Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme!… / Gülçin Beyza Yalçın

Çat… Çat… Çtonkk…

Sert metalin taşa çarparken çıkardığı madeni sinir bozucu ses taa uzaklardan duyuluyor.
Günlük yürüyüş için gittiğim parkta etrafa yayılan ses ister istemez dikkatimi o yöne çekiyor.
Belediyenin iş üniformasını giymiş bir beyefendi ciddiyetle işini icra ediyor. Yürüyüş yolunun alçak
kaldırım taşlarının arasında bir noktayı hedefleyerek, iki eliyle kavradığı çapasını Golf oynayan bir
sporcu hassasiyetiyle dikkatlice indirip kaldırıyor.

Çtonk… Çat… Çott…

Yavaştan artırdığım yürüyüş tempomu bozmadan o tarafa yönelip bunca dikkatle işini yapan
belediye görevlisinin yanından geçiyorum. Yürüyüş yolunun üzerine kaplanan sentetik malzeme ile
tarhları yürüyüş yolundan ayıran alçak kaldırım taşları arasında çıkan minik yeşillikleri, çapa ile
yerinden sökmekle meşgul. İçimden ince bir sızı geçiyor. Yürürken dikkat ediyorum, yürüyüş yolu
boyunca birçok noktada köklerinden sökülmüş birçok minik minik yeşillikler mevcut.

Bir savaşta şiddetli bir çarpışma sonrası yerlere serilen kan revan içinde ki yenik neferlere
benziyorlar. Bir başka belediye görevlisi ise elinde uzun saplı bir süpürge ve kürekle bu yaman
savaşçıların cenazelerini toplayıp çöp tenekesine dolduruyor.

Evet, yaman savaşçı. Daha birkaç hafta öncesine kadar devam eden o hoyrat soğuklara göğüs
gererek bekledi. Minik tohum çeperini yırtabilmek için canla başla mücadele etti. Buz gibi soğuk o
kaldırım taşları ile üzerine sıkı sıkı serilen o ruhsuz cansız sentetik plastik malzemenin arasından boy
verebilmek için çırpındı didindi. Kendisine verilen “canlan” emrini yerine getirmek için cirminin
onlarca katı gücü ve büyüklüğünde ki cansız varlıklara kafa tuttu. Hayatı temsil etmenin gururuyla
dimdik tuttuğu başını serin bahar rüzgârlarıyla nazlı nazlı sallayarak, yürüyüş yolundan geçen kâh
yaşlı ton ton bir dedeyi, kâh titrek adımlarını acemice atarak yeni yeni yürümeye çabalayan bir
miniği selamladı.

Eh bunca badireyi atlattım bahar güneşinin tadını çıkarayım, emeklerimin karşılığını alayım
dediği bir zamanda, hiç beklemediği yerden gelen çeliğin sert ve keskin yüzüyle hayattan hoyratça
kopartılıverdi.
Ciddiyetle işini icra eden Belediye Görevlisi Beyefendinin iş tanımı nedir acaba?
Düzene başkaldırarak inatla yaşama tutunan arsız canlılara haddini bildirmek mi? Yoksa
çemberlerle, çeperlerle, duvarlarla yaşam alanları çizilen sınırlanan diğer bitkilere kötü örnek olma
ihtimalinin önüne geçmek için, terörist otların başına çapayı geçirmek mi?
Aslına bakarsanız o görevliler de ona emir verenler de haklı.

İşte bak bir karış ötede yayılabileceğin toprak alan varken ne diye alan ihlali yaparsın ki? Git
sen dağda derede aç, boy ver büyü. Karışan görüşen mi var sana? Gitgide azalan yaşam alanlarından
tepene dikilen beton yığınlarından sana ne? Çekil oradan da git biraz daha öteye ama sakın sakın
benim en doğal hakkım zannedip de etrafı çepeçevre koruma duvarları ile çevrelenmiş alanlara
girmeye kalkma. Git köyünde çiftçi ol, çoban ol. Hatta ve hatta kahve aç lokanta işlet bir dolmuş al
servis çek. Olmadı temizliğe git amelelik yap karnını doyur. Sakın sakın haddini bilmezlik yapma.

Seçkinler ve çoluk çocukları hatta sülaleleri için ayrılmış yaşam alanlarından, itibarlı mesleklerden,
idari görevlerden uzak dur. Bu alanlara “sızmayı” zinhar aklından bile geçirme. Dişinle tırnağınla
çalışıp didinerek bir yerlere gelmeye çalışma cüretinde bulunma. Oralar o seçkinlerin en doğal hakları.
Ezeli(!) ve ebedi(!) seçkin konumlarında ancak onların yaşamlarını kolaylaştırdığın konforlarını
sağladığın sürece, onların belirlediği kadar yerin ve değerin var.
Haddini bilmezsen sana haddini bildirip tepene balyoz indirecek vazifeşinas görevliler elbet
bulunur. Salına salına göz süzerken kendini sırt üstü gökyüzünü seyrederek son nefesini verirken
bulursun.
Alegori mi? Serbest akıl yürütme mi? Yoksa beyin fırtınası mı?
Yok hayır… Yürüyüş yapmak için çıktığı parkta yeniden müebbet verilen fidanlar aklına
gelince; utancından başını öne eğip, ciğerinden gelen sızıyı bastırmak için elini göğsüne bastıran
sıradan bir yurdum insanının, kafasının içinde cirit atıp sağa sola çarparken can yakan beyin
sancıları…
İçinde yaşadığımız adaletsizlik cehennemi ayarlarımızı öyle bir bozdu ki elinde çekiç olanın her
gördüğünü çivi sanması gibi, gördüğümüz en sıradan olayları bile bilinçaltımız evirip çevirip içimizin
yangınlarına getiriyor.
Tamamen yaşamsal deformasyon.

Gülçin Beyza Yalçın

Anahtar / Gülçin Beyza Yalçın

Avuç içine büktüğü parmaklarını sıkı sıkıya yumuyordu. Önce bir metalin sivri yerleri dokundu avuç içinin yumuşak derisine. Biraz daha sıkmaya devam edince, sivriliğini hissettiği metaller daha fazla baskı yaptı avuç içine. Sivri metalin batışını hissetti. O halde kala kaldı bir süre.  Önce sımsıkı yumduğu gözlerini açtı sonra sivri metalin acısını hissettiği avucunu.

Açtığı avucunun ortasında ki anahtar demetini izledi. Üç anahtar vardı avucunda bir de üçünün ortak noktasında takılı anahtarlık. Hepsini birleştiren metal yuvarlaktan tutarak göz hizasına kadar kaldırdı. Anahtarlık her birinin ucunda bir metal Mevlevi olan üç zincirden oluşuyordu. Daha önce hiç dikkat etmemişti. Üç anahtar ve üç zincirin ucundaki üç metal Mevlevi.  Aslında bu anahtarlık daha doluydu bir zamanlar. Şimdi olmayan Fakültede ki odasının anahtarları, odasında ki dolabının anahtarı. Onları teslim edeli beş seneden fazla olmuştu.

En büyük anahtarı kapının üst tarafında ki anahtar deliğine soktu çevirdi. Metal bir ses çıktı. Çıkırtrrrtt… Bir daha döndürdü. Çıkttrrr… Üst kilidin açıldığı duyuldu. Büyük anahtarı çıkartıp küçük anahtarı kapının kenar ortasına gelen anahtar deliğine soktu. Mutlulukla çıkan sesi dinledi. Kilidi açılan kapıyı arkasına kadar iteledi. İçeriden tatlı bir sıcaklık yayıldı. İçeri girerken anahtarları yine avucunun içinde sıktı sıktı ta ki avucundan yayılan acıyı bileğinde hissedene kadar.

Anahtarlığı özenle portmantoya asıp yeniden uzun uzun seyrederken eşinin de onu seyrettiğini fark etti. Gülümsedi mahcup bir şekilde

-Özlemişim dedi, dört buçuk senedir anahtarla kapı açmayı özlemişim.

En son bu kapıdan çıkarken kapı ardına kadar açıktı. Asansörde yanında iki polis memuru ile inerken, hızla çarpan kapının sesi sonra da merdivenlerden telaşla inen terliklerin asansör boşluğunda yankılanan sesi geldi uğuldayan kulaklarına. Asansörden inip apartman kapısına doğru ilerlerlerken merdivenlerden apar topar ayağında terliklerle gelen eşi yetişmişti. Polislerin engel olmasına fırsat vermeden sımsıkı sarılmıştı boynuna. Gözlerinde yaş yoktu ama hançeresine gömdüğü hıçkırıkların boğuk gürültüsünü duymuştu.

Polisler engel olmadılar sarılmalarına. Ayrılmaları uzun sürünce diğerinden kısa boylu saçları kırlaşmaya başlamış polis sıkıntıyla el kaldırınca müdahale etmelerine fırsat vermeden ayrıldılar.

En son polis arabasına binerken apartman kapısının önünde el sallayan eşini, araba sokağın köşesinden dönene değin arkasına dönerek camdan izlemişti.

İşte o günden sonra bir daha anahtarı olmadı dört buçuk sene boyunca. Artık anahtarlarını başkası taşıyordu. Emniyetin önüne gelince arabadan inmeden kelepçeleri uzattı daha genç ve daha uzun olan polis.

-Hocam prosedür böyle dedi. Mahcuptu sesi. Ellerini uzattı. Kollarından metalin soğukluğunu hissetti sonra sertliğini.

Defalarca takıldı kelepçeler sonra polislerin taşıdığı anahtarla açıldı. Emniyetin içinde,  emniyetten çıkarken, cezaevi aracının içinde, cezaevine girerken.

Hayatı boyunca anahtarla açtığı kapı sayısına yakın kapı açılıp kapandı önünde. Ama hep anahtarı taşıyan açan kapatan başkası oldu.

Koğuşa girince gürültüyle kapanan kapının sesinden duvarlar inledi. Sonra gürültüyle kilitlenen kapının anahtar ve sürgü sesi.

Her sabah bu rahatsız edici ses uykularını böldü. Önce anahtar demetlerinden çıkan tiz şıkırtılar,  arkasından metal kapıya giren anahtarın kilidin içinde dönerken çıkardığı tok metal sesi.

