Muhsin Bey’e / Gökhan Bozkuş

Kapı açık, pencere de

Hava eksi yedi derece

Sen geldin kelimelerinle

Nazik olacak gerçekten Aliler

Aliler Nazik olacak Muhsin Bey

Çiçekleri suladığını düşledim

En güzel kelimeler ve muhayyel 

En güzel dileklerin içinden 

Haroşa örgüsü gibi gün yine

Umudumdan döktüm umduğumdan

Muhsin Bey, Muhsin Bey insanlar

Seviyorlar galiba gürültüyü

Yağmura da aşina değil birçoğu

Oysa gözden akan su ile çeşme

Dereden çağlayan ile Dicle

Nasıl bir olabilir

Çiçekler galiba 

Yine ölmüş Muhsin Bey

Elimi bile sürmediğim bu çağda ben

Şakirlerin öldürdüğü gelinciklerle

Taşlar görüyorum içimde 

İnsanlar diyorum Muhsin Bey

Yuf içiyorum Ruhi’den 

Geldikçe aklıma yuf…

İkbaline idbarına yuf…

Farzımuhal tutuyor omuzlarımdan

Umut bir kuş diyor ve

Ve sus içiyorum Muhsin Bey

Mika suratlı bu dünyadan

Karıncaların aradığı suyu arıyorum güya

Yer çamur, gök çamur

Ezilenlerin ahıyla mağrur ekâbirler arasında

Müzeyyen Senar dinliyorum Muhsin Bey

Ateşi var dünyanın buzları eriyor 

Güle gül diyor insanlar

Gül-i rânâ’lar lugatte küf

Galiba ben en çok

Sabırdan yoruluyorum Muhsin Bey

Gökhan Bozkuş 

Kürtçe Bilmem mi Gerek / Gökhan Bozkuş

“Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek”  Yavuz Turgul’un yönettiği Şener Şen ve Meltem Cumbul’un başrollerinde oynadığı Gönül Yarası filminden bir replikle başladım yazıya. Filmde Aynur Doğan Kürtçe “Dar Hejiroke” şarkısını okumaktadır. Şarkıyı ağlayarak dinler Dünya (Meltem Cumbul)

Nazım (Şener Şen) : Kürtçe biliyor musun?

 Dünya: Hayır

 Nazım: O zaman niye ağlıyorsun?

 Dünya: Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?

Çok severek dinlediğim şarkılardan ikisinden söz edeceğim.

   Kaç kez üst üste dinledim hatırlamıyorum. Bu şarkıda ruhuma iyi gelen bir şeyler vardı. Birkaç kelime hariç anlamını  bile bilmiyorum. Türkçesi “bir rüya” Arapça orijinal ismi “holm” Tunuslu sanatçı Emel Mathlouthi’yi dinlerken zannediyorsunuz ki bütün bir tarihin acıları, kederleri omuzuna konmuş söyleyenin. Bıkmıyorsunuz. Dinledikçe bir daha dinlemek istiyorsunuz bu şarkıyı. Sözlerini merak edip araştırınca daha bir güzel gelmeye başlıyor Holm. Sanatçı Tunus’un dışında çok sayıda Ortadoğu ülkesinde konser vererek sesini ve müziğini başta Nobel Barış Ödülü Töreninde sahne alarak Ortadoğu dışına da taşırmıştır. Holm (Bir Rüya) isimli şarkısını 2020 yılında tek ses, tek enstrüman olarak akustik gitar ve dizüstü bilgisayar ile kaydeden şarkıcının klip çalışması kısa süre içerisinde milyonlarca insan tarafından dinlenerek beğenilmiş. Hissedilerek yazılanın, hissesilerek söylenenin dünyanın öbür ucunda o sözleri hiç anlamayan birini etkileyebileceğine çok güzel bir örnek olan bu şarkının sözleri :

“Gözlerimi kapatabilseydim Rüyalar elimden tutup götürürdü

Yükselir, süzülürdüm yeni bir gökyüzünde

Kederlerimi unuturdum.

Hayalimde seyahat edebilseydim

Aşkın ve umutların yeşerdiği, acının dindiği

Saraylar ve geceler yaratırdım.

Yarattığımız her şeyi yok eden

Acımasız gerçeklerin bıraktığı

Zulüm, ızdırap ve çileyle gölgelenmiş

İnsanlar gördüğün bir dünya.

Bizi, düşlerimizi ezen

Tüm yürekleri karanlık ve aç gözlülükle dolduran

Zorbaların yükselen duvarlarını gördüğün bir dünya. “

Sareri Hovin Mernem

  Türkçesi Turnam Gidersen Mardin’e olarak bilinen bir Ermeni halk şarkısıdır Sareri Hovin Mernem. Ve Lena Chamamyan’ın sesiyle efsaneleşmiştir. Bir ağıt, bir yakarış, ürkek bir meydan okuyuş taşıyor bu güzide eser. Bu şarkıya ağlamak için Ermenice bilmeye gerek yok. Boğaza düğümlenen sözlerin, ağladın ağlayacakken tıkanan gırtlağındaki yanmanın, hasretin ve bu hasrete rağmen gayretle ayakta durmaya çalışmanın tercümana ihtiyacı yok.

