Kavuşma Vakti / Ceylan Güriçin

Rüzgâr pencereden sokuluyor dalga dalga
Özgürlüğün nağmelerini fısıldıyor usulca
Yanağıma türlü memleket havaları konduruyor ardı sıra
Hafif kıpırdayan kirpiklerimin ardından
gözlerim, dalıyor uzaklara
Sonra,ruhumu alıp çıkıyor bir parmaklık aralığından
Küçücük bir kafes karesinden
O merak ettiğim fotoğraf karelerinin açılması gibi sanki
Daracık kafesler açılıyor özgürlük diyarına..
Bazen de bir sineğin kanadına takılan hayallerim,
uçuyor uzaklara…
Güneş ısıtıp sıvazlıyor sırtımı
Ufukta beliriyor rengârenk şehrayin
Ben salıveriyorum tutsak güvercinlerimi
Pervaz ediyorlar semada
Havanın her zerresini teneffüs etmek istiyorum hesapsızca
Her saniye canı çekilen duvarlara inat
Kelebek kanatlarını izlemek istiyorum
Birbirini ovuşturan ellerimle yârin ellerini tutmak sımsıkı
Yavrumun yanaklarını avuçlamak, saçlarını taramak istiyorum..
Kurduğum kavuşma vaktinin alarmları çınlıyor sürekli kulaklarımda
Kavuşmanın yazdıracağı mısralar dönüyor dimağımda
Sahi!
İlahi tayinatın vaktini bekleyelim mi sevdiceğim
Ne zaman buluşacağız diye sormadan..
Saatimiz çalacak birgün nasılsa.
Sana sabretmenin visal çiçeklerini getireceğim buradan
Zamanın beyaz telleriyle öreceğim onları saf ve temiz
Sevgimle bir taç yapacağım başına
En güzel gülmeleri yüzüne giydirmek duasıyla sulayacağım hep
Anlaştık değil mi sevdiceğim
Saatlerimizi kuralım mı
Kavuşma zamanına…

Ceylan Güriçin

Ser Kibri Yere / Sinem Der Ki

Ser kibri yere
Bir arşın boyu yol alınmaz ruhu tekamülde bu yükle
Üzerinden at, kalk ve bürün tevazu ile..

Bir çocuğun başını okşa mesela..
Hesapsızca gir bir gönüle..
İltifat et, duymaya ihtiyacı olan birilerine..
Bir yaşlıya selam ver,
Teşekkür et sana hizmet edene..
Vefayı, sakın, ama sakın uzağa itme..
Yardım et, zora düşene..
Ve özür dilemekten imtina etme..

Zor değil,
Bazen “ben bilmem” demek seni daha çok yüceltir..
Evet belki seni mahcup gösterir
Belki birilerinin adına “değer” dediği,
“ye kürküm ye”yi eksiltir
Ama seni eksiltmez..
Tevazu hiç kimsede çirkin görünmez..

“Damlada bir okyanusum” demek öyle kolay ki..
“Okyanusta bir damlayım” diyebilmek asıl mesele..

Görmüyor musun bu çağın en büyük hastalığı kibir..?
Bulaşıyor elden ele, dilden dile, gönülden gönüle..
Ve İnan yakışmıyor hiç kimseye ..

Hastalıklı adamların dilinde bir diken gibi
Nice ülkeleri birbirine düşürüyor

Mütekebbirin göğsünde bir yılan gibi
Nice ocakları söndürüyor

Ve zehirli bir sarmaşık gibi
Nice dostlukların dallarını kırıyor..

Aldırma “biz iyi oldukta ne oldu?” diyenlere..
Haddini aşıp, seni pişman edenlere..
Sen en özelsin, en biriciksin diyen nefsine..
Kendini sev elbet, fakat kimseden üstün görme!

Vefanın sadece dört harften ibaret kaldığı bu dünya bahçesine,
Sen ek tevazunun tohumlarını tüm samimiyetinle..
Zamâne düzene ayak uydurup, gurura düşme!
Birileri hakkını vermeli insan olmanın..
O sen değilsen, ben değilsem, daha başka ne?

Ne malınla ne güzelliğinle,
Ne ilminle ne ibadetinle,
Ne kişiliğinle ne yeteneğinle,
Ne makamınla, ne de soyunla asla övünme!

Övüneceksen yalnızca “fâniliğinle” övün.
Çünkü gerçekte senin olan,
Ve elinde kalacak olan, varlığın budur yegâne..

