Alışıyor İnsan / Gökhan Bozkuş

  Kaldırımlara ürkek bir yabancının ayak basması nahifliğinde dokunan adımlar gibi düşüyordu yağmur taneleri. Onları yakalamaya çalışan minik, haylaz sarı sarı kedi yavrusu gibi görünen yerdeki yaprak denizi arasında yürüyordum Berlin sokaklarında. Seviyorum sonbaharı. Yağmuru, sararmış yaprakları, yağan yağmuru. Kasvetli bir havası var, diyor yeni gelenler. Maviye hasret kalıyoruz burada, diyorlar. Evet doğru. Alışıyor insan zamanla. Neye alışmıyor ki.. Berlin ve sokaklarına aşina olduğunuz Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali de diyor ya: “İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.”

İnsancıklar isimli romanında Dostoyevski de “Fakat insan her şeye alışıyor” diyor. Alışıyor insan. Kapkara bulutlara da, mavisiz gökyüzüne de , yaprak denizine de alışıyor. İşte böyle bir sabah gözüme takılan bir yaprağın hikayesi yazdırdı bana bu yazıyı. Trene binmek üzereydim. Kapıya yakın olan adamın sağ ayağına ilişti gözlerim. Simsiyah botun arkasına dalından kopmuş ıslak bir yaprak adeta sarılmış da yolculuğa çıkmak istiyor gibiydi. Tutunuyordu simsiyah bota. Tutunmak istiyordu. Belli ki alışamamış o. Belli ki kaldırımlar ısıtmamış kurumak üzere olan damarlarını. Belli ki ağaca özlem dolu. Muhayyilemde istifhamlar… Zihnimde uçuk kaçık sorular . Düştü , tutunamadı o sarı yaprak , tutunamadı. Bir kuleden boşluğa kendini bırakan uykusuz gecelerimin öznesi, özneleri gibi bıraktı kendini. Herkes trende yer kapmaya çalışırken ben o yaprağa bakıyordum. Bırakmadım onu yerde. Bırakamazdım. O sadece bir yaprak değildi artık benim için. Yaprak evi dediğim defterime koyacağım. İçinde İstanbul’dan, Ankara’dan yapraklar da olan defterime . Tutunamayan bir yaprak üzerine çok şey yazmak, söylemek mümkün. Ama şimdi susma vakti. Heba romanının yazarı Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi. “Dünya çok gürültülü. Yeterince gürültülü.” Şimdi susma ve tutunamayan yapraklara kulak verme, onları dinleme vakti. Oğuz Atay şerh ediyor şimdi hissettiklerimi…

   Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı.

Gökhan Bozkuş

Nenem / Adem Yağmur

Yüzündeki derin çizgilerin, yaşanmamış yıllardan alacağı olduğu belliydi. Sessizliği, zamanın kör kuyusundan çıkarmış, kendine yoldaş etmiş. Ara sıra kendi kendine konuşmasını duymasam, konuşmayı unuttuğunu zannedeceğim. Büyük dayım, nenemin en  çok  benimle konuştuğunu söylerdi. Bana en çok yavruuum, bazen de yavrumun cücüğü derdi.  Cücük kelimesi benim için çok komikti, kendi kendime, ben bir  cücüğüm der gülerdim. Köye her gidişimizde onunla geçirdiğim zaman çok kıymetliydi. Beni görünce gökkuşağı oluşurdu gök  yüzünde. Öper, koklardı. Süzerdi beni  nemli gözleriyle…  