İnsan kalabilenlerin kalbinden sızanlar hangi dilde, hangi dinde, hangi kültürde olursa olsun insan kalabilenin bamteline dokunur, dokunuyor, dokunacak.

Sareri Hoven Mernem pek çok müzisyen tarafından seslendirilmiş Ermenice bir ağıttır. Babası Maraşlı, anne ise Mardinli ve Diyarbakırlı Lena’nın; bir yanı Ermeni, bir yanı Süryani’dir. Suriye’de geçen çocukluğu bugün Paris’te bir sürgün hayatıyla devam etmektedir. Yersiz, yurtsuz olmuşluk sesine, yorumlarına buluşmaştır adeta. Sözlerini anlamasanız da insana bir hüzün bırakır…

Dağların rüzgarına öleyim
Yarimin boyuna öleyim
Bir yıldır ki görmemişim
Görenin gözüne öleyim

Durmuşum gelemiyorum
Dolmuşum ağlayamıyorum
Bir yıldır ki görmemişim
Görenin gözüne öleyim

Nehirler su getirmiyor
Yarimden haber gelmiyor
Kalbin soğumuş olmasın
Kalbinin yeli gelmiyor

Zweig’i Ararken / Gökhan Bozkuş

Kottbusser Damm’daki kütüphanedeydim. Raflarda titizlikle bir şeyi aradığımı ve bulamadığımı anlamış olacak ki görevli kadın yanıma geldi ve yardımcı olmak istediğini söyledi. Teşekkür ettikten sonra “ich suche Zweig” dedim. Zweig’i arıyorum. Görevli kadın benimle gelin lütfen derken benim zihnimde bir yazı konusu çoktan oluşmuştu bile. Ömrü arayışla geçen, hikayeler, romanlar, biyografiler yazan , kendi memleketinde anlaşılmayan ve nihayetinde sürgünü tadan Zweig’i arıyordum.  Ne tuhaf dedim kendi kendime. O da kendini arıyordu. Ülkesinden uzakta ülkesine ağlıyordu. Yanında biricik eşi ile bu acımasız dünyayı düşünüyordu , insanlığa ve ülkesine musallat olmuş diktatörün pervasız oluşunu,  zulmünü belki de. Satranç yeni bitmişti.  Ama Zweig’de derin yaralar. Bitmiyordu zulüm , gitmiyordu diktatör. Dinmiyordu masumların gözyaşları. Haykıramıyordu herkes onun gibi. Zehiri yutmuş ve karısı Lotte ile ele ele Brezilya’da bir yatakta ölüme gidiyordu. Kendini bulamamıştı o. Sorularına cevap bulamamıştı o. Ve ben şimdi onun yaraları ile taptaze yaralanmış olan ben… Onun sürgüne zorlandığı bir iklimde, bir kütüphanede, onun dilini konuşan bir hanımefendiye ‘ich suche Zweig’ diyorum. Ne tuhaf. Ben Zweig’i arıyorum diyorum. Bulabilir miyim bilmiyorum ama görevli kadın nazikçe sordu. Hangi dilden olsun Zweig. Almanca olabilir dedim. Kendi diliyle anlamak istiyorum onu çünkü.  Tuhaf bir şey oldu sonra. Sormadığım halde, bana isterseniz Kürtçe Zweig kitapları da var dedi. Maskemi hafif indirdim ve tebessüm ettim acı acı. Kürtçe benim ana dilim ama anlayamıyorum hanımefendi. Sadece anamın ‘ez kurban’ sözleri dil azığım olarak kaldı dimağımda. Şaşırdı ve tekrar sordu. Anadilinizi anlayamıyor musunuz , dedi. Uzun hikaye dedim ve onunla Zweig’in kitaplarının olduğu raflara doğru yürüdük.

Ne tuhaf bir dünya. Ne tuhaf zamanlar. Aynı dili konuştukların seni anlayamıyor ve sen uzak diyarlarda zihin sancıları içinde intihar edip giderken senden iki yıl sonra o gitmez yıkılmaz zannedilen diktatör ölüyor hem de bütün kirli sistemi ile birlikte…

Ne tuhaf onu bir de kendi diliyle okumak istiyorsun ve onun diliyle konuşan biri sana kendi dili ile konuşamayan sana bir tokat gibi hatırlatma yapıyor.  Ne tuhaf.

Gökhan Bozkuş

Alışıyor İnsan / Gökhan Bozkuş

  Kaldırımlara ürkek bir yabancının ayak basması nahifliğinde dokunan adımlar gibi düşüyordu yağmur taneleri. Onları yakalamaya çalışan minik, haylaz sarı sarı kedi yavrusu gibi görünen yerdeki yaprak denizi arasında yürüyordum Berlin sokaklarında. Seviyorum sonbaharı. Yağmuru, sararmış yaprakları, yağan yağmuru. Kasvetli bir havası var, diyor yeni gelenler. Maviye hasret kalıyoruz burada, diyorlar. Evet doğru. Alışıyor insan zamanla. Neye alışmıyor ki.. Berlin ve sokaklarına aşina olduğunuz Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali de diyor ya: “İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.”

