Güle Gitmek / Cihangir Asyalı

Bir gül durur tenimde; ben bir gülde dururum.
Döverim sözcükleri, dudağımın örsünde.
oku! -okurum. oku! -okurum.
örsün de o örümcek, konsun da o güvercin,
mağaradır bu kalbim, yavaşça sokulurum.

.

‘gül! ’ de, durma; ‘gül ’ de dur!
budur usulü aşkların. durur mu?
doğar gün, tutulur gece, tutuşur güneş.
…susulur.
boşalır sağanak sağanak, nurdan bir yağmur.

.

vururum kumları yüzüme şimdi; giyinirim çölleri.
uçurumlar kuşanırım en tenha gecelerde.
durulur mu, diyorsun. -elbette ki durulur.
ve diner bu kasırga, sararım gökyüzünü;
doğrulur yüreğime, özledikçe o yağmur.

.

gün olur, bir taze bahar kurulur; gül olur.
sevinirim, sözler yetmez; sürerim gözlerime.
o gün olur… ve sonra,
an susar, zaman durur, söz kesilir sükûn ile.
açılır kapılar bir bir; giderim ‘gül’e ‘gül’e.

Zindanın Hicreti /Cihangir Asyalı

Avlu birkaç adım
Gökyüzü el kadar
İçerdeyim
Gerçek bu
“Dışarda mevsim bahar”
Dört duvar kuşatılmışlık
“Pencereler taş
kapılar demir”
Bir garip gurbetliktir
Yalnızca düşen anlar

Biliyorum
Deniz yakın
Nehir yakın
Şehir yakın
Özgürlük ne güzel şey
Hürseniz kırlara çıkın
Üstünüzde masmavi
Pürüzsüz bir gökyüzü
Açın kollarınızı
Kendinizi bırakın

İçerdeyim
Kuşları çiçekleri düşlerim
Bilirim ki
Çiçekler düşlediğimde açar
Çiçekler bilirim ki
Bir tutam sevda kokar
Gül derim sümbül derim
Sevdiğimi özlerim
Varlığımdan habersiz
Görünür geçer kuşlar

Eksilir tane tane
Kehribar yalnızlığım
Gönlüm ki gülistan
Kalbim ki huzur
Bir rüyadır sanki bu
Uyanınca kaybolur
Zindan değil sadece
Yusuf da iki hece
“Aldırma gönül”
Kedersiz yürek yoktur

Aldırma
İmtihandır
Gün yürür zindan geçer
Gördün ya
Her yer demir
İçerdedir bülbüller
Çınlasın dua dua
Ömrün sabır mevsimi
Hatıra kalsın şair
Unutulmaz bu günler

Cihangir Asyalı

Hicret ve Zindan / Cihangir Asyalı

Bir tabure durdu

Duvarın dibinde

Sonra yine 

Sonra yine

Niyedir

İç çekip dururlar

Yudum yudum eksilen 

Bardağın renginde

Tabureler hicret

Tabureler gurbet

Tabureler hasret mi

Bir ince sızıdır lakin

Yoklar durur

İçlerini

.

Beyaz beyaz bulutlar geçti

Avlunun üstünden

Kuşlar geçti

Ve düşler…

Kuşlar uzaklarda

Küçücük simsiyah lekeler

Gökyüzü deli mavi

Leke leke tespihlerdir

Kuşların gözleri

Gözleri kuşların hayal mi

Çünkü hayaller

Bulutlar misâli

Alır gider uzaklara

Tespihleri

.

Sıra sıra bardaklar durdu

Avlunun içinde

Terlikler durdu

Tespihler

Ve zeytin çekirdekleri

Bardaklar kırmızı sıcak

Zeytinler sarı

Terliklerle dolu avlu kenarı

Terlikler aşağı

Yukarı

Terlikler içeri

Dışarı

Çekilir duvarlardan aydınlık

Kapanır kapı

.

Akşamdır

Toplanırlar cümle cümle yanyana 

Kıpır kıpır hepsinin dudakları

Hemingway,YaşlıAdamveDeniz / Cihangir Asyalı

Hemingway, sosyalizmin en şaşalı döneminde, Castro’nun ülkesi Küba’ya gider. Bu, ikinci gidişidir ve Havana yakınındaki küçük balıkçı köyü Cojimar’a yerleşir. Burada dostluğu, doğallığı ve cenneti bulmuştur. Ömrünün geri kalanını geçirdiği bu toprakları romantik bir coşkuyla tarif eder: “Küba, kuru esen rüzgâr, güneşli bir gökyüzü, balıkçılarla dostluk, yemyeşil ağaçlar, yeniden keşf edilen çocukluk, Gulf Stream’ın sıcak ve bereketli suları, yani yeryüzünde son kalan vahşi topraklardan biri… son cennet,” der.Tabii olarak, kendisine Nobel ödülünü kazandıracak eserini Cojmar’ı mekân kılarak burada yazar. İhtiyar balıkçı karakterinide, sahibi olduğu “Pilar” isimli yatın kaptanı Gregoria Fuentes’ten esinlenerek oluşturduğu söylenir.

Hemingwayiçin,“Küba’da Tanrı’yı buldu…”denir.Çünkü baş yapıtı kabul edilen “Yaşlı Adam ve Deniz “de, Santiago ismi, Hazreti İsa’nın havarisi Aziz Yakup’un adı, balıkçılıkta havarilerin mesleğidir. Şayet bu benzerlik, bir “aşırıyorum” olsa bile, yine de hoş bir çağrışım olarak kabul edilebilir. Şunu en baştan söyleyeyim ki alegorik eserler apayrı bir zevk ve apayrı bir zenginlik olsa da, bu eser kesinlikle alegorik değildir. Evet, sadedir; fakat başarıyı bu sadelikle yakalamıştır. Büyük mesajlar vermez ve altı çizilecek büyük sözler sarf etmez. Yazılan ve söylenen ne ise eser de odur. Şöyle bir düşününce, ihtiyar bir balıkçı ve küçük bir çocuk etrafında başlayıp biten bir eserden daha fazlası da beklenemez zaten. Beklenemez; çünkü kahramanın sahip olduğu bilgi ve donanımla çelişir bu.

Esere yakından baktığımızda, olay şöyle gelişir: İhtiyar balıkçı Santiago, seksen dört gün, hiç balık avlamadan kıyıya döner. Kendine yardımcı olarak aldığı Manolin adlı çocuk, kırk gün boyunca avdan eli boş dönünce, ailesi tarafından alınarak başka bir tekneye verilir.” Salao: Kör talih ” işte. İhtiyar adam şansını denemek için bir kez daha okyanusa açılır. Gulf Stream sıcak su akıntısına kapılarak bir kılıç balığını takibe koyulur ve dram da böyle başlar.Yaşlıdır. Yalnızdır ve artık hayata ve işine tek başına yetmemektedir. Hep söylenir: “Keşke çocuk yanımda olsaydı.”

Tedbirsiz çıktığı her halinden bellidir. Aslında uzağa gitme niyeti de yoktur, sıradan bir av yapıp kısa sürede dönecektir.İşler planladığı gibi gitmez. Keşkeler peşpeşe sıralanır.“Keşke Manolin de yanımda olsaydı”, “Keşke tuz alsaydım”, “Limon alsam ne iyi olurdu”, “Biley taşımın yanımda olmasını isterdim; ama hiç birisini getirmedim,” der ve kendini paylar: “İhtiyar, yapmadığın şeyleri düşünmenin sırası değil.”Sonra durup:“Hem, insan yaşlanınca, yalnız kalmamalı…” cümlesini kurar. Yine de büyük bir mücadele ve zorluk içinde avını yakalamayı başarır. Tekneye bağlar. Açlık, yorgunluk ve tükenmişlik içinde dönerken köpek balıklarının takibine takılır.

Bu yönüyle eser, yaşlılığın, yalnızlığın, yorgunluğun ve tedbirsiz işin psikolojisini de gözler önüne serer. Evet, hırs vardır, azim vardır ,pişmanlık vardır. Başarısızlıkla alay edenlere gösterilen bir zafer de vardır. Fakat nasipte yoksa büyük bir emek ve zafer bile ellerimizi bomboş bırakır. İnsan ne kadar çalışıp didinirse didinsin, ne kadar çabalarsa çabalasın, nasibi ancak elde ettiği kadardır. Yaşlı adam, “Yendiler beni Manolin,” dese de, kazanmak her zaman bir şeylerin sahibi olmak değil, bazen direnmek, bazen de sadece bir işi neticeye kavuşturmaktır.