Sabah erkenden kalkar akşam herkesten sonra yatar, yarın çoooook işim var derdi. Yaşıtlarımdan  çok nenemle oynardım ama onun çooook işi olurdu. Ekinleri biçilmiş tarlada akşama kadar top oynardık. Toza toprağa bulanmış halimizle, buz gibi Irmasan Pınarı’na girerdik.  Bir gün suyun içinde eğlenirken elinde sopayla Yeter teyze belirmişti.  Bu durumu gören Ahmet sudan hızla çıkarak yalın ayak evin yolunu tuttu. Yeter teyze oğlunun arkasından koşarken, ocağı sönmeyesice  sen eve varda ben sana yapacağı biliyom diye söyleniyordu. Bu manzaradan vaktin geç olduğunu anlayan herkes benim gibi evin yolunu tutmuştu. Ne kadar geç kalsamda beni kapılarda bekleyenimdi Nenem. Bayırdaki evin yola kadar olan bölümü bahçe yapılmıştı. Bahçenin içinde kaynak suyunun oluşturduğu küçük bir göl vardı. Suyun çevresindeki nemli topraktan, evler yapardım. Göl kenarında, içinde birkaç hayvanında olduğu küçük bir çiftlik oluşturmuştum. Nenem yaptığım bu çiftliği görünce, insanın içindeki cennet demişti. Hayat kaynağımdı Nenem.

Yayıkta süt yayar, tereyağ yapardı. Sabah kahvaltısındaki  tereyağlı yumurtanın kokusunu, tadını hâlâ unutamam. Evde bol yayık ayranı ve tereyağlı bulgur pilavı olurdu. Köydeki en güzel yemeğim bunlardı. Bahçedeki şeftalileri ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Meyve ve sebzelerin bahçe de yetiştiğini görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Ogün çok sayıda ham şeftali yemekten dolayı karın ağrısıyla uykusuz bir gece geçirmiştim. Teyzem bu durumu farkedince bana kalayı bastı ama yine bana sahip çıkan koruyucu meleğim devreye girdi; Sus bakalım, çocuk zaten rahatsız…   Bahçeden  göçmenin üzerine giydiği yarım eteği sebze meyve ile doldurarak döner. Ben o eteğin içine elimi daldırıp karıştırmayı çok severdim. Sulu bir domatesi dişleyerek yemek, ne güzel günlerdi. Bereketli bir toprak gibiydi nenem. Konuşmalarımla dalga geçen köyün çocuklarıyla oynamayı seviyordum. Benim ismim Güssüm Ebe’nin oğluydu.  Köyde hâlâ bu isimle anarlar beni. O benim anneannem derdim, çocuklar  bu sözüme katıla katıla gülerdi. O senin Eben oğlum, eben derlerdi. Şimdi  yokluğunda ismine sığındığım nenem.

Son günlerinde beni hatırlamaz olmuştu. Ben ellerini öperdim o da berhüdar ol evladım der, etrafındakilere kim bu çocuk diye sorardı. Mekanın anlamının, içinde yaşayanlardan dolayı olduğunu nenem  bu dünyadan göçüp gidince anladım.  O bizi terk edince, köye dair hafızamda yer alan her şeyi de alıp götürmüştü. Yaşadığım şehirle köy arası  yakın olmasına rağmen, ondan sonra  mesafeler  anlamsız rakamlara dönüşmüştü. Köye gittiğimizde dayılarım ve teyzelerim hiç ondan bahsetmiyor, bundan sonraki hayatları için lazım olan toprak, bağ bahçe paylaşımlarından bahsediyorlardı. Bir hayal gibi geçip gitmişti Nenem.
Nenemi en çok da köye yağmur yağınca hatırlıyorum. Yağmurdan sonraki toprağın kokusuydu Nenem.
Mutfak olarak kullandıkları yerde hem oturulur hem de yemek yapılırdı. Nenem buraya ocaklık derdi.  Burada üçlü sacayağının  üzerinde her zaman tencere tava olur ama hepsi simsiyah olurdu. Ocağın yanmadığı zamanlarda sacayağının yan yatırıldığını görürdüm, sebebini anlayamamıştım ama daha sonra Nenemden, şeytan yemek pişirmesin diye böyle yapıldığını öğrenmiştim.  Sabahları odun ateşinde, bolca yağ konulan, siyahlığından alüminyum olduğu belli olmayan tavada kızartma yapılırdı. Nenem patates, biber, patlıcan, kabak  kızartırken beni de  ocağın yan tarafına oturtmuştu.  Ocaklığın etrafındaki  minderlerin hiç birinin renk ve deseni birbirine uymasa da  hepsi de alabildiğine temiz ve düzenliydi. Burada  ocağın altına çalı çırpı atar,  kızarmakta olanları tabağa alır ve bana da bir şeyler anlatırdı. Ben çoğunu hatırlamıyorum ama güzel şeyler anlatır, arada güler, bana iltifat ederdi. Ben dumanın bacadan dışarıya doğru süzülüşüne dalardım.  Kırmızı bir alev, kuru odunlar ve göğe doğru yükselen beyaz bir duman.  Dumandan  oluşan şekiller,  bazen korkunç bir canavara, bazen süzülen bir kartala  benzerdi. Nenem  ineği sağarken,  bembeyaz  sütün kovayı doldurması bana çok ilginç gelmişti. Köpürte köpürte kaynattığı sütü içersem boyumun uzayacağını söylerdi. Ben de bir gün kahvaltıda sütü içtikten sonra, Nene sütümü içtim boyumu ölçer misin? diye söyleyince sofradaki herkes kahkahalarla gülmüş. Bu hatırayı bana annem anlatmıştı. Şimdi bu anımı kendi çocuklarıma gülerek  anlatıyorum.