Cezaevinin içinde ilerlerken her koridorlar arasında açılan tekrar kapanan, on on beş metre sonra tekrar açılıp kapanan,  sonra bir daha açılıp kapanan kapılar. Ama hep anahtarlar başkalarının elindeydi. Kimi zaman infaz koruma memurunun,  kimi zaman sivil bir polis memurunun, kimi zaman üniformalı bir polis memurunun, kimi zaman bir jandarmanın.

Gittikçe flulaşan hayatından evine girerken neredeyse hiç zili çalmadığını hatırlıyordu. İçeride kimse olsun olmasın hep anahtarla kendi açardı kapıyı. Bazen anahtarlığının sesini duyan eşi anahtarı kilide takmasına fırsat vermeden açınca elinde anahtarlıkla kalakalırdı. Beraber evden girip çıktıklarında da anahtarı ilk önce o çıkarır eşine fırsat vermeden kapıyı açardı.

Dört buçuk seneden sonra yeniden ilk defa girdiği evlerin kapısı hep içerden açılmıştı. Baba evinin kapısı,  kayınpederin evinin kapısı ve kendi yuvasının kapısı.

Seneler sonra evine dönerken kıyafetlerinin olduğu o meşhur mavi çöp poşetini küçük oğlu taşıyordu. Boncuk bilekliklerin kutuların boncuk dizelerinin olduğu diğer çöp poşetini ise büyük oğlu. Apartmandan girdiklerinde de evlerinin kapısı ardına kadar açıktı. Kalabalık misafirler birer birer ayrılınca ilk cüzdanını istedi.

Kahverengi deri cüzdanını getirdi eşi.

Sonra anahtarlığını. Dört buçuk sene önce giderken bıraktığı anahtarlarını…

Zaman Zaman / Gülçin Beyza Yalçın

Tik tak …Tik tak…Tik tak…

Bir ki üç… Bir ki üç…

Zaman, adım adım çıkıyor yokuşu. Bir yıl daha sonlanıyor.

Zaman suretleri takıyor,  geçmiş denilen ipe. Tek tek özenle.

Bir sene önceki ben, ben miyim?

Vücudumda bir sene önce var olan hücrelerden kaç tanesi yerinde duruyor?

Beş sene önceki suretime bakıyorum, zaman ipinin üzerinde sergilenen. O ben ise bu kim peki?

Hem aynısı hem gayrısı suretlerim. Zaman değiştiriyor dönüştürüyor.

Kiminin üzerine tozlar yığarken kiminin tozlarına üfleyip parlatıyor. Çocukluk gençlik resimlerinin sergilendiği galeride, geçmiş fotoğraflar git gide flûlaşırken son suretimi seyrediyorum. Artık bambaşka bir suret. Geçmiştekilere hem benzeyen hem de daha başka olan.

***

Zaman çıkıyor ağır ağır yokuşu ayaklarını sürükleyen bir dede gibi…

 Yok, yok ağır ağır değil. Sanırım dede kostümü giymiş bir maraton koşucusu. Öylesine hızlı. Gelişini seyredelim derken arkasında kaldırdığı toza bakakalıyoruz. Bize bunca kısa gelmesi zamanın, elimizdeki kıyas birimimizin uzamasından mı acaba? Öyle ya 15 sene olan ölçü birimimiz uzadı uzadı 30 oldu 40 oldu 50 oldu. Geçmişte üç hamlede beş hamlede ölçtüğümüz zamanı bir hamlede ölçüyoruz artık. Geçmiş uzun gelecek kısa kaldı ömür kumaşında.

***

Zaman hadiseleri de tefsir ediyor. Seçimlerimizin sonuçlarını gösteriyor. Kurduğumuz denklemlerin sonuçlarını görüyoruz. Eklediğimiz çıkardığımız öğelerin katkılarını görüyoruz hayatımıza.

Ah evet o taşı koymamalıymışım aslında oraya. Bu insanı hayatıma sokmamalıymışım?

Ya da, iyi ki yapmışım diyoruz. İyi ki sevmişim, iyi ki görmüşüm, iyi ki yaşamışım…

***

Zaman dostları da tefsir ediyor. Nice dost zannettiklerinin yaldızını kazıyor ki şaşkınlıkla bakakalıyorsun altından çıkan surete.

               Ummadığın insanlardan beklemediğin dostluklar görürken, hiç beklemediğin  yönlerden beklemediğin ellerden hançerler saplanıyor sırtına. Yok yok… Sinene… Hatta taa kalbine

Ah! edip diz üstü çökerken, ummadığın bir el uzanıyor omuzuna. Şefkatle gözyaşını siliyor. “Çok özledim seni… Çok merak ettim… Çok dua ettim sana… Diyerek

Gözyaşını silen el, dosttan gelen hançerin acını azaltıyor mu yoksa beklemediğin yerden gelen darbenin sızısını daha da çok mu hissettiriyor, ayırdına varamıyorsun.

Hançerin sapındaki elin sahibi eski dostun (!) omuzlarının çökük ellerinin titrek olması ya da ayakucuna bakan gözleri acını hafifletmiyor. “Ama mecbur” diye sağ tarafından fısıldayan sese sol yanından cevap geliyor.

Neden mecbur? Neden… Neden…

***

Zaman adım adım bitiriyor bir yılı daha. Bir takvim daha kalkıyor arşive. Getirisi götürüsü hesaplanmak üzere ta en son varılacak durağa…

Amacı Dışında Kullanmak Yasak / Gülçin Beyza Yalçın

Dranggg…dranggg…

Pencere demirlerine vuran plastik çekicin sesini ilk Mesut duydu. Koğuşun en genci olan ihraç teğmen Mesut “Arama vaarr!” diye bağırırken yerinden fırlayıp üst kata koştu. Namaz kılmak için yerlere serdikleri battaniyeleri hızla toparlayıp ranzaların üzerine gelişigüzel atarken imdadına yetişen ihraç polis memuru Serhat, yerden toplanan battaniyelerin sağından solundan çekiştirerek düzeltmeye yardım etti.

Onlar battaniyeleri yerleştirirken merdivenleri ikişer ikişer atlayan Murat bey bir solukta üst kata çıktı. İki haftadır gözü gibi baktığı elma sirkesi bidonunu koğuşun en dibine çekip üstüne kıyafetlerini attı. Koğuştaki çoğu insan zulalarının yerine koşup saklamak için çil yavrusu gibi sağa sola koşuşurken koğuşun ağır demir kapısı gürültü ile açılıp İKM’ler (İnfaz Koruma Memurları) koğuşa doluştu. Bu günkü aramaya başgardiyan RSK nezaret ediyordu.

Mahkûmlar arama sırasında koğuşun bahçesine çıkarıldı. Nezaret için sadece öğretmen Nevzat bey kaldı. Gariplerim endişeli adımlarla bahçeyi turlarken İKM’ler ince ince aramaya başlamışlardı bile. Bakalım bugünün zayiatı neler olacaktı?

Hapishaneler Ceza İnfaz Kurumu olalı beri senelerin gardiyanları da İnfaz Koruma Memuruna dönüşerek statü atladı. Artık onlara kısaca İKM deniliyor. RSK ise İKM’lerin amiri. Mahkûmlar, her arama sonunda mekanik bir sesle “Rabbim Sizi Kurtarsın” dediği için bu sevimsiz ve buz gibi soğuk bakışlı iri yarı esmer adama kendi aralarında kısaca Reseka diyorlar.

İki katın araması fazla sürmedi. Biraz sonra infaz koruma memurları buldukları “amacı dışı” kullanılan malzemeleri alt kattaki masaların arasından geçerek kapının önüne yığdılar.

İlk bulunan ihraç hâkim Mustafa beyin yarısını kesip büyükçe bir tasa dönüştürdüğü, içine elma ve portakallarını koyarak taze kalması için pencere demirlerine astığı beş litrelik su şişesi oldu. Sonra ihraç komiser Şerif beyin buzdolabındaki ayran doldurduğu bir buçuk litrelik gazoz şişesi İKM’lerin hışmına uğrayarak içindeki ayran lavaboya boşaltılıp boş gazoz şişesi kapının önündeki yığına doğru fırlatıldı. Ardından ihraç doçent Salih beyin yarısını kesip su doldurarak haftada bir kantinden gelen nane ve maydanozu taze kalmaları için içine koyduğu su şişesi alındı.

Tabi infaz koruma memurlarının ilk gözüne çarpanlar “amacı dışında kullanılan” su ve gazoz şişeleri, yoğurt ve helva kutuları olmuştu ama daha ustalıkla saklanan şeyler de kısa sürede ele geçirildi. Mesela, ihraç İngilizce öğretmeni Salih beyin çakmak ateşi ile ısıtarak eğip askıya dönüştürdüğü plastik kaşıktan yapılma duvar askılıkları gardiyanlar tarafından hışımla kırılarak yerinden söküldü.

İhraç doktor Melih beyin kaligrafi kalemi haline getirdiği kırık kurşun kaleme el konuldu. Hâlbuki zavallı Melih bey onun için ne çok emek harcamıştı. Diğer mahkûmlara verilen atölye ve kurs imkânlarına sahip olamadıkları için normal kurşun kalemi ikiye kırmış, ucunu eğri bir kaligrafi kalemi haline getirebilmek için dakikalarca mutfak lavabosunun yanındaki pürüzlü zemine sürterek düzeltmiş sonra da aramalarda bulunmaması için bileklik yaptığı boncukların arasına özenle saklamıştı. Ama gardiyan boncuklarını koyduğu karton helva kutusunu alt üst edince kalem de ortaya çıkmıştı.

İhraç fizik öğretmeni Süleyman beyin tespih yapmak için topladığı, günlerce su dolu şişede bekletip duvara sürte sürte kenarlarını düzeltip bir ipe dizdiği yüz yirmiden fazla zeytin çekirdeğini kaptırması ise tabiri caizse tüm koğuşun yüreğine oturdu. Aslında normalde alınmayan zeytin çekirdekleri RSK’ya yaranmak isteyen işgüzar yeni bir memur tarafından alınıp atılırken arama nezaretçisi Nevzat bey de itiraz edemediği için nemli gözlerle zeytin çekirdeklerinin ardından bakakalmıştı.