İhtiyarbalıkçı, denizle ve denizin aynası gökyüzüyle hep iç içe olduğundan, düşüncelerini de bu istikamette dile getirir. Deniz, bir kadındır daha çok. Büyük ve arsızlarından başka, bütün kuşlar çilekeştir gözünde. “Okyanus böylesine vahşi ve acımasız iken zavallı kuşlar niye böyle narince ve güzel yaratılmış acaba?” diye sorması bundandır. İşte bu noktada, okyanus, dünyayı, narin kuşlar da küçük insanları çağrıştırır. Uçan balıkları, biricik arkadaşı olarak pek sever Santiago. Aç kaldığı demlerde onlarla beslenir. Aynı zamanda pek lezzetli bulur onları. Tabii, bu bir çelişki değil, tamamen insani bir şeydir.

“Yaşlı Adam ve Deniz”, uzun hikâye formatında kısa bir roman olarak, Simyacı, Şeker Portakalı, Sol Ayağım, Yeni Yıl Şarkısı, Hacı Murat ve Toprak Ana…gibi meşhur eserlerle ortak bir aileye kolayca dahil edilebilir. Şu var ki Hemingway, bu küçük romanıyla adeta bir bardak suda fırtına koparmıştır. Sözü, ihtiyarın gördüğü bir düşle sonlandıralım; zira bu düşte, pes etmeyen ve yılgınlık göstermeyen kendi azmi vardır: “Derken uzun sarı kumsalların ve alaca karanlıkta suya inen ilk aslanların düşünü görmeye başladı. Arkadan başka aslanlar da sökün etti. Yerin hemen üstünde, çenesini küpeşteye dayamış, aslanları, onların gittikçe çoğalışını seyrediyordu. Mutluydu.”

Cihangir Asyalı

Hicret ve Tecrit / Cihangir Asyalı

Düştüm

“Kendi göğümden 

kendi duvarlarıma”

Ben özdüm sürüldüm

Kabuk beni sandınız

“Yere düşmekle altın

kıymetten düşmez” ama

Niyedir 

Kolayca aldandınız

Düştüm

Kerbela’dır

Kuyular derin

Toz benim köz bende

Hem de kül

Yağmur gerek bana

Ve de gül

Bana yağmur 

Ya da sözlerin

Düştüm

Beni seçtiler

Balığın karnı gece

Kuyudur zindandır

“Ey yâr Senden dönmezem”

Yolum pak

“Lâ ilâhe illâ ente…”

Lütfeyle Lütfeyle

Düş gibi bitsin çilem

Düştüm

Ve öğrendim

Yanlış demişler lakin 

Gerçek şu

Düşenin de dostu var

Alnım ter 

Gözümde rüya günler

Korkum yok

Yağdıkça yağsın kar

Düştüm

“Kendi göğümden 

kendi duvarlarıma”

Kıştır bu

Gece ayaz gün serin

Derim ki

Düşerek doğrulur insan

Düştüm 

Bana düşen gösterin

Kaybolan Işıltı / Cihangir Asyalı

Otuzunda Kadın
“Bir yaş vardır ki, insanlar kendini beğenmişliğin verdiği aldatıcı sevinçlerle yetinmek zorundadır.”der Balzac. Bahsedilen yaş, kadınlar için de erkekler için de otuzolsa da, aslında, kişiye ve çekilen çilelere göre ileri veya geriye gidebilir. Peki, niçin otuz? On sekizinde başlayan gençliğin pırıltısı, otuz yaşa gelince söner de ondan. Şayet, rahat ilerleyen bir hayatımız varsa, kendini beğenmişliğin verdiği o aldatıcı sevinçler kırka kadar da sürebilir. Zaten kırk yaş, zaruri bir dönüşüm yaşıdır. Kabullenmek zor olsa dabu gerçek değişmez.
İnsan için en zor şey, herhalde kendi hakikatini fark etmek ve kabul etmek olsa gerek. İnsan, kendine hayran olmaya meyilli yaratılmış çünkü. Gösterişe, iç beğeniye ve övünmeye düşkün olması bundandır; servet ve şöhret tutkusu da öyle. Rahat yaşamak, ışıltılı ve görkemli bir ömür sürmek arzusu çepeçevre kuşatır onu. Aslında bu, cennette sunulacak nimetlere bu dünyada sahip olma aceleciliğinden ileri gelir. Elde etmesi kolay olmayan bu imkânlar için pek çok insan, ömrünü tüketse de, bazıları,zengin, şöhretli veya makam sahibi kimselerle evlenerek en kestirme yoldan ona kavuşmayı tercih eder. Eder etmesine de, tıpkı şöhret gibi, bu dahi zehirli baldır.
Evet, evlenmek hayatın zaruretidir. Sevmeye ve âşık olmaya fıtri bir eğilimi olan insan, zamanı gelince,seveceği ve kendini feda edeceği bir eş arayışına girer. Aradığıyla karşılaşmak, karşılaşılsa bile kavuşup kavuşamama problemi vardır. Çünkü zihinler, ilk olarak, idealize edilmiş medyatik suretlerle karşılaşmış ve onlarla dolmuştur. Kız olsun erkek olsun, evleneceği kişinin o ünlülerden veya benzerlerinden olmasını ister. Fakat çoğu kez medyada karşılaşılan o kurgu güzellerle gerçek hayatta karşılaşmak zordur. Ta en başta, ilk karşılaşmalarda ‘elektrik alamama’nın temelinde de bu vardır. Bundan dolayı, pek çok insanın bulduğu, aradığı olmaz.
Bazen iki kişi birbirini beğenerek, bazen de biri diğerini gözünde büyüterek evlenir. Her evlilikte, çatışma dönemleri illa gelir. Ve sanki adi bir mesele gibi, hemen ayrılık zilleri çalar. Hele bu, iki ünlünün evliliği ise, boşanma gecikmez. Şöhretli veya mevki sahibi insanlarla evliliklerde, Balzac’ın, “Şöhret, uzaktan güneş gibi parlak ve ısıtıcı, yanına yaklaştığınız zaman dağ zirvesi gibi soğuktur.” cümlesindeki soğukla karşılaşmak hiç de şaşırtıcı değildir. Yine de, bu tür evliliklerin ışığına ve sıcaklığına koşan çoktur ve donma pahasına da olsa aldananı eksik olmayacaktır. Tıpkı Julie gibi.
Peki, Julieda kim, diyeceksiniz? O, klasik romanın babası kabul edilen Balzac’ın “Otuzunda Kadın”ıdır. Küçük yaşta öksüz kalan Julie, evlilik çağına gelmiş güzel bir kızdır. Gözünü kör eden aşkı sebebiyle baba nasihatini dinlemeyerek Napolyon’un subaylarından Victor ile evliliği seçer. Bu evlilik onu Aiglemont markizliğine yükseltir lakin mutlu kılmaz. Hayal ettiği gibi aşktan sevgiye değil, aşktan toplumsal bir ödeve, oradan da acı ve ıstıraba sürüklenir. Babası, hayat tecrübesine dayanarak, çok değil, on yıl sonra bu durumu yaşayacağını söylemiştir. Fakat olan olacak ve o, yazarın deyimiyle, kökünü kara bir böcek kemiren güzel bir çiçeğe dönecektir.
Julie’nın durumu, Yazarın ifadesiyle şöyledir:“İnsanlar, duygular, dünya üzerinde masalımsı düşünceler uydururlar. Sonra da, hayal ettikleri bulunmaz özellikleri pek böncesine, birinin üzerine konduruverirler, buna kendileri de inanırlar. Seçtikleri adamda onların sevdiği işte bu hayali yaratıktır. Gelgelelim, daha sonra, iş işten geçip de felaketin içine gömüldüler mi, öylesine süsledikleri o aldatıcı görünüş, ilk tapındıkları put iğrenç bir iskelet oluverir.” Ama iş işten geçmiştir. Aytmatov’un, “Mutlu evlilikler vardır ama azdır.” sözünün bir yanı buraya bakar.
Ünlüler veya yüksek zümre insanları, sair halkın gözünde rüya gibi bir hayat sürse de gerçek öyle değildir. Bunu bir başka usta romancı, Elif Şafak şöyle dile getirir: “Ünlülerin başkalarının gözündeki imajları ile yalnız kaldıklarında ortaya çıkan kişi arasında kapanmaz gedikler vardır hep. Bazen en yakınları bile anlayamaz bu bölünmüşlüğün derinliğini.” Şafak, güçlü bir örnekle, “Gilda” karakteriyle ünlenen ve pek çok mutsuz evlilik yapan Rita Hayworth’le pekiştirir sözünü. Vitrinde olmanın kadın tarafını temsil eden Hayworth’ün şöhretten dili epey yanmıştır ve söylediği söz unutulacak gibi değildir: “Bütün erkekler Gilda ile evlendi. Ama sabah benimle uyandılar…” Sonuç: Elbette ki mutsuz evlilik, erken ayrılık.
“Otuzunda Kadın”, olayların tahmin ettiğimiz bir hat üzerinde akıp gideceğini beklerken çok çabuk ve ustaca geçişlerle yepyeni mecralara açılan ve okuru şaşırtan masalsı bir kitap. Balzac, hayata, tecrübeye ya da ‘vitrindekiler’e dair gerçekçi gözlemleri ve tespitleriyle, kurduğu hikmet dolu cümleleriyle bir yazardan ziyade sanki bir bilge olduğunu düşündürür. Geçmişe bakan yönüyle krallar, günümüze bakan yönüyle de siyasiler üzerine tespitlerini okuduğumuzda, romanın yazılma sebebinin aslında bu konu olabileceği akla gelir. Yazar, kırsal kesimden gelmiş bir entelektüel olarak, ihtişamlı bir şekilde göz önünde duran ve bulunduğu yeri hak etmeyen soylu, varlıklı veya muktedir kimselerle bu eser vasıtasıyla hesaplaşır gibidir. Çünkü çağlar geçse de dünyada değişen bir şey yok.
Bazen gözlemci olarak, bazen de içinde yer alarak, “Her eserde kendimizi, toplumumuzu, dönemimizi okumamız.”, yazarların insanı yakalama başarısıyla ilgilidir. Klasikleri ve yazarlarını farklı kılan da budur aslında. Erken yaşta ölmesine rağmen, yüz otuz civarında eser bırakan Balzac’ın,yalnızca öne çıkan romanları değil, “Otuzunda Kadın”ı da, değerli bir ilgiyi hak ediyor. Şayet, okumanın teselliye dönüştüğü bir ortamdakarşıma çıkmasaydı, belki de hiç fark etmeyecek ve okumaktan mahrum kalacaktım. Bereket ki öyle olmadı.

