Yazbeyaz / Süleyman Halidoğlu

Saçımın siyahı bahtım değilmiş
Su donmamış, ak kuğular eğilmiş
Kara kaş, kara göz tahtım değilmiş
Yazbeyaz, beklenen mevsim sen misin?

Yazbeyaz, yadını kimden sorayım?
Kar-kışta solmamış güneşim, ayım
İsmin meçhul hükme nasıl varayım?
Kalp ısıtan, mütebessim sen misin?

Yazbeyaz, haneme sensin bereket
Seninle tad buldu sofrada nimet
Bazen tek hecede duyulur lezzet
O heyecan dolu sesim sen misin?

Yazbeyaz, güzellik soylu bir beste
Senden bir nağme var duyulan seste
Manalı bakışta, ruhta, nefeste
Kalbe doğan şiir, resim sen misin?

Su / İbrahim Sayar

Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. (Secde 8)

Su hayattır (Anonim)

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Yol bilmeyen tez yorulur
Bu yol aşıktan sorulur
Maksuda aşkla varılır

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Güzel gör, güzeli düşün
Yalnız O’nu görsün düşün
Asan olur her bir işin

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Deme naçar halim vardır
Hakk bilmeyen zalim vardır
Mühlet veren Haliim vardır

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur.

“Yolun kaderi’‘pürüzler
Zoru kolaylıklar izler
Şerde hayırları gizler

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Umudun almasın keder
Hiç bir gayret olmaz heder
Kadir esbabı halk eder

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur.

Hakk katına vara vara
Divanında dura dura
Yalnız O’ndan sora sora

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Zahirde güzele kanma
Her ihsanı hayır sanma
Sende yok ise kıskanma

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Mazinin hiç tutma yasın
Kimseye kin tutmayasın
Ölüm var unutmayasın

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Ham meyve güneşle pişer
Olgunlaşır yere düşer
Toprağına döner beşer

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

Gel şu inadından vazgeç
Murad-ı ilahiyi seç
Ne erken gelir ne de geç

Su akar yolunu bulur
Allah’ın dediği olur

İbrahim Sayar

Sabrın Örsünde / Erkan Bilgin

İstemeyi vermiş olmanın cesaretiyle el açıyorum sana
Tüm acziyetim ve layık olamadığım kulluğumla

Adını terennüm edip bana biçtiğin nefesi tüketerek
Haddimi bilmeden bir nazlı çocuk gibi iç çekerek

Kırık dökük cümlelerle huzurunda titrerim
Yüzüm yok karşında, rahmetini isterim

Misafirliğimi unutup sarıldım dünyaya bazen
Özüm senden özetim sen, razı ol ne olur benden

Bak, günah rüzgarları esiyor ruh ülkeme bir bir
Kuşat ruhumu, seni görsün gözlerim, kulaklarımda tekbir

Zehirli dişlerini al yeisin üstümden
Kana kana içeyim tevekkülün nehrinden

Bu masivada nefsimle başıboş bırakma beni
Canım yansa da şekva ettirme bana hikmetini

Bildiğim her yol sana varır, bulduğum her şeyde sen
Tefekkür ikliminde her baktığım delildir senden

Dirilt senliğimi ki kurtulayım benliğimden
Yoluna ram eyle beni, aşır ruhumu bendimden

Bilirim, imtihanın ağırlığındadır değerim
Ümitle her dem , bu kara gecenin sabahını beklerim

Bilirim, bir hikmetin var ki nadanım
Sabrın örsünde, sükut ettikçe yaranım

Rüzgarın verdiği mühlet bitsin artık bu eğreti yapraklara
Tükürsün bir fırtına bu zülmü, çehennem çukuruna

Mengenelerde kalbim, sessizliğimde bin ah
Diş kirası ister zalim, vah ki vah

Körelmiş vicdanlarda ne izan ne basiret
Masum yavrular için, ne olur inayet

Lütuf yağmurlarında ıslanmak için mi bu kara bulutlar
Gülümsesin artık bize ey Allah’ım asude bir bahar

Erkan Bilgin

Aşk, Hikaye / Hamide Yaramış

       Aşıkların aşığı, ilmin ve irfanın mertebelerini onca eğitim gördükten sonra sahaya gönderildiğinde yaparak yaşayarak öğrendikleriyle aşkın mertebelerinde cenk eden kadı Yunus. Hak ve adaletin bağrında gördükleriyle karar veren, herşeyin olması gerektiği gibi olmasını savunan ilim ve haşyet sahibi Yunus. Görünenle görünenin arkasındaki sırrı keşfetmesinde Pir’i Taptuk’la belki de hayatının en güzel maceralarını yaşayan Yunus. 

       Bağrı yanan bilir aşkı. Yüreği ağlayan, gözleri kanayan bilir. Adım adım, hece hece yanıp kavrulan bilir.

