Tut / Erkan Bilgin


Tut beni ey Ha Mim,
Tut beni en sevgilim!
Uzat geceme ellerini,
Çıkar kör karanlıklardan
Bırakma yüreğimi.

Kulaklarımda zanların fısıltısı…
Bak, sinsi günahlar tutmuş
Dört bir köşe başını.
İhanetin ağırlığında
Yorgun artık dizlerim.
Tut beni köklerimden
Suyum ol damarlarımda
Filizleneyim seninle.
Başıboş bırakma nefsimi
Varlığın çöllerinde.
Bahardan mevsimler getir bana
Tut senliğimden.

Işığa uçuşan kelebekler gibi
Koşayım tılsımlı nuruna.
Yoluna ram eyle benliğimi.
Göğsümde şehbal açsın
Dilimdeki imam.

Tut beni ey Ha Mim
Tut beni en sevgilim!

Al yüreğimdeki çığlıklarını
Müstakbeldeki evhamların,
Bitir zihnimdeki infiali,
Tutuştur beni.
Tefekkürden örtüler ört üstüme,
Tevekkülden bir nefes üfle,
Soyundur aşkın erliğine.
Temizle ruhumu
Zehirli dişlerin zehrinden,
Aşır beni eşiğimden
Götür huzur iklimlerine
Tut beni ey Ha Mim
Tut beni en sevgilim!

Hıdırellez Şarkı / Mehmet Şahin Keskin


Bana Hıdırellez bir şarkı söyle
İçine baharın neşvesi sinmiş
En renklisi martın, nisanın
Katmerli yeşiliyle mayısın


Kirlenmemiş denizler içinde
Bana Hıdırellez bir şarkı söyle
Suyu berrak akan her nehre,
Fasılasız ışıldayan yüzlere


Zemini aydın, zemini gülşen
İğdenin bayıltan kokusuyla
Bana Hıdırellez bir şarkı söyle
Fesada yüz vermeyen semtlere


Bundan öte dört mevsim kokan
Halesinde rengãrenk insan olan
Van’dan Tunceli’den İzmir’den
Bana Hıdırellez bir şarkı söyle


Mehmet Şahin Keskin

Yağmur Güzel Yağar Çocukların Rüyalarına / Zeren

-Biraz daha anlatsana ,

Dedi , bulutlara:

-Başka neler var?

   İçi kıpır kıpırdı Zeynep’in bulutları dinlerken. Sanıyordu ki kalbi dev duvarların ötesinde yolculuk yapıp geri geliyordu. Hayalden kanatlarına umutlar yükleyip dönüyordu sonra.

 – Hadi ne olur, biraz daha anlat. Ee çok mu yüksekmiş binalar, düşmüyor muymuş insanlar?

 Kocaman gülümsedi bulut saçlarını okşamak istedi minik kızın yetişemedi.

  -Evet canım düşmüyorlar . Sonraa ,sonra kocaman ağaçlar var, kocaman ve yemyeşil. Biliyor musun en çok kuşlar sever ağaçları dallarına konar, şarkı söyleyip dururlar. Neşelendi Zeynep ,sevinçle çırpındı .

 -Ben de kuşları çok seviyorum. Geliyorlar buraya bazen benim için. Ekmek veriyorum onlara . Çok da mutlu oluyorlar biliyor musun? 

 -Biliyorum benim miniğim. Onlar da seni çok seviyor. Hepimiz seviyoruz. 

 Daha bitmemişti sohbeti Zeynep’in ,annesinin kucağında buldu kendini. Yemek vaktiydi ,veda etmesi gerekiyordu biricik arkadaşına. Annesi onu avludan içeri götürürken yeniden kaldırdı başını yukarı:

 -Yine gel olur mu? Hep gel.Bir de yağmurlara da söyle ,onlar da gelsinler . Nerede kaldılar? Çok uzun oldu.Ama seninle konuştuğumu söyleme olur mu kimseye? yoksa izin vermezler senin de gelmene .O zaman ne yaparım ben. 

 Cevabını duymadı bulutun. En son o devasa gülümsemesini gördü, aldı koydu kalbine.     Annesi kaşığı bir bir ağzına götürürken insanları seyrediyordu. 