Cihangir Asyalı

Çağlayan / Cihangir Asyalı

Seni
Sularla andım uzuun uzun
Duyuyor musun
Sevdiğim
Çağıltımı mısralardan

Kuşatıldım dört duvar
Biriktim ağır ağır
Bir bendin arkasında
Sen de biriktin mi
Döküyor musun kalbini
Çağıl çağıl

Kalbim kalbindir
İstemez kafes senden başka
Her mısra bir nehir
Her nidâ bir özlemdir
Anlıyor musun
Bir susun sen
Işıyor mu gecen
Rabbine koşup koşup
Uzuyor mu secden
Buluyor musun kendini
Sularda

Gece olup her şey susunca
Derim Cihan
Çağlayan bir susun sen
Gürül gürül soyadındır secden
Dualara karışıp ağladığında

Sevdiğim
Alıyor musun haberimi
Sevdalardan

Cihangir Asyalı

Dilin Göğünde Kuşları Örtünmek/ Cihangir Asyalı

Edebiyatımızda, günlük türü adına gururla anacağımız bir isim varsa o da Salah Birsel’dir. Ömrünü kaleme adamış ve yazarlığın hakkını vermiş biri olarak, kendisiyle ne kadar gurur duysak azdır. Tanpınar, Cemil Meriç ve Hilmi Yavuz gibi, üslupçu büyük yazarlardan biri olarak, o da kitaplara inanmıştır. “Benim bütün paramı kitaplara yatırışım, siz buna hastalık diyebilirsiniz, onlara inanışımdandır,” demesi boşuna değildir. Mizahı ve ironiyi bir karakter haline getirdiği şiir, deneme ve günlüklerinde kendine mahsus bir tat, bir lezzet, bir letafet vardır. “Günün birinde en çok okunacak kitapların günlükler olacağına inanıyorum,” cümlesi kehanet değildir.

Çıraklık eseri konumundaki ilk günlüğü istisna edilecek olursa, onun eserleri has edebiyatın seçkin örnekleridir. Kendi sesini henüz bulmadığı “Hacivat Günlüğü” sonradan gelecek eserlerine bir göz kırpma olarak görülebilir. “Bana neden salt edebiyata dayanan ve yaşamımı dolduran olaylara yer vermiyen bir günlük yazdığımı soruyorlar. Cevap vereyim: Çünkü edebiyatçıyım,” dese de, aradan geçen yıllarla birlikte, okuduğu günlükler ve günlükçüler onu tam karşı istikamete sevk eder.“Bencesi gerçek günlükçüler, özel günlüklere yönelenlerdir. Bu alanda da Le’autaud, Gide, Pepys, Thoreau, Anais Nin, Green başı çeker,” der.

Der, demesine de, eleştirdiği şeyleri kendi de yapmaktan geri durmaz. Bu sebeple o, hem edebiyat günlükçüsü hem de özel günlükçü kabul edilebilir. Tabii bu, bir çelişki değil, zenginliktir. İroniyi ihmal etmediği şiirleri, bir akademisyen titizliği ve zenginliğindeki nefis denemeleri onu bu alanlarda da değerli ve başarılı kılar. Lakin Salah Ustanın asıl derdi günlüklerdir. Ömrü boyunca en çok mesaiyi günlüğe ayırdığı rahatlıkla söylenebilir. Gerçek bir edebiyatçı olmanın, edebi kaygılardan arınmakla mümkün olacağını görmüştür. “Kendimi, olduğum gibi, maskesini ve boyasını atarak ne vakit anlatabileceğim? Böyle bir günlüğüm olacak mı?” cümlesini kurar mesela. Sonra cevabı yine kendisi verir: “Bana öyle geliyor ki bu işe yazarlığım engeldir. Yazarlığı bırakıp kendimi salt günlük yazmaya versem istediğime daha kolay kavuşurum.”

Birsel, şair, denemeci ve hatta romancı sıfatından daha çok “günlükçü”dür. Üstelik o, has bir günlükçüdür. Şayet, “Aynalar Günlüğü”, “Yanlış Parmak”, “Papağanname”, “Yaşlılık Günlüğü” ve “Nezleli Karga”… olmasaydı bile, yine de “Kuşları Örtünmek” onu tek başına, yalnızca bizim edebiyatımıza değil, dünya edebiyatına dâhil etmeye yeterdi. “Günlüğümü, hiç mi hiç, yayınlatmamaya karar verdim bugün. Oh dünya varmış,” esprisine bakmayın, sair eserleri gibi, bu eserini de okuyanlar görecektir ki, Birsel’de üslup, sıcak bir yaz gününde karlı bal şerbeti, soğuk bir kış gününde, sımsıcak bir sahleptir. Onu okumak, her mevsim keyifle yudumlanan tavşankanı çay ya da bol köpüklü Türk kahvesi gibidir. Edebiyatımızda, Birsel’in eserlerinden aldığım o büyülü tadı, “Beş Şehir”de, “Geçmiş Yaz Defterleri”nde, “Ceviz Sandıktaki Anılar”da da bulduğumu söylemeliyim.

“Kuşları Örtünmek” Salah Birsel’in, o enfes, o saygı uyandıran yazma metoduna da ev sahipliği yapar. Meraklı okurları, günlüğün 23 Aralık 1975 tarihli notlarına havale ediyorum. O bölüm, henüz yaşarken, içinde yaşadığı toplumun edebiyatına dâhil olan ve bir tek eseriyle bile adından söz edilmeye değer görülen hakiki edebiyatçılar arasına katıldığını göstermeye yeter de artar bile. Çünkü orada sabır, emek, adanmışlık, fedakârlık, okuma ve yazma tutkusu, okumuş ve yazmışlara saygı vardır. O bölüm, yazarlığın olmazsa olmaz kuralı, başarının altın anahtarıdır; tıpkı bir anıt gibi göz dolduran, kendine hayran bırakan bir nişane misali. Şapka çıkarıyorum.

