Bir Keloğlan Masalı / Gülçin Beyza Yalçın


Buhara’lı fakir çömlekçi Emir Külal’in oğlu, Şemseddin Muhammed’in gün gelip de bir Sultana damat olacağı kimin aklına gelirdi ki.
İşte o fakir derviş ta Buhara’lardan kalkıp geldi de Yıldırım Bayezid’e damat oldu. Bursa’nın manevi fatihi sultan damadı Emir Sultan diye namı yürüdü.
Damat oldu da kolay mı Sultan kızına damat olmak?
Yıldırım Bayezid de bunu sordu, huzurundaki nur yüzlü mütevazı duruşlu dervişe.
-Söyle bakalım derviş, Sultan kızına ne kadar mehir vereceksin?
-Emir sultanımın, diye boyun büktü derviş. Hundi Hatun ile nikâhları mânâ âleminde Efendimiz tarafından kıyılmış olsa da elbet sultan kızına yaraşır bir mehir vermek gerekti.
Baştan aşağı süzdüğü derviş gence, mânâlı bir şekilde gülümsedi Sultan.
-Eh hadi, şu kırk katırımızı layığınca yükle de gönder bakalım.
Katır kervanının yularından tutup Nilüfer Nehri’nin yollarını adımladı Şemseddin Muhammed. Aslında Sultanın kızını vermeye niyeti yoktu da etraftan “Aman sultanım bu derviş kısmı tekin olmaz, gönüllerini kırmamak gerektir.” diye kulağını bükmüşlerdi.
Gözleri önünde katırlarla saraya yollanan dervişle beraber tüm Bursalıların merakı yoldaş oldu kervana. Halk nefesini tutmuş olacak olanları gözlemekte.
Kervan saraya döndü yüklü çuvalları ile. Çuvallar tek tek sarayın salonuna taşındı. Sultanın emri ile çuvallarını bağı çözülerek salonun ortasına boşaltıldı teker teker.
Meydan kıpkızıl altına kesti birden. Nilüfer çayının kenarından kum doldurulan çuvallar altın boşalttı Sultanın divanına.


Keramet gerçek midir yoksa halk, çok sevdikleri Peygamber soyundan gelen sevgili Emir Sultanları için hayallerinde mi yakıştırmışlardır bilinmez ama yüzyıllardır anlatılır bu hikâye.
Aslında bizlerin de masallarda anlatılan Sultan kızına âşık Keloğlan’dan farkımız nedir ki?
Biz de talip değil miyiz elimizin eremeyeceği, hayalimizin ulaşamayacağı, sermayemizin satın alamayacağı şeylere?
Boğaz kenarındaki yalının bahçesinde, gülleri budayan bahçıvan yamağı bir kolunu başının altına yastık yapmış gökyüzünü seyrederken sırtüstü yattığı çimlerin üzerinde hayal kuruyor mesela.
-Benim de bir yalım olsa hemen yan bahçede. Ya da yok yok bir malikâne, mesela Miami’de okyanusa nazır. Sürat teknesine atladığım gibi yatıma gitsem.Orada bekleyen helikopterime binip Cort D’azure’da öğle yemeğine uçsam. Sonra dönüp malikânemin golf sahasında Bil Gates ile golf oynasam. Akşam yemeğinde karım Paris Hilton ile bir davet versek, Elon Musk’ın şeref konuğu olduğu davetlilere. Ertesi gün Rockfeller’a sabah kahvaltısına gitsek limuzinimle…
Bu hayalleri duysak ne çok güleriz. Hele de bu bahçıvan yamağı, biriktirdiği bir kuruşlarla küçük kulübesinin kredi borcunu ödedikten sonra tüm bunlara ulaşmayı düşünüyorsa.
Aslında farklı mıyız o bahçıvandan ya da bisiklet almak için gazoz kapağı biriktiren masum bir çocuktan?
Biz de istiyoruz sonsuza kadar mutlu bir yaşam. Hiç üzülmeyeceğimiz yorulmayacağımız korkmayacağımız ebedî bir saadet.
İnsanlığın medarı iftiharı kâinatın göz bebeği Sultanlar Sultanı ile komşu olalım. İnsanlığın en seçkin örnekleri ile bir sofraya oturup sohbet edelim. Altlarından ırmaklar akan köşklerdeki ipek döşeklerde yaslanıp incirler, üzümler, narların buğuladığı billur kâseleri seyredelim. Oturduğumuz yerden elimizi uzatıp kopardığımız yemişleri yiyelim, hiç tükenmeyen bir iştahla. Sıkılınca uçan mahfillerimize atlayıp kristal saraylar arasında gezinelim.
Ve hepsinden önemlisi de ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçelim de sahili selamete ulaşalım.
Peki, bunlara ulaşmak için sermayemiz ne?
Acemi kasabın elinden kurtulmuş bir karışlık sağlam yeri kalmayan kurban derisi gibi günahlarla delik deşik edilmiş sonlu hayatımız mı?
Günah kirleri ile kararmış, daha buradayken gün gün bizi terk eden toprak altında çürümeye mahkûm bir beden mi?
Yoksa afacan bir çocuğun oyuncak sepetindeki tekerlekleri kırık, gözü sökük, boyası dökük oyuncakları gibi kırık dökük ibadetlerimiz mi?
Sonsuza talibiz de nasıl bir ticaret yapabiliriz ki sonlu sermayemizle? Ardına ne kadar sıfır eklersek ekleyelim sonsuza ulaşmak mümkün mü bildiğimiz rakamlarla, denklemlerle, yatırımlarla?
Can bu, istiyor işte sonsuz bir arzu ile sonsuzu. Marketteki yaramaz çocuğunu ağzına vurup susturduğu gibi susturmak da mümkün değil ki. Ne yapsın o ruh? İstiyor işte asıl yurdunu. Koparılıp getirildiği kamışlığı özlüyor yanık sesli bir ney gibi inleyerek.
O zaman öyle bir denklem kurmalıyız, öyle bir ticaret yapmalıyız, öyle bir yatırım uzmanının eline yapışmalıyız ki sıfırımız sonsuza ulaşsın. Kumlarımız altına, kuruşlarımız mücevherlere dönüşsün.
Ya da bırakalım hesabı, kitabı, denklemi, sonsuzluğun sahibinin rızasına talip olalım.
Ama sonsuzluğun sahibinin rızasının altında olabileceği umudu ile her taşı kaldırıp umutla arayarak.

Asla Gözlerini Kaçırma / Gülçin Beyza Yalçın

Bomboş geçen, geçmek zorunda kalan günlerimi değerlendirmeye çalışıyorum. Zira kimimiz cezaevlerinde esirken, dışarda kalanlar da sosyal izolasyon ve Coronavirüs  sayesinde evlerinde esir. 

Bir film listesi yaptım. Vaktim olmadığı için izleyemediğim filmlerin listesi. Sinema tarihine geçmiş kült filmleri, yaşadığımız günlere dair ipuçları veren, anlamamı sağlayan filmleri izlemeye çalışıyorum.

“Asla Gözlerini Kaçırma” listedeki filmlerden biri. Çocukluğu Nazi döneminde,  Gençliği Demirperde gerisinde geçen,  sonra Batı Almanya’ya iltica eden ve kendine has üslubu ile meşhur olan bir ressamın hayatını anlatıyor.

Sevdiği kızın babası  Nazi döneminin önemli aktörlerinden. Meşhur bir tıp profesörü. Yahudi’lerden önce, Alman’lar arasındaki  ari ırka zarar verecek genleri taşıyanlar belirleniyor. Akıl hastaları,  bedensel engelliler,  genetik hastalık taşıyıcıları listeleniyor ve iki kategoriye ayrılıyorlar. İlk kategoridekiler kısırlaştırılıyor. İkinci kategoridekiler doğrudan imha ediliyor.

Çocuk yaştaki ressamın çok sevdiği teyzesine şizofren teşhisi konuluyor ve bu doktorun karşısına çıkartılıyor. Kısırlaştırılacaktır. Bunu anlayan kız yalvarıp doktorun ayaklarına kapanıyor. O zamana kadar aslında ilk listede olan genç kadın, sırf doktorun şahsi gıcıklığından dolayı, ölüm listesi olan ikinci listeye alınıyor.

Zorla dışarı çıkartılan kızın arkasından,  doktorun ayakkabılarına gelen gözyaşlarını mendili ile silip tiksinti ile çöpe bir atışı var ki anlatılmaz.

Ressam çok sevdiği teyzesinden bir daha haber alamıyor. Genç kadın ari ırka zarar verecek diğer insanlarla beraber gaz odasında imha(!)  ediliyor.

Zaman geçiyor ve bu doktorun kızı ile genç ressam, kim olduklarını ve geçmişlerindeki travmayı bilmeden birbirlerini sevip evleniyorlar. Kızını ressam gence uygun görmeyen doktor bu genlerin kendi soyuna karışmaması için kızını yalan söyleyerek kandırıp kendi elleri ile kürtaj yapıyor.

Bu operasyon sonrası tek evladı olan kızının bir daha çocuğunun olamayacağını öğreniyor doktor.

Yani aslında kürtaj yaparak hayatına son verdiği küçümsediği gencin evladı değil kendi geleceğiydi.

    ***

Benim bu filmi izlediğim günlerde ana muhalefet partisinin sözcüsü milletvekili beyefendinin açıklamaları da sosyal medyaya düştü.

Kendini ziyaret ederek, yaşanan mağduriyetleri dile getiren KHK’lılar Platformu’na, “örgüt üyesi(!)  kadınların  talimatla hamile kaldıklarını, aslında mağdur falan olmadıklarını” söylemiş, günümüzün Neonazisi  sıfatını  layıkıyla hak etmek için çabalayan  milletvekili beyefendi.