Gardiyanlar bu suç(!) aletlerini toplarken başgardiyan RSK azametle başını kaldırmış, birinde cop olan ellerini arkada birleştirmiş bir şekilde geziniyordu. Bir yandan da başını hiç hareket ettirmeden en ufak bir duygu zerresi barındırmayan gözleriyle bahçede volta atan mahkûmları ara ara pencereden süzüyordu. Gardiyanlar aramayı bitirip bulunan tüm sakıncalı eşyaları kapı önüne yığınca yanlarına gelerek durdu etrafı gözleriyle şöyle bir kolaçan etti. Sonra İKM’lerin onca dikkatlerine rağmen gözlerinden kaçan koğuş penceresindeki sakıncalı eşyaya doğru yavaş adımlarla gitti. Azametinden hiç eksiltmeden bir eli arkada dururken diğer eliyle mahkûmların kızgın sabah güneşinden korunmak için astıkları penceredeki çarşafı yırtarak çıkardı. Aceleyle yanına koşan genç infaz koruma memuru İsmail’i adeta gözleriyle döverek elindeki çarşafı uzattı. İsmail korkuyla başını yere eğdi. İnce aramalarla meşgulken gözlerinden kaçan bunca bariz bir hata affedilir gibi değildi elbette.

Mevzuat gereği koğuşa gelen her eşya sadece yapılış amacına göre kullanılmalıydı. Ayran şişesinde su, su şişesinde ayran ya da mahkûmların kendi yaptıkları soğuk çay olmamalıydı. Cuma ve cemaatle kılınan vakit namazları için yere battaniye sermek ya da güneşi engellemek için pencereye çarşaf asmak kesinlikle yasaktı. Pandemi ortamında kalabalık koğuşlarda hijyen ve koruyucu hekimlik şartlarından mahrum olan mahkumların yapmak cüretinde bulundukları sirkeler kesinlikle en tehlikeli ürünler arasındaydı. Mahkûmların defalarca dilekçe verip istemelerine rağmen çamaşır suyu ve sirke verilmediği gibi zorlukla üretilenlere de anında el konuluyordu. Hâlbuki ihraç komiser Murat bey elma sirkesini yapabilmek için ne uğraşmıştı ama şu an koğuşa lavaboya dökülen beş litrelik yarı olgunlaşmış sirkenin kokusu yayılmıştı.

İnfaz koruma memurları kısa sürede işlerini bitirip “amacı dışında kullanılan” eşyaları çöp torbaları içine doldurup diğer koğuşların aranmasına geçtiler.

Onlar koğuşun ağır demir kapısını hızla çarparak kapatıp gürültü ile kilitlerken onca emek ve masrafla okumuş meslek sahibi olmuş, çoğunlukla memleketin gariban kesiminden gelen mahkûmlar gündelik işlerine dönmüştü.

Amacı dışında kullanılan bir plastik şişeye tahammül edemeyen kudretli azametli cânım devletimiz, yetişmiş insan sermayesi olan doktor, mühendis, asker, öğretmen, öğrenci, emniyet mensubu ve daha birçok meslek gurubundan on binlerce insanı en verimli oldukları çağlarda toplumdan koparıp damgalayarak ya cezaevlerine doldurdu ya da toplumdan soyutlayıp insan dışılaştırarak toplum dışına itti.

Biz cahil(!) insanlar anlamayız ama, hikmetinden sual olunmaz devletimizin vardır elbet bir bildiği…

Belki de dünyanın en otoriter ve antidemokratik yönetimlerinden biri olan bir buçuk milyar nüfuslu Çin’den sonra en büyük cezaevini inşa ediyor olmakla övünen zalim muktedirlerin yapmak istediği tam da budur. Aynen Pol Pot rejiminin yaptığının modern versiyonunu.

Dört yanı betondan, eğitimli insan öğütme makineleri!…

Tarçın Nerede? / Gülçin Beyza Yalçın


-Vellezine amenü ve amilüssalihati senüdhılühüm cennatin tecri min tahtihal enharü halidine fiha ebeda….
-Sadakallühülaziimm…
-Huhhuuu… huhhhuuu…
Bugünlük okunan cüz biterken Tarçın yine pencerelerden birinde her zamanki yerine kurularak mukabeleyi sonuna kadar dinledi. Kocaman gözlerini açıp kapatarak başını bir periskop gibi 200 derece döndürdü. Sonra da Medine fukarası gibi sağ tarafına eğip yukarı aşağı hızla birkaç kere indirip kaldırdı.
Mukabele boyunca kıpırdamadan mukabele dinleyen Tarçın, geldiği gibi sessizce ayrıldı pencereden. Koğuştakiler onun mukabele dinlediği yere Makam-ı Tarçın ismini koydular. Gün boyu ortada görünmeyen ancak akşamlar saat on bir civarından sonra hareketlenen Tarçın Ramazan boyunca neredeyse her gün makamına kurularak Kuran-ı Kerim dinledi.
Akşam iftar telaşı yaşanırken o da evceğizinde oturup beton bahçeyi gözetlemeye devam etti. Pandemi dolayısı ile tüm dünyada hatta Kabe’de bile kılınamadığı halde koğuştakilere nasip olan cemaatle Teravih namazlarını balkonundan seyretti.
Tarçın kim mi?
O koğuşun ev sahibesi baykuş hanımefendi. Her akşam kiracısı öğrencileri kontrol etmeye çıkan site yöneticisi emekli albay modunda koğuşu kontrole çıkarken Ramazan ayında gündüzleri de konuk olmaya başladı. Ama onun ev sahipliğinden kimse şikâyetçi değil. Meraklı gözlerle başını sağa sola yatırıp öne arkaya döndürerek dikkatle incelemekten başka bir aksiyonu yok. Çünkü o da yeni kiracılarından pek memnun.
Şimdiye değin böyle kiracılara denk gelmemişti hiç Tarçın. Genelde ipten kazıktan kurtulmuş, feleğin çemberinden geçip suçun her türlüsünde ihtisas yapmış, destursuz yanından geçilemeyecek tipler bir gecede apar topar tahliye edildi. Pandemi mi ne varmış. Onun için infaz kânununda yapılan değişiklikle gerçek suçlular toplum içine salıverildi. Yerlerine yeni kiracılar geldi.
Sessiz – sakin, edepli, okumuş – yazmış çocuklar. Hepsinin de mesleği var.
Tarçın’ın duymadığı meslekler ama. O şimdiye kadar koğuşunda kalanlardan “askıcı, tufacı, kasacı, dümenci, kancık-çarık” gibi meslekler duyduydu ya bunları hiç bilmiyordu.
Koğuşa geleli beri saçlarını uzatan sarışın uzun boylu yakışıklı delikanlı yüzbaşı imiş mesela. Her sabah su bidonları ile antrenman yapan orta yaşlı beyefendi ise askerî savcı. Boş kaldığı her fırsatta rengârenk boncuklarla bileklikler ören saçlarının tepesi açılmaya yüz tutmuş esmer beyefendi ise akademisyen.
Bir beyefendi daha var oğlu ile beraber geldi. Öğretmen diyorlar onun için, oğlu da bilgisayar mühendisi imiş. Bir de milletin gelip orasını burasını dinlettikleri göbekli ak saçlı bir bey var doktormuş.
Suçları ise daha da bir garip. Konserve fabrikası olan bir beyefendi himmet mi ne vermiş. Rüşvet falan gibi bir şey mi anlamadı ki Tarçın. Buraya genelde habersizce ödünç(!) alanlar gelirdi ya da zorla alan. Ha bir de Afrika’da su kuyusu açmak için bağış yapan bir bey var mühendis imiş.
Sonra iki kızını okuttuğu için suçlanan bir adamcağız var, okul meğerse terörist(!) yetiştiriyormuş. Çok garip ama aynı sınıfta kızı olan bir başka veli şu anda milletvekili imiş.
Daha neler neler. Adli tıp uzmanı, albay, dekan, çiftçi, işçi, oto tamircisi… Birbirinden garip meslekler. Şimdiye değin buralarda görmediği duymadığı mesleklerden insanlar, duyunca hayret ettiği suçlamalardan dolayı burada. Himmet vermek, bağış yapmak, çocuğunu okula göndermek, sohbete gitmek, sendikaya üye olmak hatta ankesörlü telefondan aranmak gibi garip suçlar.
Bakalım daha neler görecek Tarçın …
Tarçın atasından dedesinden kendisine kalan arsaya ceza infaz kurumu yapılınca evsiz kaldıydı. Hani müteahhitler arsa karşılığı daire verir ya ona da bu koğuş verildi sonra. Yani “Al bu senin evin.” diyen olmadı da o sahiplendi. Çatıya yakın plakaların arasında kalan küçücük bir boşluktan içeri girerek kendi yuvasını da oraya kurdu.
Naapsın geçim dünyası.
Ona Tarçın ismini kim neden koydu bilen yok. Her yeni gelen tutuklu onu bu isimle tanıdı. Belki de cinsiyetini kestiremedikleri için böyle bir isim koydular. Ya da tüylerinin renginden dolayı. Aslında Huriye ismi çok daha yakışır ama artık herkes onu Tarçın diye biliyor.
Koğuştakilerin aileleri telefon görüşmelerinde Tarçın’a da selam söylüyorlar.
Tarçın bunca utangaç olmasa koğuşun neşesi olacak ama gündüzleri ortada görünmeyi sevmiyor. Akşam iyice karanlık basınca hareketleniyor. Ahenkli sesi gecenin karanlığında dalga dalga yayılırken koğuş sakinleri o sırada günlük işlerini bitirmiş yatmaya hazırlanıyor oluyorlar genellikle.
Sonra birdenbire Tarçın ortadan kayboldu. Koğuş sakinleri endişe ile beklemeye başladılar. Başına bir şey gelmesi endişesini dillendirmeye korkarak her akşam kulak kabartıp dışarıdan gelecek sesleri dinlediler.
Beton duvarlar Çin Seddi gibi uzanıp gökyüzünü mendil kadar bir parçaya bölerken ses mi geçirecek ki? Soracak kimse de yok.
Ama bir gece… Tarçının boğuk ama ahenkli sesi beton bahçede yankılanınca koğuştakilerin yüzüne bir tebessüm dalgası yayıldı. Derin bir oh çektiler.
Tarçının sesi soluğunun neden kesildiği ise birkaç gün sonra belli oldu.
Huhhuu… Huhhuuu… vıcckk… hıcckk… huucckk…
Tarçın’ın haşmetli sesinin yanında incecik bir ses daha belli belirsiz bahçe duvarına ulaşamadan havada kayboluyordu. Ama dikkatli kulaklar bu sesi kaçırmadı. Ses, gün geçtikçe daha duyulur hale geldi. Anlaşıldı ki Tarçın anne olmuş. Böylece cinsiyeti konusundaki kafa karışıklığı da tamamen bitti.
Koğuş işi gücü bıraktı Tarçın’ının yavrusunu görmeye odaklandı. Tarçın ise yenidoğan bebeğini köşe bucak paparazzilerden kaçıran ünlüler gibi yavrusunu kaçırdı da görmek kimseye nasip olmadı.
Ev sahibi olmanın ağırlığını taşıyan Tarçın hiçbir zaman ciddiyetinden ödün vermese de koğuştakiler ona maskot muamelesi yapmaya devam etti. Tarçın kendisine yönelik sevgi hitaplarına, seslenmelerine muhatap olup da dönüp bakmadı bile. Ancak kendi istediği zaman kıvrak boyun hareketleri ile başını döndüre döndüre koğuştakileri seyretti.
Sonunda biten Ramazan ile beraber mukabelenin de sonuna gelindi. O güne kadar çoğunlukla gelip Kuran-ı Kerimi dinleyen Tarçın hatim yapıldığı gün bahçeye inmedi.
Koğuşu aldı mı bir merak.
Herkesin aklındaki ve dilindeki soru bu.
-Tarçın nerede?
-Tarçın hatim merasimine neden iştirak etmedi?
Bu konuda muhtelif fikirler olsa da çoğunluk, evladı yüzünden bir işi çıktığını düşünüyor.
Belki de Tarçın, vedaları sevmediği ve bu beyefendi koğuş sakinlerinin tahliye olmalarına çok sevinmesine rağmen ayrılıklarına üzüleceği için şimdiden evceğizine çekildi.
Kim bilir?