Öyle ki kibir; delik cebe doldurulan bozuk para gibidir.
Değeri pek az, yükü ağır, zararı ziyadesiyle..

Bir düşün;
Hepimizin akibeti börtü böceğin nasibi olmak
değil mi nihayetinde ?
Öyleyse ser kibiri yere,
O seni yere sermeden önce..

Sinem Der Ki

‘O’ / Erkan Bilgin

Yaradılış mayasından gizli bir hazine
Ben değil sen demektir aşk
Üflenmiş bir sırdır ötelerden kalbine
Tende değil ruhta cevherdir aşk

Taşımak zordur, hem de ağır
Beladan dokunmuş elbisedir aşk
Kimi kalır altında kimi ise taşır
Sevinçten ziyade, sabırdır aşk

Ne bir tutkudur ne de bir heves
Ezelden ebede bir kordur aşk
Adem’le Havva’dan kalma bir nefes
Evvelden ahire bir yoldur aşk

Bu gam denizinde belki bir avuntu
Rüzgârın şarkısını duymaktır aşk
Bırakırken kara bulutlarından suyu
Yüreğini oyup duran bir seldir aşk

Laf ü güzaf kalır O’ndan gayrı
Kalbini titreten bir ahtır aşk
Sanma ki iki öznesi vardır ayrı
Ne tek sen ne de tek bendir aşk


Erkan Bilgin

Gün Görmemiş Şarkılarımız Var Bizim / Zehra Yılmaz

 Gün yüzü görmemiş ŞARKILARIMIZ  var bizim, notası olmayan,  manası dostlara ayan, bestesi göklerde yazılan, mazlumların kulaklarında her bir harfi asılı kalan, gözlerinde buğu buğu hasret  taşıyan, hikayesi alemlerde dolaşan şarkılarımız var bizim .

    Uyku kaçıran MASALLARIMIZ  var bizim, hayret ve hayranlık kokan, kül kedisinin gecenin on ikisinde arabasının bal kabağına dönüşmesi gibi, bir gece ansızın hayatlarımızın, ünvanlarımızın dönüştüğü masallarımız var, içinde kırmızı başlıklı kızdaki gibi hain kurtlar var,  yedi cüceler gibi, yürekleri büyük kahramanlar var, iyilik perilerinin sihirli değneklerinden daha etkili mucizelerimiz var, OL deyince OLDURAN’ımız var, henüz tamamlanmamış  masallarımız var bizim.

      Çifte kavrulmuş ACILARIMIZ var bizim, ciğerimize saplanan hançer gibi tâ derinden hayatlarımıza saplanmış,   gizli gizli büyüttüğümüz acılarımız var, tarif edilemeyen, paylaşılamayan, anlatsan anlaşılması imkansız,  gece uykularımızı kaçıran, anayı babayı evlattan ayıran, bebeklerin saçlarını ağartan, babadan oğula miras kalan acılarımız var bizim.

    Hiç bir kitapta yazmayan,  yeni üretilmiş  SUÇLARIMIZ  var bizim, karşılıksız sevmelerimiz suç, şiirimiz şarkımız suç, Leyla ile mecnunu kıskandıran kara sevdamız suç, kara kaplı kitaplara yazılan isimlerimiz, Rabbin önünde iki büklüm  cisimlerimiz, herkesi sarıp kuşatan iklimlerimiz suç… Velhasıl çok büyük suçlarımız var bizim.

    Paha biçilmez  DOSTLARIMIZ var bizim, yüzleri aydan aydınlık ,  bahtları geceden karanlık , yürekleri Allah’a dost olanları içine alacak kadar açık, her dokundukları  yüreği umutla  dolduran,  her girdikleri bahçeyi gülşene çeviren, dünyada hayırhâh, ahirette komşu, kötü günlerin olmazsa olmazları, düğünde bayramda halay başı, ödüller dağılırken arka saflarda, cennette Kevser havuzunun başında Büyük Sultanla buluşmayı bekleyen dostlarımız var bizim.