İnsancıklar isimli romanında Dostoyevski de “Fakat insan her şeye alışıyor” diyor. Alışıyor insan. Kapkara bulutlara da, mavisiz gökyüzüne de , yaprak denizine de alışıyor. İşte böyle bir sabah gözüme takılan bir yaprağın hikayesi yazdırdı bana bu yazıyı. Trene binmek üzereydim. Kapıya yakın olan adamın sağ ayağına ilişti gözlerim. Simsiyah botun arkasına dalından kopmuş ıslak bir yaprak adeta sarılmış da yolculuğa çıkmak istiyor gibiydi. Tutunuyordu simsiyah bota. Tutunmak istiyordu. Belli ki alışamamış o. Belli ki kaldırımlar ısıtmamış kurumak üzere olan damarlarını. Belli ki ağaca özlem dolu. Muhayyilemde istifhamlar… Zihnimde uçuk kaçık sorular . Düştü , tutunamadı o sarı yaprak , tutunamadı. Bir kuleden boşluğa kendini bırakan uykusuz gecelerimin öznesi, özneleri gibi bıraktı kendini. Herkes trende yer kapmaya çalışırken ben o yaprağa bakıyordum. Bırakmadım onu yerde. Bırakamazdım. O sadece bir yaprak değildi artık benim için. Yaprak evi dediğim defterime koyacağım. İçinde İstanbul’dan, Ankara’dan yapraklar da olan defterime . Tutunamayan bir yaprak üzerine çok şey yazmak, söylemek mümkün. Ama şimdi susma vakti. Heba romanının yazarı Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi. “Dünya çok gürültülü. Yeterince gürültülü.” Şimdi susma ve tutunamayan yapraklara kulak verme, onları dinleme vakti. Oğuz Atay şerh ediyor şimdi hissettiklerimi…

   Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı.

Gökhan Bozkuş

Dengbejlerden Edip Cansever’in Karanfillerine / Gökhan Bozkuş

1941’de başlar Adana sürgünü Abidin Dino’nun. Yedi dil bilen , Cenevre’de doğan, Avrupa’nın farklı ülkelerinde eğitim gören Dino, paşa torunudur aynı zamanda. Kendisini sanat alanında çok geliştirmiştir. Avangart edebiyata ve sanata çok yakındır. Bu sürgünde tanışır Adana’nın kara kuru, zayıf, tek gözü görmeyen 17 yaşlarındaki delikanlısıyla. Çizdiği resimleri bu gence gösterir, onun yorumlarına göre bazılarını ön plana çıkarır bazılarını da yırtar atar. O delikanlının beğenmediği çizimler çöpe atılıyor, beğendikleri ise sergilere konuyordu. Ne Kübizm’i bilir, ne Ekspresyonizm’i ne de Emresyonizm’i o delikanlı. Ama fark etmiştir Abidin Dino o tek gözdeki cevheri. Alvarlı Muhammed Lütfi diyor ya hani “Cevâhir kadrini cevher- fürûşân olmayan bilmez”. İşte böyle bir cevher-füruşandır Abidin Dino. Zülfü Livaneli sordum bunu bir gün Yaşar abiye der. Öyle ya… Bu nadide zevk, bu estetik güven nereden geliyordu? Kim olsa merak eder. “Cığcık kilimlerinden” diye cevap vermiş. Cığcık nedir, diyebilirsiniz. Cığcık Kadirli’de Dokuz Bozdoğan köylerinden en kalabalık olanıdır. Adı da bu nedenle yerel Türkçe ağızda kalabalık anlamına gelen Cığcık’tır. Yaşar Kemal orada örülen kilimlerin motiflerini , köklerini, renklerini hafızasına büyük bir dikkatle kazımıştır. Tıpkı köy köy dolaşarak derlediği, klamları, hikayeleri, efsaneleri; dengbejlerin nefeslerini hece hece romanlarına yedirdiği gibi. Eylül ayı sayımızda başyazısını okuduğunuz yazarımız Mavi’nin bir cümlesi vardı. İnsan değer gördüğü yerde çiçek açar.

Yaşar Kemal’e değer veren, ondaki cevheri gören Abidin Dino onunla alakasını hiç kesmemiş. Türk ve dünya edebiyatına önemli katkılar sunacak olan Çukurova’nın bu delikanlısına hep destek olmuştur. Cığcık’ın ne olduğunu yazdım ama bazılarınızın zihninde “dengbej” sözcüğü takılmış olabilir. Dengbej nedir? Yaşar Kemal’i nasıl emzirmişler?