 “Ne kadar da değişken insanların ruh halleri böyle… Daha bu sabah neşeli kahkahalar atan şu teyzenin sessiz sessiz akan gözyaşları ne kadar da manasızdı. Ya şu yıkayıp avluya serdiyi çamaşırları arasında saklambaç oynarken yanlışlıkla çekip düşürdüğü için sert bakışlarının altında ezildiği ablanın şimdi de gelip gidip saçlarını okşamasına ne demeliydi? İzlediği en basit ayrılık sahnesinde bile hıçkırıklara boğulan teyzenin biten dizinin ardından mutlu mutlu dakikalarca ekmeğine çikolata sürüp yemesi normal miydi , bilemedi. Bu kadar hızlı geçişler çocuklara ait olmalı değil miydi? Çocuklar birden ağlar ve sonra birden gülebilirlerdi. Belki onlar da büyümüş çocuk hâlâ diye düşündü. Mesela dakikalarca elinde tuttuğu fotoğrafa bakan bir insan , dudakları tebessüm ederken aynı anda gözlerinden nasıl yaşlar akardı? Bu denli büyük çelişkiler henüz onun anlayabileceği seviyede değildi.

  Yemeğin ardından annesi aceleciydi. Kucakladığı gibi üzerini giydirmeye götürdü. Gezmeye gitme günü gelmişti anlaşılan, koridora çıkıp telefonla konuşacaklardı. Demek bugün kendinden 3 yaş büyük ablasının sesini duyacaktı ve dedesinin ve ninesinin. Anlamsız kelimelerle çok anlamlı şeyler söyleyecekti onlara. Dedesinden artık sesini her duyduğunda ağlamaktan vazgeçmesini isteyecek onun mutlu olması için “bak saymayı bile öğrendim dede” diyecekti. Henüz üç yaşında kaç çocuk saymayı bilebilirdi ki otuza kadar , kırka kadar? Hem de her sabah ve her akşam tekrar edip öğreniyordu bütün teyzeleriyle birlikte. Çok şanslı olmalıydı. Üstelik bazı kelimelerin anlamlarını da biliyordu artık. Dünyada kaç çocuk mazgalın ne demek olduğunu bilebilirdi ki bu yaşta, sonra karavananın, sonra sayımın. Bunlar onun konuşmayı öğrendiğindeki ilk kelimelerindendi. 

 İşte hazırdı minik Zeynep gezmeye gitmek için. Gezmek….Sadece o uzun dar koridora çıkmaktı ama olsundu. Haftada bir gün dahi olsa şu kapının ardını görmek heyecanlandırıyordu onu. Sonra, olup bitenleri ,dedesini ,ablasını ,o uzun koridoru yağmurlara anlatırım diye düşündü. Yakında gelirler… 

 Evet biliyordu dünya buradan ibaret olamazdı annesinin hadi yuvamıza gidelim diye götürdüğü demir ranzadan daha büyük yuvalar da vardı, anlatmıştı yağmur. Hepsini öğrenmişti, salıncaktan bile vardı haberi ,sonra oyuncaktan. Hepsini aklında tutamamıştı ama biliyordu bu dev duvarların ardında başka bir hayat vardı. Biliyordu ama almıyordu minicik aklı. 

 Ne olmuş ki , onun da vardı hem oyuncakları, leğenin içinde yüzdürdü kağıttan gemisi, kavanoz kapaklarından tabakları, annesinin özene bezene diktiği bez bebeği sonra. Üstelik her şeyden önce annesi yanındaydı, nasıl şanslı olmasındı ki? Bir gün sabah erkenden uyandırılan bir teyzenin gözleri dolu dolu “ah keşke uyandırmasaydınız. Rüyamda kızımı gördüm, tam sarılmak üzereydim” diye sitem edip dakikalarca yatağında ağladığı gün karar vermişti şanslı oluşuna.

 Zeynep için bir diğer günün aynısı olan gün bitmişti yine. Yarın için heyecanlandıracak bir şeyi yoktu ama güzel rüyalar umuduyla yumdu gözlerini .

   Zeynep !

Bu güzellik var mı soyunda,

 Bilmem ama 

Böyle acı görmedin minicik ömründe bilirim Zeynep !

Kalbi kuş gibi çarpan ürkek ceylan .

Gerçeğin bu kadar zor,

 Güzel mi bari düşün rüyan?

 Zeynep !

Başka bir dünya var,

 Söylesem inanır mı?

 Kelebekleri görse tanır mı?

 Zeynep!