Adem Yağmur 

Bir Merhabanın Çok Görüldüğü Sanatçı: Ahmet Kaya/ Mavi

”Burada bu şarkıyı söylerken benim Türkiye’de yaşadığım bu zor günlerde bir merhabasını istediğim fakat o merhabayı benden esirgeyen ulusal alanda bu kaderi paylaştığım bütün arkadaşlarıma ve dostlarıma ince bir sitemdir. Umarım bunu anlarlar.” demişti Ahmet Kaya ve bir gece sabah dörtte yağmurlu bir havada Fransa’ya gitmek üzere çok sevdiği ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

Sürgün hayatı yaşamak zorunda kalan bu kaçıncı sanatçı, şair veya vatanseverdi biz sayamadık. Nazım Hikmet’den tutun da Cem Karaca’sına, Mehmet Akif Ersoy’una kadar farklı fikirlerden aydın ve sanatçı kimlikleri ile ön plana çıkan bu kişiler hep bir vatan hasreti ile sınanmışlar.


Sürgün ve hasret çekmek her insanda ayrı bir boyutta yaşanırken Cem Karaca’da vatan hasreti:

”Geceleri ben adadan Bodrum’a bakardım
Işıkları ben görürdüm, oh be!
Türküleri ben dinlerdim
Gökyüzünü ben koklardım
Ve de nasıl özlerdim, oh be!Ben döneksem döndüm diye memleketime
Döndüm baba döndüm işte, oh be!”
dizeleri ile kalbinden kalemine dökülür.

Ahmet Kaya ise:
Yaz da olsa kış da olsa fark etmez. Ben geceleri çok üşüyorum. Sorun kalorifer sorunu değil, sorunum yorgansız oluşum sorunu da değil. Beni üşüten tek şey var; ben vatansızlıktan üşüyorum.” der.


Vatanını terkederken yazdığı meşhur şarkısının sözleri, sadece geçmişe değil günümüz dünyasına da
damga vurmaya devam etmekte:

‘İki damla gözyaşımla
Satıldım pazarlarda
Kırdılar yüreğimi
Kırdılar azarlarla
Sürgünlere yolladılar
Sabah dörtte yağmurlarla
Ben yandım
Siz yanmayın Allah aşkına’