Kürt beldelerinde yaşayan halkların acıları, sevinçleri, türkülerin tanıdık sözleri ve şiirin yıpranmamış halini çıplak sesle dile getirenlere “dengbej” denilir. Deng ses demektir. Bej ise sese biçim verendir, sesi söyleyendir. Sese ruh kazandıran, sesi canlı hale getirendir. Sesi meslek edinmiş usta, mekânı ses olmuş insandır. Modern Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden olan Mehmed Uzun’a göre dengbej;

“Dengbej, sese nefes ve yaşam verendir.
Dengbej , sesi kelam, kelamı kılam, türkü haline getirendir.
Dengbej söyleyendir, anlatandır.
Tıpkı yazılı edebiyatın ilk dengbeji Homeros gibi.
Yani dengbej; söyleyen, sözü nakşeden, belleği canlı, diri tutan, hatta bellek olandır.”

Homeros demişken Yaşar Kemal’in Kürtlerin Homeros’u dediği ve çok etkilendiği Evdal’den bahsetmek istiyorum. Evdalê Zeynikê’den… O da değer gördüğü yerde çiçek açanlardandır. O da değer verdiği için çiçek açtıranlardandır. Annesinin ismi ile anılan nadir ozanlardandır Evdal. 113 yıllık yaşamının 100 yılı babasız geçmiştir. Üç yaşındayken vefat eder babası. Bu yüzden annesi Zeyne’nin ismi ile anılır. Zeyne’nin Evdal’ı yani Evdalê Zeynikê dengbejlerin en meşhurudur. Evdal’in değer verdiği iki çiçekten bir Temmo diğeri de bir turnadır. Onun  ‘qulingamın’ dediği ve üzerine stranlar söylediği meşhur turnanın hikayesi ve Evdal’ın yanından ayrılışı bambaşka bir yere alır götürür insanlarımızı. .Turnayı yaralı,kanadı kırık bir şekilde bulan Evdal,onun arkadaşları tarafından kendisi gibi yalnız bırakıldığını anlar ve onu tedavi ederek bir bakıma kendi çaresizliğiyle özdeşleştirir. Gözlerini kaybettiği zaman hikayelerini anlattığı iki çiçektir Temmo ve turna.
İnsan değer gördüğü yerde çiçek açar, cümlesini tekrar hatırlatarak Edip Cansever’in en sevdiğim şiirlerinden bir bölüm ile yazımı bitirmek istiyorum. Yaşar Kemal olsun Evdal olsun , Abidin Dino’nun dokunduğu başka kalem olan Orhan Kemal olsun . Kendisine verilen değerle yeşeren çiçek açan onlar, yüzler, binler olsun. Hepsini birkaç mısrada özetliyor Cansever

“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce. “

Gökhan Bozkuş

Gerçek Şiirin İzinde-2- / Gökhan Bozkuş

Şiir yazmak isteyen ya da yazmaya yeni başlayanlar için,  şiirin en güzel örneklerini vermiş olanlardan örnekler vereceğimi ilk yazıda belirtmiştim. Şiirleri dilden dile dolaşan şairlerden, şiirleri bestelenen, farklı dillere çevrilen şairlerden alıntılar yapacak ve onların şiire dair düşüncelerini ele alacağım. 

  Şiir nedir, sorusuna verilecek cevap; gelmiş geçmiş şair sayısı kadar farklı olacağı için bu sorudan önce “şiir neden yazılır, bir şair niçin şiir yazmak ister ?” sorularına cevap aramaya çalışalım. 

 

“elbette umutsuzluğa düşerim bazen

elbette umutluyum her zaman

neden yazılır bir şiir

neden okunur bunca yazı

çünkü nasıl aşılabilir başkaca

insanın karmaşıklığı” diyor Edip Cansever. 

 

Erbain isimli kitabına İsmet Özel ise aşağıdaki dizelerle başlar.

 

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

_Yaşama!

_Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: şiir. “   

 

Nobel Ödüllü Meksikalı yazar, şair Octavio Paz  “Şiir, üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır” der. 

 

   Şairleri şiir yazmaya iten duygunun izini sürdüğümüzde şiir yolculuğumuzda çok tenha sokaklar aydınlanacaktır diye düşünüyorum. Herkesin yaşadığı ama kelimelere dökemediğini, herkesin hissettiğini ama boncuk misali dizemediğini sunar şairler. Peki neden şiir yazarlar ? 

Aykırı şiirlerin şairi Ece Ayhan : 

“Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler “  derken emzirmek imgesi ile şiiri nerelere koymuştur ?

 Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” dediği gibi şairler şiirleriyle neye bürünürler?  Şairler şiirleriyle nasıl görünürler?

 Ünlü olmak, meşhur olmak için mi yoksa bütün o efsunlu dizeler? 

Yoksa bir kavganın, mücadelenin kılıcı mıdır insanı sarsan beyitler?

 

Sevgiliye söylenememiş yarım kalmış hecelerin kalpteki gölgelerinin kelimelere yansıması mıdır imgeler ?

 

  Şairler neden sığınırlar şiir kalesine ? Şairler mültecisi midir yoksa şiir ülkesinin. Eğer öyleyse neyden kaçarak iltica ederler ? Soruları art arda sayfalar dolusu dizmek, sıralamak mümkün. 