Bu şok edici açıklamalar unutulmaya yüz tutmuşken bu sefer, mağdur olmalara doymayan iktidar partisi gurup sözcüsü bir hanımefendinin bomba gibi açıklamaları kamuoyuna yansıdı.

Bu hanımefendi de havuz medyasının çirkef uslubunu kullanarak “iktidar eliyle mağdur edilen kimi Fifici kadınların, mağdur resmi vermek, hamile ve çocuklu kadınlar hapishaneye atılıyor dedirtmek  için talimatla hamile kaldığını” söylüyordu.

Bu söylemleri çok tepki alınca da mağdurlar tarafından mağdur edildiğini söyleyerek linçe uğradığından dert yandı her dönemin mağduru hanımefendi.

Allah aşkına zaten insanları hapislere doldurdunuz, her anlamda, en verimli çağlarında. İnsanları bir gaz odalarında yakmadığınız, bir de meydanlarda asmadığınız kaldı. Ülke geneli ile KHK’lıların doğum ortalamalarını bir karşılaştırın bakalım  ne çıkacak? O kadar insan elinizde rehin. Nasıl olsa bir madalyonun iki yüzü gibi yeşil ve lacivert faşistler her konuda koltuk  değneği oluyorsunuz birbirinize.  Bu konuda da bir teklif veriverin meclise. Rehin aldığınız insanları kısırlaştırın, küpe takılan sokak hayvanları gibi. Zaten onları insandan saymıyorsunuz.  Eminim, muhalefetin her  önergesine  ret oyu  veren  iktidar, bu konuda sizleri kırmaz.

Ölmeden önce yapılacaklar listesi yapar gibi yaptığınız, soykırım listesinin maddelerinden  bir tanesinin yanına daha tik atın.

Soykırım listesindeki  maddelerinden biri bile eksik kalmasın.

***

Filmin bir yerinde şöyle bir  sahne vardı.

Ressamın babası öğretmen. Uzun süre Nazi partisine üye olmamak için direniyor. En sonunda karısının ısrarı ile çocuklarının geleceği için(!)  partiye üye oluyor. Hitler dönemi sonrası öğretmenlik başvurusunda, bu üyeliği  sebebi ile her başvurusu geri çevriliyor.

En son iş görüşmesi yaptığı yerde “Ama bu partiye üye olmayan çok az öğretmen bulursunuz.“ deyince, başvuruları değerlendiren yetkili  “Biz çocuklarımızın, o çok az sayıdaki  öğretmenler tarafından yetiştirilmesini istiyoruz.” diyordu.

Evet, sayın milletvekili  beyefendi ve sayın milletvekili hanımefendi;  biz zamanı gelip bu akıl tutulması yaşanan günler geçince , Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi Sezgin Tanrıkulu gibi  Hüda Kaya gibi mazluma kimlik sormayan vekiller tarafından temsil edilmeyi isteyeceğiz.

Tarihin çöplüğünde yer almanızı dört gözle bekliyoruz mağdurlar olarak.

Bari Yavruna Acı / Gülçin Beyza Yalçın

Hava nasıl da soğuk. Adeta yapıştığım elektrikli sobanın kızgın rezistansı yüzümü kızıla boyarken sırtım soğuktan ürperiyor. Bu sefer sırtımı dönüyorum sobaya, biraz sonra da üşüyen ellerimi hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum. Sıcak hava daha yere inemeden aşağıdaki boş dükkânın ayazı karşılayıp geri püskürtüyor.

Son seviyede yanan elektrikli soba epey sonra odanın soğuğunu biraz olsun kırıyor. Dışarıdan gelen neşeli seslere daha fazla kayıtsız kalamıyor ve üstüme kalın hırkamı geçirdiğim gibi pencereye koşuyorum. Daha pencereyi açmadan döne döne inen kar taneleri gözüme çarpıyor.

Sokak her yaştan çocuk ve insan dolu. Çocukların sevinç çığlıklarına büyüklerin neşeli kahkahaları eşlik ediyor. 

Uzun zamandır beklenen kar nihayet yağdı. Sokaklarda elleri havaya açılmış düşen karları yakalamaya çalışan çocuklar, daha yere düşmeden topluyor onları. Arabaların üzerinde birikmeye başlayan karlar, kartopuna dönüşüp komşu teyzelerin sırtında parçalanarak dağılıyor. Bu saatlerde her zaman ıssız olan sokak neşeli insanlarla dolu. 

 Bu hızla yağmaya devam ederse  yerler de bir süre sonra kar tutar.

Neşeli insanların neşesi bana da sirayet ediyor kısa zamanda. Seyrederken eşlik edecek bir dost lazım. Mutfağa koşup kaynamakta olan zencefilli yeşil çaydan kocaman bir fincana doldurup içine bir dilim de limon atıyorum.

Pencereye yeniden döndüğüm zaman sırtımdaki yün hırkam  sırtımı, iki avucumun arasına aldığım limonlu yeşil çayım ellerimi ısıtıyor.

Ah nasıl da mutlu oldum çocukların koşuşmalarını seyredip çığlıklarını dinlerken. Aşağı inip aralarına katılmamak için kendimle mücadele halindeyim.

İçimdeki çocuğu tutamadım. Kaçtı… 

Aşağıya değil ama taa seneler öncesine…

***

Bir sömestir tatilinde köydeyiz. Babaannemin yokuşun başındaki evin etrafı insan dolu. Hummalı bir hazırlık var. Biraz sonra komşulardan biri tahta merdivenle koşup geliyor. Yokuşun başında yere bırakıyor. Heyecanla bekleyen kalabalık koşuşarak merdivenin basamaklarında yer kapıyor. Ben annemle halamın arasında bir yere oturuyorum. En önde her zaman ciddi görmeye alıştığımız Sabiha öğretmen ve oğlu Murat bile var. Daha kimler yok ki upuzun merdivenin üzerinde. Küçük amcamın, kısa boyundan dolayı “gıbıdık bacaklı Arife” diye kızdırdığı komşu teyze. “Pates kızı” dedikleri Fatma teyze.  İki ev ötedeki uzaktan akrabamız Gülizar Hala, Aniş Teyze,  Hanife Yenge…

Mahallenin tüm genç kadınları ve kızları, arada da şehirden geldiğimiz için imtiyazlı olan ben ve Sabiha ile Kazım öğretmenin oğlu Murat. Başka çocuklar binemiyor şimdilik bu geleneksel kızağa.

Arkadan birinin hızla ittiği kızağımız aşağı doğru çığlıklar eşliğinde kaymaya başlıyor. Üzeri salkım saçak insanlarla dolan tahta merdivenden oluşan kızağımız, bir tren vagonu gibi harekete geçiyor. Hızlanıyor hızlanıyor… Midemde uçuşan kelebeklerle beraber ta okul bahçesinin duvarına kadar hızla kayıp, duvarın önüne  midemdeki kelebeklerle konuyoruz.

Şimdi sıra diğer bekleyenlerde. Bir sefer daha biniyorum kızağa. Bu sefer çocuklarla beraber.

Mahallenin kadınları Sabiha öğretmenin evine doğru yol alırken biz çocuklar kızaran burunlarımız, buz gibi ellerimizle oynamaya devam ediyoruz. İki amcam karları küreyerek bahçenin yolunu temizliyorlar. Yolun bir tarafında bizim boyumuzu aşan bir kar tepeciği yükseliyor kısa sürede. Öğretmenin oğlu Murat’la karlara yatarak izimizi çıkarıyor, ellerimizi ayaklarımızı yelpaze gibi aşağı yukarı sallayarak kelebek yapmaya çalışıyoruz.

Küçük amcam gülerek geliyor. Daha derin iz çıkarmak ister misiniz?

Sevinçle zıplayan beni, büyük amcamla beraber iki omuzumdan tuttukları gibi kara gömüyorlar.  Boğazıma kadar gömüldüğüm karların içinde ağzıma gözüme dolan karlardan fırsat bulabildiğim kadarıyla sesimin son gücüyle bağırmaya başlıyorum.

Amcalarımın kahkahalarına benim çığlıklarım karışırken büyük ebem dışarı fırlıyor. Beni tuttuğu gibi gömülü olduğum karlardan çıkarırken,  amcamları azarlayarak kovalıyor.

Kucağında  içimi çekerken beraberce  içeri giriyoruz. Sobanın üzerinde kaynayan nane çayından koca göbekli, kulplu, alüminyum bir tasa doldurup uzatıyor. Dokunduğum bardak elimi yakınca geri çekip ağlamaya devam ediyorum. Ağlamaktan ve soğuktan akan burnumu siliyor büyük ebem. Sonra ellerimi iki avucu arasına alarak hohlamaya başlıyor. Onun sıcacık ellerinin arasında ki ellerimin sızısı diniyor. Gözyaşlarım kuruyor.

Büyük ebem yani dedemin annesi Fadime babaannem gülen gözlerini çevreleyen buruşuk yanakları, mavi boncuk oyalı beyaz yemenisi ile çevrili başını iyice yaklaştırıyor yüzüme. Islak bir öpücük konduruyor soğuktan sızlayan yanaklarıma. Yüzümü buruşturarak kolumun yeni ile   yanaklarımı silmeme kahkaha ile cevap veriyor, sonra biraz soğumuş olan nane çayını ellerime tutuşturuyor yeniden.

***

Elimdeki fincandan ebemin nane çayının kokusu geliyor burnuma.