Oskar Neredesin? / Gülçin Beyza Yalçın

-Oskaar kuzuum! Neredesin babaamm?

-Hadi gel kuzum, çık ortaya.

-Babaam Oskar’ım.

-Aman abiler dikkat edin Oskar gene kayıp.

-Abi biraz önce yere basarken cıvfkt… diye bi ses çıktıydı. O olmasın sakın.

-Yapma hocam Hakkı beyin yüreğine indireceksin.

-Aman arkadaşlar bastığınız oturduğunuz yerlere dikkat edin. Herkes bi sağına soluna baksın.

Tüm koğuş seferber oldu ve sonunda Oskar bulundu. Keratanın bu ilk vukuatı da değil. Her kayboluşunda Hakkı beyin ömründen ömür gidiyor. Nihayet bulunan Oskar’ı parmağının üzerine yerleştiren Hakkı bey diğer parmağı ile okşayarak yuvasına yerleştirince koğuş rahat bir nefes aldı.

***

Oskar koğuşun 29. sakini. Ayaz bir kış sabahı meyve sebze kasalarının içinde koğuşa teşrif edince hayret ve şefkat duyguları harekete geçen koğuşun başına toplandığı 12 santim civarında boyu ile minik sevimli bir kertenkele.

Hareketsiz yeşil bedeni ile ölü görüntüsü veren Oskar bahçede güneşin altında ısınıp canlılık emareleri gösterince bir heyecan dalgası oluşturdu. Koca koca adamlar sardı etrafını.

-Amaan abi canlı buu!

-Bak bak kıpırdadı!

-Bir şeyle yedirsek. Neyle beslenir ki bu?

-Sinek böcek filan yer herhalde hocam.

-Yeşillik de yiyebilir. Marul salatalık getirelim. Yer belki.

-İsim koyalım buna hocam.

-Kertenkeleye ne ismi konulur ki hocam? Köpek olsa Karabaş deriz, İnek olsa Sarıkız koyarız. Buna ne isim koyulur ki?

-Oskar olsun hocam. Bizim çocuklarla sinemada seyrettiydik. Bu onun gibi çöl kertenkelesi değil ama kertenkele nihayetinde.

-Tam isabet Hakkı hocam. İsmini sen verdin ömrünü Cenab-ı Mevla versin. Biz de Dedem Korkut gibi boy boylayalım soy soylayalım. Üçüncü evladın hayırlı uğurlu olsuun…

Evet Oskar, öğretmen Hakkı beyin üçüncü evladı oldu artık. Bu munis beyefendi Oskar’ı öyle sahiplendi ki yanından ayırmaz oldu. İlk birkaç gün bahçede gözetim altında tuttular. Oskar getirilen yeşilliklere itibar etmez göründü lakin yalnız kaldığı zamanlarda ucundan kıyısından yediği anlaşıldı.

Kış güneşi bile olsa azıcık ısıtan güneş Oskar’a can getirdi. Ufak ufak avluda dolaşmaya başladı. Sonra işi ilerletti duvara tırmanmayı alışkanlık edindi. Kuyruğunu oynata oynata duvarda pıtı pıtı yukarı doğru ilerledikçe koğuş tempo tutuyordu.

-Hadi Oskar hadi oğlum!

-Oskar sana güveniyoruz, bugün başaracaksın!

Tezahüratlar eşliğinde duvara tırmanan Oskar birkaç metre sonra pat diye gerisin geri düşünce yardımına yeniden koştu Hakkı bey. Koğuştan iki sandalyeyi duvarın dibine getirerek aralarına battaniye gerdi. Artık Oskar yere değil battaniyenin üstüne düşüyordu.

Ama Oskar da bunca ihtimamın hakkını verdi ve gün gün daha yükseklere tırmanmayı başardı. Üç metre. Dört buçuk metre, beş metre derken altı metrelik duvarın üstünde ki tellere kadar tırmanmayı başardı.

İşte artık duvarı aşıp özgürlüğe koşacak diye heyecana kapılmışlardı ki Oskar’ı bekleyen büyük tehlikeyi fark ettiler son anda. Kargalar… Duvarın üzerinde uçuşan kargalar pike yapmaya başlayınca yürekleri ağızlarına geldi.

-Boş ver hocam onlar da can. Onlar da rızıklarının peşinde, diye teselli etmeye kalkanları Hakkı bey nemli gözlerle karşılayınca yufka yürekler yeniden titredi. Ve Oskar son kez duvardan düşünce derin bir nefes alan Hakkı bey Oskar’ı koğuşta himayesine aldı.

Kendisine koğuşta yer ayrılan Oskar kalorifer peteklerinden birinin üstünde koğuştakilere arkadaşlık etmeye başladı. Başladı da en büyük sıkıntı Oskar’ın sık sık gezintiye çıkıp kaybolması. O kaybolunca millet başı önde dikkatli adımlarla yürüyerek Oskar’ı aramaya çıkıyor. En son olmayacak bir yerde bulununca da derin bir nefes alıyorlar.

Hakkı bey baktı böyle olmayacak ona bir yuva yaptı. Plastik soda şişelerinden birine ateşte kızdırdığı iğne ile delikler açtı. İçine birkaç damla su damlatıp her gün taze yeşillik koyarak Oskar’ı soda şişesinden evinin içinde muhafaza etmeye başladı. Havalandırma saatlerinde artık Oskar da diğer mahkumlar gibi bahçeye çıkıp volta atıyor.

Oskar sadece koğuştakilerin değil koğuştaki ailelerin de gündemi olmaya başladı artık. Her görüşte Oskar hakkında babalarından malumat alıyorlar. Hakkı bey, Oskarın koğuşa geldikten sonra iki santim daha büyüdüğü iddiasında ısrarlı lakin diğerleri bu konuda onun kadar emin değiller.

-Yok, hocam bak boyu aynı. Sana evladın kuzgun görünüyor.

-Olur, mu hocam ilk geldiğinde ancak baş parmağımın üstüne kadar uzanıyordu kuyruğunun boyu. Bak şimdi parmağımı aşıyor.

Oskar’ı aramalarda infaz koruma memurlarından saklayabilmek de ayrı bir dert. Yakalansa nereyi boylayacak Allah bilir.

-E be evladım, hadi dışarıda polisler vaar, hakimler vaar, savcılar vaar bizi buraya zorla getirdiler de senin ne zorun vardı evladım buraya gelecek?

-He Oskar sen bize arkadaşlık etmek için mi geldin? Seni nereye saklayayım ben şimdi.

Hakkı beyin Oskar’la konuşurken sesindeki şefkate karşılık Oskar’ın umursamaz duruşu, tam bir haylaz ergen evlat tavrı ama naparsın. Evlat işte atsan atılmaaz, satsan satılmaz.

En nihayetinde geçmek bilmeyen günler tükendi ve Hakkı beyin yatarı bitti. Tahliye günü yaklaştı. Hakkı beyi ise evladının akıbeti endişesi sardı. Napsın şimdi bu Oskar’ı? Arkada bırakmaya gönlü el vermiyor. Ona kendisi gibi şefkatle bakacaklarını biliyor ama yine de işte… Yanında götürse yenge hanımın gördüğü anda çığlık çığlığa kanepenin üstüne fırlamayacağının garantisi yok. Bir de zaten gardiyanlardan saklayarak dışarı çıkarabilmek tam bir macera.

Ama Hakkı bey o macerayı göze aldı ve şimdi Oskar özgür.

Haydi git Oskar, başını göğe kaldır uzun uzun seyret gökyüzünü. Çimenlerin arasında bunca günlük esaretin acısını çıkar. Gönlünce toprakların üstünde koştur. İştahla ne bulursan ye. Ama kargalara dikkat et Oskar, hem de çok dikkat et.