  Şairlerin kendi mısraları , kendi ifadeleri ile bu yolculuğa çıkalım istiyorum ki şiir yolculuğumuzda bize benzeyen portrelerin ellerinden tutalım. Tutalım ki ezberlenen mısraların attığı kalplerle kendi mısralarımızı buluşturalım. Buluşturalım ki gerçekten şiir yazıp yazmadığımızı anlayalım. 

  İlk yazıda da belirttiğimiz gibi herkesin yolu bir şekilde şiirle kesişmiştir bir dönem. Kolay mıdır peki “şair” sıfatını doldurmak ? İbni Haldun’a göre  “Söz sanatları arasında şiir, elde edilmesi zor bir melekedir.” İbni Haldun şiire sadece bir söz sanatı gibi yaklaşmaz. Ona göre şiir; bilginin, haberin, doğrunun, yanlışın ve hikmetin de kaynağıdır. Şiir, bütün bunları yine şiirin ilkelerine, kurallarına uyarak ifade eder. Nazan Bekiroğlu da merak etmiştir şairlerin neden şiir yazdıklarını. “Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım,” der.  Ece Ayhan’ın  “şiirimiz erkek emzirir” bakış açısına bir kadın olarak Nazan Bekiroğlu anne pelikan gözüyle bakarken Zülfü Livaneli şairi bir kavganın, mücadelenin dili olarak görür. Arafat’ta Bir Çocuk kitabında “Bir kavganın,bir mücadelenin, çiçek açan hayatın dilidir şiir. Kavganın içinde bir nabız gibi atar ve yüceltir onu” derken Cemal Safi; “Kavga ve savaşlarda önce şairler ölür.”  Der. Attila İlhan ise şairleri yaraları olan insanların nişanesi olarak görür. “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır.”  Şairler neden şiir yazarlar sorusunun peşine düşmüşken Charles Bukowski biraz karamsar bir pencere aralar bizlere. “Şiir yazmanın insanı uçurumun kenarına sürükleyen bir yanı var. “  

       Gerçek şiirin peşine düşen izciler olarak bu mecrada en güzel örnekleri vermiş olanları tanımamızda, onları anlamamızda çok fayda var. Bu yüzden onların şiiri neden yazdıklarını, şiirde hangi manayı buldukları önemli. Yaraları olanlar şiirleri sever diyen Attila İlhan “Sanıyorlar ki, ağırlığı bu coşkuya verirlerse, ortaya has bir şiir çıkar. Yanılıyorlar. Şiir, heyecanla aklın dengesini içerir. Heyecan, duygusal düzeydeki izlenimleri yoğunlaştırırsa, akıl bilgi düzeyindeki verileri şiire katar “  şiirin matematiğine davet eder bizleri. Ataol Behramoğlu ise bir organizmaya benzetir şiiri. “ Şairin şiiri, onun kişiliğidir; bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma.” Cahit Zarifoğlu niçin şiir yazıldığını direnmek , baş kaldırmak ile izah ediyor. “Sevgisizliğin dayatıldığı coğrafyalarda aşk şiiri yazmak bile başlı başına baş kaldırmaktır. “

Didem Madak’tan bir alıntı ile bitireyim yazımı. 

“Bilirim kim dokunsa şiire eline bir kıymık saplanacak. “

Bir Zorba Lazım Hepimize / Gökhan Bozkuş

İtiraf ediyorum. Kazancakis bugüne kadar baştan sona kitabını okuduğum ilk Yunan yazar. Sevdiğim, beğenerek dinlediğim birçok Yunan sanatçı var. Telefonumda en çok dinlenen müzikler arasında Evanthia Reboutsika var. Şu an bu yazıyı yazarken bilgisayarımda Carousel çalıyor. Geçtiğimiz sonbahar dünyaya veda eden Mikis Theodorakis yine en sevdiğim müzisyenler arasındadır. Keman dinlemek istediğimde nasıl İranlı sanatçı Farid Farjad dinlemek istiyorsam klarnet için de Yunan sanatçı Vassilis Saleas ilk tercihim olmuştur. Zorba romanı ve Kazancakis ile ilgili bir yazı yazacakken buralara neden geldim? Yunan toplumuna, edebiyatına, kültürüne karşı bir önyargım olmadığını belirtmek için. Teodoros Angelopulos filmleri ki üzerinde uzun uzun durmak gerekir. Bütün filmlerini severim ama özellikle; Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı ve Puslu Manzaralar’la ilgili siz değerli okurlarıma bir tahlil sözü veriyorum. 

Uzun bir girişten sonra Zorba romanına geleyim. Yazar önsöze şöyle başlıyor: “Çok sevdiğim bir işçi olan Aleksi Zorba’nınhayatını ve yaşama düzenini yazmayı çok kez istemişimdir. Hayatımda bana en çok iyiliği dokunan şeyler, gezilerle düşler olmuştur. Ölü ya da diri insanlardan, savaşmamda bana yardım edenler çok azdır. ” Der ve ruhunda iz bırakan insanlardan birisi olan Aleksi Zorba’yı anlatmaya başlar. 