     Sudan ucuz DÜŞMANLARIMIZ  var bizim, aynı çatının altında lakin bir o kadar uzaklarda, orda bir yerlerde unutulmuş, yeryüzünde yaşasalar da kalplerimize gömülmüş, sonbaharda savrulan yapraklar gibi sevgisi kurutulmuş,  bir zamanlar dost bildiğimiz düşmanlarımız var bizim …

    Kalpten edilmiş DUALARIMIZ  var bizim, ayrı mekanlarda, ayrı dilden okunan, aynı kalpte ısıtılan, her gün daha fazla kabulüne inanılan, düşmanı korkutan, dostu ferahlatan, güneş gibi ruhta yeni bir güne yelken açan, olmazları oldurana ulaşan, kalpten edilmiş dualarımız var bizim.

  Taze çıkmış UMUTLARIMIZ var bizim, topraktan yeni fışkıran fidanlar gibi taze ve metin, ruhlara ferahlık veren, yüreklere  selametli gelen, yazın çınar gölgesi gibi serin, kışın kömür sobası gibi emin, taze çıkmış umutlarımız var bizim.

Zehra Yılmaz

İsmi Nevbahar / Fadi Kılıçzade

Soğuk bir ıslıkla soyundu mevsim,
Hırpani, safran esvabından
Döküp parçalarını bir bir ayakaltına
Haki bir halıyla sakladı.
Kuşanıldı bol bir kefen,
Ric’atsız bir seferdi umulan,


Sonra yorgun bulutların arkasından
Çocuk heyecanıyla belirdi güneş
Bir muştunun kıvılcımı,
Nim-tebessümünde gizliydi,
Vakit geçti, gezinirken umursuzca,
Zemine serilen beyazların üzerinde,
Gün döndü, geçildi yokluğun kapısından
Metruk tenhalığın ortasında
Çıplak kollarını açıyordu ağaçlar,
Çiçekli elbisesiyle bir kız çocuğuna
Nereye bassa adımını olurdu çemenzar,
Nefesi bir ikindi sonrası.
Efsunlu bir iksir gibiydi,
İsmi; Nevbahar…
Şimdi neşeli bir ezgiyi mırıldanıyor,
Peşinden gelen göçmen kuşlar…

Fadi Kılıçzade

Çocukluk / Zeynep Bilgin

Sessiz kalan ateş böcekleri,
Gözyaşlarını tutamayan bulutlar…
Hep böyle miydi hüzünlü sonlar?
Onlar bile dayanamadığım romanda.
Bir yaz gecesi uzanıp izlediğim yıldızlar,
Babamın küçükken anlattığı masallara
Annemin söylediği ninnilere benzemiyor.
Daha soğuk, daha karanlık şimdi romanlar.
Ucuza satılan hayatlar,
Şimdi daha bir kıymetsiz.
Hayallerini yazmak yerine
Pişmanlıklarını yazan yazar,
Düşlerine, görüşürüz, diyenlere selamlıyor.
Roman, annemin ninnileri gibi değil
Uykumdaki periler artık gelmiyor.
Her sene, bir yaş daha fazla,
Çocukkenki, kelimesi bile git gide unutuluyor
Zaman çok hızlı akıp giderken
O zamanları özleyeceğinizi kim söyleyebilir kendine
Romanın sonu artık pek güldürmüyor
Hayatlarımız yeni bir öyküye konuk giderken,
Büyümek hiç cazip gelmiyor!

Zeynep Bilgin

Yanık Niyaz / Fatma Erenkul

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Savrulduk her birimiz bir tarafa
Kırıldı kolumuz, kanadımız,
Viran oldu yuvamız;
Ağlar olduk yana yakıla..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Işıklar yanmıyor gayri, ocaklar tütmüyor
Bağlar bozguna vurdu
Bağbanlar görülmez oldu
Çekip gittiler,
Uzak diyarlara..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Yağmurlar yağmaz oldu
Kurudu çaylar, dereler
Çatlayan çorak topraklar..
Artık, açmıyor güller
Ötüşmüyor bülbüller..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Kervan göçtü, kaldık bir avuç yetim
Ellerde kelepçe,
Ayaklarda pranga
Dillerde paslı kilit..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Güzellikler, sevdalar sadece rüyalarda
Karabasanlar, yarasalar dolaşıyor ortalıkta
Baykuşlar tünemiş damlara..

Vurdu bizi bir şubat soğuğu
Güneş açmıyor, artık ısıtmıyor
Her taraf karanlık; buz gibi;
Ayaz..
Geceler ise, artık gariplerin..
Semaya yükselen buğu buğu gözyaşları,
Dualar
Ve yanık niyaz..