Ha bir de Oskar, geride kalan mahpusları da unutma olur mu?

Sen Geliyorsun / Gülçin Beyza Yalçın

Sen geliyorsun

Bahar dokunuşu kadar narin, yaz güneşi denli sıcak

Ellerinde umutlar…

Yüreğim kanatlanıyor

Gözlerimde gökkuşağı

Dudağımın kenarında tebessüm……

***

Allahuekber… Allaaahuekber…Sabah ezanı mı o? Hay Allah! Birkaç saat bile olsa uyuyabilseydim… Nasıl geçecek bu gün? Mesai saatinin başlamasına daha saatler var… Tükenir mi geçmek bilmeyen bu dakikalar?

***

Bu gün Cezaevi Kurulu karar verecek onlarca senedir, yüzlerce öğrenci yetiştiren bir akademisyenin aklının başına gelip gelmediğine, özgürlüğü hak edip etmediğine…Hazırlıklara başlamak için daha vakit çok erken. Hem millet uyusun bari biraz daha. Gürültü etmeden ne yapılabilir ki. En iyisi darda kalınan her anda çalınan kapıya müracaat. Evrad-ı ezkâr her derde deva her sıkıntıya çare.Ooof of!… daha saat ancak yedi olmuş. Mesainin başlamasına kurulun toplanmasına en az iki saat var. Balkonda günlük telaşına başlayanları seyretmek belki biraz zamanın geçmesine yardımcı olur…

***

-Haydi bakalım kuzucuklarııım, kahvaltı hazır. Çabuk! Çabuk! Çabuk! bu gün işimiz çok… Bi avukatı ara bakalım kurul toplanmış mı? Daha alışverişe çıkacaksınız. Hadi anasının kuzuları, hadi yavrularım. Bak bu gün büyük gün…

-Ay annem yaa daha sabahın körü. Biraz daha vakit geçsin öyle arayalım avukatı.

-Tamam, annem ama hadi kalkın bak markete gitmen lazım. Nişasta yok, baklavaya başlayacağım şimdi.

-Ben aldım dün nişasta.

-Mısır nişastası almışsın annem bana buğday nişastası lazım. Listeye yazdımdı görmemişsin galiba.

-Anne ne fark eder o da nişasta bu da nişasta. Markette elime bu geçti bunu aldım.

-Hadi hadi siz anlamazsınız. Fark eder tabi. Sen git onu değiştir abin de cevizleri kırmaya başlasın. Sonra beraber ayıklarsınız.

***

Beklemek azaptan beter. Seneler geçti de saatler geçmek bilmiyor. Herkes tedirgin, herkes endişeli ama kimse birbirine belli etmemenin telaşında. Zalim muktedirler daha da fazla zulmetmenin yolunu hep buluyor. Adli mahkûmlar yatarı bittiği anda tahliye olurken terör(!) suçlularının çıkıp çıkmayacağına ceza infaz kurumu heyeti karar veriyor. Sudan sebeplerle tahliyesi aylarca geciktirilen ya da yatarı bittiği halde Yargıtay onaması gelmediği için bırakılmayan yüzlerce insan var. Öyle olunca da her şey o kadar kuralsız ve keyfi ilerliyor ki avukatlar da dâhil kimse ne olacağı hakkında fikir beyan edemiyor.

***

-Oğluşuum avukat ne dediydi, kurul toplanmış mı?

-Toplanmış annem toplanmış daha 20 dakika önce sorduydun.

-Noolmuş bi daha sorduysam. Unutmuşum daha önce sorduğumu. Karar ne zaman belli olacakmış?

-Bilemem ki annem en erken saat üçte belli olur dedi avukat.

***

-Cevizler bittiyse getirin mutfağa

-Bak babam tembih etti baklava kırk kat olacak dedi. Tek tek sayacakmış.

-Tamam, gel bak bezeleri say işte. Tam kırk beze yaptım.

-Ay sayacak mıyım kırk tane bezeyi?

-Saycan tabi ben tek tek açıyorum da sen saymaya mı üşeniyorsun. Şahitlik edeceksen babana baklavanın kırk kat olduğuna. Video da çek sözlü ve görüntülü ispatlı…

-Ooo anne, normalde baklavaya o cevizin ancak yarısını koyardın. Ne o babama torpil mi?

-Hadi hadi gevezelik etme de kapıya bak. Teyzen yardıma gelecekti.

-Aa abla bizi beklemeden başlamışsın.

-Merak etme iş çok size de, şu ocaktaki kıymayı karıştır da topak topak olmasın.

-Vay vay bize hep patlıcanlı börek açardın, ne bu enişteye kıymalı börek mi?

-Nankörlük etme size de açmadım mı?

-Bilmem artık ben kıymalı hatırlamıyorum, bizi hep patlıcanlı ile kandırdın.

-Eee siz de yersiniz işte kıymalı börekten.-Hıh eniştemden kalırsa.

-Kalmazsa da canı sağ olsun. Adam beş senedir hasret. Sizi mi düşüncem?

-Aman da aman ne de kıymetli kocası varmış.

-Kıymetlim tabi, o benim dünya ahiret yoldaşım.

-Ağlamayacaksın ama de mi ilk görünce-Niye ağlayayım ağlanır mı hiç bu günde?

***

Haftalardır süren hazırlıkların son günü artık bu gün. Tüm aile seferber edildi. Herkes bir işin ucundan tutuyor. Tüm ev öyle bir temizlendi ki ne bahar temizliğinde ne bayram temizliğinde bunca özen gösterilmedi. Dört buçuk sene önce sabahın erken vakitlerinde ayrıldığı evine yeniden kavuştuğunda evin direği, her şeyi hiç ayrılmamış gibi bulsun. “O” gittikten sonra bir daha girilmemişti hâlbuki bu eve. Işıksız pencereleri ile gözleri kör olmuş, ölü bir beden gibi cansız ruhsuz kapkaranlık kalakalmıştı biz zamanların neşeli ışıl ışıl evi. O günden beri çok şey değişti aslında. Köprülerin altından çok sular aktı. Lakin bir zaman tünelinden geçip gelecek yolcunun hayata adaptesi için bir süre bari o ortamı yaşatmak lazım. Bıraktığım gibi buldum duygusu. Ashab-ı Kehf gibi bambaşka bir dünyaya gelecek hâlbuki beklenen yolcu.

***

-Otomatiğe bas bi abası annem geldi her halde, taze yaprak getirecekti.

-Anasının kuzusuu, hadi aşağı inin de ananene yardım edin elindekileri yukarı çıkarıverin. Sonra da ellerinizi yıkayıp bize yardıma gelin. Maydanozlar ayıklanacak.

-Kuzusu maydanozlara başlamadan bize bir de müzik açıversen.

-Ne istersin rap müzik mi rock müzik mi?

-Hele de bak maskaraya büyümüş de annesiyle dalga geçer olmuş.

-“Bahçada yeşil çınar” açayım mı?

-Yok, neşeli türküler olsun. “Eteği belinde” ya da “bahça duvarından aştım” bul.

-“Ateş attım samana” olur mu?

-Olur olur. Neşeli olsun da…

***

Aslında on gün önce gelmesi gereken misafir gelemedi. Pandemi dolayısı ile konulan sokağa çıkma yasağı yüzünden kurul toplanmadığı için tahliye kararı verilmedi. İstenildiği zaman gelişmiş imkânlar sebebiyle online olarak yapılabilen toplantı alternatifi bile düşünülmedi de bir bayram daha hırsızlar eliyle gasp edildi. Zaten sekiz bayramı gasp edilmiş olan ailenin bir bayramı daha kendi hukuksuz kanunlarına göre bile hukuksuz şekilde gasp edildi yeniden. Sayın çok değerli (!) devlet büyükleri bayram yaptı aileleri ile mutlu mesut. Ne önemi var ki tutsak kurbanların. Onları insandan sayan mı var da onların haklarını düşünsünler. Ne olur ki bir bayram daha ailesinden yuvasından ayrı geçiverse.

***

-Anneee… müjdee… müjdee… Avukat aradı. Kuruldan geçmiş babamın tahliyesi.

-Oh elhamdülillah… Ne zaman çıkarmış?

-İşlemler yetişirse beşten sonra yetişmezse yarına kalabilirmiş.

-İnşallah kalmaz yarına bu gece nasıl geçer yoksa?

-İnşallah annem de hazırlıklı da olmak lazım her şeye.

-Ablaa bak eniştem bugün çıkmazsa böreği biz yeriz değil mi?

-Assla yedirmem kimseye. Hele bir elini uzatan olsun.

-Kenarından azıcık tırtıklasak?

-Bi dene bakalım… Şu sarmanın altını kapatın biriniz benim ellerim hamurlu.

-Abla off sarma çok güzel koktu bi tane tadımlık alsam.

-Hele biriniz parmağını o tencereye uzatsın eline kepçeyi yer. Kimse o gelmeden tek lokma almayacak.

-Aman iyi iyi kadının kıymetlisi geliyor.-Anneciğim hadi bi daha avukatı ara ne zamana çıkarmış baban.

-Annem dedemle amcam cezaevinin kapısında bekliyor, çıkarsa hemen alıp getirecekler.

-Dedeni ara o zaman, bir şey söylemişler mi; tahminleri var mı?

-Annem iki sefer aradım zaten. Haber olsa hemen ararlar.

-Saat durmuş mu? Daha dördü yirmi geçiyor.

-Yok, yok annem heyecan yapma o kadar, daha vakit var.

-Ablaa ağlamayacaksın değil mi? Söz verdin bak ağlamayacağına.

-Aman niye ağlayacak mışım? Ağlamam tabi siz kendinize bakın. Video çekmeyi de unutmayın. Annemlere ben tembih ettim ama siz de bir daha söyleyin. Ağlayan olursa eve almam bak. Yetti beş senedir ağladığımız. Bugün, gülmek zamanı.

-Saat altı oldu dedeni bi daha arasan…

-Anneciğim darlamayalım, onlarda gergindir şimdi. Haber verirler gelecek olurlarsa.