 İlk kelimelerinin soğuk yüzü

 Hüzün gecesi gündüzü 

Yanaklarında gamzenin çiçek açtığı tek an: Kuşlarla süslenince gökyüzü 

Zeynep!

 Olsun, durma, hayal et desem

 Belki sorarsın neyi?

 Nasıl düşleyeyim görmediğim dünyayı?

 Bulutları biliyorum 

 Bir de güneşi 

 Geceleri yıldızları ,sonra ayı .

 Zeynep !

 Bahar görmelisin güzellik daha 

 Papatyadan taçlar takmalısın

 Altın sarısı saçlarına 

 Kuşlarla yarışmalı özgürlüğün

 Ağaçlara çıkmalısın 

O resimlerde gördüğün

Aydınlık bir geleceğin olmalı

Her günü bayram düğün.

Zeynep….

Bir Kimliğe Sığmayan Aydın; Amin Maalouf / Mehmet Akbaş

Bir kimliğe sığmayan aydın; Amin Maalouf

Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf’un kimlik olgusunu derinlemesine sorguladığı bir deneme kitabı. 4 bölümden oluşan kitapta yazar, doğu-batı temelinde din, dil, ırk ve kültür üzerinden bir kimlik sorgulaması yapıyor. 2000 yılında Aysel Bora’nın çevirisi ile Yapı Kredi Yayınlarından Türk okuyucusu ile buluşan kitap, güncelliği artan kimlik problemine, farklı bir yaklaşımla öneriler sunuyor

1990’lı yılların 2. yarısında Fransa’da yayınlanan Ölümcül Kimlikler her ne kadar sert bir isme sahip olsa da, oldukça yapıcı ve küresel problemlere karşı onarıcı bir eser. Maalouf’un bu birleştirici ve hoşgörülü üslubu aslında tüm eserlerine ve hayatının her anına yansıyor. Birçok aydının kimlik olgusuna 11 Eylül’den sonra eğilmeye başladığını düşünürsek, Maalouf’un bu meseleye çok öncesinden ele aldığı görülüyor. Çünkü o hem Müslüman Arapların içinde doğmuş bir Hıristiyan, hem de Fransa’ya göç etmiş Lübnanlı bir Arap’tır. Amin Maalouf, kimlik olgusuna bu kadar yoğunlaşmasının sebebinin ne olduğu sorusuna ‘’Ben Lübnan’da doğdum, Lübnan’da insan her saniye kendisine kimliği ile ilgili sorular sormadan edemez. Ben kimim? Bu ülkeye mi aidim? Bu hep aklınızda taşıdığınız bir mesele. Daha sonra bir şey keşfettim; Benim Lübnan’da nefret ettiğim toplulukçuluk siyasetinin artık sadece Lübnan veya Doğu’ya dair bir sorun değil, bunun dünyada artarak devam eden bir sorun olduğunu gördüm ’’ şeklinde cevap veriyor. Kimlik meselesi, Batı’da bu tür sorgulamalarına devam eden Maalouf’un zamanla edebiyattaki en büyük başlığı olmuş.

Maalouf’a göre başından göç geçmiş insanların her yerde çoklu kimlikleriyle kabul görmeleri gerekiyor. Lübnan’da doğan bir Hıristiyan, Arap, Fransız ve Avrupalı olan Maalouf, sürekli nereye ait olduğu sorusuna muhatap olduğunu ifade ediyor. Bu sorulara ise şu ifadelerle karşılık veriyor; ‘’Geçmişte bir köylüye sormuşlar, oğullarından hangisini daha çok seversin? Köylü şöyle cevap vermiş; İyileşene kadar en çok hasta olanı, eve dönene kadar da yokluğunu hissettiğim oğlumu severim. Ben de çok kimlikli oluğum için aynı şeyi söylüyorum; Lübnan’da sorun yaşandığı zaman oralı olduğumu hatırlıyor acı çekiyorum ve Avrupa’ya karşı da aynı şeyi hissediyorum’’ diyor. Hem doğduğu toprakları, hem de doyduğu ve yaşadığı, fikirlerini dünya ile paylaştığı yer olan, Fransa ve Avrupa’yı bir ebeveynin çocuklarının sahiplendiği gibi sahipleniyor. Hatta bunu biraz daha ileriye taşıyarak ‘’Kimliğimde ne kadar öğe varsa ortaya çıkarmak için belleğimi didik didik eder, bunları toplar, sıralarım, hiçbirini reddetmem’’ ifadelerini kullanıyor.