Bir el hırkamın eteğini çekiştiriyor sanki. Avuçlarımda fincanım, yüzümü aşağı çevirip bakıyorum. Bu mahzunca çatılmış kaşların altındaki masum yüz, çok tanıdık ama çıkaramıyorum bir anda.

Kim ki bu?

Bu… Bu… Ekrem bebek bu. 

Daha önceki gün  annesini,  adliye koridorunda dört yaşındaki ablası Zülal’e yaslanarak bekleyen bir buçuk yaşındaki Ekrem bebek. Annesi İlayda öğretmen ile beraber tutuklanıp karantina hücresine kapatılan Ekrem bebek.

Daha onların acısına yanarken hemen ertesi gün, dokuz aylık Saime bebek, annesi Yasemin hemşire ile tutuklanıp karantina hücresine kapatıldı.

Ekrem bebeğin babası zaten uzun süredir cezaevindeydi. Saime bebeğin babası ise annesi ile beraber tutuklandı.

Evet ya bebekler anneleri ile beraber tutuklanıyor artık memleketimde. Onlara da mahkum karnesi düzenleniyor. 

Gül yüzlü çocuklar kar ve tatil anıları değil, adliye, karakol, nezarethane, hapishane anıları biriktiriyor artık.

***

Dışarıdaki neşeli sesleri duymamak için penceremi kapatıyorum. Elektrik sobasının fişini çekip elimden tutan Ekrem bebek ile beraber karantina hücresine giriyorum. Anne İlayda Zülal’i kucağına almış, eğdiği başından gözleri görünmüyor ama damlalar iniyor Zülalin saçlarının arasına.

Ah kardeşim İlayda’m! Sarılabilsem sana, silsem gözyaşlarını. Ekrem bebeğini kucağımda uyutsam, Zülalin eline kakaolu bir fincan süt tutuştursam. Günlerdir yorgunluktan, acıdan biten bedenini dinlendirmen için bir yatak sersem.  Bu paçavraya dönüşmüş kirli battaniyeyi atıp hanımeli kokulu nevresimler sersem. Uyanınca mis kokulu bir bardak çayla karşılasam. Ellerinden tutup Ekrem bebek ve Zülalin oturduğu kahvaltı sofrasına götürsem.

Sonra çıksak en yakın parka. Kardan adam yaparken kartopu atsak etrafta koşuşan çocuklara. Üşüyen ellerinizi ellerimin arasına alsam hohlayarak ısıtsam büyük ebem gibi. Eve dönüp aynı o mis kokulu nane çayından yapıp içine bir dilim limon bıraksam.

Evinize gitsek beraber…

Ah!… Eviniz kaldı mı ki? Baban nicedir tutsak zaten annen işsiz. Nasıl dönecek o ev? Ananede mi kalıyordunuz yoksa babaannende mi?

***

Ah Saime bebek sizin kaldı mı bir eviniz yuvanız?  Zira zalim muktedirlerin yıkıp viran ettiği evler o kadar çok ki.

Nereye koyacak anneciğin o başındaki kocaman kurdeleli tacını? Ya da kucağındaki minik mandolinini?

Baban nasıl öpecek o minik göz kapaklarını?

O sağı beton, solu beton, altı beton, üstü beton mezara benzeyen karantina hücresinde nasıl ısıtabilecek anneciğin seni?  Battaniye verecekler mi?

Akşam yemeğinde ne yiyeceksin? Mercimek mi yoksa yağları donmuş patates yemeği mi?

Meyve püresini nasıl yapacak anneciğin?

Ah!…  Saime bebek yaktın yüreğimi…

Ah!… Ekrem bebek dağladın ciğerimi…

Ah kuzum! Zülal’im nasıl kurtarsam seni?

Ülkemde bebekler beton mezarlara canlı canlı gömülüyor.

Solduruluyor gül yüzleri… Susturuluyor şarkıları… Ağızlarına tıkanıyor şen kahkaları…

Elinden tuttuğu annesiyle beraber, jandarmalara, polislere  hüzün ve korkuyla bakıyor bebecikler.

Savcılar, hakimler memleketimde çocukları tutukluyor ey insanlar!

***

Ey kudretli Savcı Bey! Ey azametli Hakim Bey! Biricik kızının yanaklarından öptükten sonra battaniyesini sıkı sıkı yanlarından bastır. Soğuk değmesin  o minik bedenine.

Derin uykuda rüya görürken, kelebek kanadı gibi titreşen gözkapaklarına, bir yana doğru hafifçe çekilip gülümseyen gül goncası dudaklarına  iyi bak.

İyi seyret o gül yüzlü meleğini,  zira gün gelecek o yavrun senden utanacak.

Babasının bir bebeği tutukladığını öğrenen evladın, arkadaşlarının yüzüne bakamayacak.

Hemen değil ama bir gün, o minik yavrun da büyüyecek ve anne olacak. İşte o zaman kendi evladını uykuda seyrederken  sen aklına gelince, o beton mezarlara gömdüğün bebekleri hatırlayıp  senden nefret edecek.

Kendi evladına bari yapma bunu…

Başkasının evladına acımazsan, bari kendi evladına acı…

Bütün TÜM’ler Kapatılıyor! / Gülçin Beyza Yalçın

Evet, halkımızın canı gönülden kapatılmasını talep ettiği TÜM’ler yani Terör Üretim Merkezleri birer birer kapatılıyor. Artık en sonunda sıra, elit törörö üreten azılı bir üniversiteye geldi.

Ama halkımız merak etmesin. Daha önce nasıl diğer törörölerin hakkından geldiysek bu törörölerin de hakkından geleceğiz evelallah. 18 üniversiteyi kapatırken seslerini çıkarmayanların sesleri şimdi yükselse kim duyacak. Daha yeni, bir üniversiteyi çatır çatır kapatmışlığımız var.

Emin olun ki bu törörö yuvasını dağıtmak diğerlerinden çok daha kolay olacak. Strateji dehası ulu önderimiz ve yancıları; pardon danışmanları sayesinde öyle bir eylem planı uygulayacağız ki bir bakmışsınız bu törörö üretim yuvası olan üniversite yerli ve milli bir medreseye dönüşüvermiş.

Yok  pardon,  üniversite diyecektim. Medrese gibi yerli ve milli bir ismi henüz kullanmıyoruz. Ama halkımız merak etmesin az bir zaman sonra Darü’l-Hilafeti’l-Âliyye Medresesi altında   Darü’l-Fünun Darü’l-İctimaiyye, Darü’l-Muallimiyye, Darü’l-İktisadiyye mektepleri de kurulacaktır.

Evet, aslında büyük bir stratejik çalışma ile vatan sathına yayılan  en yüksek IQ’lü öğrenci kılıklı elit töröröleri bir okula topladık ki bitirmesi kolay olsun. Sonrasında diğer törörö yuvalarını imha ederken uygulanan Truva atı stratejisini uygulayarak onları da bitireceğiz evelallah.

Truva atı ne mi?

Yav kardeşim tamam yerli ve milli olun ama biraz da dünyadan haberiniz olsun. Truva atı stratejisini bilmeyen mi var? Hem o da bir nevi yerli ve milli sayılır. Sonuçta Anadolu’da yaşanan bir olay.

Ay bilenler bilmeyenlere anlatsın da biz de konumuza dönelim.

Bakınız sevgili yerli ve milli vatandaşlarımız; şimdiye değin ne yaptık, nasıl stratejiler izledik bir görelim. Önce sureti haktan görünerek Fificilere yanaştık. Onlar zaten saf oldukları için kandırmak kolay oldu. Biraz güzel Kuran’ı-kerim okuma, biraz secde, birkaç damla gözyaşı tamam. Akabinde katkı payını devletin ödediği bir sendika sayesinde hepsini bir araya toplayıp sonra bir parmak şıklatma kolaylığı ile iyot gibi açığa çıkan töröröleri hapishanelere dolduruverdik.

Sonra demokrasi trenine toplanan demokrat insanları “evrensel insan hakları”, “uluslararası hukuk standartları”, “askeri vesayete son vereceğiz” deyip vagon vagon gezerek çakı-çakmak ayna-tarak satan vapur pazarlamacılar gibi tek tek dolaşıp  demokrat olduğumuza ikna ettik. Sonra trenden inip bir topçu kışlası (birkaç ağaç) bahanesi ile sokaklara dökülenleri birer birer fişleyip liderlerini hapishaneye tıkarak dış güçlerle irtibatlarını koparıp soluk borularını kestik.

Sonra, yerli ve milli teröristimiz olan İmralı sakinini dinlemeyip ille siyaset yapacağız diye tutturan Kürt vatandaşlarımızdan parti liderini ve parti yöneticisi olanları armut gibi toplayıp hapishanelere doldurduk. Yani yerli ve milli terörist  başımız televizyona çıkan kardeşi vasıtasıyla onca çağrı yapmışken, ona kulak asmadan en önemli para kaynaklarımızı -pardon şehirlerimizi- muhalefete kaptırmamıza sebep olursanız başınıza gelene katlanacaksınız. 

Ha birkaç milletvekili var ama siz merak etmeyin yerli ve milli vatandaşlarımız, onların dokunulmazlıkları kalmadığı için bir parmak şıklatmasına bakar hapse atılmaları. Dünyaya demokrasi görüntüsü vermek için bir süre daha onlara ihtiyacımız var.

Bakınız, bu elit töröröler demokrasi, eğitim, bilim, sanat vs. diyorlar, öğrenci olduklarını iddia ediyorlar ama biz kaçın kurrasıyız. Törörö olduklarını bal gibi de biliyoruz.