Bir Direniş İnsanı: Ahmet Kaya

İşçi ve emekçi bir babanın beş çocuğunun en küçüğüydü Ahmet Kaya. Müziğe babasının aldığı bir bağlama ile başladı ve daha dokuz yaşındayken İşçi Bayramı’nda ilk konserini verdi. Hayatı boyunca ayrım yapmadan hak savunuculuğu yaptı. Ahmet Kaya’dan dinlediğimiz ve çok sonra aslında o mısraların ünlü bir şaire ait olduğunu öğrendiğimiz eserlerin sahibidir kendisi. Bazılarımızın belki de kendi ideolojisine ters düştüğünü düşünüp satırlarını okumayı reddettiği o meşhur şairlerin eserlerininin hiçbirini ayrı tutmadan besteledi Ahmet Kaya. Kimlerin şiirleri yoktu ki bu listede. Ahmet Arif, Attila İlhan, Ülkü Tamer, Nevzat Çelik, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Can Yücel, Sabahattin Ali ve daha niceleri.

Ahmet Kaya’nın müzik hayatında ise öyle bir dönüm noktası var ki, tanınmamış iki şairi bulmasıyla birlikte hem kendi kariyeri hem de o şairlerin hayatları ayrı bir anlam kazandı. Evet, bilenlerin tahmin edeceği gibi eşi Gülten Hayaloğlu ve onun ağabeyi Yusuf Hayaloğlu’ndan bahsediyorum. Hayaloğlu kardeşlerin yazdıkları şiirler artık Ahmet Kaya’nın en önemli eserlerinin baş öznesi olmaya hazırlanıyordu.

Çoğumuzun dilinden düşmeyen Yüreğim Kanıyor, Hani Benim Gençliğim, Başım Belada,
Başkaldırıyorum, Adı Bahtiyar, İyimser Bir Gül, Dokunma Yanarsın, Biz Üç Kişiydik, Beni Vur,
Giderim, Yorgun Demokrat, Nereden Bileceksiniz gibi Ahmet Kaya’nın en hit parçaları Yusuf
Hayaloğlu’nun kaleminden çıkıp bestelenen şiirlerdi. Kıymetli eşi Gülten Hayaloğlu’nun eserlerine ise
”Şarkılarım Dağlara (1993): Ağladıkça
Yıldızlar ve Yakamoz (1996): Turuncu Gemi
Dosta Düşmana Karşı (1997): Korkarım, Ay Gidiyor
Hoşçakalın Gözüm (2001): Al Öfkemi” albümlerinde yer vermişti.

Geç Kalan Merhaba


Şimdilerde, seneler sonra benzer hayatları ve acıları yaşayanların dilinde Ahmet Kaya’nın şarkıları dolaşırken ve her geçen gün dinleyici kitlesi artarken, şarkılarını her dinlediğimde aynı soru gelir aklıma: 16 Kasım 2000 yılında vatan hasreti ile yanıp tutuşan ve albüm hazırlığı yaptığı sıralarda kalp krizi geçirip Paris’de sürgündeyken hayatını kaybeden Ahmet Kaya yaşıyor olsaydı, değişen neler olurdu acaba? Ya da sorumu şöyle sorayım: sizce aradan geçen yirmi iki yılda değişen bir şey oldu mu?

Komşusundan bir merhabasını esirgeyenlerle dolu etrafımız. Annesinin merhabasına muhtaç çocuklarla çevreli baktığımız her yer.

Tüm bu satırları yazarken tam da senin dediğin gibi ‘Gözüm yaşarıyor, yüreğim yanıyor… Olmasaydı
sonumuz böyle.”
diyorum.
‘Biri saksımızı çiğneyip gitti
Biri duvarları yıktı, camları kırdı
Fırtına gelip aramıza serildi
Biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri
Her şeyi kötüledi, bizi yaraladı”

Bitmeseydi, bitmeseydi senin öykün böyle…


Ve sen Ahmet Kaya, gönlümüzde kırık bir elveda ile ayrıldın aramızdan 16 Kasım 2000 günü. Şimdi ben yine bir Kasım ayında Kanada’dan 22 yıllık vefa dolu bir özür ile sana ”Merhaba’‘ diyorum.

