Karanlığa Saplanan Işık /Emine Çiftçi



Gezinirken hayatın bembeyaz sayfasında
Yırtılıyor
Uçurumdan boşluğa düşüyorum
Acılar
Bir kefen gibi sarıyor bedenimi
Geceyi örtüyorum acıların üstüne
Karanlığın tuvaline renkleri saçıyorum
Eşsiz tablomda hüzün
Asıyorum gönül evimin duvarına
Kalemimin ucundan
Bir şiir tüttürüyorum duman duman
Nefes aldıkça içime dolan
Buğulanıyor kalbim
Ürperiyor içim
Ayazda titriyor yalnızlığım
Hasretten bir şal sarıyorum
Gecenin deminden
Günün mateminden doldurduğu çayımda
Zamanı karıştırıyorum
Etraf toz duman
Açılıyor mazinin küflü sandığı
Kelebekler uçuşuyor güvelenmiş düşlerimden
Bir hayal kırığı batıyor
Kanıyor hülyalarım
Kapanıyor sandık
Hapsoluyorum
Hortluyor evhamlarım
Kabuslarım oturuyor göğsüme
Hırlıyor nefesim
Boğuluyorum
Her yer karanlık

Ve bir ışık
Karanlığın bağrına saplanıyor
Işığa hasret gözlerim kamaşıyor
Aklım tutuşuyor
Süzülüyorum ışığa doğru
Bir yol uzanıyor
Ben uzuyorum
Sisli bir ormandan geçip
Berrak denize ulaşıyorum
Kıyıya vuran düşlere aldırmadan
Atlıyorum beyaz bir gemiye
Bir yelken dikiyorum umutlarımdan
Kaldırıyorum başımı semaya
Üstüme yağıyor yıldızlar
Toplayıp birer birer
Ruhuma takıyorum
Kutup yıldızlarından
Pusula yapıyorum
Boyunu aşan dalgalara
Baş kaldırıyor gemi
Rüzgara sırtını verip açılıyor yelkeni
Tam yol ileri!
İşte ufukta selamet
Az daha sabret!

Bir Kimliğe Sığmayan Aydının Düşündürdükleri / Mehmet Akbaş

Daha önce Amin Maalouf için; Bir kimliğe sığmayan aydın demiştim. Amin Maalouf’un denemelerinden olușan Ölümcül Kimlikler- Çivisi Çıkmış- Dünya, Uygarlıkların Batıșı üçlemesi, son zamanlarda dünyamızda yașanan adeta ikinci kavimler göçünün ortaya çıkardığı problemlere odaklanıyor.

Bu kitaplarında kimlik olgusunu merkeze yerleştiren yazar, bütün farklılıklarımıza rağmen kendi kültür değerlerimizle dünyaya entegre olabileceğimizi vurguluyor. Fakat bunun zorluklarının da farkında bir aydın.

Maalouf, dünyanın tehlikeli bir yola saptığını ve vahim bir türbülansa doğru gittiğini belirtirken yine de buradan bir çıkış yolu bulunacağını düşünüyor. İnsanların birlikte yaşama kültürünü, çağın gerektirdiği bir noktaya taşıması zorunluluğunu anlatan yazar, bunun yolunu hep birlikte bulmak için çaba göstermenin gerekliliğini vurguluyor. Romanları ve denemeleri ile ayrışmalara savaş açıyor, bu konuda bir şeyler yapma konumunda bulunan insanlara da uyarılar da bulunuyor.

Maalesef ayrışma probleminde bizim de toplum olarak karnemiz çok zayıf görünüyor.
Birliktelikler mahallelerimizden şehirlerimize oradan ülkemize ve dünyaya yayılması gerekirken maalesef ayrışmalarımız artık mahallelerden başlıyor.

‘’Değil mi ki, kavuşmalarımız topal. Ayrılıklarımız koşar adım’’ diyor Zarifoğlu. Bu sözü hangi düşünce ile söylediğini bilmiyorum şairin. Ama ben bu sözün hâlihazırdaki yurdum insanını çok iyi tanımladığını düşünüyorum. Derin bir tarihi birlikteliğimiz olmasına rağmen toplumumuz, neden bu kadar duygusal bir kopuşun ağına düştü. Neden? Aynı acıları paylaşamıyor, aynı sevinçlere gülemiyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor, kimisi düşen ateşe sadece bakıyor kimisi de baktığını görmeden hayatına devam ediyor. Yani ayrılıyoruz koşar adım.