***

Günlerdir beklenen haber geldi nihayet. Beklenen misafiri getiren araba yola çıkmıştır artık. Tam dört sene, sekiz ay, yirmi yedi gündür can yakan, gönül dağlayan hasretin bitmesine dakikalar var. 1731 gün geçerken kalan dakikalar geçmek bilmiyor. Heyecanlar dorukta diller kıpır kıpır duada.Allah’ım Allah’ım araba durdu işte… O geldi… Kanat açıp uçsa balkondan. Merdivenlere mi koşsa? Kalbi ağzında atıyor göğüs kafesine sığamıyor vahşi bir kuş gibi. Dizleri tutmaz oldu. Tutunacak bir yer arıyor. Sonra sendeleyerek ayakkabılarını bile giymeden merdivenlere koşuyor. Asansörü bekleyecek sabrı yok.Arabadan ilk “o” çıktı doğru balkona bakarak. Elinde o mahut mavi çöp torbası. Senelerdir beklenen özlenen “o”…İki hasret buluşuyor apartmanın girişinde. Verilen sözler bozuluyor. Senelerdir ip üstündeki cambaz gibi teyakkuzdaki duygular ipinden boşalmış zemberek gibi çözülüyor. Biriken acılar katarsis olup boşalıyor. Hıçkırıklar duvarlarda yankılanırken senelerdir ayrı yanakları ıslatan gözyaşları karışıyor birbirine.

***

Sen geldin ya

Kurudu hasret gözyaşları,

Yüzlerce geceyi ıslatan…

Çiçek açtı tebessümler…

Türkün Dolarla İmtihanı / Gülçin Beyza Yalçın

Aman Allah’ım!” diyorum yine yeni yeniden… Aman Allah’ım!..

Doların yükselişi durdurulamıyor ya aklıma hep trajikomik bir dolar hikayeleri geliyor. Ay, bu 1 dolarların ne hikâyeleri var ne hikâyeleri! Bizim evde de dokuz tane 1 dolarımız vardı , korkumdan yaktıydım. Hala yanarım o dokuz dolarıma.

Nasıl korkmayayım ki, arkadaşım ailece tatilde şehir dışındayken evlerine şafak baskını yapılıyor. Onlar evde yok ama muhtar eşliğinde evde arama yapılıyor ve ne bulunuyor bilin bakalım. Dört tane 1 dolar. Çekmecede onluk, yirmilik, ellilik dolarlardan bir demet halinde duran 234 dolardan, sadece dört tane birlik dolar ayrılıyor ve delil olarak alınıyor. Örgüt üyeliğine dört ayrı delil… ”Beş vahşi hayvan say.” diyen öğretmenine, ” Aslan, kaplan üç tanede fil .” diye cevap veren cingöz öğrenci zekâsında bir delil.

Ha bir de kocası müzisyen olan bir hanımefendi, mukabeleye çağırdığı komşusu tarafından “Fifici olabilir.” diye ihbar ediliyor. Kadıncağız ilk mahkemeye kadar aylarca içeride kalıyor. Sonra kocasının müzisyen olduğunu, düğünlerde sahneye saçılan dolarlardan bazılarının evde bulunduğu için delil olarak alındığını söylüyor, kocasının düğünlerde çekilmiş fotoğraflarını gösteriyor ve tahliye ediliyor.

Yavuz Bahadıroğlu’nun ”Sunguroğlu” serisi vardı. Bu tarihi romanlarda ‘Tapınak Şövalyeleri örgütlerinin gizli parolası olarak kenarı işaretli ”Bizans sikkesi” kullanıyordu. O aklıma geldi bak. Demek günümüzün gizli örgütü de ” Van dalır” üzerinden birbirini tanıyormuş.

Hmm, anladım baak… Demek örgüte üye olma ritüeli sırasında, bu 1 dolarları veriyorlardı. Şövalyelerin kılıç, esnafın şet kuşandığı gibi bir ritüelleri var mıydı ki ?

Yalnız anlamadığım bir şey var. Bu bir dolarlar sonrasında nasıl kullanılıyordu? Örgüt militanları, birbirlerini her gördükleri zaman, parola söyler gibi önce dolarlarını mı karşılaştırıyordu? Yoksa özel bir toplantı vb. bir araya gelmelerinde herkes sırayla mı gösteriyordu?

Belki de birbirlerini tanımayan örgüt üyeleri, parola olarak bir dolarlarını mı gösteriyorlardı birbirlerine? Dolarları cüzdandan çıkarıp mı gösteriyorlardı, çıkarmadan mı? Şimdi, tanımadığım biri yavaşça yanıma yaklaşıp, etrafı kollayarak, cüzdanını açıp gösterse var ya… Tövbe bismillah, ”Sapık vaar!” diye feryat figan milleti başıma toplardım. Yani aslında riskli bir durum.

Seri numaralarının hiyerarşik sıralamalarında herhangi bir fonksiyonu var mıydı? Daha büyük seri numaralı paraya sahip olanın daha üst düzey örgüt üyesi olması, ya da ne bileyim F serisinin yöneticilerde, diğer harfle başlayan serilerin normal örgüt üyelerinde olması gibi.

Peki, örgüte mensup esnaf ve iş adamları bu “1 dolar” sahiplerine indirim yapıyorlar mıydı? F serisine % 10, H serisine % 5 gibi. Yapmadıysalar büyük ayıp etmişler.

Gerçi adamlar da haklı. Yüzbinlerce üyesi olan örgüte(!) indirim yapsalar iş nereye varır.

Çok merak ettiğim bir konu daha var. O malum günden beri düğünlerde dolar saçma geleneği devam ediyor mu? Yoksa yerine başka bir adet mi ikame edildi? Zira o zamandan beri düğünlere gitmediğim için bilmiyorum.

Elinde önceden bir dolarlık banknot olan düğün çalgıcıları, o dolarları ne yaptı? Bozdurmaya kalksa büyük risk. ”Fifinin düğün imamı” diye tutuklanma ihtimali söz konusu. Yakmaya kalksa ülke ekonomisine zarar. Zor bir durum. Öyle ki bir dilencinin üzerinden F serisi bir doların çıkması medyaya bile yansıdı. İnşallah adamı örgütün “Dilenci imamı” diye tutuklamamışlardır.

Bizim evdeki o dokuz dolar nereden mi? Bazısı yurt dışından dönüşte elimizde kalan bozukluklar. Diğerleri de bir akrabamızın kızının düğününde sahneye saçılanlardan.

Bizimkine diyorum ki :

– Neden aldın o dolarları? Onlar çalgıcıların hakkı.

– Hatıra olsun diye aldım, diyor.

Yaa Beyefendi, gariban çalgıcıların rızkı olan o bir dolarları alırsan, Allah da insanın elinden mesleğini alır. Sorgusuz sualsiz ihraç edilirsin böyle…

Devlet bana dokuz dolar borçlu kısaca. Dolar kuru o zamandan bu zamana fırladı gitti. Hala yanarım, yanarım da o dokuz dolarıma yanarım.

Nerede Kaldı O İftarlar / Gülçin Beyza Yalçın

Bir Ramazan akşamı en yoğun saatler. Anneler sofraya son dokunuşlar için mutfakla yemek masası arasında mekik dokurken çocuklar sıcak pide kuyruğunda bekliyor, babalar ise yoğun trafiği aşarak iftara yetişme telaşında.

İftara misafir bekleyen evlerde telaş çok daha yoğun. Misafirler ellerinde tatlıları ya da çiçekleri ile birer ikişer konuk olacakları evlerin ziline dokunmaya başlamışlar bile. İftar saatine çok az kaldı.

***

-Aa kızlar hoş geldiniz! Ne iyi yaptınız, buyurun, buyurun.

Beş kişilik öğrenci gurubu daha önce de sık sık geldikleri Hatice ablanın zilini çalarken bu şaşkın ifadeyi beklemiyorlardı doğrusu. İçeri girdiklerinde şaşırma sırası onlardaydı. Her zaman sofraları donatan Hatice ablanın sofrası oldukça mütevazı idi bu sefer. Evin iki kızı ortaokula giden Aysel ve lise öğrencisi Leyla’nın sofrayı kurmak için girdikleri mutfaktan çıkarken yüzlerindeki şaşkın ifade annelerinden geri değildi.

Hatice abla öğrenci kızları içer alıp kapıyı kapattıktan sonra Aysel ile Leyla’ya seslendi.

-Hadi kızım salondaki masayı açın. Yemek servislerine beş tabak daha ilave edin.

Durumdaki garipliği çözmeye çalışan kızlar Hatice ablaya bakarken Halise dayanamayıp sordu.

-Hayırdır Hatice abla bir sorun mu var? Geleceğimizden haberiniz vardı değil mi?

-Şey aslında, Şeyma abla “Beş öğrenci arkadaşımız gelecek” demişti. Biz de hazırlık yaptık. Sofrayı kurmak için hazırlanırken iki arkadaşınız geldi “Abla yemekleri almaya geldik.” dediler. Ben de olan yemeklerin bize kadarını ayırıp geri kalan hepsini servis kaplarına doldurup verdim.

-Aa! Abla gerçekten mii?

-Amaan kızlar merak etmeyin siz, olan yemekler hepimize yeter. Yanına da hemen bir şeyler ilave ederim. Yabancı değilsiniz ya.

Evet, yabancı değillerdi. Hepsi ülkenin farklı yerlerinden gelen bu kızlar için gurbet eldeki ablaları hatta zaman zaman anneleriydi Hatice abla. Sık sık yemeğe davet eder, kızların hepsinin neyi sevdiğini bilir, lezzetli yemeklerinden daha çok güler yüzüyle kızları karşılardı. Kızları Leyla ile Aysel sık sık onlara ders çalışmaya gelir, gelirken de yine Hatice ablanın yaptığı poğaçaları börekleri tatlıları getirirlerdi.

Halise durumdaki garipliği çözmek için telefona sarılıp hemen Şeyma’yı aradı.

-Abla bir karışıklık var galiba. Hatice ablaya geldik ama başka kızlar gelip yemekleri almışlar.

-Ne? Hay Allah! Kim gelmiş?