       Yusuf’un gömleğini hırsla hunharca yırtan Züleyha’ya sorun yürek yangınını, çaresizliği. Bunca değer vermişliklerle değersizliğe düşürülen kara sevdalılar aşkın hangi burcunda intihar girişimindeler acaba. Gözyaşının oluk oluk sineleri kavurduğu, hayatın sadece sevdiceğinden ibaret olduğunu zanneden aşk tutkunu, acı bağımlısı melankolik kazazedelere sorun. Senin için dünyaları yakarım deyipte, her seferinde sırtını dönen döneklere diyeceklerini desede içindeki boşluktan kurtulamamış gönül yorgunlarına  diyiverin aşkın zihnin sarmallarında şekillendiğini. Bu sarmalların her sevmeyle daha bir güçlendiğini. Daha bir ruhumuzu sarıp sarmaldığını. Yalnızlık denen  bir hissin belki de sonsuza kadar yok olduğunu. Peki bu sarmaşıklar ilgiyle beslenmeyince neler olur aşığın dimağında! Neler olur bir düşünün. Sorgulanmaz mı herşey? Anlamını yitirmez mi tüm güzellikler! Sızlamazmı ruh? Çektiği acıdan sevdiceğine kahretmezmi hiç?

       Aşk çok güzeldi hani. Aşk en büyük mutluluktu. Aşk ayağının yerden kesilmesiydi. Göğe merdiven kurmadan yükselmekti hani.  Öyleyse ölmeden ne işim var benim yerin dibinde demez mi aşık. Vefasızlığın, soysuzluğun hangi seviyesi bu acıları yüreği aşk ile işleyenlere reva görebildi. 

      Anlamı olmayan şeylere sürekli bir anlam yüklemek zorunda mıyız?  Gözle görülmez, elle tutulmaz ama hissedilir. Ve insan bu hislerin kurbanıdır hep. Bedeni seninle değildir, hiç olmamıştır. Sadece seni seviyorum demiştir. Ama öyle güzel demiştir ki yüreğinin inci tanesi olmuştur. Aslında o sözü güzel demesi duyanın hayalidir. Bu işin aslı o deyiş bile soluk, sessiz ve nefessizdir. Sesi, soluğu olmayan, nefessiz sözler işte bu yazılar. Kağıda yazdığın yüreğe daha kolay yazılıyor. Kağıda yazılan içine daha çok işliyor. 

      Yüce yaratıcının ‘OKU’ demeden önce ilk yarattığı şeye, kaleme ‘YAZ’ demesi hem akıl hem mantık süzgecinden geçtiğinde bir duygunun yahut bir düşüncenin yazılması kalıcılığını ve güvenilirliğini artırıyor. Ve değer kazanıyor okunduğunda hatırlandığı için. 

     Renk renk, desen desen yazmak gerek herşeyi. Sadece aşk denilince kalp ve zihinde ton ton karakalem çalışması dolabiliyor. İşin en ilginç yanıda aşık öylesine renk körüdür ki gökkuşağının renkleriyle hayatının desen desen iyinin en iyisinde olduğunu düşünüyor. Gülüşleri hep bu eksen de gerçekleşiyor. Ne zaman bu körlük biterse içi dışı birden kararıveriyor. Tutunacak bir dal aramak aklına dahi gelmiyor. Akıl çoktan çökmüş. Yürek yanmak yerine buzullarda olduğunu seziyor. Acıdan anımsamıyor  ki yaşadığını. Her anı anlam olan hayat anlamsızlaşıyor. Ve bir nefeslik dahi düşünmeden  canını teninden kendi koparmak istiyor. Ve nadasa bırakmak istiyor tüm duygu ve düşüncelerini. Daha çok bereketlensin ve böylece  gökkuşağını hiç kaybetmesin hayatında. Umut etmek istiyor aslında. Herşeyi kabullenmek yerine her seferinde yeniden başlamak istiyor. Bıkmadan, usanmadan yenilemek istiyor adına aşk denen o güçlü duyguyu. Tutku ve bağımlılık. Olmazsa olmaz. Ne bileyim diğer yarım mevzusu işte. Aslında çok karmaşık ama bir o kadar da basit bir duygu. Duygu işte yani! İnsan olma ölçüsü. İnsan kalmakta bu duyguya olan vefa halleri.

     Yunus’un ahvaliyle başlayıp kendi nefsini sorgulayan zihin. Hiç yorulmadın mı? Sorgulamak yerine kabul edip bu kadar desen. Bu hikaye bu kadar. Bir iş para yapmıyor ve iflas ediyorsun. Hala aynı işi aynı yöntemlerle yürütmede bir mantık var mıdır! 