Bunca senedir bilim bilim diyorsunuz da bir papaz eriğini imam eriğine dönüştüren makine ya da yerli ve milli organik hoşaf üretebildiniz mi? Yok!… 

Sanat diyorsanız, bir sürü yerli ve milli sanatçımız var zaten. Umut Mürare’den Uğur Işılak’a İbo’dan Divamız Bülent Ersoy’a geniş bir yelpazede yerli ve milli sanatçılarımız var. Hatta istiyorsanız bir zamanların efsanesi Mazhar Alanson hatta ve hatta saraya çıkan ünlü piyanist Fazıl Say  bile var. Popçulardan Mustafa Ceceli’den Serdar Ortaç’a skala geniş. Demet Akalın ile Hande Yener bile senelerin düşmanlığını bir yana bırakıp el ele külliye davetlerine gidiyor. Seç işte istediğin sanatçıyı.

Ama yok, onlar ille de kökü dışarıdaki dış güçlerin maşası olacak onların müziklerini dinleyecekler.

Ama bakın reisimiz nasıl da ferasetli davranıp hard rock dinleyen bir rektörü Truva atı olarak kendini elit sanan  o törörö yuvasına atadı. Böylece amaçlarının bilim sanat vs. değil aslında milli iradeye karşı çıkmak olduğunu gösterdi.

Yani yeni rektörü atayan, en üst düzeyde seçilmiş, milli iradeyi en üst düzeyde temsil eden reisimiz değil mi? O zaman yeni rektör de otomatikman seçilmiş oluyor.

Hem bakın ne güzel yabancı dil konuşuyor. Yayınladığı bildirideki yazım yanlışları ise yabancı dillerle bunca iştigal etmesinin sonucu. N’apsın garip bizim elitlere yaranmak için İngilizce konuşacağım derken Türkçeyi unutmuş.

Bakınız yerli ve milli vatandaşlarımız bu yeni rektörü yeterince yerli ve milli bulmamış olabilirsiniz ama merak etmeyin. Bu da bir strateji. Bu rektör sadece bir basamak. İşte öncelikle nispeten kendilerine benzeyen birini rektör atadık ki alıştırma turu olsun. Yerli ve milli, üstelik doktora tezini kendi yazmış ve yabancı dil bilen birini bulmak ne derece zor  tabii bilmiyorsunuz.  Sonrasında “Kadınlara okuma öğretin ama yazma öğretmeyin. Yoksa sevgililerine mektup yazarlar.“ diye öğüt veren yerli ve milli kaynaklardan beslenen yepyeni müderrislerimiz olacak.

Yaa tabii müderris… Ne yani gâvur icadı olan “rektör” mü diyeceğiz yerli ve milli hocalarımıza, yerli ve milli unvan olan “müderris” dururken? Sabredin hepsinin sırası var. Bakın “Kendi ömründen ömür vermek istediğini” söyleyerek yüz dizelik şiir yazan yerli ve milli üniversite hocalarımız var. Elhamdülillah gümbür gümbür geliyorlar.

Zaten akademisyen kılığına girmiş 7000 küsur töröröden temizlenen üniversitelerimiz nefes aldı. Şimdi onların yerine her fakülteye onlarca, yüzlerce araştırma görevlisi aldık, kuluçkaya bastık, yetiştiriyoruz elhamdülillah. Birkaç seneye kalmadan her fakültede pıtrak gibi yerli ve milli akademisyenlerimiz olacak. Bir de yurtdışı yayın zorunluluğu filan olmayınca dış güçlerin zehirli etkisinden zarar görmeleri de olası değil. Kısa bir süre sonra yabancı dil şartını da kaldırdık mı tamamdır. Yerli literatür nelerine yetmiyor. Ha şu literatür yerine de yerli ve milli bir karşılık bulalım. Hatırlatın bir ara.

Sonraki hedefimiz ise yerli ve milli öğrenci olacak Allah’ın izniyle. Devlet kurumlarındaki mülakat benzeri bir eleme sistemi getireceğiz.

Bakın devlet kurumlarında hiç fire oluyor mu? KPSS sınavından 99.99 puan bile alsan mülakattan geçemeyince hiçbir işe yaramıyor. Ama mülakatta yerli ve milli sınav heyetinden alınan 55 puan bile yeterli oluyor atanmak için.

İşte mülakatla öğrenci atama sistemini getireceğiz. Hele  şu öğrenci kılığına girmiş töröröleri bir aradan çıkaralım. Bakın güvenlik güçlerimiz nasıl da canla başla kapı-duvar kırarak topluyor elit töröröleri. 

Siz yerli ve milli yavrularımız da bu okulda okuma imkânına kavuşacaksınız Allah’ın izniyle. Az biraz sabredin. Siz şimdilik cv hazırlayın.

Öğrenci cv’si nasıl mı hazırlanacak?

Yav canım, sosyal medya paylaşımlarınız, parti teşkilatındaki çalışmalarınız, size referans olacak il ve ilçe başkanlarının, milletvekillerinin imzaları, birlikte çekildiğiniz fotoğrafları filan gibi şeyler işte.

Ancak Yazanlar Anlar / Gülçin Beyza Yalçın

Geniş pencerelerin açıldığı çam ormanının arkasında tepeleri karlı dağın yamaçları görünüyor. Şöminedeki ateş, oynaşan alevlerinin yalımıyla duvarları kızıl gölgelere boğarken tatlı çıtırtıları insanı sımsıcak sarıyor. Üzeri kar tanesi ve geyik örnekli  yün kazağının kollarını sıvamış yazarımız derin düşüncelerle dışarıyı seyrederken arada bir üzerinden buğular yükselen kahvesini yudumluyor. Sonra gözleri parlayarak masasına dönüp elmalı ışığı olan mukavva inceliğindeki bilgisayarında harıl harıl yazmaya koyuluyor.

Hollywood filmlerinin bilinçaltına gönderdiği mesajlarla zihnimde şekillenen yazar portesi aşağı yukarı böyle bir şey. “Karlı bir dağın tepesinde, ahşap bir kulübesi olmayan da kendine yazarım demesin” diye düşünürdüm.

Ta ki benim ilham teyzesi ile tanışana kadar.

Evet ya ilham teyzesi. Ah ah! Evet, ilham perisi değil. Onlar ancak karlı dağda ahşap kulübesi olan yazarlara gidiyor galiba ki benim payıma ilham teyzesi düştü.

Daha önce arada bir tanışma teşebbüsü oldu ama ben görmezden gelmiştim uzun zaman. Sonra bir gün seminer ve ders notlarımı düzenlerken, “Bu notlardan yorumlayarak bir yazı çıkarabilir miyim?” diye düşündüğüm an yanımda bitti. Üç harflilerin adını anınca yanında biter mi bilmem ama benim ilham teyzesi anında konuk oldu. O  günden beri de yalnız bırakmadı sağ olsun(!)

Benim ki öyle havalı mekânlar, lüks bilgisayarlar filan istemiyor Allahtan. Bir notebook bir sehpa ona yetiyor.

Yalnız en büyük kusuru huysuzluğu. Senelerdir görmezlikten gelmemin acısını çıkarırcasına vakitli vakitsiz zorla konuk geliyor. Gecesi gündüzü belli değil. Geldiği zaman, ilhamını kâğıda dökene kadar ne rahat ediyor ne de huzur veriyor.

En olmadık zamanda, mesela gecenin ikisinde dürtüyor.

-Hadi kalk ben geldim.

-Aaa ama uykum var. Çok yorgunum. Bırak da uyuyayım.

-Olmaz şimdi kalk.

Yorganı başına çeksen de faydasız, dürtmeye devam eder.

-Hadiii

-Ya sabah yazarım.

-Olmaz unutursun sonra.

Görmezden gelmeye kalksan da sabaha kadar uyutmaz, döner durursun. “Gideceği yok, bari kalkıp yazayım.” demek en iyisi. Sonra artık ne zaman bırakırsa. Bir bakmışım öğlen olmuş. Bu saatten sonra uyumak olmaz tabi ki. Bu yeniden uyku düzenini tutturmak için uğraşılacak en az iki hafta demek.

Ya da “ ma ağna anhü malühü… hayalimin kollarına kanat takıp” Estağfirullaah…“Seyasla naran… öylesine hafiflik…” Eyvah! benim ilham cadısı geldi gene. Burada bari rahat ver değil mi? Yok…

Onunla en rahat geçindiğimiz zamanlar, örgü örerken ya da yürürken.

Şöyle bir yürüyüşe çıkayım en iyisi. Hem söyleşiriz hem de spor olur.

-Gelen kalmadı giden gelmedi.

Düüütttt. “Önüne baksana teyze, kör müsün?”

-Ne teyzesi kardeş, ne diyon sen… Eyvah kaldırımdan inmişim de sokağın ortasında yürüyorum. Yok, böyle olmayacak. Eve döneyim en iyisi. Bir kahve yapar, örgü örerken ilham cadısı ile söyleşirim Evet ya ilham teyzesindense ilham cadısı daha çok uydu benimkine.

Ooh kahvenin kokusu miss gibi. “Bir ters üç düz, bir ilmek kes. İki sıra sarı, sonra beyaz ipe geç.” Ooofff! İki saattir ördüğüm tüm sıralar yanlış olmuş iyi mi?

İlham cadısı ile saatlerce hatta günlerce boğuştuktan sonra yazmaya sıra gelir. Bu kısmı fazla zor değil. Zaten konu olgunlaşmış, aşağı yukarı ne yazacağım belli olmuştur. Genellikle fazla sürmez ama iki sayfalık bir makale yazmak için başlayıp 11 sayfalı upuzun bir yazıya dönüştürmek de benim için vaka-i âdiyedendir.