-Merve bir arkadaşı ile gelmiş, yemekleri almışlar abla.

-Tüh ya. Yanlış gelmişler. Onlar sınav haftası diye evden çıkmak istemediler. Ben de Şerife teyzeden rica etmiştim “Yemek yapar mısınız, kızlar gelip alacaklar.” diye. Yanlış yere gitmişler. Dur ben bir Şerife teyzeyi arayayım.

Telefonu açan Şeyma’yı Şerife teyzenin sitemli sesi karşıladı.

-Kızım sizin kızlar hala gelmedi yemekleri almaya. Bak ben de iftara davetliyim. Hemen gelmezseniz geç kalacağım.

-Tamam, Şerife teyze hemen arıyorum kızları, dedi Şeyma. Şimdi Şerife teyzeye “Yok kızlar gelemeyecek.” dese onun çok kızacağını biliyor. Muhakkak yemekleri almaları lazım. Bu sefer yeniden Merve’yi arıyor.

-Kuzucuğum ben size yemekler Şerife abladan alınacak demiştim, siz gitmişsiniz Hatice abladan almışsınız. Haliseler gideceklerdi oraya.

-Ay ablacığım bana Süheyla öyle dedi. Biz de gittik aldık Hatice abladan.

-Aman kuzum nolur gidin hemen Şerife abladaki yemekleri de alın, onları da yarın iftarda yersiniz. Kadın o kadar hazırlık yapmış. Çok ayıp olacak.

-Aa ama abla sınavım var gitmesem olmaz mı?

-Nolur kuzum bak sen git, sana söz Ramazan’dan sonra sana kahve ısmarlayacağım.

-İyi tamam bakalım Bu sözünü unutma ama.

Şeyma tam bir oh çekecekken yeniden çalan zil sesi ile irkildi. Telefonda sitemli bir ses. Habibe ablanın sesi.

-Şeyma sizin kızlar hala gitmemiş iftara. Bak arkadaşıma çok rica ederek iftar ayarladım. Kadıncağız bir sürü hazırlık yapmış gelen giden yok.

-Tamam, abla hemen arıyorum.

Habibe abla Hatice abla gibi kalender değildir, titizdir biraz sağ olsun. Her şeyin tam zamanında yapılmasını ister. Kızları o da çok sever ama böyle aksaklıklara dayanamaz.

-Şule kuzum neredesiniz varmadınız mı daha? Habibe ablanın arkadaşı sizi bekliyor.

-Abla evi arıyoruz. Birlik Apartmanın’a gittik. Ama başka bir Birlik Apartmanı daha varmış. Bulamadık onu. Adresi tarif eder misin bir daha?

-Hangi sokaktasınız siz?

-Menekşe Sokak abla.

-Yok, o sokağa değil ablacığım sokağın sonundan dönün ilk sağdaki sokak. Nolur kuzum çabuk olun.

-Tamam, tamam abla hemen koşuyoruz.

Şeyma, bir yandan yanındaki iki arkadaşı ile bir başka iftara yetişmeye çalışırken hiç durmadan gelen telefonlar arasında mekik dokuyarak, herkesin gideceği adresleri ayarlamaya çalışıyor.

Şükür sonunda Tuba ablaya zamanında yetiştiler. İçeri giren Şeyma’yı bir şok daha bekliyor. İçerisi ana baba günü gibi. Altı arkadaş geleceğiz dediği Tuba ablanın evinde altı kız öğrenci vardı zaten de asıl sorun, Şeyma ile beraber gelen Saliha ve Nazlı ile beraber dokuz kişi olmalarıydı. Kızlar sınıf arkadaşlarını da davet etmişler. Tuba abla ve kızı bir de oğlu ile toplam on iki kişi oluyorlar.

Şeyma’nın mahcup olduğunu gören Tuba abla hemen sarıldı Şeyma’ya;

-Hadi kızım, evlerimiz değil gönüllerimiz geniş olsun. Ne var, sığarız hepimiz de. Siz bize emanetsiniz. Önce Rabbimin sonra anne babanızın. Onlar burada ablalar var diye gönderdiler sizi bize.

Tuba ablanın sıcacık gülümsemesi ve sözleri ile rahatladı Şeyma. Hemen balkondan tabureler, çocukların odasından çalışma sandalyeleri taşındı odaya. Yeni servisler açıldı. Kâselerdeki çorbaların dumanı tüterken börek tepsileri geldi. Salata kâsesi kızlar arasında gezdirilip servis yapılırken Tuba abla kızların çok sevdiği içli köfte dolu kocaman tencere ile içeri geldi. Köfteler kızların tezahüratları eşliğinde tabaklara paylaştırıldı. Birbirine takılan kızların neşeli sesleri arasında iftarlar açıldı.

-Hadi Şeyma daha iftarını açmadın.

-Tamam, ablacığım açarım ben, siz başlayın.

Tabi Şeyma’nın iftarı açabilmesi için bütün evlerin iftar yerlerine gitmesi lazım. Tüm kontrolleri yapıp herkesin planlan yere ulaştığını öğrenen Şeyma derin bir nefes alarak hurmasını ağzına götürdü.

Şükür Şerife abladan yemekler alındı. Evin adresini bulan Şule’ler sağ salim Habibe ablanın arkadaşına yetişti. Hatice ablada kızlar, şıp-şak yapılan ilave yemeklerle iftarlarını açtı. Tuba ablada tüm kızlara sandalyeler tabureler bulundu. Tabakları farklı farklı olsa da herkese servis açıldı. Şimdi kızlar cıvıl cıvıl yeni gelen arkadaşlar ile tanışıyorlar. Yüzler gülüyor. Tuba ablanın sevgisi gurbet eldeki öğrenci kızları sımsıcak sarıyor.

-Haydi bakalım kızlar biriniz yemek duasını yapsın.

-Ey bizi nimetleri ile perverde eden ulu Sultanımız…

Yemek duasından sonra kızlar namaz için hazırlanacaklar. Ev sahibinin hazırladığı etekler baş örtüleri elden ele gezerken seccadeler serilecek. Nurlu bu ay gencecik nefeslerin ibadetleri ile donanacak.

***

Uzun zamandır bu neşeli iftar sofraları yok artık yurdumda. Sokaklarda telaşla iftara yetişmeye çalışan öğrenciler, onlara evlerini açan, annelik babalık yapan abiler ablalar yok. Bir samyeli kavurdu geçti ülkeyi. Şimdi Tuba ablalar, Şerife ablalar, Habibe ablalar Merve’lerle, Şeymalar’la, Salihalar Nazlılar’la beraber cezaevlerinde açıyorlar iftarlarını. Zalim muktedirler goygoycusu iktidar ile birlikte el ele, çoluk çocukları ile beraber kadınları doldurdular zindanlara. Öğretmen, hemşire, avukat, mühendis, doktor kadınları . Bir zamanlar öğrencilikleri esnasında gurbet elde onlara annelik yapan, sofralarını açan ablalar, teyzeler ile beraber. Hem de “Ablalık yapmak” gibi yepyeni(!) bir terör tanımı ile. Dünyada görülmemiş bir şekilde, geleneksel bir yemek olan maklube bile terör unsuru, o yemeği yemek için bir araya gelmek ise terör faaliyeti sayıldı. Sofralar öksüz kaldı, öğrenci evleri yetim. Bu ifritlerden kaçabilenler, sığındıkları ülkelerde yeni sofralar kurmaya çabalıyor yeniden.

Kim bilir belki de Rabbim, başka ülkelerde de bu sımsıcak sofralarını kurabilsinler diye tohumlar gibi dağıttı dünyanın dört bir tarafına, bu gönlü ve sofrası geniş civanmert insanları.

Zamane Dervişleri / Gülçin Beyza Yalçın


Küçücük tuvalet penceresinden dışarı baktı derviş. Neydi ki bu âlây-i vâlâ, bu tantana? Gösterişli doru atın üzerinde ki sırmalı kaftanlı ihtişamlı kavuğun sahibi, iki tarafı heyecanlı seyircilerle dolu yoldan şehre giriyordu.
-İşte dedi, işte bak… Gördün mü? Bunca itibarı bıraktın da ne oldu? Ne geçti eline? Tuvalet temizleyicisi olmak mıydı senin hayalin? Günler boyunca “Ciğerciii!” diye bağıra bağıra sırmalı kaftanınla ciğer sattın da ne oldu? Kabul edildin mi sanki dervişliğe. İşte senin bıraktığın yere hemen biri geldi bile. Onca ilimden, çabadan sonra sen burada tuvalet temizle.
-Ey nefis! Sen ne dersin?, dedi derviş. Sen ne istersin? Eğer lüzum ederse fırça ile değil sakalımla bile süpürürüm tuvaletleri.
Üftade Hazretleri hemen yolladı dervişleri. Çağırın Mahmut Hüdai’yi, deyin ki “Sakal mübarektir, tuvalet süpürge ile de temizlenir. ”


Senelerce ilim tahsil eden Bursa Kadısı, şanlı, şöhretli Mahmut Hüdai bir gün Üftade Hazretleri’nin kapısını çalmıştı. Derviş olmaktı niyeti.
-Yanlış kapı burası evlat, dedi Üftade Hazretleri. Burası varlık kapısı değil yokluk kapısıdır. Soyunabilir misin ki tüm varlığından?
Kadılık yaptığı günlerde rüyasında gördüğü cehennem manzaralarını ve cehennemde tanıdığı bazı insanların da azap gördüğünü hatırladığı anda, o geceki dehşet kapladı yine 36 yaşındaki genç kadı Mahmut Hüdai’yi.
-Evet, dedi, bırakırım her şeyi. Yeter ki sen el ver, kabul et dervişliğe. Hac yolunu senin himmetinle iki günde gidip gelen ihtiyar gibi himmetinle aşılmaz dağları aşayım, geçilmez denizleri geçeyim.
Gerçekten de bıraktı Kadı Mahmut, dünya sultanının sofrasında oturmakla bulaştığı kirli ünvanları, malı mülkü de tuvalet bile temizledi dergâhta. Bıraktı da asırlardır manevi atmosferine sığınılan gönüller Sultanı Aziz Mahmut Hüdai oldu.