Fatma Erenkul

Bûselik Makamında / F. Verâ Deniz

Vakit gece…
Karanlık …
Zaman gece, asır karanlık…
İçime içime ağlıyorum, kalbim acıyor, çok acıyor anne.
Ruhum bedenime sığmıyor.
Yüreğim bir kafese sıkışmış minik bir kırlangıç gibi. Çırpınıyor, çırpınıyor çıkamıyor anne.
Oysa umut şarkıları söylemeyi severim ben…
Umudu fısıldamayı yüreklere…

BÛSEGÂH EYLEDİM YÜREĞİMİ

Annem öpse geçerdi ben küçükken.
Düştükçe acıyan yaralarımdan.
O öpmedi. Yaralarım da geçmedi.
Şimdiyse annem yok. Yaralarım da öpmekle geçmeyecek kadar çok…
Ne diyelim;
Mevlâ öpsün yaralarımızdan….

Gecenin halvet koylarında hüznünle başbaşa kaldığında Mevlana gibi: “Ağlayabilir miyim gönlüm müsaadenle, şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi?” dersin. Göğüs kafesine sığmayan kederleri salıverircesine. Bütün acılarını, acıtılmışlıklarını toplayıp da tek bir hüznün içinde, coşkun bir sel gibi gözyaşlarını akıtırcasına. Oysa içime içime ağlamayı bilirim ben. Kimseler duymadan, kimseler görmeden…

Yüreğimi Hû’ya yaslayıp içimi çeke çeke ağlamayı… Serapa bir gözyaşı bestesi ile gönlümden semalara açılan pencerelerde serenad yapmayı severim.


Hayat insanı iğnenin deliğinden geçirirmiş gerçekten de. Hâr içinde Nâr gibi yandıktan sonra görünürmüş Hû’nun Nûru. Kalbin tepelerine tırmanan ve zümrüt yeşili dua ağaçlarının dallarını sallayan herkese, gecenin zülüflerinden bir şimşek göz kırparmış. Ufuklar gökgürültüleriyle lerzeye gelir sağanak sağanak rahmet yağmurlarını yağdırıverirmiş.

Meğer bizim zemherilerimize de cemreler düşermiş. Düşermiş de biz dert sanırmışız dermanlarımızı. Lütfun cebir dalga boyutunda tecellilerini yaşamayı musibet sanmışız yıllarca. Oysa;

Celalinin içindeki Cemal tecellileriyle öpüyormuş yaralarımızdan Yaradan.

Kime – Neye güvenip dayanmışsak hepsinin zeval, firak ve eleminin gözyaşını dökmüşüz. Kalbi rakîk, gönlü kırıkların yaslandığı bir dağ varmış. Tâ uzak diyarlarda değil. Tam da şuracıkta yüreciğimizdeymiş bu dağ. Yaslandığımızda rıza, güven ve bitimsiz muhabbeti yaşatırmış. Tevhid-Teslim-Tevekkül-Tefviz tepeciklerini tırmana tırmana çıkarmışız bu dağın kemâl zirvesine. Öyle bir dağmış ki bu dağ, taşları şak şak olur, sonra bu taşların arasından kevser misal âb-ı hayat suları fışkırırmış. Dünyanın denî yaralarına şifa olurmuş bu sular.

“Şimdi neye sığınacaktır: Hikmet burcuna geçer…
Dışımızdaki zamanın içimizdeki vakti nasıl çabuk tükettiğinin acısıyla,
Şikayetlerin, isyanın şiiri; zamanla yerini, kabulün, benimsemenin, vazgeçişin şiirine bırakır” (Necatigil, Bile-Yazdı)

Karadutun lekesini yine karadut çıkarırmış ya hani, öyle de derdim dermanımmış amenna ve sadaknâ. Celalininin içindeki Cemal tecellilerini zerrelerimize kadar hissettirerek öpüverdin ya yaralarımızdan, zaten bir Sen (C.C) öpersen geçerdi o yaralar. Bir Sen (C.C) öpersen cennet reyhanları dokunurdu yaralı ruhlara…

Annem öpse geçerdi ben küçükken. Düştükçe acıyan yaralarımdan. O öpmedi. Yaralarım da geçmedi. Şimdiyse annem yok. Yaralarım da öpmekle geçmeyecek kadar çok…
Ne diyelim;
Mevlâ öpsün yaralarımızdan….