Evet yoktur muhakkak. Kulağa küpe takmaktan da bıkıyor insan işte. Bazen böyle saçmalamak istiyor. Ve kendini bu saçmalıklarıyla, en deli haliyle kabullenip kainata meydan okumak istiyor. Gerçek aşkın direnmek olduğunu biliyor çünkü. Gerçek aşkın meydan okumak olduğunu biliyor ve gerçek aşkın bir fanide mümkün olmadığını da biliyor. Ve karakalem çalışmalarını da zihninin en güzel yerinde tatlı bir anı olarak depoluyor. Yapıp ettikleriyle insan insandır. Güzel düşünceleriyle ve hayata bakışıyla. Erdem sahibi fertler kendi olmaktan vazgeçmeyen, ötelense dahi ötelerin ötesine aşına olandır. 

                        Aşkın aldı benden beni

Bana seni gerek seni

Ben yanarım dün ü günü

Bana seni gerek seni

(Yunus Emre)

Gerektir bize artık hakiki aşkın tavında dövülmek. Ameller niyetlere göredir denir ya hep niyetlerimiz dupduru olsun ki amelimiz küçücük yüreğimize aşkı her haliyle sezdirene ulaşmak için bol ve bereketli ve daim olsun. Son nefese kadar değil. Öyle bir şey yapalım ki sonsuza kadar kapanmayan bir amel defterimiz olsun. Görünür, görünmez tüm hayr kapılarını tokmaklamak en güzel içten ve samimi niyazlarla mümkündür.

Sen Gülersin Çocuk / Ayşe Beçene


Dinlemez tomurcuk fırtına

Anneler de kalır çiçeksiz

Uzanır mı dallar semaya

Sen büyürsün çocuk

.

Güneşin gözünde şebnem

Kuşun kanadında bahar

Tutunup mavi bulutlara

Sen gelirsin çocuk

.

Dağılırken köpük köpük

Susamış okyanusun rüzgârı

Hüznünü taşır beyaz güvercin

Sen kalırsın çocuk

.

Geceden mavi deniz

Kararır bulutların gözü

Dökülür inceden inciler

Sen toplarsın çocuk

.

Çığlığın rüzgarlara ninni

Beşiğini sallar yapraklar

Her yer leylak, begonvil

Sen uçarsın çocuk

.

Kıpır kıpır suskun dalgalar

Saklanır kıyılarda imbat

Şarkılar söyler deniz kızı 

Sen gülersin çocuk

karahindiba/farzımuhal

“Şiirlerin neden toprak kokmaktadır”
sordu safran
say ki ben şiir diye
karahindiba toplamışım
yıldızların göğünü süslediği
isimsiz yaylalardan

“Şiirlerin neden denizden korkmaktadır”
sordu turkuvaz
say ki ben şiir diye
okyanus koklamışım
bir deniz feneri yalnızlığında
güneşsiz kıyılardan

“Şiirlerin neden orman hırçınlığıdır”
sordu hârda
say ki ben şiir diye
kelebek avlamışım
bangui yollarının
ürkek kıvrımlarından

“Şiirlerin neden uçurtmalara mahrem “
sordu mavi
say ki ben şiir diye
kehkeşan düşlemişim
mahpus çocuklarının
evrensel umutlarından

“Şiirlerin neden gökkuşağına hayran “
sordu şövale
say ki ben şiir diye
çakıl taşları toplamışım
doluya tutulmuşken
köprüaltı sığınaklarından

Sadece Budandık / İbrahim Sayar

Yollara düştük verip can-cananı
Seni aradık, yalnız seni andık
Görünce yolda dizili kervanı
Eşkiyaları kutlu yolcu sandık

Meğer zulm dini bir örtü yaparmış
Ahiret deyip dünyaya taparmış
Nice fidanı hep böyle koparmış
Nifak dilinde Kur’an’a aldandık

Sebepler suskun hiç çarem kalmadı
Namus payimal namahrem kalmadı
Aslı’ya yanan bir Kerem kalmadı
Gayrimeşru bir sevda ile yandık

Ey kara kışı lutfen bahar eden
Nar-ı Nemrut’u dosta gülzar eden
Ey kainatı yok iken var eden
Döndük, dolaştık kapına dayandık

Yoklukta büyür varlık için için
Sırrına erdik var olmada hiçin
Taze sürgünler verebilmek için
Mevsimi geldi, sadece budandık

İbrahim Sayar

Buhran/ Cem Bornovalı



Kalamam hiçbir yerde, hiçbir yere sığamam.
Mekanlar iğneli fıçı, hiçbirinde duramam.
Ne oldu zamana ki; akardı bir nehir gibi?
Uzayıp kısalan gölgeler; nerede, hani?
Milim bile ilerlemez mi gökteki saat?
Üzerime çöken bu sıkıntıda nedir, kat ve kat?
Bilemiyorum; küskünlük mü bu, yoksa kızgınlık.
Sevemiyorum dünyayı ve insanları artık…
Kaçıp gitmek istiyorum, buralardan kurtulmak.
Hamak kurup yıldızlara, uzaklarda yaşamak.