Benim için işin zor kısımlarından biri de noktalama işaretleri ve imla kuralları. Oldum olası sevemedim gitti bu işi. 

Tam yazıyı düzenlemeye başlayınca, Editör Mehmet Bey kaşlarını çatar 

-Hocam, o “da” bitişik mi şimdi?

-Değil mi? Ha değil galiba. Tamam, hocam ayırdım.

-Hocam o virgül oldu mu oraya?

-Olmadı mı? Sanki bence oldu gibi ama… Yok, yok olmadı mı? Ha tamam, kaldırdım virgülü… Sonraki kelimeye koysam olur mu?

-Olmaz hocam, olmaz… Bak yoksa sana “Virgül Hanım” deriz.

-Tamam, tamam hocam, kaldırdım virgülleri.

***

Sonra ki safha birilerine okutup geri dönüşüm alma kısmı. Aile watsapp gurubunu deneyeyim.

-Attığım yazımı okudunuz muuu?

Iıh cevap yok. En iyisi herkese ayrı ayrı atmak.

Millet tecrübeli, dosyayı gören virüslü ileti almış gibi açmıyor. Mavi tık yok bir türlü. 

En iyisi aile yemeği. Kaçacak yerleri yok, mecburen okuyacaklar. Ama işte, yazım olduğunu anlayan, daha ben söze girmeden toz olmanın yolunu buluyor.

-Abla, ben bi çayın altına bakayım.

-Teyze, vize haftam bi geçsin söz okuyacağım.

-Kızım gözlüğümü bulamıyorum. Bulayım bakarım.

***

Bunlardan hayır yok, en iyisi bizim Ayşe-Fatma- Hayriye gün gurubuna okutayım.

-Tencereyi ocaktan alınca soğumasını bekle, bir paket krema ilave edip iyice çırp.

-Kızlaar geçen sefer söylediğim yazımı okudunuz mu?

-Ay ben linki bulamadım arkadaşım ya.

-Ee attım ama ben linki.

-Bilmem, görmemişim galiba. Gidince ilk iş bakarım… Sonra iyice çırpılmış kremayı tepsiye boşalt…

-Bana bakın, atlatıyorsunuz siz beni. Sonra size imzalı kitabımı vermem.

-Ohho senin kitap yılan hikâyesine döndü. Ne zaman çıkacak kim bilir?

-Olsun bir gün çıkar elbet. O zaman imzalamam.

-Ee şimdi kitaplar dijital değil mi? Zaten imzalayamazsın.

-O zaman ithaf ettiklerimin arasına sizi eklemem…

***

Haklarını yemeyeyim, aslında az yazımı okumadılar da onlarınki de can. Bir yerden sonra onlar da bıktılar gariplerim. 

E siz okumaktan bıkıyorsunuz da, üç güne bir zorla misafir gelip, kovsan da gitmeyen  İlham Cadısı ile, ben ne yapayım nerelere gideyim?

    Benim derdimi ancak yazanlar anlar…

Hayat Boyu Eğitim/Gülçin Beyza Yalçın

Devletimizin bu eğitim hamlesine halkımız da tüm gücüyle destek verdi. Bu müstesna eğitim imkânından kaçınan çoluk çocuğu varsa kulağından tuttuğu gibi yetkililere teslim etti. Malum geleneklerimizde çocuk ustaya teslim edilirken, “Eti senin, kemiği benim” diyerek verilir. Bu sefer halkımız, “Eti de kemiği de senin olsun” dedi.

 Devletimizin ve halkımızın bu fedakârlıklarını gölgelemek isteyenler de çıkmadı değil. Yani bu kökü dışarıda vatan hayınlarını bu halk çok iyi bilir. “İnsan Hakları” “ Evrensel Değerler” filan diyerek hem devletimizi dış güçlere ispiyonlar, hem de görevlilerimizin kutsal görevlerini yapmasına engel olmaya çalışır. 

Taa 1995’lerde ülkemize gelerek fitne çıkarmaya çalışan Almanyalı Parlamenter Claudia Roth’a gereken yerli ve milli cevabı milletvekilimiz Ayvaz Gökdemir vermişti. Merak edenler internetten açıp bakabilir.

O zaman gerekli cevabı almalarına rağmen hâlâ vaz geçmeden “bıdı bıdı” eden  dış destekçiler ve içerideki maşalarına da halkımız gereken cevabı en güzel şekilde veriyor.

Eğitim külliyelerindeki bu insanların dışarıdaki çoluk çocukları?

Ezanlar dinmezzz!…

Hukuk fakültesini kazandıkları halde eğitim görmeleri engellenen Harbiyeli mahpuslar ve diğer öğrenciler?

Vatanı böldürmeyiizz!…

Suç olmadan ceza olmaz, kanun geriye işlemez, kişiye göre yargı olmaz evrensel düsturları?

Vatan hayınlarııı!…

Masumiyet karinesi? Suçun şahsiliği?

Ekonomimiz uçuyooo!… Sanayimiz şahlanıyoo!…

Tedavi edilmeyip ölüme terkedilen yüzlerce  mahpus?

Biizz ümmetin umuduuu, Osmanlı torunuyuuzz!…

İnsan hakkı ihlalleri, çıplak arama?

Biizz, muvahhit nesiller yetiştirmek içiinnn, her köşe başınaaa, imam hatipler açtııkk!…

Anayasa ihlalleri? AİHM kararları? 

Dış güçleerr!… Üst akıılll!… Büyük resiimmm!…

***

Bu halkımız varken bizi hiçbir üst akıl, dış mihrak ye-ne-mezz!…

Halkım, ferasetiyle büyük resmi görüp tüm oyunları bozuyor…

Görülmemiş Eğitim Seferberliği/Gülçin Beyza Yalçın

Dünya, Coronavirüs dolayısıyla alternatif eğitim metotları üzerinde kafa yoruyor. Yüz yüze eğitim yerine uzaktan eğitimin artıları ve eksileri tartışılıyor. Pandemi yüzünden evine kapanan dünya insanları yeniden özgürlüğüne kavuştuğu zaman artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Tüm dünyada yüz yüze eğitimin yerine geçecek yöntemler tartışılırken güzel ülkemde gerçekleştirilen eğitim hamlesi yeterince konuşulmadı ve bu muazzam atılım yeterli övgüyü alamadı.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde köy köy dolaşarak zeki çocukları toplayıp onlara eğitim imkânı verilmesinden ya da 12 Eylül sonrasında okuma yazma ortalamasını yükseltmek için kampanyalar düzenlenmesinden  daha büyük bir hamle bu.

“Devlet Parasız Yatılı” ya da “Yatılı Bölge Okulları’ndan” sonra devletimiz yüzde yüz yatılı ve burslu ikinci üniversite eğitimi için binlerce kişiye hizmet veriyor.

Bir zamanlar “mapusane”,  “hapsane”,  “cezaevi” olarak adlandırılan, sonra da Ceza İnfaz Kurumu gibi afilli isimler verilen binalar  bu eğitim hamlesi ile artık  birer eğitim kampüsüne dönüştürüldü.

Ha pardon!  Kampüs yerine, yerli ve milli olan ecdat yadigârı kavramları koyuyorduk ya. O zaman “eğitim külliyesi” diyelim. Mahpus ya da tutuklu yerine de “zorunlu konuk”diyebiliriz.

Evet, “eğitim külliyelerinde” binlerce insan tam burslu olarak devletimiz tarafından okutuluyorlar. Hayat gaileleri, çoluk çocuk derdi, yaşam kavgası derken ikinci üniversite okuma imkânı bulamayan yurdum insanı artık yeni bir şansa kavuştu.

Her şehirde var olan AÖF bürolarının ikinci şubesi şimdi bu eğitim külliyelerinde açıldı. İnsanlar harıl harıl ikinci ve hatta üçüncü üniversitelerini okuyorlar.

Devletimiz bu hamle için hiçbir fedakârlıktan da kaçınmadı üstelik. Bu insanlar rahat rahat eğitim kampı yapabilsin diye büyük risk alarak ne kadar katil, sapık, zehir tüccarı, yankesici, hırsız, uğursuz  varsa dışarı bıraktı. Yani bu insanlar için  vatandaşını tehlikeye atmayı göze aldı. Fedakârlığın büyüklüğünü buradan anlayın.

Devletimiz her zaman söylenen babalığını hakkıyla yerine getirmek için hiçbir masraftan kaçınmadan az bir katkı ücreti ile üç öğün yemeklerini de veriyor. Zorunlu konuklar ödeyemiyorlarsa da sorun değil. Faturayı arkasından gönderir, parası yoksa haciz yoluyla evindeki eşyalardan zahmete sokmadan alıverir. Gerçi yemekler sanki biraz az gibi ama devlet babamız buna ne yapsın. Talep o kadar yüksek ki 10 kişilik koğuşlara 28 kişi, 20 kişilik koğuşlara 50 kişi doluştular. Bu kadar insana yemek mi yeter?! Kalanını da kendileri tamamlasın artık. O kadar kantin var. Kantinciler taş mı yesin? Hem bak elektrik, su, doğalgaz masrafları da yok. Devlet babamız bunları bile düşünüyor onlar için. Yesin, içsin, kitap okusun sonra da  ikinci üçüncü üniversitelerini bitirsinler.

Sonra her koğuşa bir doktor, bir din görevlisi, bir avukat verdi ki ihtiyaç durumunda görev yapabilsinler. Hatta kadın koğuşlarına doktorun yansıra ebe bile koydu.  Hatta ve hatta her kadın koğuşuna bir bebek vererek, onlarda içgüdüsel olarak var olan bebek sevgisini karşılamalarını temin etti. Bu temsili bebek ve çocuklar evlatlarını özleyen annelere birer can simidi oldu. Erkek koğuşuna maalesef “bakamayabilirler endişesi ile” bebek veremese de baba oğul aynı koğuşta kalmak isteyenlere bu şansı verdi.