Bir kardeş selamında seni aramak var ya, kendine iyi bak, bizi düşünme…

Mavi

monachopsis / Farzımuhal


“Daha senden gayrı aşık mı yoktur

Nedir bu telaşın vay deli gönül”

Ruhsati

gözlerinde buğulanmış yolculuk telaşıyım şimdi

perdedarı olduğum tüm umarsız vedalar adına

baharı bekliyorum

bekliyorum

bekliyorum

bekliyorum

(gülümser miyim)

gülüm der miyim

belki

gülü vermeyim

gülü dermeyim

dalında daha özel

dalında daha güzel

bu sevgi

aksanlı şiirlerde tuz lekesi

hasret ten kokusu mintana sinmiş

(bahar gelmiş

koğuşa da bahar gelmiş)

koğuşa onlar gelmiş

bildin mi kalbi şiveli

ne ara kasım gelmiş

ne çare kasım gelmiş

bahçeye bakasın gelmiş

bakmışsın bahar gelmiş

cemre toprağı delmiş

kasım gelmeden gitmiş

ne ara bahar gelmiş

ah yare bahar gelmiş

kim gülmüş

kim beklemiş

kim güne yaş eklemiş

kim güle yaş eklemiş

kim yanmış küle benzemiş

mona roza

kim demiş

mona roza değil

monachopsis

Roza’ya Gazel/ Ahmet Terzioğlu

…..

Sevdânla kuşatıldım dört bir yanımdan Roza,

Ya gönlümü tutsak et ya çık aklımdan Roza.

…..

Sîneme saplanan ok gibidir her bakışın,

Sevdikçe ölmekteyim anla hâlimden Roza.

…..

Dikenli sözler ile çevrili siperdeyim,

İpek mendillere iz düştü kanımdan Roza.

…..

Yorgun bir savaşçıyım ben esir kamplarında,

Anılar damlıyor hep yaralarımdan Roza.

…..

Bir mayın tarlasında basmışım kaderime,

O an döküldü ismin dudaklarımdan Roza!

…..

Kanadı kırık bir kuş gibi bakma yüzüme,

Kuru bir ağacım ben tutma dalımdan Roza.

…..

Düşlerim paramparça, delik deşik yüreğim,

Beni göğsümden değil vur ta alnımdan Roza.

…..

Nisan yağmuru değil toprağa düşen benim,

Uzak dur kaderimden, karayazımdan Roza.

…..

Ne merhamet isterim ne de bir beyaz yatak,

Bir siyah gül bırakıp geç mezarımdan Roza.

…..

Ölümle taçlanan bir aşk ancak muazzezdir,

Sezâ’dır bana ölüm, geçtim canımdan Roza.

…..

İnsan Olmak Neydi? / Derya Hekim

Kış iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Sokaklardan el etek erkenden çekiliyor artık. Akşam karanlığının da erkenden düşmesi ile bir ayın daha bittiği anlaşılıyor. Mevsimlere ait aylar, mevsimi ile biterken acele etmiyor; birbirinin yerine geçmek gibi bir yarışları yok. İnsan dışında her şey olması gerektiği gibi hareket ediyor.

Gelişen iletişim ağları sayesinde dünyanın dört bir yanından haberdar olabiliyoruz. İzlediğim bazı videolarda insanın terk ettiği yerleşim yerlerini doğanın kendi kendini tamir etmesi olarak yorumluyorlar. İnsan eli çekilince doğa kendi akışı içerisinde değer veriyor taşa, toprağa ya da gölgelenen değerini gün yüzüne çıkarıyor diye de yorumlayabiliriz. Peki ne oluyor sonra? İnsan, doğanın kendini iyileştirdiğini fark edince bu yerler için yeniden planlamalar yapıyor. İnsan eli değince yeniden bozulmalar hasıl oluyor. Şöyle bir düşünce oluşuyor: İnsanın varlığı doğanın dengesini bozmasına rağmen tüm doğa, hayvanlar ve daha nicesi insana hizmet ediyor. Bu kadar nimetin şükrü eda edilmiyorsa gerçekten şımarıklık içerisinde olduğumuzu düşünüyorum.