Neden bugün bunca insanın dinsel, etnik, ulusal ya da başka kimlikleri adına cinayetler işlediğini anlama çabası taşıyan yazar, gerek Doğu’da gerekse Batı’da insanları, bir kimliğe hapsetmeye çalışan bir anlayışın yaygın olduğunu belirtiyor. Maalouf ‘’İnsanları nereye ait olduklarını seçmeye zorlayan bir dünyada yaşıyoruz. Birleşik kimliklere sahip kişilere meşruiyet sağlamamız gerekiyor. Aksi takdirde seçime zorlanan fertler üzerinde Ölümcül Kimlikler ortaya çıkıyor. Neticede insanlar ya geldiği ülkenin kimliğine sarılıp yaşadığı ülkeye düşman oluyor. Ya da tam tersi yaşadıkları ülkede asimile olarak geldikleri ülkenin kimliğini saklamaya çalışıyor ve var olmayan bir suçluluğu üzerlerinde taşıyorlar’’ şeklinde düşüncelerini dile getiriyor.

 O’na göre küreselleşen dünyada, ister fiziki olarak yakın bir yerde isterse başka kıtalarda yaşıyor olsunlar, artık insanlar birer komşudur. Medeniyetler çatışması var olan bir gerçek ama insanlar bu duruma mahkûm değildir. Kimliklere eski biçimleriyle bakarak hayatta kalmamız mümkün değildir. İnsanlık, tüm dünya topluluklarının oluşturduğu bir mozaiği işler hale getirmek durumundadır. Avrupa asırlar boyu kendi içinde savaşmış ve buna bir son vermiştir. Özellikle Alman-Fransız savaşının sona ermesi ve günümüzde birbirine karşı bir kimlik kaygısı taşımadan, AB içinde yan yana birlikte yaşayabilmeleri dünyadaki ve doğudaki bu tür problemlerin çözülmesi için ilham verici bir örnektir.

Dinler konusunda özellikle son dönemde yükselen İslamofobi konularına tarihi perspektiften yaklaşıyor. Batı’daki kötü İslam imajının ortaya çıkmasına neden olan radikal örgütlerin İslam tarihinde yerinin olmadığı anlayışını taşıyor. İslam’ın egemen olduğu topraklarda azınlıklar bir takım sorunlar yaşasa da günümüze kadar kendi kimlikleriyle gelmiştir. Buna örnek olarak da Ölümcül Kimliklerde şu sözler sarf ediliyor; Hiçbir din tam olarak hoşgörüsüzlükten soyutlanabilmiş değildir ama İslam bu konuda hiç de fena görünmez… Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, 14 asır yaşayabileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya’daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya’daki Müslümanlara? Yok oldular, tek kişi kalmayana kadar katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler. Bu nedenle tarihten günümüze ortaya çıkan şiddet olaylarının bir dine mal edilmesi yanlıştır.

Batılı ülkeler kendi içinde bazı prensiplere çok bağlıdır fakat bu prensipler başka ülkelerle olan ilişkilerde geçerliliğini yitirmektedir. Burada Batı ikiyüzlü bir yaklaşım sergilemektedir. Prensipleri olan ülkeler her an bu prensiplere bağlı kalmalı ve her yerde bu prensipleri işletmelidir. Bu prensipler işletilmediği zaman, diğer medeniyetlere mensup kişiler kendisini modernliğe kapatmaktadır. Çünkü modernlik öteki olarak algılanan Batı’dan gelmektedir. Bütün bu sorunları aşmak için dünyanın her yerinde herkesin özgürce kimliği ile birlikte var olabilmelidir. Doğu insanı modernliği nereden gelirse gelsin kabul etmeli batılılarda tüm kimliklere kendi içlerinde daha fazla yer açmalıdır.

Çünkü dünya, hiçbir özel ırka hiçbir özel ulusa ait değil. Tarihin öteki anlarından çok daha fazla olarak kendine bir yer açmayı isteyen herkese aittir. Kendi yararına kullanmak için oyunun yeni kurallarını kavramaya çalışan herkese aittir. Çünkü yeni gerçeklikler bize yanlarında kullanma kılavuzu ile birlikte gelmemektedir. Hangi dinden ya da ırktan olursa olsun insanlar yeni hemşerileriyle farklı bir şekilde iletişime geçmeli, bunu kendi kimliğini koruyarak, yeni ortamın ruhuna uygun davranışlarla desteklemelidir. Bugünün dünyası tehdit altındaki kültürlere kendilerini korumak için çok fazla olanak sunmaktadır.