Devletimiz bu pandemi ortamında “zorunlu konuklarını” gayet steril yaşam alanlarında  salgından koruyor. Tüm ziyaretleri iptal etti ki değil uçan sinek  virüs bile giremesin o koğuşlara. Hatta ve hatta infaz koruma memurlarının artık dönüşümlü olarak bu eğitim külliyelerinde yatılı olarak da vazife yapmalarını sağlıyor. Yani hapis olanları korumak için özgür olanları bile hapsediyor.

Sonra bu koğuşlarda kalanlar  sadece virüs gibi zararlı organizmalardan korunmakla kalmıyor dışarıdaki zararlı fikri  akımlardan etkilenmemeleri için yerli ve milli yayınlar dışında yayın sokulmuyor, tv radyo yayınlarına izin verilmiyor. Böylece her anlamda hijyenik yaşam ortamları oluşturuluyor.

Tüm zorunlu konuklar her türlü lükse sahip dubleks koğuşlarda eğitimlerine devam edebiliyorlar. Bu lüks  yaşam alanlarını TV’lerde görünce göğsümüz nasıl da gururla kabardı, gözlerimiz yaşardı bir bilseniz. 

Sadece uzaktan eğitim yeterli olmaz diyerek binlerce akademisyen de koğuşlara dağıtıldı. Bu akademisyenler kendi aralarında bilgi ve fikir teatisinde bulunabilecekleri  gibi koğuştaki katılımcılara da ders verebilecekler. Düşünsenize ne büyük hizmet! Bir sempozyum düzenlemeye kalksan kaç para?! Bu muazzam organizasyonla herkesin ayağına kadar eğitim imkânı götürülüyor.

AB üye ve üyeliğe aday ülkelerde mesleki eğitimi yaygınlaştırmaya ve geliştirmeye  yönelik “Hayat Boyu Eğitim” programlarını  en iyi uygulayan ülke de biziz aslında. Her koğuştaki konuklarımız, bir çok mesleki eğitimden birini ya da birkaçını seçebiliyor.

Bu eğitimlerden en yaygını, zeytin çekirdekleri ile tespih, bileklik vs. yapımı. Sonra boncuktan kuş yapımı ile geleneksel “mapusane  el sanatlarımızı” yaşatma imkanı buluyorlar.

Her türlü zarar verici etkenden koruduğu gibi boyaların zehirli etkisi olabileceği için geleneksel boyalarla sanat icra etmelerini sağlıyor sevgili devletimiz. Çaydan, kahveden, çeşitli meyvelerden tamamen doğal ve organik boyalarla istedikleri gibi resim yapabiliyorlar. Fırça yok ama neden sakal-bıyık kılından fırça yapılmasın? Yani zamanında en iyi fırçalar kedi kılından yapılırmış. Bu da günümüz versiyonu olur. Sonra plastik kaşık sapından divit  kalem yaparak kaligrafi de yapabilirler.

İçeride olan beden eğitimi öğretmenlerini koğuş koğuş gezdirerek sağlıklı yaşam için  spor ile birlikte  folklor eğitimi vermelerini de sağlıyor. Harmandalı, Zeybek, Reyhani gibi geleneksel dans çeşitleri öğretiliyor. Yani zorunlu konuklarımızdan bir çoğu içeride o kadar uzun süre eğitim görecekler ki dışarı çıktıklarında evlatları evlenme çağına gelmiş olacak. Ee evlatlarının düğününde de oynayamasınlar mı?

Bu eğitim külliyeleri ile boy ölçüşecek ülke yok yeryüzünde. Ha bak belki Çin’deki Uygur Eğitim Kampları birkaç gömlek üstün olabilir. Haklarını yemeyelim. Ama n’apalım biz Çin gibi milyar nüfuslu bir ülke değiliz ki. Büyük fedakarlıklarla ancak bu kadarını yapabiliyoruz.

Daha naapsın bu devlet  size?

***

“Almanya bizi kıskanıyo!…”

Ee yani,kıskanmasın da ne yapsın?

BİR PORSİYON SEVGİ VERİR MİSİNİZ, LÜTFEN?/GÜLÇİN BEYZA YALÇIN

Genç doçent kendisini dikkatle dinleyen bir amfi dolusu tıp öğrencisine yumuşak bir ses tonuyla anlatıyor;

-Vakamız yatağa bağımlı. Bırakın yürümeyi, ayakta durmayı oturabilmek için bile yardıma ihtiyaç duyuyor. Destek verilmediği sürece oturamıyor. Acıktığını veya susadığını söyleyemiyor. Bu ihtiyaçları olduğu zaman anlamsızca haykırıyor bağırıyor. Ağzında dişleri olmadığı için de yiyecekleri çiğneyemiyor. Onu bir şekilde beslemek zorundasınız.

Kısa bir sessizlikten sonra devam ediyor;

-Uykuları düzensiz. Gündüz deliksiz uyuyabildiği gibi gecenin bir yarısı feryatlarla uyanıp herkesi uyandırabiliyor. Bağırsak faaliyetleri düzensiz olduğu gibi, tuvalet ihtiyacının farkında değil ve kontrol de edemiyor. Onun için bez kullanmak zorundasınız.

Söylediklerinin sınıfta ilgi uyandırmış olmasının keyfiyle;

-Konuşamıyor, konuşulanları anlamıyor. Ama sevgiyi fark ediyor ve sevgiyle söylediklerinize gülümseyerek karşılık verebiliyor. Verdiğiniz bir objeyi almak için uzanamıyor, ancak eline tutuşturursanız sımsıkı kavrayabiliyor.

Gözleriyle amfiyi tararken sözlerini sürdürüyor;

-Mesai kavramı olmadan 24 saat onun her ihtiyacını karşılamak zorundasınız hem de hiçbir ücret almadan. Alabileceğiniz tek karşılık, belki bir gülümseme olabilir.

Ve can alıcı soruyu soruyor;

-Ne dersiniz böyle bir göreve talip olur musunuz?

Koca amfiden çıt çıkmıyor, öğrenciler dehşet içinde hocalarını dinliyorlardı. Kocaman açılmış gözleriyle kafalarını iki tarafa sallayarak olumsuzluk belirttiler.

Tebessümle öğrencilerine bakan genç doçent, onlardan gelen olumsuz karşılık üzerine 

-Ama, dedi, benim evimde böyle bir vaka var ve ona sonsuz hem de hayatımda tatmadığım bir sevgiyle bakıyorum. Ve her ihtiyacını karşılamayı hayatımın en öncelikli vazifesi olarak görüyorum.

Gözlerdeki şaşkınlık ifadesi onu daha da keyiflendirmişti. Sonunda meraklarını giderdi;

-O benim henüz 3 aylık olan bebeğim…

*** 

Sevginin gücünü anlatan bu güzel hikayeyi, bir yerlerde okumayan ya da birilerinden dinlemeyen yoktur sanırım. Çok sevdiğim bu hikayeyi bir de ben, kendi  kelimelerimle anlatmak istedim.

***

Eskiden sevgi bir his ve duygu durumu olarak tarif edilirken günümüzde daha farklı tekniklerle adeta görünür hale getiriliyor. Artık Nöro-görüntüleme cihazlarıyla, gelişmiş laboratuar teknikleriyle, birçok duygu durumunda  beyindeki elektriksel faaliyetler görüntülenebiliyor, hormonal salgılar ölçümlenebiliyor. Beyindeki duygusal faaliyet merkezleri belirlenebiliyor. Sevgi ve diğer duygu durumları mekanik bir işlem gibi tanımlanabiliyor.

Peki, her şey bu kadar basit mi?

Vücudumuz da beynimiz de elektriksel faaliyetlerle çalışıyor; hormonlar salgılanıyor ve biz âşık oluyoruz, seviyoruz, kızıyoruz, nefret ediyoruz, üzülüyoruz vs vs.

Sevgi nedir? Nasıl bir şeydir? Salt hormonlarla, beyindeki bağlantılarla, elektrik akımlarıyla, nöron faaliyetleriyle açıklanabilir bir şey midir?

Kaç çeşit sevgi vardır mesela? Anneye duyulan sevgi evlat sevgisinin yerine geçer mi? Ya da evlat sevgisi eş sevgisinin yerine?

Peki, nerededir sevgi? 

Yeri yurdu neresidir? Beyinde mi yaşar kalpte mi biter? Eğer yoksa nereden alınır, nerede satılır? Bitince yedeği var mıdır mesela; yeniden doldurulabilir mi?

Peki, beyinde başlar, kalpte yaşar diyebilir miyiz?

Nasıl bir potansiyeli, nasıl bir yapısı vardır ki fiziksel olarak görevi kan pompalamaktan ibaret olan kalbin, bu yumruk kadar organın içine tüm dünya sığabiliyor; çeşit çeşit sevgi bir arada var olabiliyor? 

Nasıl kocaman bir kaptır ki bu kalp birbirine benzer benzemez kaç türlü sevgiyi birbirine karıştırmadan içine alabiliyor? Anne babaya duyulan sevgiyi de evlada duyulan karşılıksız sevgiyi de karşı cinse duyulan aşkı da bir çiçeğe bir ağaca, bir kediye, bir kuzuya duyulan sevgiyi de.