Muhavere-yi Tebabüliye / Fadi Kılıçzade

Çeşitli belaların sağanak halinde insanoğlunun başından aşağı yağdığı bu çağda, her insanın şikâyetçi olduğu konuların başında gelir anlaşılamamak. Kime sorsanız mutlak bir derdi vardır ve hiç kimse tarafından anlaşılamıyordur. Uzaktan muharrir bir bakışla insan kalabalıklarını gözlemlediğinizde bu durumu ve bu durumun yol açtığı kargaşayı fark etmeniz hiç de zor değildir.
Sürekli konuşan ve bir şeyler anlatamaya çalışan insanların sebep olduğu gürültüye muhatap olmak çoğu zaman çekilmez çileye dönüşmektedir. İnsanı dehşete düşüren bencillikle dinlemeyi hatırına getirmeyen insanlar; “Önce beni dinlesinler, önce beni anlasınlar!” çılgınlığını sergilediklerinden çoğu zaman haberdar değillerdir. İçine düştükleri enaniyet/egoizm çukurundan dolayı kendi hissiyatına esir haldedirler.
Nazarların sokaktan alınıp evlerin içine yöneltildiğinde de karşılaşılan manzara çok farklı değildir. Birbirilerini anlamayan kardeşler, eşler, ebeveyn ve çocuklar. Aynı dili konuşup, benzer cümleleri kurumalarına rağmen sahip oldukları egoizm ve “önce ben” hırsının birbirini anlamaya engel olduğu yığınla insan. Artık her ev, her sokak ve her meclis –eskilerin tabiriyle- tam bir muhavere-yitebabüliye merkezi haline gelmiş. Herhangi bir kelime sarf edilse, neredeyse herkesin o kelimeden anladığı mana çok başka. Herhangi birinin söylediği söz, “acaba ne demek istedi?” muhakeme süzgecinden geçirilmeden, akla gelen ham çağrışımı ile acele bir hükümle mukabele buluyor.
Zamanın dairesel bir yapıya sahip olduğunu düşündüğümüzde, geçmişte yaşanan hadiselerin aynıyla olmasa da misliylefarklı zamanlarda cereyan ettiğini,
edeceğini öngörmek yerinde bir düşüncedir. Ve zihnimiz asırlar öncesine, Babil ülkesine gittiğinde, günümüzde yaşanan durumun bir benzerini müşahede etmek mümkündür. Babil Kralı, sahip olduğu kibir ve enaniyet neticesinde kendini “tanrı” olarak görür ve ulular. Kendisinden başka bir tanrı olup olmadığını görmek için de Babil Kulesi’ni inşa ettirmeye karar verir. Bu Allah’a (c.c.) açıkça bir meydan okumadır. Fakat kulenin sonuna yaklaşıldığında, Allah’ın (c.c.) azabı gelir ve Babil’deki insanların hepsi sadece kendilerinin anlayabileceği bir dili konuşmaya başlar. Kimse kimseyi anlamamaktadır artık. Allah (c.c.) kibir hastalığına tutulan ve buna ses çıkarmayıp, rıza gösteren insanlara böyle bir azap indirmiştir.
Günümüze bakınca, acaba bu kadar kibir abidesi ve egoizm müptelası insanlar ve bunlara alkış tutanlar yüzünden Allah(c.c.) koca bir topluma tıpkı Babil Halkı’na olduğu gibi bir azap indirmiş olabilir mi?
Sanırım bu sorunun cevabını ama kendimizi ama bazı önemli zannedilen insanları ululadığımız kibir kulelerinden inmeden bulamayacağız. Ve açılan yaralar, yaşanan problemler tevazu toprağına basıp, hoşgörünün o iç ferahlatan kokusunu sürüp, kendimizden farklı gördüklerimizle “insan olma” ortak paydasında bir araya gelerek kavramları ve kelimeleri kalibre etmeden, standardize etmeden kapanacak gibi değiller.

Masum Çocuklar/ Cüneyt İlhan

Kim bilir ne kadar zor

Zamanın çocuğu olmak

Görülmemiş zulümlere

Çocukken şahit olmak



Dört duvar arasında

Karanlıklarda kalmak

Ya da evde yapayalnız

Annesiz babasız olmak



Okulda kem gözlere

Kötü sözlere katlanmak

Ya da plastik bir botla

Canın pahasına kaçmak



Masum çocukların ahı

Göklere yükseliyor

O mübarek gözyaşları

Arzları titretiyor



Ağlama masum çocuk

Güzel günler gelecek

Çekilen tüm acılar

Meyvesini verecek



Masum çocukların ahı

Göklere yükseliyor

O mübarek gözyaşları

Arzları titretiyor

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