 Öyle güzel bir önsöz yazar ki Kazancakis daha en başta merak edersiniz Zorba’yı. Ve anlarsınız zorbanın bizim dilimizdeki sıfatla alakası olmadığını. Devam eder Nikos Kazancakis “Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaroz papazlarının dediği gibi bir yeronda seçmem gerekseydi, kesinlikle Zorba’yı seçerdim. Çünkü, mürekkep yalayan bir insanın kendini kurtarması için neye gereksinmesi varsa, hepsi onda vardı” Nobel Edebiyat Ödülü için aday da gösterilir Kazancakis. 1957’de Nobel edebiyat ödülünü bir oyla kaybeder yazar. Ödülü kazanan Albert Camus ise “Ödül Nikos Kazancakis’in hakkı idi” der. Zorba aslında çoğu insanın olmak istediği ama bir türlü olamadığı bir karakter, bir kişiliktir. Geçmişe takılıp kalmayan, geleceği de pek umursamayan birisidir. Hayatla ilgili  öyle özgün tespitleri vardır ki okurken şaşırıp kalırsınız. Kazancakis’in Girit’te olan mezarında yazan 

“”Hiç bir şey ummuyorum,hiç bir şeyden korkmuyorum, ben özgürüm…” yazısı ile başkarakterinin duruşu birbirine çok benzer.

  Zorba 1964’te Yunanlı yönetmen Mihalis Kakoyannistarafından Alexis Zorbas adıyla sinemaya da aktarılmış. ABD –İngiltere –Yunanistan ortak yapımı olan bu 3 Oscar’lı filmin müziklerini Mikis Theodorakis bestelemiş, başrollerinde ise Anthony Quinn, Alan Bates, Irene Papas oynamıştır. Kitabı bitirir bitirmez filmi izledim. Özellikle Anthony Quinn’in deniz kenarında halayı anımsatan dansına tebessüm edeceksiniz. 

 Romana dönecek olursak. Kazancakis’i özellikle üslubu için ayakta alkışlamak gerekir. Şiirsel bir anlatımı var. Hiç sıkılmıyorsunuz. Yer yer ümitsizliğe düşen birçoğumuzun gerçek hayatta Zorba gibi karakterlere çok ihtiyacı var. Hayatı ertelemeyen, kimseye kin gütmeyen, dans etmek istediğinde utanmayan, güldüğünde güneş gibi parlayan, ağlamak istediğinde gözlerinden tane tane inciler dökülen bu ihtiyar bize hayatın nefret etmek ve ertelemek için çok kısa olduğunu gösteriyor. Kitapta iki karakteri baskın olarak göreceksiniz. Zorba ve anlatıcı. Bir ismi yok anlatıcı olanın. Patron olarak sıfatlandırılıyor. Ahlat Ağacı filmini izleyenler  Yazar Süleyman ile toy yazar adayı Sinan arasındaki o meşhur sahneye benzer yerleri yakalayacaktır bu kitapta. İki farklı karakter var Zorba’da. Patron (anlatıcı) paradan ziyade, kitap düşkünüdür. Hayata kitaplardan, sayfaların arasından bakar. Zorba da okumuştur ama Yunus Emre’nin dediği gibi kendini bilmiş, kendini okumuş, kendini tanımıştır. 

“İlim ilim bilmektir, 

İlim kendin bilmektir, 

Sen kendini bilmezsin, 

Ya nice okumaktır

Yukarıda üslubunu çok beğendim dedim ya. Adeta yazarla oturmuş çay içiyorsunuz gibi oluyor. Descartes’ın “İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en seçkin insanlarıyla sohbet etmek gibidir” sözlerini hatırlayalım. Elinize bir kitap alıyorsunuz ve size ümit veren bir ihtiyarla karşılaşıyorsunuz. Feleğin imbiğinden geçmiş bir ihtiyar sayfaların arasından kulaklarınıza fısıldar durur. Kitapta rahatsız edici hiçbir şey yok mu peki? Bir erkek olarak beni rahatsız eden şey kadın okurları daha çok rahatsız edecektir. Kadına bakış açısı. Hemen hemen aynı dönemde yazılan Türk edebiyatında Yılanların Öcü romanındaki Irazca’yı okuyan hatta izleyen birisi olarak kadın anlatımını ve bakış açısını rahatsız edici buldum. Irazca’daki güçlü kadın profili burada maalesef hiç yok.

Kitaptan aldığım bazı notlarla bitireyim yazıyı.

-Onları belki kurtaramayız,” diye ekledi. “Am a kurtaralım derken, biz kurtuluruz. Öyle değil mi? Bunları söylemek istemiyor musun hocam? Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır. Haydi öyleyse, öğreten öğretmen… Gel!”