Teknolojik gelişmeler karşısında ahlaki gelişmenin biraz cılız kaldığını düşünen Amin Maalouf’a göre, bugün edebiyatın temel görevin dünyayı yeniden icat etmektir. Dünyanın yeniden icat edilmeye ihtiyacı vardır. 

İstanbul / Celil Deniz

Ey gecesi ayrı gündüzü ayrı güzel
Belki de seni sevmekmis bunca keder
Yolunda belki de ölmekmis kader
Sahiden seni görmeden, bir ömür nasıl geçer

Şiirler yaziliyor senin adına
Romanlar okunur her bir kıtanda
Belki de gemiler durulur,senin koynunda
Sabahın ayrı, seherin ayrı güzel

Gelemem artik seher yelinde
Iliklerime kadar yanarım hasretinle
Kelimeler yetmez seni demeye
Hasret dolu gecen, o nazlı gecelerde

İyiliğin Kalsın Aklımda / Zehra Yılmaz

Duyamam sanırsın haykırışlarını ,
Rabbine yakarışlarını ,
Anlamam sanırsın kendinle olan kavgalarını , Her kelimesindeki isyanlarını ,

Ey Ademoğlu ,
Unutur musun ,
Aynı çamurdan karıldığımızı ,
Aynı candan aynı kandan yaratıldığımızı ,
Aynı elmadan ısırdığımızı ,
Şeytanın oyunu ile nasıl cennetten kovulduğumuzu
Unutur musun ,

Ey İnsanoğlu ,
Yokluğun derelerinde beraber savrulurken ,
Bir avuç toprak için dünya tahtına kurulurken
Ana , ata demeden
Kardeş demeden
Habil’i dünyadan ayırarak
Beraber kestik ahiret ağacını
Bilmem ki kaç defa yıktık ,
Gönül denen Allah’ın sarayını
Kaç kere düşürdük kaç kere ,
İnsan denilen halifenin tacını ,

Oysa ki yaradan ,
Bir halife murat etmişti ki ,
Daha melekler o soruyu sormadan
…’ Yeryüzünde fesat çıkaracak , kan dökecek birini mi yaratacaksın ‘ …
Oysa ki ,
Önce ruhumuzu inşa etmişti hamurumuzu karmadan ,
Düşünen , akleden , ağlayan , gülen bir varlık yaratmıştı ,
Akıl ve kalp vermişti fazladan
İçine Muhabbet koymuştu sonradan ,
Muhabbetten MUHAMMED i dünyaya göndermişti , ‘ Ol ‘ deyince olduran ,
O Hazret bize biz olmayı öğretmişti ,
O Hazret insan olmayı öğretmişti ,
O Hazret bize kul olmayı anlatmıştı ,
Durmadan , bıkmadan , usanmadan ,
İnsanın gözlerinin içine bakarak
Konuşmayı öğretmişti bağırmadan
Gülmeyi öğretmişti ahireti unutmadan
Ağlamayı , umutsuzluk yağmurunda ıslanmadan
Yaşamayı öğretmişti , hayatı ıskalamadan
Kördüğüm gibi sevmeyi ,,
Kavga etmeden mücadeleyi ,
Anlaşılmanın tarifsiz hazlarını doyasıya yaşayarak Anlatmayı öğretmişti yılmadan

Ey İNS,
Ey İNSAN ,

Hatırladın mı ,
Ne için burda olduğunu şimdi ,
Allah’ın aciz halifesi karşındaki ,
Bu kavga bu gürültü bilmem neden ki
Yeter , Bağırma bana ,
Ben seni duyamam şimdi ,
Ben sadece sana susarım artık
Mevlana gibi susarım
Yunusun diliyle susarım ,
‘ Dünya kimseye kalmaz
Sevelim , sevilelim ‘
Derim ve susarım ….

