Karahindibada Gördüklerim / Gökhan Bozkuş

Geçen yıl bugün, diye hatırlattı telefonumdaki fotoğraf uygulaması. Güzel bir teknoloji…

Unutkan insanoğluna eski günleri hatırlatıyor. Bir akşam vakti çekmişim bahçedeki karahindibayı. Sonra da dönüp bir daha hiç bakmamışım galerideki o kareye. Üç binden fazla fotoğraf arasında belki de daha kaç fotoğraf vardır da gel tut elimi, bir yazı yaz diye bekleyen. Bugün karahindiba yazısı yazmak istiyorum size. Fotoğrafını çekmişim. Biri dimdik dururken diğerinden parçalar kuş misali uçmakta. Karahindiba… Şiirler de yazdım bu çiçeğe. Kendimi gördüğüm anlar oldu. Kendimi bulduğum zamanlar. Çokluğun içindeki yalnızlık. Her yere doğru giderken hiç bir yerde tam olamamak. Karahindiba… Dostlarımı da gördüm o çiçekte. Naif, zarif ve kırılgan. En küçük bir esinti ile dağılan hayaller gördüm orada. Biliyor musun sevgili dost? Özgürlüğü de gördüm onda. Hürriyetin hafifliğini sevgiliye doğru kanatlanmanın evrenselliğini. Gülme bana olur mu? Mevlana’yı da gördüm orada bizim Yunus’u da. Şeb-i Ârus vakti hazırlanan kollar gibi muhayyel hafiflik…
Dedim ya ben karahindibada çok şey gördüm. Melamet gömleğini çıkaran Yunus’u gördüm…

“Kanaat hırkasın geydim, selamet başını çektim

Melamet gömleğin biçtim, arif olup giyen gelsin “

Ben karahindibada dosta seslenen Ahmet Terzioğlu gördüm…”

“Yüreğin alev ocak,

Dertlerin kucak kucak.

Dalın yok tutunacak,

Candan bîzâr mısın dost.”

Ben karahindibada yıkanan hıçkırıklara şahit olan Farzımuhal’i gördüm.

“her istasyona yazılmış özge şiir var mıdır
ya da banklarda geceleyen şair
sanırım her köşesine sinmiş
elveda hikayeleri tıkanır genzine garın
belki bu yüzden peronlarda hüzünler hıçkırıkla yıkanır”

Karahindiba naif çiçek.
Tutmak istersin gül gibi.
Merak edersin kokusunu.
Tutarsın dalından da ha gitti ha gidecek.

Ben karahindibada zamansız gidenleri gördüm. Muaz’in ahını üşüyen ayakları gördüm.

Lebt Wohl / Gökhan Bozkuş



Tief tief drinnen, vielleicht
Und eine Stimme
Lebt wohl, lebt wohl


Ein Vogel ohne Flügel
Eine Blume ohne Farbe
Und eine Stimme ohne Menschen
Tief tief drin
Lebt wohl, lebt wohl


Winziger Sarg
Eine Wolke darüber
Und Tränen ohne Augen
Und Lippen ohne Worte

Tief tief drin
Lebt wohl , lebt wohl

Gülersin Bazen / Gökhan Bozkuş

Gülersin bazen…

Kalbine isyan eder çehren ya da öyle zannedersin sen. İçinde fırtınalar koparken, her bir ah adeta bir çığ gibi yuvarlanıp büyürken gamzelerin belirir ansızın. O boşluğu görenler, gözlerine bakmadan o çukura odaklananlar niyet dolabından sevinçler çıkaracak belki de. Kimlerin ya da nelerin gömüldüğünü bilmeden bakarlar sana ve sen gülersin bazen.