Birsel, Eckermann’ın, “İnsan yalnız hayran kalacağı şeyleri okumalı,” sözünden hareketle kendi düşüncesini ele verir. Çünkü vakit dar; insan ömrü, sevdiği ve beğendiği kitapları bile okumaya yetecek kadar uzun değildir. Yine Birsel’in ifadesiyle: “24 saatin 24 saatini bile okumakla geçirseniz, içinizin gittiği o güzelim kitapları şöyle dörtnala bile okuyamazsınız.” Öyleyse seçici olunmalı, sadece okurken değil, yazarken de aynı özen gösterilmelidir. Aksi halde hem kendimizin hem de başkalarının zamanını çalmak olur bu. Salah Usta, “Çok yazmaya değil, özlü şeyler yazmaya bakmalı,” derken bunu kasteder; fakat böyle dese de, yine birçok türde pek çok eser verdiği görülür. İyi ki de öyledir. Üslubu oturmuş şair ve yazarlara yazma sınırı konulmamalıdır; kendilerini yenilemek şartıyla tabii.

İyi yazar ve eserlerin önemli bir özelliği de başka iyi yazar ve eserleri adres göstermeleridir. Evinin bütün boşluklarını kütüphaneye çeviren Birsel, bir kitap delisi olarak, kendi tattığı balları okuruna da tattırmak ister ve sıradan bir şey söyler gibi onları söz arasına sıkıştırıverir: “Paris’teki kitapçıma 37 kitap ısmarladım. Uzun boylu düşündüm ama ısmarladım. Bunlar arasında Samuel Pepys’in günlüğü de var. Jean Guchemo’nun, Sezar Pavese’nin, Julien Green’in, Andre Gide’in, Delacroix’in, Jules Renard’ın, Paul Le’autaud, Johan Gottfried von Herder’in günlüğü…”
Barthes’ın Prost için söylediğini o da Sainte- Beuve, Adorno, Lukacs, Walter Benjamin ve Roland Barthes için söyler. Onların eserleri hakkında “Her şeyden önce bir edebiyat ürünüdür,” der. H. D. Thoreau’dan “Benim sevgili günlükçüm,” diye bahseder. Kargaları sever. Eserlerinde sıkça onlardan bahseder. Zeki kuşlardır onlar; ilgisini çeker. Sabah vaktine bakışı şiirseldir. Onu kitaplar kadar sever. “Sabah uyanışlarım belleğimin kanatlarıdır benim,” der. Sözlerinde bir şairin soluğu saklıdır.
Bunlarla kalmaz Salah Usta, eserine daha nice dünyaları sığdırır. İlginçtir, denemeleriyle değilse bile, günlükleriyle iyiden iyiye Montaigne’i hatırlatır. Yalnızca bir konu üzerinde durmaz o da; şiirden romana, anıdan günlüğe, eleştiriden eleştirmene, müziğe, kadına, yemeğe, börtü böceğe ve kendine dair ne varsa ona kapılarını ardına kadar aralar. Zihnini ve kalemini akla hayale gelen pek çok detaya odaklar. Her gerçek sanatçıda görülen ve daha çok, çocuklara mahsus olan hayranlık onda da ön plana çıkar: “Hayranlık! Kendini adamış insanlarda, ozanlarda varsa vardır. Böyleleri bir kumaş, bir dize, bir melodi, bir gökyüzü parçası karşısında bile yüreklerinin kafeslerinden dışarı uğramaya çalıştıklarını duyarlar,” der.
O da her usta gibi, ömrünü adadığı kalemiyle ne yaptığının farkındadır. Bir yandan, “Anlıyorum, bu günlük beni dünyanın en akıllı kişisi gibi gösteriyor,” derken, öte yandan, “Anılarını yazanlar ya da günlük tutanlar, isteseler de istemeseler de devleşirler,” cümlesini fısıldar. Ama öyledir, kesinlikle…