F. Verâ Deniz

Berge / Gökmenzâde

Bir yerlerde üşür durur yürek
Yorgun düşer de zamanda
Umut okyanuslar aşırı Berge
Nafile beklemek bu limanda

Yollar ayakların zaman ipliği
İzler can kırığı geçmiş zamanda
Yüreğine dolmuşsa an çiçekleri Berge
Giden de yorulur bu dünyada kalan da

Zaman deryasında sessiz bir gemi
Her gün kalkar gider bu limandan
Kaç umudu taşır bilinmez Berge
Takvimler yaprak döker zamandan

Yürek yorgunu dalgalar vurur kentime
Uzatsam şimdi çağlar ötesinden ellerimi
Dua ikliminin nisan yağmurlarında
Beni de alıp götürür mü bu gemi

Uzak diyarlarda kırmızı akşamlarda
Güneşi içerken gördüm denizi
Şarkıların dili can hecelemesi mi Berge
Yalancı hayaller mi kirletti ellerimizi

Damla damla umut damla damla yağmur
Yılkı atlarının yelesinde savruluyor zaman
Gemiler güvende de olsa Berge
Ayaklarına pranga vuruyor liman

Bir şarkı da bizim ellerden söyle
Kararıp durmasın dergahımızda zaman
Dillerimiz yabancı da olsa Berge
Tek sığınağımız gönül denen liman

Dillerimiz ayrı da olsa ah şarkılar
“Ben buradayım” bu limanın yanıbaşında
Tüm şarkıları unuttum ben Berge
Bir temmuzun en soğuk kışında

Gökmenzâde

Yük(sük) / İ. Murat Öner

Ayıran ve kavuşturan nehir’e….

“Gelince ben seni kaldırırım” dedi Nevin annesinin endişeli yüzüne bakarak. “Merak etme canım. Sen git yat.” Bu uzun ve sıcak yaz gününün sonundaki karanlık ona bunu söyletmişti. Alışkındı aslında babasının uzun yolculuk serüvenlerine. Anadolu’nun bir köşesinden diğer köşesine savrulur dururdu babası. “Kamyoncunun işi belli mi olur Nevin’im. Beni merak edip durmayın.” Odadaki tek lambanın ışığının altında annesi, kızının çeyizi için çalışıyordu. Nişanlı kızı, yakında dünya evine girecekti. Kendi gibi güzel bir insanla karşılaştırmıştı Yaradan. Duaları hep böyleydi. Şimdilik endişeliydi. Koca yürekli adam hala eve gelmemişti. İçinin çırpınışlarını kızına hissettirmek istemiyordu. Yakında tekrar gidecekti okuluna Nevin. Köy öğretmeni Nevin, köyüne gelmişti. Canım Nevin’im, güzel kızım!

Hasna anne gözlüklerinin üstünden kızını süzdü. Pencereden dışarı bakıyordu Nevin. Yüzündeki ‘tasalanma annecim’ gülümsemesini hemen fark etti. Göz göze geldiler. Nevin bakışlarını kaçırıp ocakta fokurdayan demliğe doğru yürümeye koyuldu. “Annecim, çayını tazeliyorum.”

Nevin hayali olan öğretmenliğe sanki bir gecede geçmişti. Köydeki hayali öğrencilerinden, ki genellikle minnoş kediler ve minik köpekler okulculuktan en çok nasibini alanlar idi, gerçek öğrencilerine kavuşmuştu. Ankara’daki mezuniyetinde boyunlarına atlamış, gözlerini, yüzlerini öpmüştü. Ah be kızım utandırma beni böyle milletin içinde. Tam 20 yıl sonra büyük bir sürpriz yaparak gelmişti Nevin annesinin kollarına. Başka çocukları da olmadı zaten. Kamyoncu Ahmet ve Hasna annenin tek evladı. Hemen oracıkta Metinle, müstakbel eşiyle, tanıştırmıştı onları.

Nevin annesinin çayını tazelerken bir yandan da duvar takviminde yuvarlak içine alınmış Ağustos’un beşine baktı. Neyse daha üç hafta var gitmeme. Ayrılmanın acısı, kavuşmanın sevincini elinden alıyordu. Hayat işte. Evinden ayrılır ayrılmaz annesini ve babasını özlüyordu Nevin, ama öğrencilerini düşündükçe heyecandan nefesi kesilecek gibi oluyordu.