Hüzün Nağmesi /Şeref Bulut

Dokuyor tarih ilmek ilmek gergefini
Sen yaz masum kalem, nurdan hedefini
Tekerrür eden mazlumun şan şerefini
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus

Garip zaman, talih makus mu makus
Nasıl bir haset, içinde, kustukça kus
Haksızlığın karşısında dil sus pus
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus

Flu bir gecede Ege çılgın, Meriç hoyrat
Ayaz gecelerde sen sıcak yatağında yat
Masumlara sürgün, tutsak bir hayat
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus


Mekan bodrum kat, beyaz sandalye
Nusret pek yakın derken Yusuf dede
Hüzün nağmesi çalıyor perde perde
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus

Çal, kalbimi ağlatan tambur için için
Tâkati tükenmiş kardeşler için
Ruhları taşlaşmış insanlar için
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus

Güfte yarım kalmaz, yazılır elbette
Yaşanıyor zulüm, insanlık müebbette
Bedenler meyyit, ruhlar diyarı gurbette
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus

Ağlasın kelimeler, yüreğinde duya duya
Vicdanları titret, merhamet diye diye
Yudumla Yusufun duasını, doya doya
Yeryüzü açık cezaevi, ben mahpus

Yavaşlat Zamanı / Meryem Yıldırım

İnsan hevesini de tercihini de yeniden yana kullanmalı. Bu duygularla “merhaba” dediğim ocak daha şimdiden eskimeye başladı. Zaman, kendini ve bizi eskitmeye çoktan heves etmiş. Ben ise yolun bundan sonrasını; kırık bir hayal, yarım kalmış heves ile devam ettirmek istemediğim için umuduma can suyu arayışımın satır arasında Mevlana ile rastlaştım.

“Akıp giden zaman içinde bir kafesteyim, her türlü işte çok ahesteyim, kabrim beni bekliyorken dünyalık hevesteyim, uyandır artık Ya Rab! belki son nefesteyim”

Mevlana, bu sözü neden söylemiş, kime söylemiş bilmem ama sanki bana söylemiş gibi üstüme alasım geldi. Bu içli seslenişe kendimi muhatap ederek geçmişe zaman üstü dürbünle baktım. On üçüncü yüzyılı bu güne getirip Mevlana’nın bu söz yoldaşlığını; aldım, kabul ettim. Zira içimdeki niyet naifliğinin öldürülmeye çalışıldığı bir devrin sakini olarak kendime koruma modu ayarları yapmak durumundayım.

Çünkü;

“Bir yılın ay, bir ayın hafta, bir haftanın gün, bir günün saat, bir saatin de saman alevi gibi olduğu devrin zamanını yaşamaktayız.” Bu sözle kâinatın sona gidiş sevdasının aslında şahsi sonuma gidiş gerçeği oluşunu birleştirerek zamanın hızını kesip ömrümü sil baştan yaşamaya heveslendim. Olmaz, olamaz demeyin. Niyetime güncelleme yaparsam olacaktır diye inanmaktayım. Tam da bu yüzden Mevlana’nın bu cümlesinin içinden geçen “aheste ile heves” zıtlığının anlamı dikkatimi çekti. Bu söz, iki cihan arası tercihler yumağı olan yaşamda nereye yatırım yaptığımın yüzleşmesiydi bana. Hevesler peşinde koşarken hayatıma katma değer olacak ayrıntıların kaçışına izin vermemeliydim. Dillenen kalemimin hevesi kursağında kalmadan bir kez daha hadiselerin diliyle “kelime tefekkürü” yolculuğuma bu iki zıt kelimeyle devam etmek istedim. Biliyorum ki arayışlar buluşlar içindir. Nereden güzel bir koku alırsak koklamaktan çekinmemeli. Hangi taraftan aşina bir yüz görsek yönümüzü o tarafa çevirip yürümeli. Hatta lütuflar bulduğumuz dosta mukayyet olmalıyız ki bütün bu hoşluklar hatırına bir yol bulalım. Ben atımı süreyim de gerisi yolun sahibinin bileceği iş.

Merdivenleri aheste aheste çıkarken karşılaştığım hızlı ve genç olan arkadaşa “yirmili yaşlara gidip hayatı şimdiki ahesteliğinle yaşamak için neler vermezdim” demiştim Mevlana’nın bu sözünü görmeden önce. Hz. Hacer’in telaşlı telaşlı arayışı sonucu ayağını yere vurup ilahi lütufla çıkarttığı su misali akan zamanı durdurmak için aynı yere ayağımı basıp su gibi akan hayatı durdurmak istemiştim o gün.