Cihangir Asyalı

Bir Güne Sığan Destan: Gün Olur Asra Bedel / Cihangir Asyalı

Yolu, okumaktan geçen her okurun karşılaştığı ve bir şekilde istifade ettiği, benim de, bütün yazı hayatımı etkileyecek derecede tesirinde kaldığım bir romanı nazara vermek istiyorum. “Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…” cümlesinin tekrarlarıyla örgülenen bu büyük eser, sade bir şekilde ve aç bir tilkinin demiryolu çevresinde yiyecek arayışıyla başlar. Başlar ve sayfalar boyunca, tabiatın bütün kıvrımlarını gözler önüne sererek, okuru yavaş yavaş içine çeker. Böylece, karın kışın altında kalan ve yaban hayvanlarının bile aç gezdiği ıssız Sarı Özek bozkırı da, bir ana mekân olarak, büyük bir esere ev sahipliği yapma bahtiyarlığına erişir. Nasıl ki, “Elveda Gülsarı” akşam başlayıp sabah son bulan bir yolculuğun hikâyesi ise, bu roman da sabah başlayıp akşam son bulan bir yolculuğun, Boranlı Yedigey’in, “Karanar” adlı devesiyle, yakın dostu Kazangap’ın cenazesini Ana Beyit’e götürmesinin hikâyesidir.
Romana detaycı bir gözle yaklaşıldığında, bu ana hikâyeyi besleyen, büyüten ve bir büyük esere dönüştüren birçok yan hikâyenin yer aldığı görülür. Bu hikâyeler: Mankurt efsanesi, Raymalı Aga efsanesi, Altın mekre balığı hikâyesi, Abutalip Kuttubayev’in serencamı ile Orman-Göğsü Gezegeni ve Rus Amerikan uzay rekabeti olarak sıralanabilir. Her ne kadar müstakil bir kitap olarak yayınlansa da “Cengiz Han’a Küsen Bulut” da, bu kitaba dâhildir ve ayrı bir eser olarak ele alınmamalıdır. Hepsi de, tıpkı büyük bir nehri besleyen akarsular gibi, kitabın ortak mesajında birleşen ve destansı bir eserin ortaya çıkmasına vesile olan bu hikâyeler, verdiği mesajlarla birer manifesto değerindedir.
Buradan hareketle, Aytmatov romanları birer ideal ve dâvâ romanıdır denilebilir. İşte, “Gün Olur Asra Bedel” de, aslına dönme, kim olduğunu unutmama, milli kültüre dâhil olan her türlü değere sahip çıkma şeklinde ele alınabileceği gibi, bütünüyle özgürlüğe kavuşma çağrısı olarak da okunabilir. Sovyetler birliği parçalanıp Türkî cumhuriyetler kurulana dek süren bu edebi direniş, amacın gerçekleşmesiyle yön değiştirir. Nitekim “Ebedi Gelin” ve “Kassandra Damgası”nda Aytmatov, yeni bir ideal olarak, çevre sorunlarıyla mücadeleye yoğunlaşır. Özü, Orman-Göğsü gezegeninde verilen ve tabiatın korunduğu, insanın değerini bulduğu, daha yaşanılır bir dünya için çalışmaya başlar.
Aytmatov, tam bir sembolik anlatım ustasıdır. Yine son iki romanı ayrı tutulacak olursa, o, bu eseri başta olmak üzere, bütün eserlerinde örtülü ve sembolik anlatımın imkânlarından sonuna kadar faydalanır. Çünkü babası, rejimin dayattığı ilkeler yüzünden haksız bir şekilde öldürülmüş, o da bunun hesabını edebiyat vasıtasıyla görmeye karar vermiştir. Yaşça büyük bir dostunun, henüz işin başındayken, onun zarar görmemesi ve önünün kesilmemesi için tavsiyede bulunması, bu tavrında etkili olur. Malumdur ki, örtülü anlatım, bir edebi sanat olduğu kadar, baskıcı yönetimlerin de en belirgin nişanesidir. Açık veren kaybeder çünkü. Bununla birlikte Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel” ile yüksek perdeden ve açıktan siyasi eleştiriler ve mesajlar verme cesaretini de göstermiştir; lakin yine şartlar gereği, kitabın o bölümünü ayrı bir eser olarak, “Cengiz Han’a Küsen Bulut” adıyla yayınlamayı uygun görmüştür.
Örtülü söylemin veya alegorik anlatımın seçkin örneklerinin sunulduğu bu eserde, simgelere ince anlamlar yüklendiği, yerinde söylenmiş, sanki sıradan görünen ama asla öyle olmayan etkili sözlerle bir diriliş çağrısı yapıldığı fark edilir. Fakat mesajlar öyle hesaplı ve hassas bir şekilde yerleştirilir ki, dikkatsiz okurların gözünden rahatlıkla kaçabilir. Mesela Dönenbay kuşunun çağrısı tam da böyledir: “Sen kimsin? Adın ne? Adını hatırla! Senin baban Dönenbay’dır, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay.. Dönenbay… Ve beyaz kuşun sesi, yeniden karanlığa bürünen gökyüzünde uzun zaman yankılandı…” İşte, yankılanan bu çağrı, özünü, ruhunu ve değerlerini yitirmekle karşı karşıya kalan ve bu sesi duyan bütün kardeşlerine yapılmıştır.
İçinde Dönenbay kuşunun da yer aldığı ve eserde detaylı bir şekilde anlatılan Mankurt efsanesi hayli dikkat çekicidir. Şöyle ki: Moğol kökenli Juan Juanlar, ele geçirdikleri esirlerin ellerini bağlar ve saçlarını kazıtırmış. Yeni kesilmiş devenin boynundan kesilen taze deri parçasını esirin başına geçirir ve güneşin altına bırakırlarmış. Saçların uzama eğilimi ve sıcağın tesiriyle kaşıntı başlar, kuruyan deri de başı sıkıştırarak işkenceyi büyütürmüş. İşte, bu durumdaki esir, şayet hayatta kalırsa, kim olduğunu, aslını ve her şeyini unutur mankurt olurmuş. Onu çobanlık gibi bir işe koşarak, yeni bir isim takarlar ve: “Yanına yaklaşan ve başındaki deriyi çıkartmaya yeltenen herkes düşmanındır; onu düşünmeden öldür.” diye de tembihlerlermiş. O da, kitaptaki Colaman gibi, annesini bile öldürecek birine dönüşürmüş. Merak edenler için, kitabın bu bölümünün, tıpkı “Selvi Boylum Al Yazmalım” gibi, ülkemizde filmi yapıldığını ve başrolünde de Tarık Tarcan’ın oynadığını hatırlatmalıyım.
İşte, Mankurt hikâyesinde verilen mesajların, aslında bu kitabın özü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü koskoca bir millet ve hatta bütün bir Türkistan bir nevi mankurtlaştırılmış ve değerlerinden koparılarak aslını unutmakla baş başa bırakılmıştır. Çünkü muktedirler elinden gelse kâinata bile hükmetmeye göz dikebilecek kadar hırslıdır. Tıpkı Amerika ve Rusya’nın, Ortak Yönetim Merkezleri olan Konvansiyon Uçak Gemisi’nde aldığı kararların, bütün bir dünyayı, başına deve derisi geçirilmiş bir mankurt olmaya sürüklemesi gibi. Bundan dolayıdır ki, yazarın, Dönenbay kuşunun diliyle yaptığı çağrı boşuna değildir. Küçükken annemden duyduğum ve bu eserle karşılaşınca mânâsını kavradığım “mankırttınız” sözü, meğer hazin bir gerçeğin ifadesiymiş.
Aytmatov’un, bu eseriyle birlikte neredeyse bütün eserlerinde verdiği mücadele, mankurtlaştırmaya karşı bir direniş, kültürel değerlere sahip çıkma ve ruhunu koruma mücadelesinden başka bir şey değildir. O, bir yerde kahramanına şu cümleyi kurdurur mesela: “Bir insanın elinden malı, mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi; ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenebilir mi?” Detaylarda dolaşıldığında, bu sözü destekler mahiyette şöyle bir cümle daha çıkar karşımıza: “Zaman ne kadar geçerse geçsin, bazı konularda hiçbir şeyi değiştirmez. Elinden malını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin; ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur.”
Öte yandan, Yedigey’in yolculuğu sırasında bir kenarda, her şeyden güven içinde yatan kızıl bir köpek ile gökyüzünde geniş kanatlarıyla uçan özgür bir çaylak nazara verilir. Burada köpek de, çaylak da birer sembol olarak okunabilir pekâlâ. Şöyle ki, çaylak, özgürlük ve ideali, kızıl köpek de, sırtını güce dayamanın rahatlığıyla mevcut siyasi ideolojiyi benimseyen ve değerlerinden yoksun kalan insanları, kızıl renk ise yaslanılan siyasi gücün rengini düşündürür. Yazar, bu duruma gösterdiği tepkiyi dile getirirken yine ustalığını konuşturur. Sanki, güce yaslanmışlığı ve özgürlüğünden taviz verişi kınarcasına köpeğin üzerine çaylağın çımkırığını bıraktırır. Böylece, eleştirdiği kimseleri çaylak ve köpek üzerinden cezalandırmış olur.
Eserdeki perdeyi aralayan okurlar, kimi yerlerde mesajların yükselen debisi karşısında şaşırır kalır. Çünkü yazar, bir başkaldırı hamlesi yapar adeta:“Toprak kaymalarının sonunda dağların yamaçları, bazen de dağın kendisi, karşı konulmaz bir güçle göçer, yerin altını üstüne getirir, kocaman yarıklar açarlarmış. İnsanlar o olayı ancak gözleriyle gördükleri zaman, ayaklarının dibinde ne büyük felaketlerin saklı olduğunu anlarlar. Bu olayın özelliği, yer altı sularının kaya diplerini uzun zamanda, yavaş yavaş oyarak kimsenin fark etmediği şekilde erozyonu hazırlamasıdır. Altı oyulan dağlar, yamaçlar, hafif bir deprem, bir gök gürlemesi ya da şiddetli bir yağmur sonunda, yavaş yavaş kaymaya başlar. Kopan kayalar ya da çığ yuvarlanması ansızın olur ve biter; ama toprak kaymaları herkesin gözü önünde korkunç bir güçle ilerler ve onu hiçbir şey durduramaz.” Bu satırların, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla gerçekleştiği rahatlıkla söylenebilir.
Özellikle bu eserin bir parçası olan “Cengiz Han’a Küsen Bulut” romanında, Cengiz Han özelinde bütün diktatörler eleştiriden nasibini alır. Ve ayrıca, terfi eden bir güvenlik görevlisinin yemek masasında yaptığı konuşma üzerinden, her dönemde görülen benzer kimseler ustaca yerilir. Çünkü söz konusu güvenlik görevlisi, muktedirlerin, zayıf karakterli ve zaaflı kimseleri makam, mevki ve maddi imkân sağlayarak kendilerine kul etmesinin açık bir örneğidir. Bu gibi kimseler, kendilerine imkân sağlayan diktatörleri veya siyasi gücü, bir nevi Tanrı olarak görebilmektedir. Bahsi geçen konuşma dikkatle okunduğunda, bugün de var olan ve çıkarları istikametinde iktidara yaklaşan benzerlerinin, aslında güce tapan değil, gücü, şahsi çıkarı istikametinde değerlendiren kişiliksiz ve oportünist kimseler olduğu fark edilir. İşte, eserde geçen, “Güç atasını tanımaz: güce kavuşan atasını bile tanımaz.” sözü, bir yönüyle diktatörlere baksa da, daha çok, zaafı peşinde koşan ve makam mevki elde eden, bununla birlikte bütün değerlerinin, ruhunun çiğnenmesine göz yuman iktidar yanaşmalarıyla ilgilidir.
Her çağda ve coğrafyada, iki kişinin bile birbirine güvenemediği ortamların doğmasına sebep olan müstebitler, hâkimiyetlerini jurnalcilerle pekiştirme yoluna gittiği için, böylesi bir ortamda pek çok masum insanın hukuku çiğnenir ve canı yanar. Mağduriyetlerin bir kısmına korkakların ve iktidardan faydalananların, bir kısmına da kıskançların sebep olduğu görülür. Çünkü kıskanç kimseler, çektirilen acılara ses çıkarmaz ve bir nevi destek olurken, kimileri de bununla kalmayıp gerek çıkar elde etmek gerekse içini soğutmak amacıyla mazlum ve masumları yoktan sebeplerle şikâyet ederek mağduriyete uğratırlar. Yazar, bu duruma dikkat çeker fakat ümidi de elden bırakmaz ve: “İnsanoğlunun kıskançlık, başkalarını çekememe hastalığından kurtulması, daha çok zaman alacaktır. Bu zamanın ne kadar uzun olacağını bilemem; ama yeryüzünde kötülerin, ağır haksızlıkların sürekli gizli kalamayacağını, adaletin gerçeğin yok edilemeyeceğini bilmek beni rahatlatıyor ve sevinmem için yetiyor.” der.
Kendisi de bir mağdur olan yazar, sanki bütün mağdurların yükünü kendi omzuna almış ve onların da hakkını savunmakla vazifeliymiş gibi kaleme sarılır. Çünkü babası Törekul Aytmatov, Stalin döneminde öldürülen aydınlar arasındadır ve bütün suçu, romanda geçen Abutalip Kuttubayev’in yaptığı gibi, halkının edebi birikimlerini gelecek nesillere aktarma çabasıdır. İşin tuhaf yanı şudur ki, bütünüyle halkının faydası için çalışan Törekul Aytmatov halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizilmiştir. Yazar o vakit henüz dokuz, on yaşındadır. Sonradan aklanan babasının, kurgu bir mahkeme kararıyla öldürüldüğü yirmi yıl sonra anlaşılır. Babasıyla birlikte yüz otuz yedi kişinin gömülü olduğu toplu mezarın ortaya çıkması için otuz yıl daha geçmesi kerekir. Kırgızistan kurulup da korku dönemi geçince, saklı mezarın sırrı ortaya çıkmakta gecikmez. Olay üzerinden elli yıl geçmesine rağmen, Aytmatov’un babasına ait fotoğraflı belge çürümemiş ve bir fotoğraf çekimlik ömrü bile olsa tarihe tanıklık etmiştir. Yazar, gerçeğin yok edilemeyeceğiyle ilgili yukarıdaki sözleri, sanki içine doğmuş da söylemiştir.
Romanda yer alan Kuttubayev ailesi, aslında Aytmatov ailesinden başkası değildir. Kitaptaki hikâyelerin her birinin bir maksada binaen yer aldığının açık işareti olan aşağıdaki satırlar, Törekul Aytmatov’un ve ondan bunu miras olarak devralan oğlunun ana meselesidir: “Abutalip, Raymalı Aga hikâyesini Kazangap’tan dinleyerek kaleme almıştı. Çocuklar büyüyünce bunu okusunlar istiyordu. Abutalip, bazı zamanlarda, bazı kişilerin hayat hikâyelerinin, anıların, çektikleri acıların, kitlelere mal olduğunu, o acıların kalabalıklar tarafından paylaşıldığını, yana-yakıla anıldığını söylüyordu. Toplum onlardan ders alır, çok şey öğrenir, bir insanın çektiği sıkıntılarda bütün bir devri görürdü. Sonra da bunu, bu büyük dersi, gelecek kuşaklara, yüzyıllar sonrasına aktarırdı…”
Eseri büyük kılan diğer iki hikâyeye gelince, ‘Altın mekre’ balığı hikâyesinde, boyunduruk altında kalan insanların, kendi dünyalarına kavuşma özleminin sembolize edildiği görülür. Yazar bunu şöyle dile getirir: “Altın mekre balığının Aral sularına salıverişini gördü. Balık iriydi, kıvraktı. Onu suya götürürken hayvanın kıpır kıpır canlılığını, bir an önce sulara dalıp kendi dünyasına kavuşmak için çırpınışlarını hissetti.” Orman-Göğsü gezegeni hikâyesi ise, sanki bir ütopyadır; ama aslında birkaç İslâm devleti döneminde gerçekleşmiş ve yine gerçekleşmesi mümkün olan ideal bir dünyanın özlemini dile getirir. Zira söz konusu gezegen ile içinde yaşadığımız dünya arasında tam bir uçurum vardır.
Kimileri, Aytmatov’un “Kassandra Damgsı”yla evrensel bir yazara dönüştüğünü söyleseler de bu değerlendirme yanlış veya düzeltilmeye muhtaçtır. Çünkü Aytmatov asıl evrenselliği daha otuz yaşında “Cemile” adlı eseriyle yakalamış ve Louis Aragon tarafından, “Dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak ve “Ne söylesek ya lafı uzatmış oluruz, ya söylenecekleri söylememiş oluruz.” denilerek dünyaya duyurulmuştur. Ayrıca, babasına ve annesine ithaf ettiği “Toprak Ana”, kendisine ilk büyük ödülü kazandıran “Elveda Gülsarı”, o unutulmaz “Beyaz Gemi”, “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” ve “Dişi Kurdun Rüyaları” tam bir ustalık eseridir ve evrenseldir. İşte “Gün Olur Asra Bedel”, her biri bir yazı konusu olmayı ve hatta müstakil bir kitap olarak ele alınmayı hak eden Aytmatov eserlerinin magnum opus’u veya masterpiece’idir ve tartışmasız bir dünya klasiğidir. Zaten yüz yetmiş altı dile çevrilmesi de bunun apaçık bir göstergesidir.
Farklı bir gözle bakıldığında, Aytmatov eserlerinin tek başına bir yazarlık okulu olduğu söylenebilir. Hikâye değil de sanki bir roman girişi olarak bırakılmış ve öylece yayınlanmış olan “Devegözü” ile sanki bir roman yarısı olarak yayınlanan “Sultan Murat” (İlk Turnalar), kalemine güvenen okurları, ‘Buyurun gerisini siz tamamlayın.’ dercesine yazmaya davet eden çok güzel eserlerdir. Sair eserlerine gelince, onlar da, akla kazınan kahramanlar, seçilen mekânlar, işlenilen konular ve ele alınan malzemelerin nerede ve nasıl kullanılacağını gösteren birer rehber gibidir. Özellikle mesajların verildiği yerler ve veriliş biçimleri tam bir usta öğreticidir. Yeteneği olan ve yazmadan duramayan, bununla birlikte yolun başında bulunan kimselerin ve hatta mesafe kat etmiş de, yazdıklarının niteliğini arttırmayı düşünenlerin, bir talebe titizliğiyle inceleyip istifade etmesi yerinde olur.
Daha söylenecek çok söz olsa da, Aragon’un dediği gibi, “Ne söylesek ya lafı uzatmış oluruz, ya söylenecekleri söylememiş oluruz.” İyisi mi biz, satırlarımıza, kitabın başında epigraf olarak yer verilen, Grigor Narekatsi’nin sözüyle son verelim; çünkü Aytmatov nazarında “Gün Olur Asra Bedel”in ne olduğunu bu söz çok güzel özetliyor: “Ve bu kitap benim vücudum,/Ve bu söz benim ruhum”