   Tek bir hayal kırıklığı gözyaşına neden olurken , tekrarlanan bir hayal kırıklığı gülümsetir, diyor Robert Musil. Baltık’taki Balıkçılar isimli öykü kitabından not defterine aldığın o cümleye bakar inkısarın başka hecelerle de okunabildiğine şahit olur ve gülersin. Eyvallah, sözcüğü çıkar dudaklarının arasından. Büyür yanağının iki tarafında açılan mezar boşluğu. Gömülür oraya yeni Brütusler. De bağlacını zihnine kalın harflerle belleten Brütüsler “Sen de mi Brütus” 

Gülersin bazen.

El sallanan her gemiden inmeyen babaya rağmen İsmail Abi gibi , yine gelmedin baba diyen göğüs boşluğundaki feryada rağmen yüze kazınan yapay çiçekler gibi gülersin ve sarılırsın İskender abine. Benim babam gelecek İskender Abi. Babam gelecek ve beraber gemiye binip gideceğiz buradan, dersin. Gülersin, İskender Abi olursun. Gülersin, çaresizliğe umut olursun. Gülersin, cevabı olmayan bir neden sorusuna kanatsız bir yanıt olursun.

Gülersin bazen.
Halk şairi Dertlî’den bir dörtlük takılır diline.
Sefineyi kalbin engine salma
Aşk bahrinde rüzgar eser demişler
Gark olup girdabı mihnete dalma
Gemisin kurtarmak hüner demişler

Tutar kulağından bu dörtlük ve çeker seni sahile. Mihnet kelimesi ile gemi sözcüğü seni başka diyara, sefine sözcüğü bambaşka diyara götürür. Sağından solundan insanlar geçer, görmezsin. Rüzgâr eser yapraklar kuş misali önünde sürüklenir, karıncalar koluna doğru dağcı edasıyla tırmanır. Ne duyar ne de hissedersin olan bitenleri. Gözlerin bir noktada “Aşk bahrini (denizini)” düşünürsün. Orada kulaç atanlar gelir gözlerinin önüne. Dalgalara rağmen boğulmayanları yad edersin. Sonra döner aynana bakarsın. Ve bir eyvallah da kendine söyler, gülersin bazen…

Gökhan Bozkuş

Virgül Olmuşum / Gökhan Bozkuş

Hilmi Yavuz’a

ben…
öyle bir zaman içinde
öyle bir tarifin meçhulu
öyle bir sesle beraber
ne yana uçacağını bilmeyen
kanatları mumdan bir kuş olmuşum
ben…
hani şimdi, gözlere küsmüş deli
guguk kuşu ve kengel misali
çağların mengenesinde bir ah
öyle bezgin bir masal bulmuşum
ben…
elimde bir tüy var kuşunu arayan
ve bir sabır ağuları saran
ve

hilmi yavuz dolan
“ey sen, yalnızlığın ortakçı kulu
bozlak gizemlere bal ören abdal
bir yanına çifte gurbet sokulu
ağaçlarda dal sürüyor feodal”


hani şimdi virgül olmuşum
büyük harfle başlayan kelimeye
hani noktadan uzak durmuşum
ben…
balı özleyen abdalı sormuşum

Cizlavet Club Hause Kültürel Sohbetleri

Bu hafta Gökhan Bozkuş’un sunumu ile Neşet Ertaş yad edildi. Programı canlı olarak dinleyemeyenler Youtube kanalımızdan dinleyebilirler.

Konu başlıkları:

Abdal ile aptal arasındaki farklar

Neşet Ertaş’ın ilk sazı neydi?

