin
Kapanan perde misali usul usul gidişin
Keşke hiç bitmese der gibi bakışım iç çekişim
Çocukların ellerinden tutup son kez gülümseyişin
Zamana inat demir kapılara inat el sallayışın
O anı dondurup yüreğime iliştirişim
Ve arkamı dönüp gitmek zorunda kalışım…

Sensizlikle dolu saatlerim beni bekliyor
Bir hayal gibi kokun avucumda şimdi
Geleceğin günlerin umuduyla olanlara sitemim ruhumu yoruyor
Dilimde sesiz bir çığlık “bize nasıl kıydınız”
Yavaş yavaş gökyüzüne yükseliyor

Arayış / Kübra Aydın

Yağmuru seviyorum en çok
Bir de seni yalnızlığımda
Kalabalık şehrin caddelerinde
Her sokak lambasının altında seni arıyorum
Bir gölge düşse önüme sen diye peşine düşen ben
Bir sitem çökse üzerime hasret olan dilime sen…

Uzun cümlelere sığdıramadığım
Bir nokta olup kalbime düşüşüne göz yumduğum
Şimdi bir seni özlüyorum en çok
Bir de turunç ağaçlarını
Mevsimlerine yabancı olduğum bir şehirde
Tanıdık her kokuda seni arayan ben
Bir menekşenin ardında yadıma düşen sen

Kaybetmekten korkuyorum bir hayali en çok
Bir de bu garip yalnızlıktan
Rüyalarda yitip giden yüzünün iz düşümü herkeste bir parça
Unutmaya yüz tutan hafızaya kızan ben
İnadına direnen yaşamaya sen…

Siyah Paltolu Adam / Kübra Aydın


Üniversiteden koşar adımlarla çıktım yine. Hep bir yere yetişme telaşı, dolmuşta yer bulma yer bulmaktan öte dolmuş alsa bari umutlarıyla koşturuyorum. Sert rüzgar ve yağmur el ele tutuşmuş oyun oynamakta ısrarcı bir çocuk gibi saçımı çekiştiriyor, yüzüme vuruyordu. Dolmuş durağında her zamanki gibi agresif bir kalabalık. . Gri şehrin duygusuz insanlarıydık. Bu şehrin insanı havası gibi sertti. Selamsız yürürdük sokaklarda. Çünkü hep bir telaş hali heybede. Birinci dolmuş durağa hiç yanaşmadı bile ikinci hafif yanaşır gibi oldu en baştaki birkaç kişi atlayıverdi. Yağmurda herkesin tahammülü azalmış saygı bu durağa uğramaz olmuştu. Anlamak lazımdı hep yetişecek bir yerimiz vardı en nihayetinde. Üç dört derken saymayı bıraktığım bilmem kaçıcı dolmuşta zoraki yer bulmuştum kendime. Ama geç kalmıştım bir kere. Üşümüştüm ıslanmıştım sanırım talihli günündeydim her şeye rağmen. Dolmuş boşaldı. Sessizce cam kenarına ilişiverdim. Alnımı buz gibi cama dayadığımdaki rahatlama hissinin tarifi yoktu. Ayazın kestiği alnıma bir merhem değmişti sanki. Bu hislerin sıcaklığına bırakacakken tüm düşüncelerimi bir ses böldü. “Merhaba” dedi siyah paltolu adam. Omuzları çökmüş saçlarında yer yer beyazlar ama gözlerinde bir afacan çocukluk. “Merhaba “ dedim. Hem diyordum nerden çıktı bu adam tam huzura ereceğim anda hem de onun ısrarlı merhabasının ardını merak ediyordum. İnanılmaz akıcı bir konuşması vardı. Hiç susmuyor dili bütün incelikleriyle kullanmayı iyi beceriyordu. Memurmuş. yıllardır evine ekmek götürmek için bir odada evrakların arasında akşamı ediyormuş. Biraz Orhan Veli’den hallice bu garip adamı dinlemek hikayeler arasında dolaşmak gibiydi. Akmayan trafik lehimizeydi bu akşam. Oysa her akşam şikayet ederdim. Demek ki iyi bir yol arkadaşı trafiğin çilesini bile çekilir kılıyordu. Okumayı yazmayı çok seviyormuş. Yüksek lisansa başlamış. Ondaki heyecanı görünce kendimden utandım. Sabahları ayağımı sürüyerek girdiğim dersleri düşündüm güldüm halime. Sanki bir sürü roman karakteri bir araya gelmiş siyah paltolu adamı oluşturmuştu. Her anlattığı anıda başka bir karakter göz kırpıyordu sanki. Bir saatlik yola yılları sığdırmak istiyordu sanki. Sonra sustu birden “ne çok konuştum değil mi?” Dedi. Cevabımı beklemeden ekledi “insan bazen hiç tanımadığı birine her şeyi anlatmak ister bir çırpıda. Bilir ki yargılanmaz bilir ki ön yargısız dinler bir yabancı” Ne kadar doğruydu bir saattir onu dinliyordum sadece dinliyordum yorumsuz. Kendimi düşündüm içimi birine açmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu. Bir hayat telaşesinde ordan oraya koşturup duruyordum. En son kiminle bir fincan kahve içmiştim? En son hangi arkadaşımı arayıp sana ihtiyacım var demiştim? Hatırlayamayacağım kadar çok zaman geçmişti demek üzerinden. Hele bir yabancıya ne zaman merhaba demiştim? Yıllardır kapattığım kapılara bir anahtar değmişti sanki. Siyah Paltolu adam saygıyla önünü ilikleyerek teşekkür etti “beni sadece dinlediğiniz için teşekkür ederim” Aradan yıllar geçse de adını bile bilmediğim siyah paltolu adam ara sıra gelir aklıma. Emekli olmuş muydu? Çocukları neler yapmıştı? Yüksek lisansı bitirip doktora yapacaktı kesin yapmıştır o çocuksu merakıyla… İnsan garip bir muamma derler ne kadar doğru. Hayatınızda sadece bir saatliğine gördüğünüz biri yıllar sonra bile zihninizde yer ederken en yakınınızda olan insanları hatırlamamak üzere en derinlere gömüyorsunuz….