Cihangir Asyalı

Bir Güne Sığan Destan: Gün Olur Asra Bedel / Cihangir Asyalı

Yolu, okumaktan geçen her okurun karşılaştığı ve bir şekilde istifade ettiği, benim de, bütün yazı hayatımı etkileyecek derecede tesirinde kaldığım bir romanı nazara vermek istiyorum. “Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…” cümlesinin tekrarlarıyla örgülenen bu büyük eser, sade bir şekilde ve aç bir tilkinin demiryolu çevresinde yiyecek arayışıyla başlar. Başlar ve sayfalar boyunca, tabiatın bütün kıvrımlarını gözler önüne sererek, okuru yavaş yavaş içine çeker. Böylece, karın kışın altında kalan ve yaban hayvanlarının bile aç gezdiği ıssız Sarı Özek bozkırı da, bir ana mekân olarak, büyük bir esere ev sahipliği yapma bahtiyarlığına erişir. Nasıl ki, “Elveda Gülsarı” akşam başlayıp sabah son bulan bir yolculuğun hikâyesi ise, bu roman da sabah başlayıp akşam son bulan bir yolculuğun, Boranlı Yedigey’in, “Karanar” adlı devesiyle, yakın dostu Kazangap’ın cenazesini Ana Beyit’e götürmesinin hikâyesidir.

Romana detaycı bir gözle yaklaşıldığında, bu ana hikâyeyi besleyen, büyüten ve bir büyük esere dönüştüren birçok yan hikâyenin yer aldığı görülür. Bu hikâyeler: Mankurt efsanesi, Raymalı Aga efsanesi, Altın mekre balığı hikâyesi, Abutalip Kuttubayev’in serencamı ile Orman-Göğsü Gezegeni ve Rus Amerikan uzay rekabeti olarak sıralanabilir. Her ne kadar müstakil bir kitap olarak yayınlansa da “Cengiz Han’a Küsen Bulut” da, bu kitaba dâhildir ve ayrı bir eser olarak ele alınmamalıdır. Hepsi de, tıpkı büyük bir nehri besleyen akarsular gibi, kitabın ortak mesajında birleşen ve destansı bir eserin ortaya çıkmasına vesile olan bu hikâyeler, verdiği mesajlarla birer manifesto değerindedir. Buradan hareketle, Aytmatov romanları birer ideal ve dâvâ romanıdır denilebilir. İşte, “Gün Olur Asra Bedel” de, aslına dönme, kim olduğunu unutmama, milli kültüre dâhil olan her türlü değere sahip çıkma şeklinde ele alınabileceği gibi, bütünüyle özgürlüğe kavuşma çağrısı olarak da okunabilir. Sovyetler birliği parçalanıp Türkî cumhuriyetler kurulana dek süren bu edebi direniş, amacın gerçekleşmesiyle yön değiştirir. Nitekim “Ebedi Gelin” ve “Kassandra Damgası”nda Aytmatov, yeni bir ideal olarak, çevre sorunlarıyla mücadeleye yoğunlaşır. Özü, Orman-Göğsü gezegeninde verilen ve tabiatın korunduğu, insanın değerini bulduğu, daha yaşanılır bir dünya için çalışmaya başlar. 