İnsanı bu kadar hizmetine verilmiş olanlardan ayıran özelliği şuurlu bir varlık olması. İnsan olmasının gereği üzerine düşünmesi, duygulanması ve daha nice insani vasıfları sergilemesi oldukça doğal olanıdır. Birbirine karşı hoşgörü ve tevazu içinde olmak, yardıma ihtiyacı olana el uzatmak, merhametli olmak ne kadar güzel hasletler. Bu güzel haller kişiler arasındaki bağı kuvvetlendiriyor. Hayırla yad ederek ve dualarımızda birbirimize yer vererek bir vefa örneği sergilemiş oluyoruz. Dünya bu şekilde daha yaşanılası bir yer haline geliyor. Yakın bir geçmişe kadar böyleydi. İstikbal endişesi ile kıvranmak yerine ön görülü olmayı öğreten, bu konuda örnek olan tecrübeli kişilerle hasbihal edebiliyorduk. Şimdilerde ise insani değerlerimiz ayaklar altına alınırken gözler kör, kulaklar sağır ve şuur ise kendisine dokunulmadıkça kullanılmaz oldu. Peki ne oldu da bu hale geldi bugün insanlık? Dünyanın pek çok yerinde acılarla kıvranan insanlara nasıl kulak tıkayıp göz yumar olduk? Oysa kâinat bizim için işliyorken, sayısız nimete sahip iken… Ne oldu!

Afrika’da açlık ve sefaletin anlatıldığı belgeseli izleyip televizyon içerisine ekmek kırıntıları atan küçük çocuğun hikâyesi misali, bu kadar ince düşünüp hassas davranmaktan bizi alıkoyan nedir! Galiba bugünlerde bu soruya cevap vermek pek zor değil. İyi biri olmak için çabalamak, iyiliğe davet etmek, zorda olana el uzatmak, yalnız kalanın yalnızlığını paylaşmak, elindeki aşını paylaşmak ne yazık ki artık bir suç unsuru olabiliyor. Korku dağları ardına saklanıp güzel olan ne varsa sırt dönmek bugünlerde maalesef kanıksanmış bir hal aldı.

Merak ediyorum sürekli tüketmek, konfor peşinde koşmak yorucu değil mi sizce de? Duygularımızı, düşüncelerimizi peşinen harcayanların olması ya da kırılmaktan korkup kendimize saklamak yeterince üzmüyor mu? Kim bilir belki de çocukların merhameti, anlayışı, adil oluşu, duygu yönetimi; dünyayı ve hayatı tanıdığını sanan büyüklerden daha gelişmiş olduğu için en çok çocukluk dönemi özlenir. Ya da korku ile törpülenip inceltilmediğindendir.

Derya Hekim

Geceye Yolculuk / Erhan Bozkurt

Ruhum daraldı yine Sen’siz,  Sen’siz,

Geceyi geziyorum sessiz, sessiz.

Gündüz kaybettiklerimi bulur muyum diye,

Gecede arıyorum yolsuz ve izsiz.

**

Ömrüm akıp gidiyor elimden istemsiz,

Günüm, günüme uymuyor, hepten dengesiz.

Bir örtü yapıp her şeyi örterim diye,

Geceyi çekiyorum üstüme,çaresiz.

**

Gece karanlığı ,yoklukla sanki ikiz,

Her şeyden uzak, herkesten habersiz.

Sadece seni bulabilir miyim diye,

Geceyi yokluyorum, gözsüz ve elsiz.

**

Gündüzler arsız, günlerse acımasız,

Alıp götürür beni, benden habersiz.

Karanlıkta Sana dönebilir miyim diye,

Geceyi istiyorum, hadsiz ve hesapsız.

**

Hayatım dediğim dipsiz bir dehliz,

Geride ne kalır bilmem ki Sen’siz.

O dehlizden belki çıkarır diye,

Geceyi çekiyorum, urgansız ve ipsiz.