Bozkır’ın Tezenesi lakabını ona kim verdi

Neden Almanya’ya gitti ve uzun yıllar dönmedi

Şarkılarının hikayeleri ve daha birçok hatıra…

Saçlarımı Kesip Rüzgâra Atacağım / Gökhan Bozkuş


Bize Ne Oldu?
Çok sık duyarız bu soruyu. Hatta bazen başkasına soramasak da kendi kendimize sorarız. Geçeriz aynanın karşısına bağıra bağıra içe doğru sorarız. Soyut olur bu sitemler bazen. Bazen de Cahit Sıtkı gibi aynada bir yabancı gibi gördüğümüz çehremize.
“Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

   Sitem okunur bu soruda, evet. Biraz da özlem galiba. Şikayet ederiz yaşadığımız çağdan hatta bazen Cahit Zarifoğlu gibi ” Ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim. ” deriz. Yorar bizi yaşadıklarımız. Yorar bizi gördüklerimiz. Yorar bizi okuduklarımız. Bizi en çok da bu yorgunluğun fiziki bir yorgunluk olmayışı, kalbimize oturan ağırlıkların hücrelerimizde yürüyüşü yorar. Ne kar, beyazdır eskisi gibi sanki ne de gökyüzü, eskisi kadar mavi. Ne güneş, çocukluğumuzdaki kadar sıcak ne de toprak dizlerimizi kanattığı o çocukluk yıllarındaki gibi sert.

  Bize ne oldu sorusu boğaza takılan ve bir türlü aşağı inmeyen domates kabuğu gibi olur. Su da içseniz ekmek de yeseniz inadına tutunur orada. Kırık bir mızrabın bülbülü dokunur size

“Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş.
Ürperdim ve yerimde kalakaldım”

Letafete, nezakete âşık biriyseniz, biraz da hassas ruhlu iseniz cehenneme döner size yaşadığınız dakikalar. Balkonda beyaz çiçekler varsa o sokakta geçenlere nazik bir ikaz verirdi ev sahipleri. Bu evde hasta birisi var. Geçerken sessiz olun, diye. Kırmızı çiçeklerle bezeli ise cam kenarları o zaman da şöyle okurdu sokakta geçen delikanlılar. Bu evde evlilik çağına gelen bir kız var. Gelip geçerken sesimize üslubumuza dikkat edelim de utandırmayalım yarınların anne adayını. Kapılarda iki tokmak olurdu. Biri büyük biri küçük olurdu. İnce bir tını ile çalıyorsa gelen kişinin kadın ya da çocuk olduğunu anlar da ona göre rahat ederdi evin hanımı. Kapıyı öyle açardı. Ama büyük tokmak ile çalınmış ise kapı bu sefer ya ev kıyafetleri ile çıkmaz kapıya ya da evin erkeği açardı kapıyı. Pencerelerin boyundan, minarelerin inceliğine kadar her ayrıntıda ayrı bir nezaketin emzirdiği bir coğrafyadadan kabalığa yapılan yolculuk size tekrar ettirir bu soruyu. Bize ne oldu? Zeki Müren dinler ya da izlersiniz. Münir Özkul’un Adile Naşit’e rol icabı da olsa o bakışlarına aşık olursunuz. Neşet Ertaş’ın sahnede utana sıkala seyircilerinden ricasını hatırlarsınız. Doğduğu şehre heykeli yapılmak istendiğinde yapacaksanız babamın heykelini yapın ne öğrendimse hepsi onun eseri deyişini ve merkep hikayesini. Mahallede bir cenaze çıktığında kırk gün süren o sessizliği ararsınız her gün bir vefat haberi gelmesine rağmen eksilmeyen kahkahalar arasında. Ziyasını yitirmişlerin şaşkın horonları altında ezilen yer değil de sizin ruhunuz olur sanki. Anne evimizde tuz var beni niye komşuya tuz almaya gönderiyorsun sorumuza ” Oğlum yan komşunun maddi durumu iyi değil. Eksikleri olabilir. Utanabilirler istemeye. Biz onlardan tuz isteyelim ki onların da bir istekleri olursa utanmadan , çekinmeden kapımızı çalıp bir şeyler isteyebilsinler diye seni tuz almaya gönderiyorum” diyen annelerimizin engin düşüncesi gelir hatırımıza. Şimdilerde sosyal medyada çok beğeni almaya vabeste skeçlere dönen ama eskiden her gün her civarda yaşanabilen o düşünceler.