Aytmatov, tam bir sembolik anlatım ustasıdır. Yine son iki romanı ayrı tutulacak olursa, o, bu eseri başta olmak üzere, bütün eserlerinde örtülü ve sembolik anlatımın imkânlarından sonuna kadar faydalanır. Çünkü babası, rejimin dayattığı ilkeler yüzünden haksız bir şekilde öldürülmüş, o da bunun hesabını edebiyat vasıtasıyla görmeye karar vermiştir. Yaşça büyük bir dostunun, henüz işin başındayken, onun zarar görmemesi ve önünün kesilmemesi için tavsiyede bulunması, bu tavrında etkili olur. Malumdur ki, örtülü anlatım, bir edebi sanat olduğu kadar, baskıcı yönetimlerin de en belirgin nişanesidir. Açık veren kaybeder çünkü. Bununla birlikte Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel” ile yüksek perdeden ve açıktan siyasi eleştiriler ve mesajlar verme cesaretini de göstermiştir; lakin yine şartlar gereği, kitabın o bölümünü ayrı bir eser olarak, “Cengiz Han’a Küsen Bulut” adıyla yayınlamayı uygun görmüştür.

Örtülü söylemin veya alegorik anlatımın seçkin örneklerinin sunulduğu bu eserde, simgelere ince anlamlar yüklendiği, yerinde söylenmiş, sanki sıradan görünen ama asla öyle olmayan etkili sözlerle bir diriliş çağrısı yapıldığı fark edilir. Fakat mesajlar öyle hesaplı ve hassas bir şekilde yerleştirilir ki, dikkatsiz okurların gözünden rahatlıkla kaçabilir. Mesela Dönenbay kuşunun çağrısı tam da böyledir: “Sen kimsin? Adın ne? Adını hatırla! Senin baban Dönenbay’dır, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay.. Dönenbay… Ve beyaz kuşun sesi, yeniden karanlığa bürünen gökyüzünde uzun zaman yankılandı…” İşte, yankılanan bu çağrı, özünü, ruhunu ve değerlerini yitirmekle karşı karşıya kalan ve bu sesi duyan bütün kardeşlerine yapılmıştır. İçinde Dönenbay kuşunun da yer aldığı ve eserde detaylı bir şekilde anlatılan Mankurt efsanesi hayli dikkat çekicidir. Şöyle ki: Moğol kökenli Juan Juanlar, ele geçirdikleri esirlerin ellerini bağlar ve saçlarını kazıtırmış. Yeni kesilmiş devenin boynundan kesilen taze deri parçasını esirin başına geçirir ve güneşin altına bırakırlarmış. Saçların uzama eğilimi ve sıcağın tesiriyle kaşıntı başlar, kuruyan deri de başı sıkıştırarak işkenceyi büyütürmüş. İşte, bu durumdaki esir, şayet hayatta kalırsa, kim olduğunu, aslını ve her şeyini unutur mankurt olurmuş. Onu çobanlık gibi bir işe koşarak, yeni bir isim takarlar ve: “Yanına yaklaşan ve başındaki deriyi çıkartmaya yeltenen herkes düşmanındır; onu düşünmeden öldür.” diye de tembihlerlermiş. O da, kitaptaki Colaman gibi, annesini bile öldürecek birine dönüşürmüş. Merak edenler için, kitabın bu bölümünün, tıpkı “Selvi Boylum Al Yazmalım” gibi, ülkemizde filmi yapıldığını ve başrolünde de Tarık Tarcan’ın oynadığını hatırlatmalıyım.

İşte, Mankurt hikâyesinde verilen mesajların, aslında bu kitabın özü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü koskoca bir millet ve hatta bütün bir Türkistan bir nevi mankurtlaştırılmış ve değerlerinden koparılarak aslını unutmakla baş başa bırakılmıştır. Çünkü muktedirler elinden gelse kâinata bile hükmetmeye göz dikebilecek kadar hırslıdır. Tıpkı Amerika ve Rusya’nın, Ortak Yönetim Merkezleri olan Konvansiyon Uçak Gemisi’nde aldığı kararların, bütün bir dünyayı, başına deve derisi geçirilmiş bir mankurt olmaya sürüklemesi gibi. Bundan dolayıdır ki, yazarın, Dönenbay kuşunun diliyle yaptığı çağrı boşuna değildir. Küçükken annemden duyduğum ve bu eserle karşılaşınca mânâsını kavradığım “mankırttınız” sözü, meğer hazin bir gerçeğin ifadesiymiş. Aytmatov’un, bu eseriyle birlikte neredeyse bütün eserlerinde verdiği mücadele, mankurtlaştırmaya karşı bir direniş, kültürel değerlere sahip çıkma ve ruhunu koruma mücadelesinden başka bir şey değildir. O, bir yerde kahramanına şu cümleyi kurdurur mesela: “Bir insanın elinden malı, mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi; ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenebilir mi?” Detaylarda dolaşıldığında, bu sözü destekler mahiyette şöyle bir cümle daha çıkar karşımıza: “Zaman ne kadar geçerse geçsin, bazı konularda hiçbir şeyi değiştirmez. Elinden malını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin; ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur.” Öte yandan, Yedigey’in yolculuğu sırasında bir kenarda, her şeyden güven içinde yatan kızıl bir köpek ile gökyüzünde geniş kanatlarıyla uçan özgür bir çaylak nazara verilir. Burada köpek de, çaylak da birer sembol olarak okunabilir pekâlâ. Şöyle ki, çaylak, özgürlük ve ideali, kızıl köpek de, sırtını güce dayamanın rahatlığıyla mevcut siyasi ideolojiyi benimseyen ve değerlerinden yoksun kalan insanları, kızıl renk ise yaslanılan siyasi gücün rengini düşündürür. Yazar, bu duruma gösterdiği tepkiyi dile getirirken yine ustalığını konuşturur. Sanki, güce yaslanmışlığı ve özgürlüğünden taviz verişi kınarcasına köpeğin üzerine çaylağın çımkırığını bıraktırır. Böylece, eleştirdiği kimseleri çaylak ve köpek üzerinden cezalandırmış olur.

Eserdeki perdeyi aralayan okurlar, kimi yerlerde mesajların yükselen debisi karşısında şaşırır kalır. Çünkü yazar, bir başkaldırı hamlesi yapar adeta:“Toprak kaymalarının sonunda dağların yamaçları, bazen de dağın kendisi, karşı konulmaz bir güçle göçer, yerin altını üstüne getirir, kocaman yarıklar açarlarmış. İnsanlar o olayı ancak gözleriyle gördükleri zaman, ayaklarının dibinde ne büyük felaketlerin saklı olduğunu anlarlar. Bu olayın özelliği, yer altı sularının kaya diplerini uzun zamanda, yavaş yavaş oyarak kimsenin fark etmediği şekilde erozyonu hazırlamasıdır. Altı oyulan dağlar, yamaçlar, hafif bir deprem, bir gök gürlemesi ya da şiddetli bir yağmur sonunda, yavaş yavaş kaymaya başlar. Kopan kayalar ya da çığ yuvarlanması ansızın olur ve biter; ama toprak kaymaları herkesin gözü önünde korkunç bir güçle ilerler ve onu hiçbir şey durduramaz.” Bu satırların, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla gerçekleştiği rahatlıkla söylenebilir.