**

Sırtımda taşıdığım ne denî, ve ne densiz,

Yaşıyorum halâ nasılsa, o denli hadsîz,

Belki götürüp karanlıkta, saklarım diye,

Geceye taşıyorum, apaçık ve örtüsüz.

**

Her şey boş, herşey anlamsız,

Senin’le anlamlaşır, sensiz her şey amansız,

Sana bir nefes yaklaşabilir miyim diye,

Geceyle sukûtum, sözsüz ve dilsiz.

**

Sensiz günler, gündüzler ışıksız,

Fark etmez güneş doğsa da pürüzsüz.

Asıl  Sen’den  gelen Nûr’a  ulaşayım diye,

Geceye salıyorum kendimi, ıssız, ıssız.

Hasret/ Mehmet Remzi

Hey benim çocuklugum uçup giden yıllarım
Rüya gibi geçtiniz anılarda kaldınız
Sizden sonraki yıllar acı tatlı geçtiler
Ama siz güzeldiniz şekerdiniz baldınız ..
🌼
Neler görmedim neler şu kısacık ömrümde
Ne sahte dostlar varmış meğer gönlümde
Toz olup uçup gittiler sıkıntılı günümde
Hani kardeşiz diyen dostlar nerde kaldınız !
🌼
Şimdi gurbette gönlüm hüzünle boyanırken
İçtiği acıları şerbet diye anarken
Yaşadığı geçmişin hasretiyle yanarken
Yaşlı ruhuma ümit tutunduğum daldınız
🌼
Hey benim geçmek bilmez masum çocuk günlerim
Hızla geçen ihtiyarlıktan size ünlerim
Dedem ninem annem babamla geçen dünlerim
Şimdi neden bu kadar uzaklarda kaldınız..

Karaköy’de Gün Batar/ Yaşar Beçene

Nahit Emre’nin Anısına..

Bir kuş uçar göklere

Galata Kulesi’nden

Ah’lar düşer kalplere

Son veda busesinden

Dokunur mızrap gibi

Öyle en incesinden

Dökülür pastel renkler

Kaybolan gölgesinden

Karaköy’de gün batar

Kalbim aritmik atar

Gece olur sahilde

Hüzün olur her yerde

İnsan biraz koyverse

Yeniliyor her derde

Birazdan yakamozlar

Salınacak belki de

Karaköy’de gün batar

Çoğalırken acılar

Kavururken sancılar

Dağılır gider mi dersin

Ufuktaki bu efkâr

Kaç vapur kalktı belki

Ve kaç daha kalkacak!.

Ayrılıktan hasretten

Hüzünden ve kederden

Karaköy’de gün batar

Erguvan hasretinde

Yanıp tutuşuyorken

Alevden güller açar

Ufku öyle süzerken

Ruhumda bin ızdırap

Karaköy’de gün batar

Son vapur kalkıyorken

İçimde fırtına kopar

Bir mektup kalır geriye

Bir duruş bir haykırış

Bir de s/onsuz acılar

Yüreğim kıymık kıymık!.

Belki sessiz mi sessiz

Acıların içinden

Karaköy’de gün batar

Gelir mi beklenenler

O sonsuz özlenenler

Şafak atana kadar 

Hasret bitene kadar

Karaköy’de gün batar

Sitem – 2 / Tahsîn-i Kelâm 

Coştu gönül arzusu gül yüzünü görmeye,
Bozup bozup zevk için tekrar zülfün örmeye,
Yolları yordu ayak, yüzüm yol yol ağlamak,
Tükendim dil figanda, yetiş hele sor neye..

Ömrümün yakasından düşmedi gam günlerim,
Gün gün yorduğum câna birikti özürlerim,
Bir bakış kor özüme sür gözleri sürmelim,
İnsaf et kârın nedir daha fazla yormaya..

Bu yangın sözlerimi sanırsın sözde midir,
Bunca direnç aşıklar içinde gözde midir,
Bes diyorum sükûta dem artık söz demidir,
Gel dök şerbet sözünü, gönül döndü hor néy’e…

Tahsîn-i Kelâm

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