Hasan şimdi ne yapıyordur acaba, Esma, Kerim, Seniha… Ya Mehmet, afacan Mehmet. Başlarını okşamayı, onlarla konuşmayı özlemişti yaz boyunca. Kışın sınıfta kestane pişirmeyi özlemişti. Her burnu akan, öğretmenlerinin elinden papatya çayı içmek için sıraya girerdi kışın soğuğunda.

Bir an annesinin hünerli parmaklarına gözü takıldı Nevin’in. Sanki bütün endişesini, korkusunu ilmek ilmek beyaz beze dokuyordu. Elleri titrekti. Nevin, annesinin iç sesinin de aynı titreklikte olduğundan emindi. Hasna anne sessizdi, ama bu sessizlik Nevin’in kulaklarında uğulduyordu. Ah anne bu kadar endişelenmesen, n’olur? Babacım neredesin bu saatte?

“Aradığınız kişiye şu an ulaşıl….” Nevin telefonunu iç çekerek kapattı. Belki bu yirminci denemesi idi. Gecenin karanlığında incir ağacının altında oturduğu yerden masaya kapandı. Kafasını kaldırınca annesinin oturma odasının penceresinden merakla ona doğru baktığını gördü. Elini annesine sallayarak ayağa kalktı ve evin giriş kapısına doğru yürüdü. Hasna anne kızını oturma odasının kapısında karşıladı. “Var mı bir haber kızım?” “Annecim telefon hala kapalı. Babamı biliyorsun. Telefonla arası hiç yoktur. Merak etme.” Yaşlı kadın sendeleyerek saatlerdir oturduğu yere gidip yığıldı. Nevin, aceleyle hiçbir şey sormadan annesine bir bardak su uzattı. “Bahtiyar ol yavrum.” Bir an Nevin’in gözü yere yuvarlanmış yüksüğe takıldı. Annesinin kucağından düşmüş olacağını düşündü. Gözleri iyice zayıflayan Hasna anne, iğnenin şerrinden yüksükle korunuyordu.

Saatler sonra köyün tek camisinden sabah ezanının sesi yükselirken yaşlı kadın seccadesinde dua ediyordu. Gözleri kapalı, elleri yüzünün üzerinde. Nevin annesinin bu duruşuna çok alışkındı. Uzaklarda iken ne zaman annesini hatırlasa, hep bu hali gelirdi gözünün önüne. Gecenin karanlığında dua ile sağa sola sallanan beyaz yaşmaklı bir baş. Bir de tespih tanelerinin şıkırtıları. “Nevin, Nevin kızım.” Nevin yarı uyku mahmurluğuyla irkildi. “Baban mı geldi? Bir motor sesi geliyor.” Nevin dışarıya attı kendini. Sabah alacakaranlığıyla karşısındaydı. Hızlı adımlarla bahçe kapısından dışarı çıktı. Evet gelen babası idi. Sevincinden ağlamamak için ellerini ağzına kapatmıştı. Evden dışarı çıkmakta olan annesini görünce gülerek el salladı. Annesi şükür içerisinde ellerini yüzüne ovuşturup duruyordu.

Ahmet amca kamyondan inerken suçlu suçlu kızına ve eşine baktı. “Niçin bu saatte ayaktasınız? Hiç yatmadınız mı?” Telefonunu nasıl kaybettiğini, şehirde anlaşılmaz büyük bir kargaşa olduğunu, defalarca polis tarafından durdurulduğunu anlattı. Aklına bir yerde durup telefon etmek geldiğini ama buna fırsat bulamadığını söyledi yorgun gözlerle ona bakan kızına ve eşine. Aslında Nevin ve Hasna anne koca yürekli insana sağ salim kavuşmanın verdiği rahatlıkla şehirde ne olduğunu pek umursamadılar. Ne olabilirdi ki zaten?

Başını yastığa koyunca eşsiz bir sükunetle gözlerini kapattı Nevin öğretmen ve birkaç gün sonra olacak şeylerden habersiz uykuya daldı. Çok sevdiği okuluna ve öğrencilerine kavuşamayacaktı Nevin. Metini hiç kimse dünya gözüyle bir daha göremeyecekti. Hasna annenin vefat haberini gözü yaşlı babasından haftalar sonra binlerce kilometre uzakta alacaktı. Cebinde babasının kamyonundan kalan son parası ve annesinin yüksüğüyle bir nehir geçmiş olacaktı Nevin.

İ.Murat Öner

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