Ve bir Cahit Kulebi şiiri gelir hatırınıza

Şimdi tarlalarda güneş vardır,

Karlar donmuştur otların uçlarında,

Artık akşamları dinlenemem

Başım avuçlarında.

İçi korku dolu kış gecesi

Hiç yatağın yok mu sıcak!

Dağları dolduran kır çiçeği

Hangi rüzgârlar seni koklayacak!

Saçlarımı kesip rüzgâra atacağım!

Ta ki haber götürsün bir gün sana!

İçimde bir şeytan var, diyor ki:

Aklına ne gelirse yapsana.

Ben bu şiiri yazdım atlı talimde

Bulunduğum şehir İstanbul’du,

Ağır ağır kar yağıyordu,

Atımın yelesi bulut renginde

Sevdik Hevin’i / Gökhan Bozkuş

  Belki taze bir şiir ama ezberledim bu güzel ve sade şiiri. Yazılır yazılmaz okumak nasip oldu. Bir şiirin fırından çıkar çıkmaz sıcaklığına şahit olmak çok güzel bir duygu. Sözünü ettiğim şiirin şairi Cenk Ilgar (farzımuhal) olsun diğer cizlavet şairlerinden bazıları olsun çoğu zaman yazar yazmaz paylaşırlar şiirlerini. Bu şiir de 10 Mart 2022’de mesaj olarak geldi. Okudum, okudum, okudum. Ayağa kalktım yüksek sesle okudum. Dışarı çıktım mırıldanarak okudum. Editör arkadaşlara amatörce bestelediğimi dahi söyledim. Ama sesimi atmadım. Utandım. Şiir güzel , sesim çirkin. Bu şiire kıyamadım. Bu yazımda size Hevin’den bahsetmek istiyorum. Farzımuhal şiiri olan Hevin’den. Kürtçe aşk manasına, sevda manasına gelen Hevin’den…  Evin olarak da söylenir. Ve sevgiliye “evinamın” diye seslenilir öteki dilde. Kürtçe hani yok sayılan ; dengbejlerin aynalarında acıyı, hüznü, kederi dağların arasından ince bir sızının aktığı gibi hissedilen dil. Sürgün Mehmed Uzun’un ” Kürt yok diyordu. Kürt yok! Güneş yok dermiş gibi, Ay yok, yıldız yok dermiş gibi. Bir halk nasıl inkar ediliyordu!” dediği halkın dili. Benim anadilim olan Kürtçe. Noktasız okursak ‘hevın’ birbirimizin demek. Hevin sevda , hevin aşk ve hevın ise birbirimizin. Cenk Ilgar’ın şiirinde hevin öyle güzel öyle hoş bir ev bulmuştu ki kendine. Sosyal medyada paylaşılır paylaşılmaz birçok şair eşlik etti Hevin’e. Cesaret edemedim açıkçası. Hevin çok güzeldi. Hevin çok duru. Hevin çok hoş. Dokunsa gitarın teline bir müzisyen bestelense o heceler. Kemana dokunsa başka biri . Ya da saz eşliğinde okusa Bekir abi. Geçti bunlar içimden. Kalemine sağlık Farzımuhal. İyiki şiir yazıyorsun. İyiki beraber yürümekteyiz. Bu yolculuk ne güzel. Işıl ışıl parlayan deryalarda masmavi elifler yaşayacak, umudumuz aydın olacak, zaman Kenan kuyusu olsa da.