Özellikle bu eserin bir parçası olan “Cengiz Han’a Küsen Bulut” romanında, Cengiz Han özelinde bütün diktatörler eleştiriden nasibini alır. Ve ayrıca, terfi eden bir güvenlik görevlisinin yemek masasında yaptığı konuşma üzerinden, her dönemde görülen benzer kimseler ustaca yerilir. Çünkü söz konusu güvenlik görevlisi, muktedirlerin, zayıf karakterli ve zaaflı kimseleri makam, mevki ve maddi imkân sağlayarak kendilerine kul etmesinin açık bir örneğidir. Bu gibi kimseler, kendilerine imkân sağlayan diktatörleri veya siyasi gücü, bir nevi Tanrı olarak görebilmektedir. Bahsi geçen konuşma dikkatle okunduğunda, bugün de var olan ve çıkarları istikametinde iktidara yaklaşan benzerlerinin, aslında güce tapan değil, gücü, şahsi çıkarı istikametinde değerlendiren kişiliksiz ve oportünist kimseler olduğu fark edilir. İşte, eserde geçen, “Güç atasını tanımaz: güce kavuşan atasını bile tanımaz.” sözü, bir yönüyle diktatörlere baksa da, daha çok, zaafı peşinde koşan ve makam mevki elde eden, bununla birlikte bütün değerlerinin, ruhunun çiğnenmesine göz yuman iktidar yanaşmalarıyla ilgilidir.

Her çağda ve coğrafyada, iki kişinin bile birbirine güvenemediği ortamların doğmasına sebep olan müstebitler, hâkimiyetlerini jurnalcilerle pekiştirme yoluna gittiği için, böylesi bir ortamda pek çok masum insanın hukuku çiğnenir ve canı yanar. Mağduriyetlerin bir kısmına korkakların ve iktidardan faydalananların, bir kısmına da kıskançların sebep olduğu görülür. Çünkü kıskanç kimseler, çektirilen acılara ses çıkarmaz ve bir nevi destek olurken, kimileri de bununla kalmayıp gerek çıkar elde etmek gerekse içini soğutmak amacıyla mazlum ve masumları yoktan sebeplerle şikâyet ederek mağduriyete uğratırlar. Yazar, bu duruma dikkat çeker fakat ümidi de elden bırakmaz ve: “İnsanoğlunun kıskançlık, başkalarını çekememe hastalığından kurtulması, daha çok zaman alacaktır. Bu zamanın ne kadar uzun olacağını bilemem; ama yeryüzünde kötülerin, ağır haksızlıkların sürekli gizli kalamayacağını, adaletin gerçeğin yok edilemeyeceğini bilmek beni rahatlatıyor ve sevinmem için yetiyor.” der.

Kendisi de bir mağdur olan yazar, sanki bütün mağdurların yükünü kendi omzuna almış ve onların da hakkını savunmakla vazifeliymiş gibi kaleme sarılır. Çünkü babası Törekul Aytmatov, Stalin döneminde öldürülen aydınlar arasındadır ve bütün suçu, romanda geçen Abutalip Kuttubayev’in yaptığı gibi, halkının edebi birikimlerini gelecek nesillere aktarma çabasıdır. İşin tuhaf yanı şudur ki, bütünüyle halkının faydası için çalışan Törekul Aytmatov halk düşmanı ilan edilerek kurşuna dizilmiştir. Yazar o vakit henüz dokuz, on yaşındadır. Sonradan aklanan babasının, kurgu bir mahkeme kararıyla öldürüldüğü yirmi yıl sonra anlaşılır. Babasıyla birlikte yüz otuz yedi kişinin gömülü olduğu toplu mezarın ortaya çıkması için otuz yıl daha geçmesi kerekir. Kırgızistan kurulup da korku dönemi geçince, saklı mezarın sırrı ortaya çıkmakta gecikmez. Olay üzerinden elli yıl geçmesine rağmen, Aytmatov’un babasına ait fotoğraflı belge çürümemiş ve bir fotoğraf çekimlik ömrü bile olsa tarihe tanıklık etmiştir. Yazar, gerçeğin yok edilemeyeceğiyle ilgili yukarıdaki sözleri, sanki içine doğmuş da söylemiştir. 

Romanda yer alan Kuttubayev ailesi, aslında Aytmatov ailesinden başkası değildir. Kitaptaki hikâyelerin her birinin bir maksada binaen yer aldığının açık işareti olan aşağıdaki satırlar, Törekul Aytmatov’un ve ondan bunu miras olarak devralan oğlunun ana meselesidir: “Abutalip, Raymalı Aga hikâyesini Kazangap’tan dinleyerek kaleme almıştı. Çocuklar büyüyünce bunu okusunlar istiyordu. Abutalip, bazı zamanlarda, bazı kişilerin hayat hikâyelerinin, anıların, çektikleri acıların, kitlelere mal olduğunu, o acıların kalabalıklar tarafından paylaşıldığını, yana-yakıla anıldığını söylüyordu. Toplum onlardan ders alır, çok şey öğrenir, bir insanın çektiği sıkıntılarda bütün bir devri görürdü. Sonra da bunu, bu büyük dersi, gelecek kuşaklara, yüzyıllar sonrasına aktarırdı…” Eseri büyük kılan diğer iki hikâyeye gelince, ‘Altın mekre’ balığı hikâyesinde, boyunduruk altında kalan insanların, kendi dünyalarına kavuşma özleminin sembolize edildiği görülür. Yazar bunu şöyle dile getirir: “Altın mekre balığının Aral sularına salıverişini gördü. Balık iriydi, kıvraktı. Onu suya götürürken hayvanın kıpır kıpır canlılığını, bir an önce sulara dalıp kendi dünyasına kavuşmak için çırpınışlarını hissetti.” Orman-Göğsü gezegeni hikâyesi ise, sanki bir ütopyadır; ama aslında birkaç İslâm devleti döneminde gerçekleşmiş ve yine gerçekleşmesi mümkün olan ideal bir dünyanın özlemini dile getirir. Zira söz konusu gezegen ile içinde yaşadığımız dünya arasında tam bir uçurum vardır. 

Kimileri, Aytmatov’un “Kassandra Damgsı”yla evrensel bir yazara dönüştüğünü söyleseler de bu değerlendirme yanlış veya düzeltilmeye muhtaçtır. Çünkü Aytmatov asıl evrenselliği daha otuz yaşında “Cemile” adlı eseriyle yakalamış ve Louis Aragon tarafından, “Dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak ve “Ne söylesek ya lafı uzatmış oluruz, ya söylenecekleri söylememiş oluruz.” denilerek dünyaya duyurulmuştur. Ayrıca, babasına ve annesine ithaf ettiği “Toprak Ana”, kendisine ilk büyük ödülü kazandıran “Elveda Gülsarı”, o unutulmaz “Beyaz Gemi”, “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” ve “Dişi Kurdun Rüyaları” tam bir ustalık eseridir ve evrenseldir. İşte “Gün Olur Asra Bedel”, her biri bir yazı konusu olmayı ve hatta müstakil bir kitap olarak ele alınmayı hak eden Aytmatov eserlerinin magnum opus’u veya masterpiece’idir ve tartışmasız bir dünya klasiğidir. Zaten yüz yetmiş altı dile çevrilmesi de bunun apaçık bir göstergesidir.

Farklı bir gözle bakıldığında, Aytmatov eserlerinin tek başına bir yazarlık okulu olduğu söylenebilir. Hikâye değil de sanki bir roman girişi olarak bırakılmış ve öylece yayınlanmış olan “Devegözü” ile sanki bir roman yarısı olarak yayınlanan “Sultan Murat” (İlk Turnalar), kalemine güvenen okurları, ‘Buyurun gerisini siz tamamlayın.’ dercesine yazmaya davet eden çok güzel eserlerdir. Sair eserlerine gelince, onlar da, akla kazınan kahramanlar, seçilen mekânlar, işlenilen konular ve ele alınan malzemelerin nerede ve nasıl kullanılacağını gösteren birer rehber gibidir. Özellikle mesajların verildiği yerler ve veriliş biçimleri tam bir usta öğreticidir. Yeteneği olan ve yazmadan duramayan, bununla birlikte yolun başında bulunan kimselerin ve hatta mesafe kat etmiş de, yazdıklarının niteliğini arttırmayı düşünenlerin, bir talebe titizliğiyle inceleyip istifade etmesi yerinde olur.

Daha söylenecek çok söz olsa da, Aragon’un dediği gibi, “Ne söylesek ya lafı uzatmış oluruz, ya söylenecekleri söylememiş oluruz.” İyisi mi biz, satırlarımıza, kitabın başında epigraf olarak yer verilen, Grigor Narekatsi’nin sözüyle son verelim; çünkü Aytmatov nazarında “Gün Olur Asra Bedel”in ne olduğunu bu söz çok güzel özetliyor: “Ve bu kitap benim vücudum,/Ve bu söz benim ruhum”

Cihangir Asyalı

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