Ankara Sokakları / Kübra Aydın

Dün gece rüyamda
Yine Ankara sokaklarında
Kim bilir kimi aradım
Bir bilinmezliğin ortasında
Yürüdüm sert ayazda
Unutulmuş bir beste aklımda
Kim bilir neyi hatırladım
Yok olmaya başlamış anılarda
Bir tanıdık yüz uzakta
Elimi uzatsam yok olacak anında
Kim bilir hangi dosta çıktı yolum
Kuğulu Park’ın yaşanmışlığında
Bir kahve kokusu tam tadında
Vefalı sahafçının masasında
Kim bilir kaçıncı sayfada kalmış
Uzun bir mektubun gözyaşında
Uyandım bir ses kulağımda
İki damla yaş yanağımda
Kim bilir hangi özlemlerde kayboldum
Huzursuz bir yalnızlığın ortasında

Yine Gel / Kübra Aydın

2 senenin ardından seni görmenin heyecanıyla uyuyamadım bütün gece. Sabah olsa diye dakikaları hatta saniyeleri saydım durdum. Bir sağa bir sola döndüm. Yatak demirdendi sanki. Kalbimde kavuşmanın heyecanıyla korkunun, telaşın ağırlığı vardı. Hayatımda hiç izlemediğim saçma dizilere başladım sabah olsun diye. Kitap okuyamazdım çünkü kafamda binbir düşünce savaş halindeydi. Hava usul usul aydınlanırken uçağın ineceği saate de 2 saat kalmıştı. 2 yılın sonunda 2 saat neydi ki? Ah insan öyle sabırsız ki…. Yerimde duramadım. Kahve makinesinin hoyrat sesine kahvenin baskın kokusu eklendi. Biraz oyaladı işte beni. Çocuklar uyanacak birazdan. Seni sadece telefonun ekranından tanıyan çocuklar seni canlı kanlı görünce ne yapacak acaba? Zihnimi biraz da bunlarla meşgul ettim. Evet kapı çaldı sonunda. Ne hissedeceğini şaşırmış duygular kalabalığının içinde başıboş kalmış gibi koridorda gelip gittim. Artık merdivenleri ağır ağır çıkıyordun. Eski telaşlı halinin yerini sükunet almıştı şimdi. Hem mecburi bir sükunet hem yaşanmışlıkların verdiği yorgunluk. Ama gülüyordun işte karşımda gözyaşlarının bu sefer sevinçten aktığına bende seviniyordum. Yine kaldım öylece ne ağladım ne sevinç çığlığı attım. Sarıldım sadece sımsıkı sarıldım. Bir daha yüzüne karşı “annem “ diyebileceğime olan ümidim beni terkettiğindendir mi bilinmez kaldım sadece “tekrar hoşgeldin anne” diyebildim. Tekrar hoşgeldin evime, hayatımıza. Bu sefer bir savaşçı edasıyla ama galibiyetin mağrurluğuyla karşımdaydın. Tanıdığım en güçlü kadın sendin. Kanser bedeninden çok şey götürmüştü. Saçların yoktu artık. Kaşlarında. Zayıflamıştın. Hem de çok fazla. 32 yıllık ömrümde en iyi tanıdığım insan, yüzünü ezbere bildiğim insan değişmişti işte… Ama en çok içimi ezen gözlerinde saklamaya çalıştığın yorgunluktu. Acıydı. Acı çekiyordun. İçinde bir garip mücadele vardı seni hem iyi eden hem kötü… olsun karşımdaydın ya işte. Yine diz dize oturmuştuk ya. Çocukların sevinci sana kendi elleriyle hazırladıkları yatağın. Yatağını hala kaldırmadım. Sanki gidişini kabul etmek istemiyorum.