Beni sensizlikle sınama hevin
Unutursam eğer, yarsız kalırsın
Tarumar ettiğin gönlümse evin
Şu fani dünyada yersiz kalırsın

Derdime derdini aşkla eklerim
Gamzene iz olsun tüm emeklerim
Sana ben darılmam, küsmem beklerim
Lakin gücün yetmez fersiz kalırsın

Ben Kadın Değilim / Gökhan Bozkuş

Ben kadın değilim.
Bakmayın adımın Aslı, adımın Esra, Nuran, Hatice, Fatma ya da Zeynep olduğuna.
Bakmayın kucağımda bir bebeğimin oluşuna.
Bakmayın iki yanımda iki çocuğun anne, anne diye ağlayışına.
Bakmayın eşimin çaresiz ve hüzün içinde bana öyle sessiz ve bana öyle derin çığlıklar içinde bakışına.
Ben kadın değilim.
Hapse de girebilirim suçum olmasa bile. Hastanelerde ayaklarım, ellerim kelepçeli bir polis nezaretinde tedavi de olabilirim, doğum da yapabilirim.
Ne var ki bunda.
Ben kadın değilim haklarım yok benim. Komşularım , ailem ve eski dostlarım; ellerinde çiçeklerle bana en güzel sözleri söyleyen öğrencilerim şimdi bana en ağır sözleri söyleyebilir,  şimdi bana en olmaz iftiraları atabilir.
Bir kere olsun ama bir kere olsun dinlemeden beni zihinlerindeki kuyuya gömebilirler.
Eşim, işim, aşım her şeyim ama her şeyim elimden alınabilir.
Ama ne olacak ki.
Ben kadın değilim.
Aslında ben insan değilim hatta canlı bile değilim haklarım yok, yok benim.
Zira kedilere , köpeklere; ağaçlara, derelere sahip çıkıyor ve ses veriyorsunuz. Ama benim sesim her sabah ve her gece içime, içime doğru annesini özleyen bir çocuk gibi kaçıyor.
Başınızı ağrıtıyor, canınızı sıkıyorum şimdi biliyorum.
Kuru bir gürültü gibi vızıldıyor bu nidalarım kulaklarınızda.
Ama yazmak istedim sizlere.
Şimdi hangi şehirde,  şimdi hangi ülkedesiniz ve hangi kafiyeli nutuklar ile kadın haklarına sesleneceksiniz bilmiyorum ama ben de kendimi bir kez daha size hatırlatmak isterim.
Benim adımı da anmak isterseniz eğer. Ben sıfatlarımı söyleyeyim.
Ben kadın değilim. Ve sizlere göre isimlere de layık değilim.

Benim adım sürgün, yollardayım.
Benim adım hüzün, çaresiz zamanlardayım.
Benim adım öteki ve hep parantez içindeyim.

Bir şairden* okumuştum

“Sonra derken bir kadın çıkagelir,
Ve o zaman seversin bu kadını,
Sonra derken bir kadın çıkagelir
Ve o zaman gürleşir gözyaşları,

Neyin var neyin yok verirsin ona
Elinde avucunda,yüreğinin tahtında
Neyin var neyin yok verirsin ona
Ve o zaman gürleşir gözyaşları”

diyordu mısraları.

Beni de sevebilir misiniz, beni de görebilir misiniz bilmiyorum.
Benimle de gürleşebilir mi gözyaşlarınız?
Ben kadın değilim.
Ama ben de çıkagelirim.
Ellerimde valizler yabancı ülkelerde, dil bilmediği diyarlarda eşine kavuşmaya çalışan ben…
Anne ne zaman güleceksin sorularına yalancı bir tebessüm verdikten sonra lavaboda hıçkırıklara boğulan ben…
Her görüş gününü iple çekip yollara düşen ve trafik kazasında Erva’sının yanında hayata veda eden ben…
Kucağında bebeği ile su kenarında bulunan ben…
Çürümüş cesedinde parmağındaki yüzüğünden tanınan ben…
Ben de çıkıp gelebilirim yeter ki açılsın kollarınız.
His olurum, ses olurum, rüzgâr olurum.
Belki de bir rüya olurum.
Ama endişe etmeyin
Neyin var neyin yok istemiyorum.
Sadece bana ‘Sen de bir kadınsın’ de.
Buna çok ihtiyacım var
Ben gelip seni bulurum.