-Sinirli bir halde ayağa kalktım, “Yeter artık, Zorba!” dedim. “Herkes kendi yolunu izler. İnsan bir ağaç gibidir. Neden kiraz vermiyor diye incir ağacını hiç azarladığın oldu mu? Öyleyse sus!

-Kusura bakma, patron, ben köylüyüm; çamurların ayaklara yapıştığı gibi, sözler de benim dişlerime yapışıyor; sözleri eğirip incelik haline sokamıyorum; yapamıyorum, ama sen anlarsın.

-Günün birinde bir makinist bana dedi ki: Bir lup(büyüteç) alıp içtiğimiz suya bakarsan, onun göze görünmeyen küçük küçük kurtlarla dolu olduğunu görürmüşsün. Kurtları görecek ve su içmeyeceksin. İçmeyeceksin de susuzluktan gebereceksin! Lupu kır patron! Kır namussuzu da, kurtlar hemen kaybolsun! Sen de suyu içip serinle!

– İnsan işine gelmeyeni unutur.

-Her acı yüreğimi ikiye böler patron,” dedi. “Ama o kırk yaralı yürek hemen kaynar ve yara görünmez; kaynamış yaralarla doluyum ben; onun için dayanıyorum.

Özlemek / Gökhan Bozkuş

Şurama batan” diyor şair,

Şurama batan

Özlem demeselerdi

Bıçak derdim.

Cemal Süreya

……

Özlemek

Beklemek

Boş duvarlara bakmak

Baktığın duvarlarda hep özlediğini görmek ve onu düşünmek.

Tarih boyunca yürekleri yakmıştır bu duygu. Birçok şiire de hikayeye de destana da bu duygu , bu tema annelik etmiştir. Bazen bir babanın sinesini yakmış ve gözlerini ağlamaktan kör etmiştir. Gelen her ses ona  acaba ‘YUSUF’ mu geldi dedirtmiştir. Bazen de dört yaşında minicik bir yavruyu mecnuna çevirip kendi kendine konuşur hale getirtmiştir.

Açsam tarihin defterlerini ve sıralasam…  sayfalar, defterler, ciltler, kitaplar yapar.

Özlemek, beklemek, ağlamak ve hasrete dair…

Yeryüzünün en şanlı ediplerinin mısralarını üst üste koysanız, içinde hasrete dair ne kadar öykü varsa hepsini ama hepsini en dokunaklı bir sesle okusanız ve bunu yeryüzünün en güzide tınısıyla besteleseniz son bir ayda izlediğim iki kısacık video kadar yakmaz yüreğimi.

Birini bir çoğunuz izlemiştir. Aylardır suçsuz yere tutuklanmış olan bir baba tahliye olmuştur okuldan çıkacak olan oğul beklenmkekte. Ve babasının eve dönüşünden habersiz oğlu içeri girer girmez salonda babasını görmekte. Adeta kanatlanırcasına babasına sarılmakta ve baba baba diye ağlamakta. Yüreğimizi yaksa da , gözlerimizi yaşartsa da bir vuslat olduğu için mutlu etti o görüntü beni. İzledim ağladım. İzledim yine ağladım ama mutlu etti o görüntü beni. Zira bir vuslat kokusu vardı.

Diğer videoda vuslat yok ama. Dört yaşında dünya güzeli bir melek balkona doğru gözlerini kapatıp ellerini açmış ve  “hokus, pokus…. gel… ne olur geeel”demekte. Daha sonra gözlerini açınca bir daha , bir daha aynı eylemi yapmakta. Sonuç olumsuz olunca sitemle annesine dönerek. O dünya güzeli dudaklarını bükerek. “yine gelmedi, yine gelmedi babam” demekte…

Ah prenses, ah dünya tatlısı kırçiçeği …

Bir filmden mi izledin bu sahneyi de “hokus bokus” yapınca babacığının geleceğini hayal ettin.

Ah prenses teknoloji çok gelişti, ulaşım imkanları çok ilerledi. Trenler, uçaklar, jetler …  neler neler…

Biliyor musun prenses senin düşlerine, senin rüyalarına, senin o çocuksu ve dupduru hayallerine ulaştıracak bir araç olsaydı ve yolculuk yapabilseydim dünyanda. Ellerini açarak beklediğin babana dair içindekileri resmedebilseydim prenses… yine gelmedi anne , yine gelmedi babam deyişini besteleyebilseydim prenses. Henüz dört yaşındasın ama sırtına binen yükün ağırlığını bütün matematik profesörleriyle bir araya gelip hesaplayabilseydim prenses…

Ah prenses ah… babanı çok özledin ve senin gibi binlerce minik göz var.  Sizler gözleri kapıda büyüyen nesillersiniz prenses. Sizler kulakları herdaim zilde olan nesillersiniz. Sizlerin hayallerini ne görecek göz var bende ne de tahayyül edecek yürek… Ah prenses ah… demek “hokus bokus” deyince geleceğine inandın babacığının. Sana bu duyguyu yaşatanları tarihe havale ediyorum prenses.