İşlerin vaktine tabi ve rehinli olmasından mıdır nedir bilmiyorum yüreğimin kabarıklığını sakinleştirecek çareler arayışındaydım o günlerde.

Heveslerin hızlılığı ile zamanı başa sarma isteğimi dürtüleyen ahesteliğin iç çatışmasının bir sonucuydu bütün bunlar. Elimden gelmez olmasından çok içimden gelmez olma ihtimalinden korktuğum için hevesimi kaçırmadan kararlar almalıydım kendimle ilgili. Çünkü gırtlağım boğum boğumdu birçok kişi gibi. Bir yanda her boğuma hapsolmuş susuşlarım, yarım kelimelerim, eksik
cümlelerim, henüz gebelik süreci bitmemiş heveslerim diğer yanda avaz avaz sessiz çığlığım. Hevesimin hevesini kaçırmadan hayatıma müdahil olmam gerektiğinin farkına vardım. Kurak denizlerde sulak çöller arayışımı tamamlama serüvenini mutlu sona ulaştırma hevesinden başka bir şey değildi benimkisi. Olmasını istediğim kadar olmamasını istediğim onca şeyi kursağımda bekletmeden hızlı giden “zaman atımın” yularını çekip söyledim sözümü kendime;

Yavaşlat zamanı,
Döndür yüzünü zamanın en güzeline!
Çevir dünyanın çarkını,
Ve
Yeniden başla yaşamaya!
Zaten;
Dünyanın kendisi koskoca bir heves değil mi ki!?
Öyleyse;
“Allah bes, bâki heves” de ve geç bu sayfayı.

Dehliz / Kehribar


Dolaşma ruhumun dehlizlerinde!
Avare gibi dolaşırsın karanlık koridorlarda, bembeyaz saçların ağır adımlarınla.
Kim’sin , ne’ sin ? Bilemediğim .
Ruhumun dehlizlerine inme! dediğim.
Her köşesinde bambaşka bir acıyı misafir ettiğim.
Aklım, sebebi bulamadığı için aciz.
Sen, her acıyı, her gizlediğimi bilen, her üzüldüğüme benimle üzülensin.
Dolaşma! ruhumun derinlerinde.
Üzülme benim için, bensiz geçen günlere.
Benimle günlerini geçirenler, üzülmedi bensizliklerine.
Hayatın döngüsüydü birini kaybetmek yaşarken, onların değerlerinde.
Dolaşma ! ruhumun dehlizlerinde.
Sevinecek tek bir, tek bir kayıt bulamayacaksın.
Bulamadıkça anlayamayacak, anlayamadıkça sarsılacaksın.
Bir çocuğun gülümsemesinin kıymetini bilemeyenlere içerleyecek, okurken utanacaksın!
Dolaşma, ruhumun dehlizlerinde!
Gülen bir çift göz göremeyeceksin, ümitle…

Ama İçim / Zeynep K. Şahin

İçimde çok beklemiş duygular var.
Eskiyi hatırlatan ve unutamadığım anılarla mühürlenmiş duygular.
Bırakamadığım anlar..!
Bıraksam gitmiyorlar.
Gidecek gibi oluyorlar izin vermiyorum.
Arındıramıyorum duygularımı.
Tazelenmiyor içim.
Çiçek kokmuyor, nehir akmıyor, yeşiller ve maviler almıyor içim.
Kuşlar uğramaz olmuş içimin diyarına.
Azar azar ahlayıp duman bırakıyorum sadece. Dolmaktan korkuyorum.
Almıyorum.
Vermiyor ve sevmiyorum.
İşte bir de güvenmiyorum.
Beklemeyi de unuttum.
Bekletiyorum.
Gidiyorum ama çoğu zaman da gidemiyorum. Sarılmak istesem gözlerimi kaçırıyorum.
Kollarımın fersizliğinden utanırdım ama artık onu da yapamıyorum.
İçimde kaybolmuş gibiyim.
Duygularım isyanda.
Ruhumda firar etme nidaları.
Sesler uzaklaşıyor…
Sesler derinde…
Ama içim…
İçimdeki duygular
Tepiniyor…
Kalbim
Yorulmuş,
Gizleniyor,
Kıvranıyor,
Büzülüyor,
Şişiyor,
Acıyor,
Ağlıyor
sessizce.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