Farklılıklarımız, ayrışmalarımızın temelini oluşturuyor maalesef. Taraftarı olduğumuz takım, sevdiğimiz bir yazar, sahip olduğumuz siyasi bir görüş gibi en basit ve küçük farklılıklarımız bile ayrışmaya neden olurken; tercih hakkına sahip olmadığımız etnik kökenimiz, farklı dilimiz, anne babamızın vesilesi ile edindiğimiz dini yorumlarımız ve mezheplerimiz de daha derin ayrışmalara temel oluşturuyor. Bu farklarımızdan rengârenk bir mozaik oluşturmamız muhtemel iken tarafgirlik, hizipçilik ve ırkçılık gibi bir takım hastalıkların esiri olarak bu güzellikten mahrum, önyargılarımızın esiri bir hayatın mahkûmuyuz.

Araçları amaç haline getirdiğimiz günden bu yana sürekli ayrışıyoruz. Küçücük bir köyde veya bir şehirde oranın idaresinin devamı için yapılan bir seçim, bir spor müsabakası bile ayrışmaya neden olabiliyor. Spora, birleştirici yanını göz ardı ederek, kör bir tarafgirlikle yaklaşıyoruz. Bir yerleşim yerinin idaresi için oluşturulan makamlar, o yerin düzenin devamı için bir araçtır. Bu makamları da yapılan seçimlerde bir amaca dönüştürerek ayrışmak için yeni bir bahane bulmuş oluyoruz. Bu denli ufak farklılıklar da bile orta yolu bulamayan biz, ırk, dil, din gibi farklılıklar mevzu bahis olunca asla aklıselimle hareket edemiyoruz.
Belki bu kadar olumsuzluğu sayıp dökünce karamsar olduğumu düşüneceksiniz. Olsun ben kısık bir sesle de olsa sesleneceğim.

Muhtemelen önyargılar devreye girecek ‘hadi canım sen de’ler yükselecek dudaklardan ve kalplerden. Susmaz konuşursam hayatta en çok adavet beslediğim duygulardan biri olan önyargıyı yıkabilirim ümidini taşıyor açıkçası yüreğim. Bu duygu değil mi ki insanlar arasına mesafeler koyar. Toplumların yakınlaşmasına ve kaynaşmasına bir türlü izin vermez. İki kişinin birbirini dinlemesine ve anlamaya çalışmasına mânialar oluşturur.

Önyargılı insanlar fasılasız bir kayıtsızlığın sahibidir tanımadıklarına karşı. Toleransın emaresi görünmez onların ikliminde ve tedavisi zor bir hastalığın sahibi olsalar da, zerre kadar kaygıları yoktur, ne yazık ki. Birisi yaşam tarzı olarak kendilerinden farklı bir mahallede ise konuşmaya iletişime geçmeye değmez onlar için ya da potansiyel bir muhatabın değişik bir etnik kökeni varsa düşman ilan edilmek için gerekli şartları taşıyor demektir önyargının taşıyıcıları için.

Geçmiş zamanlarda böyle kötü huylarımız yoktu aslında bizim, kim hangi etnik kökenden gelirse gelsin veya kim hangi ideolojiyi taşırsa taşısın kimse bir başkasına kötü gözle bakmaz, herkes insana insan olduğu için değer verirdi.

Fakat şimdi büyüklerimizin dediği gibi zaman değişti. Sanki bir el bizim tek tek yüreğimize, heyecanlarımıza, duygularımıza dokunup, etnik kökenlerimizi farklı kültürlerimizi merkeze koyarak, birimizi diğerimize potansiyel tehlike olarak gösterdi ve her insanın içinde çekirdek olarak taşıdığı kötülüğün dal budak salmasına neden oldu. Böylece birçok kötü huylarımız oldu ve bu huylar karakterimizin bir yanı haline geldi zamanla.

Belki çok defa hatırlıyoruz kurtulmamız gereken kötülüklerimizi ve bu kökeni belli olmayan medeniyetin bize dayattığı kaprislerimizi, öfkemizi ve daha birçok başa bela gereksiz marifetlerimizi! Ama hayat öyle hızlı akıyor ki ve biz bu rüzgâra öyle kapılmışız ki, biraz durup aklıselimle düşünüp kendimize gelemiyoruz, akıntıda bir o yana bir bu yana savrulup gidiyoruz.