Özlemek

Beklemek

Ve

Hasret…

Peki ya babalar… Ya mağdur bir aileye yardım ettiği için karanlık bir hücreye atılan o küçücük hücrenin duvarlarını “yavrularım, yavrularım” diye çınlatan anneler…

Ya sırt çantasını atıp sırtına , bir bilinmezliğe doğru giderken geçiş yaptığı ülkede altmış gün cezaevinde tutulduğunda yeni doğmuş bebeğinin kokusunu, sesini hayal etmeye çalışan babalar…

Ya her gece yıldızlara bakarken acaba o da bakıyor mu şimdi bu yıldızlara diye hayaller kuranlar…

Babam ve Oğlum filminden bir çoğunuzun gözlerinin önüne evladını kaybeden babanın gömleğini parmparça ederek “benim yüzümden, benim yüzümden” dediği sahne gelebilir. Ama benim yüreğimi yakan sahne başkadır. Belki de birçoğunuz da o sahnede dayanamamış ağlamıştır. Hani Sadık babasını avluya çağırmış ve konuşmak istemişti. Tartışma alevlenirken Sadık henüz krize girip bayılmadan önce birşeyler söylemişti… İşte o sözler “hokus bokus…baba gel” diyen prensesin sözleri gibi saplanmıştı yüreğime…

“Gördüm baba, görmem mi hiç, peki sen … çocuğun büyüyeceğini görememek ne demek bunu bildin mi? Hiç bilir misin bu duyguyu? Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin… Bunlar kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak”

Çocuğunu büyürken görememek, yanında olamamak…

Cemal Süreya ile başladığımız yazımızı Özdemir Asaf ile bitirelim.

Ben gözlem öykülerini az severim.

Gitsem gitsem,

Öyküleri özlem olan

Delilere giderim.

Gökhan Bozkuş

Nasılsın / Gökhan Bozkuş

Sevgili Dost

İçimden gele gele bir daha soruyorum, nasılsın?

Nasılsın, ey dost ?
Beni iyi tanıyan biri olarak bu soruma içinden gele gele ‘iyiyim’ dediğini duyarak bir daha soruyorum.


  Farkındayım epeydir seninle okuduğum kitaplardan notlar paylaşmıyorum. Epeydir sana okuduğum kitaplardan taşan sesleri getirmiyorum. Epeydir sana o kitabın kapağından raflara uzanan ellerden bahsetmiyorum. Demiştim ya hani bir gün sana. Dolabımda kitaplar yok aslında. Sesler var, gözler var ve uzun yollar. Hisler var, sözler  var ve tutulmayı bekleyen kollar. Sen paylaştıkça yaklaşıyorum ben okumaya , sen yazdıkça cesaret ediyorum yazmaya demiştin de ümit vermiştin bana. İşte ondandır yine yazıyor,  yine geliyorum buraya. Fransız yazar Jean-Louis Fournier’nin Tek Yalnız Ben Değilim isimli kitabından ‘Yazın en sıcak günleri, boğuluyorum sıcaktan, hükümetin yaptığı sert uyarılara rağmen yakınlarım –artık yakınım değil de uzaktan’ cümleleri ile bir melankoli yağmuru ıslattı ilkin beni. İnsanoğlunun farklı zamanlar, farklı coğrafyalardaki benzer yazgılarının şerhi oluyor kitaplar, evet… Ama ne kadar yağarsa yağsın o bedbin damlalar, içimde ümit adında bir toprak var.


Devam edeyim kitaba.

[Nefes alamıyorum, manzara soluğumu kesiyor, çok güzel, ama yanımda “ne kadar güzel” diyebileceğim kimse yok.
Haykırıyorum: “Yalnızım.”
Yankılanan sesimden gelen yanıt: “Ben de.
Birinin bana “Nasılsın?” dediğini duymak için dünyadaki bütün altınları verebilirim.]
Yazar dünyadaki bütün altınları vermeye razı bir “Nasılsın?” sözüne karşılık. Ben sana içimden gele gele , ilkbahar yağmurları gibi umut ve bereket ile aziz dostum yine soruyorum. “Nasılsın?”

Biliyorum bulunduğun yerde Kemalettin Kamu’ nun

“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.

Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım;
Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel!
Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Baş ucumda biri bana ‘su yok’ desin de”

şiirindeki hisleri yaşıyorsun. Ama ne kadar da etkisinde kalsan kimsesizliğin yine de dünyanın ta öteki ucunda seni düşünen sana ağlayan sana dua eden biri var ve sen bunu biliyorsun.

Belki yanında sana bir tas veremiyorum aziz dost. Ama yine de soruyorum dilimde dualar ile. “Nasılsın?”

Sevgiyi Yurt Edinen Sürgün Şair

YouTube kanalımıza yeni bir sohbet eklendi dün gece. Gökhan Bozkuş’un sunumuyla sürgün bir şair ile tanıştık. Alman şiirinde önemli bir yeri olan Mascha Kaleko kimdir, neden sürgün oldu hepsi YouTube kanalımızda. Abone olmayı ve beğenmeyi unutmayın.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