*Max Elskamp

Resimler: Renkli Tuvallere aittir

Aynamdaki Filmler Başlıyor

Gökhan Bozkuş’un sunumu ile her bölümde bir filmde yolculuk yapılacak. Filmin müzikler,, dönem fotoğrafları, edebiyata yansımları, edebiyat ve toplum ile ilişkileri

Bakarsın Bazen / Gökhan Bozkuş

Bakarsın bazen…

Ellerini üst üste koyarak karnına doğru, seninle birlikte bir yerlere giden insanlara.

Trende bakarsın, otobüste ya da sokakta. Ayaklar yürür seninle, gözler akar nehir gibi; eller, parmaklar ve derin bakışlar…

Filmlerde ya da gerçek hayattan insanlara bakarsın. Bir tiyatro oyunundan ya da hayatın tam ortasında bir haberin içinde, haberi sunan ya da haber olan olarak bakarsın. Şiir olan ya da şiir okuyan, hikaye olan ya da hikaye anlatan olarak bakarsın.

Bakarsın bazen…

Bir avuç büyüklüğünde bir alana birkaç oyuk ve sert bir kemik üzerine farklı renkler içinde farklı dünyaları olan derilere bakarsın. Ve gözleri birer pencere olan o evlere. Bakarsın ve bazen de sıfatlar takarsın. Bitkilere benzetirsin bazen de hayvanlara. Aslan dersin, köpek dersin ya da bülbül, baykuş, tilki, güvercin. Bakarsın ve bir hayvana benzetirsin onları.

“Herkes bir sebep buluyordu,
Herkes bir özür buluyordu,
Herkes bir kaçamak buluyordu,
Hatta herkes zeytinyağı gibi üste çıkıyordu

Gergedanca konuşuluyordu” diyen Sevgi Soysal gibi bazen de gergedan olarak bakarsın. Fransız yazar Eugene Ionesco’nun oyunuyla bakarsın bu sefer çevrendeki gergedanlara. Bedenleri kocaman,  başları kocaman ama gözleri minik minik olan gergedanlara. Başlarının tam ortasındaki boynuzla dünyaya bakan ve her olayı her nesneyi o boynuzla tasvir eden gergedanlara. Ve haykırırsın içinden “Benim adım Berenger; ben gergedan olmayacağım, ben ağlayanlara kayıtsız kalmayacağım, ben bu ruhsuzluğa teslim olmayacağım” diyerek etkisinde kalırsın bu oyunun. Böcek olarak uyanan hayali karakter Gregor Samsa’dan sonra  bu sefer de Berenger’in feryadı olursun.

Gergedanlaşan insanların sana bıraktığı yorgunluk ve hislerle ellerini burnuna götürür ve gözlerine dokunursun.

Bakarsın bazen

Aynaya ve ben insanı arıyorum. İnsan…
Ne böcek olmak ne de gergedan
Ağlayanlarla ağlayan
Dertlenenlerle dertlenen bir insan…

Sonra Mısrî’ye kulak verirsin

Nâdanı terk etmedin yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmedin insânı arzularsın.

“Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû”
Nefsini sen bilmedin Subhânı arzularsın.

Sen bu evin kapusın henüz bulup açmadın,
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın.

Taşra üfürmek ile yalunlanır mı ocak,
Yönün Hakk’a dönmedin ihsânı arzularsın.

Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni,
Günâhın bilmeden gufrânı arzularsın.

Cevizin yeşil kabını yemekle dad bulunmaz,
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın.

Şarâbı sen içmedin sarhoş u mest olmadın,
Nice Hakk emrine fermânı arzularsın.

Gurbetliğe düşmedin mihnete sataşmadın,
Kebab olup pişmedin büryânı arzularsın.

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında mihmânı arzularsın.

Ben bağı ile bostanı gezdim hıyâr bulmadım,
Sen söğüt ağacından rummânı arzularsın.

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
Yunusleyin Niyâzi irfânı arzularsın.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