Son olarak Maalouf’un dediği gibi; ‘’Geleceğin yolları pusularla doluysa, takınılacak en berbat tavır, her şey çok güzel olacak diye mırıldanarak gözü kapalı ilerlemek olacaktır’’ Bence her şey çok güzel olmasa bile, çok güzel olması için hayata güzellik katmalı ve zamanı değerli kılmalıyız.

Gökyüzüm / Zeren

Minik çay bahçesi sıradan basit buluşmaların şahitliğini yaparken kuşların ağaçlarda şakıyan
seslerinden daha özel bir şey vaat etmiyordu. Gergindi adam, söylenecek her şeyin söylenip nihayete
gelindiği gün olduğunu biliyordu. Sebepler, sonuçlar, hak etmişlikler, pişmanlıklar, çabalar… Henüz
zihninde hiçbirini oturtacak yer bulamamıştı.
Dingindi kadın. Sevmenin adı vardı, bu vakte kadar kalmanın da ve şimdi gitmenin de bir adı
olmalıydı. Belirsiz yaşamak daha zordu. Artık konuşmasa uzayıp gidecekti bu bakışmalar:
-Böylesi daha iyi olacak .
-Sen öyle diyorsan.
Uzaklara kaçırdı kadın gözlerini ayağa kalkarken:

O zaman gideyim ben artık.
“Nasıldı Sezen Aksu’nun o şarkısı : Git ,git, gitme dur yalan söyledim ,diyebilsem keşke yahut bilmem
kaçıncı kez bir şans daha istesem. Artık çok geç diyen bakışların kapısı kırk kilitle örtülmüş kalbinin
anahtarı gibi. Nasıl da sert nasıl da hoyrat.”

Peki ,nasıl istersen. Kendine iyi bak olur mu?
-Sen de.
” Bitti mi ,bu kadar mı? Şu uzaklaşıp ardına bakmadan giden benim yarım kalmış hayallerim mi? Dur
,gitmeden söyleyiver; şimdi o çok sevdiğim ellerin de mi gidiyor benden? Peki söylediğin onca büyülü
sözleri de mi toplayıp götürüyorsun acımadan? Bari seni ilk tanıdığımdaki dünyanın bütün kır çiçeklerine
meydan okuyan gülüşün kalsaydı yanımda.
Tamam bütün hatıralar, bütün güzel anılar sende kalsın. Utangaç kuşların başımızda döne döne
söylediği şarkılar. Bayram şekerlerine benzettiğimiz bulutlar. İzlediğimiz her filmde ,en olmadık
sahnelerde ,sana fark ettirmeden gülerken ben ,seni tutan ağlamalar. Sen seviyorsun diye uzun uzun
dinlemek zorunda kalsam da açtığım konular. Ne anlarım ben çiçeklerden derdim içimden ama sadece
tınısını sevdiğim için dinlediğim, kendim en güzel manaları yüklediğim yabancı şarkılar gibiydi sesin. Ne
söylesen dinlerdim sıkılmadan.
Bak işte şu köşeyi döndüğünde kaybolacaksın gözümün önünden. Belki de sonsuza dek. Öyle
korkuyorum ki. Tamam, her şeyi götürürsen de bir kere başını çevirip baksan…. Birazcık, bir parça umut
bıraksan bana. Bir kere dönüp baksan keşke.
Biliyor musun henüz hiç yazılmamış şiirlerim var sana her gün okuduğum. Biliyorum ki hiçbir şiir
ruhuma serinlik veren nehirlere benzettiğim ,omuzlarından akan saçlarının güzelliğini anlatamaz. Hangi
kafiye, tebessüm ettiğinde yanaklarında belli belirsiz oluşan, içinde kaybolmak istediğim gamzelerini
tasvir edebilir? Ya içimdeki zaman zaman huysuzlanan asi çocuğu dize getiren şefkatini. Bir bakışınla buz
dağlarını eritip kalbime çiçekler yağdıran o kuşatıcı sevgini mesela . Ya da ellerini… Bütün şiirler aciz
,bütün şairler beceriksiz . Ama ben her gece yazılmayanı okudum hayalimde. Romanlar yazdım, yaşanmış
ya da yaşanması mümkün olanlardan değil elbette.