Biz de çıktık geçmiş zaman dervişlerinin izinden yollara. Dünyayı hercümerç eden havarilerle başlayıp, İslam’ın sınır boylarını kabirlerinin taşları ile çizen sahabelerle sürüp, erenlerle, dervişlerle devam eden yollara. Önündeki üç nurlu kandilin ardından ta Bursa’ya galen Buhara’lı Emir Sultan’ın izinde. Ya da, ta Tuna nehrinin kaynağına Blagay Tekkesi ile gönüller inşa etmeye yola çıkan Sarı Saltuk Sultan’ın peşinde.
Amma lakin Derviş Yunus’un deyişiyle bu uzun mu uzun yolun menzili çoktu, geçidi yoktu ve derin suları vardı. Kolay aşılmaz bu yolda tüm dünya yüklerinden kurtulmak, azığını sağlam tutmak, gemiyi de sağlamlaştırmak gerekti.
Bize bir şey vaat edilmedi bu yolda. Ne han ne hamam, ne mevki ne de makam. Lakin bulana rıza vardı bu yolun sonunda.
Derdimiz Abdulkadir Geylani’nin “Ey evlat! Ne zamana kadar kabukla oyalanacaksın. Kabuğu bırak. İçindeki öze ulaş. ” dediği cevhere ulaşmaktı. Ama kolay mıydı kabuğundan soyunup içindeki öze ulaşmak? Kaf Dağı’nın ardındaki zümrüdüanka kuşunun yuvasında değil ki mumdan gemilere binip ateşten denizleri geçerek ulaşasın.
Biz yapamadık, Aziz Mahmut Hüdai gibi kendi irademizle belki ama, cebri lütfi, Kuddüs isminin tecellisi ile arındırdı bizi tüm kirimizden pasımızdan. Tüm bizim sandığımız varlığımızdan. Ardına sığındığımız, enaniyetimizi besleyen aralamaya dahi cesaret edemediğimiz tüm kabuklarımızı tek tek soydu zalimler eliyle. İşimizi, itibarımızı, servetimizi, diplomamızı, mesleğimizi, toplumsal saygınlığımızı, geçmişimizi, arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, hatta ve hatta ana babamızı, emaneten verdiği birçok nimeti. Mezarda hiç olmadan önce hiç eyledi bizi Yaradan.
Yunus Emre gibi dergâha eğri odun getirmeme düsturu ile çıktığımız yolda, görmediğimiz fark etmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz, doğru odunların arasına karışan eğri odunlarımızı tek tek suratımıza fırlattı Rabbim. Koca Yunus gibi şişeyi taşa çalamadık lakin Mevlam terbiye etti bizi taştan taşa çalarak.
Hacı Bayram Veli’nin dervişleri gibi bir imtihana tutulduk. Hani İkinci Murat; Hacı Bayram Veli’nin müritleri ilimle, irfanla uğraşsınlar, manevi kandil olsunlar memlekete diye askerlik ve vergi borcundan muaf tutunca, dergâh gün be gün büyüyen kalabalıklarla dolup taşmıştı da ülkenin ekonomisini bile etkiler hale gelmişti ya. İşte o zaman, Hacı Bayram Veli “Benim bir buçuk müridim vardır sultanım, isterseniz imtihan edelim. ” demişti Sultan Murad’a. Bir çadırın olduğu meydana müritlerini toplayıp “Kim benim ile Allah yoluna kurban olma ister?” deyince bir kadın ve bir erkek çıkmıştı o kalabalıktan. Bu iki kişiyi alıp çadıra giren Hacı Bayram Velinin çadırından dışarı fışkıran kanları gören kalabalık anında itişip kakışarak dağılmıştı da” İşte sultanım” demişti Hacı Bayram Veli, çadırında kestiği koçun başında “işte benim gerçek müridim bu iki candır. Sen diğerlerinden vergini al da aksamasın devletin işleri.”
İşler yolundayken kıyıdan köşeden yanaşan, köşe kapmaya çalışan, çoluğunu çocuğunu gözü kapalı emanet eden binlerce insan az biraz tekleyince işler, anında toz olmakla kalmadı, iftiracılar ve zalimler güruhunun saflarına karışıp talana gaspa ortak oldular. Lakin kalanlarımız bir erkek ve bir kadın değildi şükür ki. Kadınlarımız iki kişilik yük kaldırdı bu ifritten günlerde. “Gözün arkada kalmasın, Rabbim bizi zayi etmez” diyen Hazreti Hacer gibi, erinin ardında dimdik durmakla kalmadı da erlerden çok yiğitlik sergiledi eşkıyalar topluluğuna.
Hırsızlarla katillerin ortaklaşa yaktığı iftira ateşlerine atıldık. Hem de Kâbe yolcusu sandığımız, miting kürsülerine Kur’an-ı Kerim yerleştirmiş haramiler tarafından. Ashab-ı Uhdud gibi, çoluk çocuğumuza varıncaya kadar. Yaşlılarımız kadınlarımız bebelerimiz dolduruldu ateşten hendeklere çaresizce izleyip gözyaşları ile feryat ederken bizler. “Ya bana itaat edeceksin ya da ateşe gireceksin! ” diyen zalim muktedirin itirafçı-iftiracı olma teklifine “Hayır! “ diyen yüz binlerce insan, kazılmış ateş çukurlarına atılan Ashab-ı Uhdud gibi korona çukurlarına atıldı. Ashab-ı Uhdud ile birlikte Anacığının kucağında ateşe atılırken ”Anneciğim sabret, sen muhakkak ki o hak üzeresin. ” diyen emzikli bebe gibi müjde verdi “Anneme selam götürün kuşlar. ” diyen ”Kedi, annem nerede? ” diye soran yavrularımız.
Binlercemiz çile hücrelerine kapatıldı zalimler eliyle. Erbainler çıkarıldı ardı ardına. Binbir günlük çilelerimiz toplamda milyonlarca günlük çile çıkarmaya erişti. Çağımızın evliyaları olmaya aday oldu binler, on binler kapatıldıkları zindanlarda da gece gündüz evrad-ı ezkarla çınlattılar zindanın duvarlarını. Birikmiş tüm kamplarımızı yaptık, çetelelerimizi tamamladık. Unuttuğumuz ya da vaktimizin olmadığı itikâf ibadetini hatırladık. Bu ağır yükü dünyanın dört bir yanına taşımak için inşallah zindanlarda evliyalar yetiştirdi Rabbim binlerce. Himmeti yüzlerce yıldır devam eden manevi gönül erleri erenler evliyalar gibi.
İmam Hanefi’lerin İmam Hanbeli’lerin yolundan gittiler de âlimlerimiz, eyvallah etmediler zalime. Zalim muktedire fetvacıbaşılık eden Bel’amlar zırhlı mercedesler ve gasp edilmiş saraylar ile onurlandırılırken(!) kendi zamanının zalim muktedirlerine memurluk etmediği, zulmüne kılıf olacak fetvalar vermediği için zindanlarda kırbaçlanarak, işkence edilip zehirlenerek şehit edilen İmam Hanefi’ler İmam Hanbeli’ler gibi, “Bana teklif edileni kabul etmektense zindanları yeğlerim. ” dedi yetmiş seksen küsür yaşındaki kaddi bükülmüş, başları karlı dağların tepeleri gibi bembeyaz pirifâni âlimlerimiz.
Binlercemiz Kapadokya dehlizlerini ev edinen imanlı kalpler gibi gizlendi Ashab-ı Kehf mağaralarına. İsimlerinden bile vaz geçti de varken yokluğa karıştı. Zalimin eline geçmemek, işini kolaylaştırmamak ya da kardeşine iftira atmamak için kendi iradesi ile gün ışığından bile vaz geçti.
Yüzlercemiz hicret yollarından denizlerde, nehirlerde, korona virüs hücrelerinde, eli ayağı kelepçeli hastane yatağında şehadet şerbetini içti, ardında kalanlara şefaat etmek üzere.
Kalem tutan eller başka aletler tutar oldu helal rızkını çıkarmak için. Akademisyen bağ budayarak kazandığı yevmiyesini bölüp zindandaki arkadaşının hanımına götürdü. Öğretmen bacılar badanacı abla oldu, hakime hanım gündeliğe gitti. Cübbesi gasp edilen savcı zeytin sattı pazaryerinde, akademisyen fabrikada makinaların başına geçti, savaş pilotu çiğ köfte tezgâhının başına. Meriç’i geçip Ege’yi aşabilenlerimiz mülteci kampında verilen yevmiyenin yarısını böldü de esir kardeşlerine gönderdi. Helal rızkını kazanırken kaza geçirip vefat etti, öğretmenler, polisler, öğrenciler. Yine de zalime boyun da eğmediler eyvallah da etmediler kendilerinden önce gelen ışık süvarilerinin yaptığı gibi. Tav olmadılar geçici dünya malına makamına, zulme bel veren, omuz tutan meslektaşları gibi.
Rabbim bilmiyoruz muradın nedir? Haddi aşan günahlarımızı dünyada temizleyip ahirete hazırlamak mı? Yoksa murad ettiğin makamlara ulaşmakta gösterdiğimiz tembellik yüzünden menfi ibadete zorlamak mı? Geçilmez yollardan geçirerek, murad ettiğin bizlerin omuzlarını kuvvetlendirmek mi? Nam-ı Celili Muhammed’iyi dünyanın dört bir tarafına ulaştırmak için yola çıkan acizlerin sayısını artırmak mı? Yoksa kıymetini bilemediğimiz lütuflarını hatırlatmak mı?
Rabbim muradını muradımız eyle. Rızanı yoldaşımız. Önceki büyüklerin yüklerini yüklenen bu acizlere merhametinle muamele eyle. Zalime verdiğim mühleti sonlandır da yetiş imdadımıza, yetiştir erlerini erenlerini…
Bu çağın sürgünleri bizler, Limni adası sürgünü Niyazi Mısri gibi inleyerek diyoruz ki:
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber…
Lakin biliyoruz Rabbim, zalimlerden de haberdarsın biz mazlumlardan da…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