****  

Nasıl bir şeydir ki sevgi, küçücük bir varlık için tüm hayatını değiştirmeyi, ömür boyu sürecek bir sorumluluk altına girmeyi kabul ettirir? Onun ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından önce gördürür, onun önceliklerini kendi öncelikleri haline getirir. Hangi şey, onun için kariyerini ötelemeyi göze aldırıp  hayata gelmesine sebep olan anne babasının bile önüne geçmesini sağlayabilir? Nereden alınır; nereye konur bu kocaman duygu?

Neden sever insanoğlu evladını? Neden onun için kalbi kelebek kanadı gibi titrer? Diğer çocuklardan daha zeki, daha güzel, daha becerikli oldukları için mi acaba? Ya da sadece neslini devam ettirdiği için mi? 

Hadi diyelim bebekken sevimliydi ama ya ergenliğinde? Hem çirkin hem huysuz hem tembel oldukları dönemlerinde nasıl devam eder bu sevgi denen şey?

Nasıl bir çeşit sevgidir ki aşk, o zamana kadar varlığından haberdar olmadığınız, nerelerde yaşayıp neler yaptığını bilmediğiniz bir insan için, ailenizi akrabalarınızı bıraktırır. Belki kıtalar arası seyahat ettirir. Milyonlarca seçeneği teke indirip ömrünüzü ona adamanıza sebep olur. Hayatınızın bundan sonrasını onunla geçirmeyi göze aldırır.

Nasıl bir elektrik akımıdır ki “o” etraftaki tüm insanların görüntülerini silip, elinin ayağının titremesine sebep olur?

Sadece var olma, neslini devam ettirme güdüsü mü?

Nasıl bir ihtiyaçtır ki karşılanmadığında birçok ruhsal problemlere, hatta fiziksel rahatsızlıklara yol açar. Karşılanmayan anne sevgisi güven kaybına, baba sevgisizliği de akademik kariyerde başarısızlıklara sebep olur.

***

Ya olmasaydı sevgi, ne olurdu? Dünya neye benzerdi? İnsan türü nasıl devam ederdi?

Zaten yeterince zor olan hayat nasıl geçerdi?

Düşünün, sevgi denen o şey hiç yok, hiçbir şey hissetmiyorsunuz ama tüm yükümlülükler devam ediyor.

Öğretmeninizi sevmeden okula gidiyorsunuz.

Hiç sevmediğiniz çocuklarla anlamsızca hareketler yapıyorsunuz oyun oynuyorsunuz yani.

Garip ergen tiplerle sosyalleşme adına saçma davranışlar geliştiriyorsunuz.

Koltuğun altına tıkıştırdığı kirli çoraplarını toplarken söylendiğiniz adam için ailenizi bırakıyorsunuz.

Saçını parmağına dolayıp omuz silkerken trip adan bir kız için tek taş denen anlamlı (!) nesneye dünyanın parasını bayılıyorsunuz

Başkasının ağzını sildiği peçeteye dokunamazken yaklaşık beş kiloluk minyatür bir insanın altını temizliyorsunuz.

Sivilceli, çirkin, huysuz üstelik tembel olmasına rağmen küstahlıktan ödün vermeyen bir ergen için gelirinizin yarısını okul taksiti, servis parası ve cep telefonu için harcıyorsunuz.

Herhangi iki yaşlı insandan farkı olmayan kadın ve adam için zaten 20 gün olan yıllık izninizde, tatil ya da bayramda onları ziyarete gidiyorsunuz.

Ve hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Kalbinizde ılık ılık bir şeyler akmıyor. Midenizde kelebekler uçmuyor. Göz bebekleriniz büyüyerek yüzünüzde kocaman bir gülücük olmuyor…

Mekanik bir şekilde, salt görev bilinciyle bir meslek icra eder gibi, sadece yükümlülüklerinizi yerine getirmek için tüm bunları yapıyorsunuz.

Off, distopya romanlarındaki hayat bile, daha az mekanik ve ürkütücü olurdu herhalde…

SARILARINI GİY DE GEL…/GÜLÇİN BEYZA YALÇIN

Uzun zamandır girmediğim salonu havalandırmak için, pencereyi açayım dedim. Daha perdeyi aralarken, bizimki “Hu huu!” diye seslendi.

-Nerelerdesin kuzum sen? Bak sana sürpriz hazırladım.

Allah’ım inanamıyorum! Onu,  ilk defa bu renk elbiselerle görüyorum. Nasıl da güzel! Nasıl da alımlı! Sarı pullu elbiseler, bu kadar mı yakışır! 

Hayranlıktan dilim tutulmuş bir şekilde, koltuğa çöküp kaldım. Elim çenemde, dirseğim dizimde, kocaman gözlerle seyrediyorum.

-Nasıl güzel olmuşum değil mi? diye kıkırdıyor, eteklerini savurup, saçlarını arkasına atarak.

-Çok güzel olmuşsun, diyorum, gözlerimi ondan ayıramadan, fısıldar gibi, “Harika olmuşsun.”

Muzip muzip gülüp, göz kırpıyor.

***

Tam dört sene önce, buz gibi bir şubat gününde tanıştık onunla. Eşyaların oraya buraya yığıldığı yeni evimin penceresini açınca, onu gördüm. Gri, kahverengi pardösüsüne iyice sarınmış, yakalarını kaldırmış, ıslık çalarak yoldan gelen geçeni seyrediyor.

-Merhaba tanışalım mı? Ben Gülçin, yeni komşun, deyip elimi uzattım.

Yönünü değiştirmeden, şöyle bir yarım ağız başını çevirdi. 

-İyi, dedi…

-İyi mi? İyi mi? Sadece bu kadar mı?

Omuz silkti,

-Ne olsun ki başka?

-Adını söyle sen de, tanışalım?

-Sen bul, dedi, yine umursamaz bir tavırla, başını çevirmeden.

***

Tam üç sene, adını söylemedi. Diğer tanıdıklarımla kıyaslıyorum ama hiç birine benzemiyor. En sonunda, Doğa Kâşifi isimli bir uygulamadan öğrenebildim.

Dişbudak imiş adı.

***

O adını söylemese de dört senedir, benim en yakın arkadaşlarımdan biri oldu, sevgili ağacım. Dertlerimi paylaştım onunla. Hayal kırıklıklarımı anlattım. Umutlarımdan bahsettim. Heyecanla onu dinledim. Zaman zaman ağlarken, gözyaşlarımın aralanan perdesi arasından, beni teselli etmeye çalışan gülümsemesini gördüm.

Tam evimin önünde, iki yana açtığı dalları ile, “Arkama geç, sen. Ben seni korurum” dercesine, pencerelerimin önüne geriliyor.

İlk geldiğim zamanki soğuk karşılamasını unutturmak istercesine, her bahar yemyeşil donanıp nazlı nazlı sallanıyor.

Bu haliyle bana, bir şeyleri hatırlatıyor… Bir yerleri…

Hani buz gibi bir kış günü, buzları kıra kıra ilerleyen küçük bir kayıkla, sürgüne geldiği unutulmuş minicik bir beldedeki unutulmaz mütefekkirin,  mütevazı evinin önünde ki ağacı.

Benim ağacım da bu olsun.

Tam onun karşısına bir koltuk koyuyorum. Burası benim okuma köşem. Her başımı kaldırışımda gülümseyerek bakması, güven veriyor bana. Sarıp sarmalıyor beni, başımı omuzlarına yaslıyorum.

Adını bilmesem de olsun. Bizim dostluğumuz tüm kalıplardan öte. İsim veya ünvan gerekmiyor, dost olmamız için.

Arada bir gözlerimi kapatıp hayalimin kollarına kanat takıyorum. Yükseliyorum yukarı, daha yukarı, daha da yukarı.

Etraf, çam ağaçları ile çevrili. Kurtlar kuşlar halka olmuşlar. Neden korkayım ki kurttan kuştan?  İnsandan tehlikeli değil ki onlar.  Ağaçlar kademe kademe alçalıyor, ta gümüş renkli göle kadar. Hafif hafif salınıyor, gümüş renkli elbisesinin eteklerini sallayarak, başına çam dallarından çelenk yapmış mübarek göl.

Rivayet edilir ki her gün, cennetteki nehirlerden üç damla damlarmış bu göle. İçenler şifa bulsun diye. Bilemem tabi, anlatanların yalancısıyım ben.

İstesem kollarımı açar ta göle kadar süzüle süzüle inerim. O kadar bir hafiflik…

Ağzımı sımsıkı kapatarak, feryat ediyorum,

-Hasbi Rabbi Cellallah…

Ben bile duymuyorum sesimi ama biliyorum ki o ses sahibine ulaşıyor. Cevap vermekte gecikmiyor. Rüzgârın eliyle okşuyor başımı. Bir çam dalının hışırtısı ile yanağıma dokunup gözyaşlarımı siliyor.

Yalnız değilim…

Onu bulan, yalnız olur mu ki zaten…

***

Sevgili ağacım “hoş geldin hediyesi” hazırlamaya başladı sonra. Gün gün takip ettim. Her sabah, yeni yeni yapraklarla “merhaba” dedi. Açık yeşil mini mini yapraklar.

Dallarının üst balkon sınırına ulaşmasını heyecanla bekledim. Hiç acele etmeden, nazlı nazlı süzülerek uzandı uzandı… Bir karış… Dört parmak… Ulaştı ulaşacak, derkeen… En sonunda balkon sınırını bile aşıp, üst kata ulaştı.

Kıskandım ama azıcık. O benim ağacımdı. Niye başkalarına da göz süzsün ki…

Fark etti kıskançlığımı, daha fazla uzanmadı üst balkona. 

Tazecik yaprakları gün gün koyulaştı. Yazın en sıcak günlerinde penceremden serin nefesi ile seslendi.