Ve işte döndün köşeyi. Hiç tereddüt etmeden bir kere dönüp bakmadan. ve benimse henüz kalkacak
gücüm yok masadan. Bu kadar çabuk kabullenemem, bir müddet hayalinle kalmalıyım burada böyle.
Belki bir çay daha içmeliyim soğutmadan.
Evet, ben kahveyi severdim sen çayı. Ben oturmayı sen gezmeyi. Ben Beşiktaş’ı tutardım sen
Fenerbahçe’yi .Ben güzel yemeği severdim ,sen güzel giyinmeyi. Ben karda üşümeyi severdim ,sen
yağmurda ıslanmayı .Ben ikindi oldu mu güneşi, sen gece ayı.. Ben huylu huyundan vazgeçmez
dediğimde, sen insan kaç yaşına gelirse gelsin değişir, dönüşür , vazgeçer demiştin de nasıl da tartışmıştık
uzun uzun . Sen haklıydın seninle başka biri oldum ben, seninle değiştim.
Ne kadar çok olursa olsun ayrı düştüğümüz, ayrı düşündüğümüz şeyler hani biz böyle olmaya bile
severdik.
Şimdi bütün yolculuklarda bağıra bağıra eşlik ettiğin şarkılar yankılanıyor kulaklarımda : “Evimizin
önünden dere akar denize, yaşlansaydık sevdiğim senin ile diz dize” diyordu bir şarkıda . ” Bin kere tekrar
olmaz, insan sever bir kere” diyordu bir başkasında. Ne ara öğrendim bunları acaba ya da şimdi neden bu
kadar anlamlı geliyor?
Bak, yine soğumuş çayım. Sevmediğimden değil sensiz içemiyorum belki de. İşte böyle, her şey seni
hatırlatmaya başladı bile. Ne alaka deme ; şu yerdeki çakıl taşında bile senden kalma bir iz var. Şu
karşımda duran boş sandalye… Şu yoldan geçen kadının üzerindeki senin en sevdiğin renk… Şu
umutlarım gibi dökülmüş çiçekler… Şu masum masum bakan utangaç çocuk nasıl da seni çağırıştırıyor.
Ya şu gökyüzü… Ah Asuman! Uzun süre göğe bakmam sanıyorum. Üzerime çöreklenen sensizliğin sızısı
hafifleyene dek.
Hatırlıyor musun, bir gün, kalana mı zordur, gidene mi diye sormuştun? Ne kalana ne gidene , en çok
sevene zordur demiştim ben de. Şimdi bunun cevabını neden yaşayarak öğrenmek zorunda kaldık ki?
Akşam olmaya başladı işte . Hayalimde kaç kez dönüp geldin o köşeden, kaç kez gülümseyerek
‘yapamadım’ dedin. Vakit geç oldu, dönmezsin değil mi?
Dur ,önce kendimi ikna etmeliyim artık kalkıp gitmek için. Nefesim mi daralıyor ne? Bacaklarımda
titriyor sanki. Ya da hala henüz gitmeyi yediremiyor bedenim kendine . Ürettiği bahaneler ondan. Daha
ruhumun derinliklerinde hissettiğim dip dalgaya henüz izin vermedim. Biliyorum ,yaşadıkça daha ağır
basacak hayatımda oluşturduğun boşlukların acısı ama alışırım herhalde. Alışırım değil mi? Biliyorum
kolay olmayacak. Yaşayanlar için yazılmış belli ki şarkıda: ” Kolay olmayacak ,elbet üzüleceğiz. Mutlaka
bir iz bırakacak. Dokunup birer birer, sevdiğin eşyalara. Hatta belki ağlayacağım”. Dağıldım yine . “Ah bu
şarkıların gözü kör olsun” diyen ne de haklıymış.
Evet vakit geldi. Bitti beklemek. Artık gitmek gerek.
Elveda Asuman … Elveda gökyüzüm.”

Her bir harfi içinde cam parçaları gibi dağıldı son cümlesinin. Kanadı. Masanın üzerinde soğumuş çayına
baktı en son vedalaşır gibi. Kalktı. Son bakışa da sevdiğini en son gördüğü köşeye bıraktı. Emir komuta
zincirine uymuyordu hiçbir uzvu. Ayakları bedenini arkasını döndürüp zorla uzaklaştırırken kalbi orada
kaldı.