Çaresizlik, geçen 2 yılı özetlediğimde tek aklıma gelen kelime. Telefon etmiştiniz 2 yıl önce sen gülüyordun babam ağlıyordu. Babamı en son ağlarken beni polisler alıp götürdüğünde görmüştüm. Ne oldu dedim. O kadar hoyrat bir habersizlikti ki bendeki. Ne bir ay öncesinden başlayan teşhis sürecinden haberim vardı ne yaşadığınız acılardan. Uzakta olmak ne demekmiş o an anladım. Uğultu gibi söyledikleriniz kulağımda garip seslere dönmüştü. Kansermişsin çok ilerlemiş hemen o gün hastaneye yatacakmışsın. Kemoterapi, ve daha bir sürü şey. Telefonu kapattım. Ne diyecektim ki ben şimdi. Normal zamanlarda da çok konuşan bir insan değildim. Hep kızardın bana başkalarının kızları anneleriyle uzun uzun konuşurmuş. Ben konuşmadan anlaşmayı sevdim hep anne. Sessizlik bir sığınaktı benim için. Yine saklanmak istedim kimse görmesin istedim ağladığımı. Saklanamazdım artık yatak altlarına. Bende anneydim artık. Kocaman olmuştum. Ama çocuk yüreğim çığlık çığlığa bağırıyordu içeride bir yerlerde. Ya bir daha göremezsem ya bir daha dokunamazsam sarılamazsam. Telefonda bile sesini duyamazsam. Kim kim olacaktı şimdi yanında. Nasıl geçecekti bu sancı? Ömür boyu kalbim mi ağrıyacaktı artık. Buraya geldiğimden beri sürgün dememiştim adına. Şimdi anlıyordum sürgündeydim ve iliklerime kadar mülteciydim. Gelemezdim, sarılamazdım görünmez prangalar vardı ayaklarımda. Arabaya bindim öylece sürdüm. Nereye gittiğimi bilmeden sanki yolun sonu sana çıkacaktı. Kayboldum hem acziyetimde hem yağmurda. Kabullenmek istemedim. Doktorlar ümit vermiyordu. Kendi kulaklarımla duydum. Beynim bu sefer kalbime sözünü geçiremiyordu. Sakinleşmiyordu. Çalan her telefonda bir güvercin gibi kanat çırpmaya başlıyordu. Göğüs kafesimi delip çıkmak istercesine. Günler geçti sen gücünle herkesi doktorları bile şaşırtırken ben uykusuz gecelere hapis olmuştum. Sanki uyursam beni bırakıp gidecektin. Geçen 2 yılda itiraf ediyorum en çok aralıksız uyumayı özledim.


İşte şimdi yanımdaydın. Ben bu günlerin hayalini bile kuramazken sen canlı kanlı karşımdaydın. Doktorun 1 ay izin vermişti. O kadar kıymetliydi ki her saniye. Ama bakamıyordum gözlerinin en içine. Sanki bakarsam görecektin acılarımı. Acıtmak istemiyordum bir de ben canını. Her anını adım adım izledim, gece uykunda nefesini dinledim. Rolleri değişmiştik artık ben senin üzerini örttüm geceleri. Yeni çıkan saçlarını sevdim tek tek. Kokunu çektim içime doyasıya. İnsan kaybetme korkusuyla burun buruna gelince anlıyormuş sevdiğinin kıymetini. Giderken sen ağladın ama ben yine sustum kaldım. Gidenlerin ardından el sallamak düşmüştü payıma.İşte şimdi yine kaleme sığındım.

Yine gel anne. Yine getir bana kardeşimin, babamın, memleketimin kokusunu. Ben gelemiyorum ama sen yine gel anne…

Kübra Aydın

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