-Çok sıcak ama değil mi? 

-Evet, sıcak sevgili ağacım, ama sen göğsünü siper edeli beri o sıcaklar  selamsız sabahsız dalamıyor içeriye.

Yaz sıcakları ile beraber tozlar çullandılar sevgili ağacımın yapraklarına. Uzanabilsem tek tek sileceğim. Ben uzanıyorum, o uzanıyor ama ellerimiz buluşamıyor, bir türlü.

O mahzun, ben mahzun karşılıklı bakışıyoruz. O toz zerreleri çamura dönüştü. Onu gördükçe, benim nefesim daralıyor. Kıyamıyorum… 

Nefes alabiliyor mu ki!

Ah biraz su olsa… 

Yapabilsem pencereden hortum tutup yıkayacağım. Aslında bakkal kapandıktan sonra denememek için kendimi zor tuttum.

Ah bir sıcaklar geçse de yağmur yağsa.

Bir Ağustos sonu biraz çiseledi sanki. Yere değer değmez cızıldayarak kurudu damlalar. 

Belki sevgili ağacım nasiplenmiştir. Baktım baktım emin olamadım.

Umudum tazelendi yeniden, az sabır… Biraz daha sabır…

Elbet, rahmet cisimleşip damlalara dönüşerek inecek yeryüzüne.

***

Sevgili ağacımın başına, aklar düşmeye başladı. Sonra da bakkalın dükkân önüne çıkardığı ıvır zıvırın üzerine tek tük sarı yapraklar.

Yağmurları beklerken, yaprakları ile vedalaşmaya başladı sevgili ağacım.

Sonra bir sabah erkenden, gürültülerle uyandım.

Eyvah!.. Bakkal efendi, ağacıma bir merdiven dayamış, dallarını kesiyor. Ağaç budama mevsimi değil elbet. O iyilik yapmak için değil  dökülen yaprakları süpürme zahmetine katlanmamak için kesiyor kolunu kanadını.

Nasıl ağlamaklı oldum. Koşsam insem aşağı. Bakkalın önüne geçsem “Kıyma!” desem dinler mi ki?

Yok, yok,  biliyorum, dinlemez…

*** 

Her sene tekrarlandı bu serencame. Bahar gelirken gün gün donanmasını izledim. Sıcaklarda söyleştik. Kışın karşılıklı kahvemizi, yazın limonatalarımızı yudumladık. Yağmurları bekledik beraber.

Ve yağmurlara ulaşamadan budandı ağacımın kolu kanadı. O ise inatla her bahar yeniden meydan okudu bakkal efendiye.

***

Sonra değişti bakkal efendi. Artık yeni birisi var. Efendiden, yaşlıca bir bey. Sanki emekli olmuş da yetmeyen gelirine katkı olsun, çoluk çocuğu rahat etsin diye çalışan, başı önünde bir beyefendi.

Yeniden bahar geçti. Yaz geçti. Mevsimler tablosu değişti, yeniden yeniden.

Vee bir sabah…

Sevgili ağacım meğer sürprizini göstermek için heyecanla beklermiş de ben oralara uğramamışım.

Allah’ım nasıl güzel bir sarı renk! Tüm yapraklar yeşilden soyunmuş, sarı renkli pullar takınmış. Altın rengi sarı değil ama. Başka, daha başka, bambaşka bir sarı..

Mutluluktan ağlayabilirim. Günlerce sanki oraya çakılmış gibi sevgili ağacımın yeni urbalarını seyrettim.

Ben seyrettikçe mahcup mahcup göz süzüp gerdan kırdı.

***

Ah be sevgili ağacım! Güzel memleketimde ne fidanlar kolsuz kanatsız bırakılmadı mı sencileyin?

Umarsız bakkal efendinin yerine zalim muktedirler biçti yavrularımızın dallarını, budaklarını.

Binlerce eğitimli ülkenin en kıymetli insan sermayesini, onlarca yıllık birikimini, yıllardır biçmekten bıkmadılar yorulmadılar. Kimi sürgün, kimi esir, kimi toprağın bağrında misafir.

Dallar tengarenk yapraklar açamadan beton duvarlar arasına gömüldüler.

Bak senin her sene heyecanla hazırladığın sürprizini, ancak görebildim. Yeni bakkal insaflı çıkmasa ve o da kolunu kanadını yolsaydı kendi keyfi için yine göremeyecektim.

Ah be dişbudağım!

Ah be güzel ağacım!

Neden aklıma getirdin ki o esir fidanları?

Desene be dişbudağım, “Ben hatırlatmasam da senin aklından hiç çıkmıyor ki…”

Doyar mıyız ki…/Gülçin Beyza Yalçın

Genç bir psikiyatr, bir akıl hastanesinde göreve başlar. Hastaneyi tanımak için gezerken, bakar ki hastalar  duvardaki bir deliğin önünde sıra olmuşlar, sakin sakin bekliyorlar. Sırası gelen akıl hastası, gözünü duvardaki deliğe dayayıp bakıyor, sonra da tekrar sıranın arkasına geçiyor. O delikte ne gördüklerini doktor çok merak eder. O da sıraya girer ve sırasının gelmesini beklemeye başlar. Nihayet sıra ona gelince, heyecanla gözünü deliğe uydurur ve bakar ama hiçbir şey göremez. Sıradaki akıl hastaları, sabırsızlıkla doktoru dürterler.

-Çabuk ol, çabuk ol.

Doktor,  bir  şey göremediği için daha da meraklanır. Tekrar  en arkaya geçip sıraya girer, beklemeye başlar. Nihayet sıra kendisine gelir, deliktekini görmeye çalışırken arkadan akıl hastaları yeniden sabırsızlıkla dürterler doktoru.

Doktor yine bir şey görememiş, ama merakı daha da artmıştır. En arkada yeniden sıraya girer ve üçüncü seferde de bir şey göremeyince, dayanamaz, diğerlerinden daha akıllı görünen birine yaklaşıp sorar

-Yahu kardeş bu deliğin arkasında ne var? Ben bir şey göremedim.

Beriki doktoru baştan aşağı şöyle bir süzüp, sonra da dudak büker.

-Hemşerim, der, dur bakalım sen daha yeni geldin. Biz üç aydır bakıyoruz o delikten, daha bir şey göremedik…

            ***

Bir yıl daha eksiliyor, dünyanın binlerce, belki de milyonlarca  yıllık  ömründen. Koskoca bir yılın takviminden yapraklar, teker teker düştü mazi  denen  kara deliğe. Son yapraklar sıralarını bekliyor artık.

Tüm dünyaca coşkuyla beklediğimiz milenyum, çok gerilerde kaldı. Gelmesi için saniyeleri saydığımız milenyumda doğan bebeler rüştünü ispat etti.

Bir nehir hızıyla geçiyor zaman vakit. Zaman çizgisinde var olmak için, binlerce yıl bekledik. Sıra bizde şimdi, dünya penceresinden bakmak için. 

Bir insan için ne uzun, dünya için ne kısa bir an. Ancak bir ışık çakması kadar belki bir insan ömrü,  dünyanın ömrü içinde. Bir kum tanesi cirminde, dünya kumsalı üstünde.

Daha dün, başkalarındaydı sıra. Onlar da yoruldu, didindi, koştu, terledi, dinlendi. 

Onların da hırsları vardı dünyayı dolduran, umutları vardı sonsuzluğa uzanan. Ne kaldı geriye şimdi onlardan?

Onların da içinde, yükselmek için başkasının sırtına basan da vardı, yardım etmek için elinden tutan da. Bir lokma kuru ekmeğini bölüşen de vardı, tacına bir inci daha eklemek için canlara kıyan da.

Cam boncuklar verilip, altınları yağmalananlar da  gitti, hazine sandıklarını dolduranlar da. Titanik’te sandallara tutunanları, suya iten de öldü, buzlu sularda can verenler de.

Kim bilir, kaç kişi çiğnedi, üzerinde yürüdüğümüz toprakları, kaç kişi üzerinden geçti… Ciğerlerimize dolan hava, daha önce kaç kişiye hayat verdi; bedenimize aldığımız vitaminler kaç canlının vücudunda dolandı.

Dünya bir tiyatro sahnesi, sırası gelen çıkıyor; rolünü icra ediyor. Sonra sahneyi devrediyor ardından gelene. Devam ediyor bu döngü, binlerce yıldır.

Ne kaldı gidenlerden geriye?

Belki bir süre; sevenlerinin kalbinde bir sızı, gözünde bir yaş, zihninde bolca anı. Belki bir fincan, saklanmış bir saat ya da kanaviçe işlenmiş bir yastık. Sonra o anılar da silindi, kalan eşyalar eskidi, kırıldı, unutuldu.

En son hatırlayanlar da gitti dünyadan, ismini bilen, cismini gören kimse kalmadı ardında.

Eski bir Arap şairinin dediği gibi “Gelen kalmadı, giden gelmedi…”

O zaman, ne gerek var can yakmaya, kalp kırmaya?

Biriktirip harcayamayacağı, eskitip giyemeyeceği, karnı doyduktan sonra yiyemeyeceği şeyler için hırs yapmaya, gücünün yettiğine  çelme takıp, yetmediğine temenna çakmaya?

İşte, binlerce yıl bekledikten sonra geldik dünya penceresinden bakmaya. Ama ardımızda daha uzun bir kuyruk var, sabırsızlıkla sırasını bekleyen. Bakalım ne göreceğiz? Ne kadar göreceğiz?

Adettendir ya herkesin ardından denir.

-Dünyasına doyamadan gitti.

Kalsaydı doyacak mıydı ki?…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