Rüzgar üşütecek kadar esmeye başlamıştı. Hafiften ürperdi Asuman. Uzaktan saatlerdir izlediği sevdiği
adamın gidişini sancılı bakışlarla, kaybolana kadar takip ettikten sonra ıslanan yanaklarını elleriyle silip
uzaklaştı yeniden…

Kar yağmış parmak uçlarına
Güneşten düşen
Gözlerine çocuklar doluşmuş
Neşeyle gülüşen.
Kuşlar mı yoksa gamzendeki
Çukura üşüşen
Saçlarına konan kelebekler bilir kadrini
Ve bir de ben
Senin nedir bu endişen

Ah benim asılsız ihbarım
Olmadığın her şey böyle eksik
Böyle yarım
Kış olsa ayaz olsa ne yazar
Tek çicekle gelen baharım.

Hüznü sevmez ruhun
Gönlümde dağıttığın kara bulutlar tanık
Bir gülüversen anlık
Sayfalarca mektup olur tebessümün
Ucu yanık.
Okudukça bir çocuk seker kırlarda
Dudaklarında

Sevdiğimiz şarkıdan ıslık

Sen benim külfetsiz bilmecemsin
Hep bir yanı meçhul
Tekrarı yıllar alan tek hecemsin
Gündüzün bu kadar güzel
en beyaz gecemsin
Fethettiğin ülkemi yeniden ne olur terk etme
Hükümdarlığına razı olduğum
Sultanımsın, ecemsin…

Tut ki / Zeynep Bilgin

Tut ki kendimi çizeyim
Ve ağlasın her karalamada mürekkebim.
Tut ki
Senin diyarlarında hiç sulanmamış çorak toprağın olayım.
Mutluluğun ilk geceleri bana uğramaz oldu
Yıldızları artık tam seçemez oldum
Tut ki körlüğümden
Senin sesin benim göz bebeklerim
Bu konuşmalar senin eserin olsun.
Her anımı tut ki
Unutulacaklardan biri de ben olmayayım
Yaşadığım üç günlük dünya bile değilken
Ne diye sıkayım değersiz canımı
Tut ki ansızın geleyim
Ve bileyim
Nasıl ıslanmamış hiç bu kuru yanakların
Nasıl olmamış rüyaların gerçekten senin
Ve tut ki yaşayalım
Son nefesimi verirken bile yazacak kalemim
Hayat gibi basit bir kâğıda son notlarını
Ve bırakacak her anını
Derin sığlardan kurtulabildiğim zaman için
Tut ki içime çekeyim
Senin veremediğin son nefesi
Veya yaşamayı isteyip yaşayamadığın her şeyi
Tut ve bırakma
Uykusuz saatlerin ruhsuz gözlerine az biraz uyku olayım
Ve tut ki beni sars
Kendi benliğimi unutmayayım

Bilesin / Ekvatorlu

Acıyı izzetle taşımışım ben

Namerde düşmemiş derdim, bilesin 

Sen çorak mevsimde zehirli çimen 

Toprağını hâr ederdim, bilesin 

Kundağın pislenmiş, bulanmış başın

Kaç necis ateşte kavrulur aşın?

Âleme ayan da kirli çarşafın

Namını bir sır ederdim, bilesin

Yeşili kurutup, fidanı kırıp

İnlerde yaşarsın dağları yarıp

Üç koca denize sokup, çıkarıp

Dört kıtada zâr ederdim, bilesin 

Sırtımda küfeler, gözlerim ağlar…

Cambazlığı cahil fazilet sanar

Sinemde vicdan var, hak var, hukuk var

Yoksa seni kör ederdim, bilesin…

Öyle düşerdin ki halkın diline

Alemde tek canlı yanmaz haline

Tırnağımın ucu yeter katline

Darbelerden ar ederdim, bilesin

Çeliğim paslanmaz toz, toprak ile 

Sen hele kinini az daha bile

Ben ukbayı bekliyorum aşk ile 

Şu dünyanı dar ederdim, bilesin 

Alim aldanınca zalim zevk eder

Ben haklıyım, senin talihin yaver 

Sana benzemekten korkmasam eğer 

Ben bu sabrı zor ederdim, bilesin 

gönül ışığını yitirince / Mehmet Şahin Keskin

Gönlün ışığı gidince,
Her mâniyi bir dağ görür.
Çözümler onda bilmece
Ufkunda sisler görünür.

..
Zincire vurulmuş gibi
Âh vahla yüklü matemi
Başka kulvarda gurbeti.
Daim siyaha bürünür.

..
Yansır simaya çilesi.
Girdap misali halesi
Huzura hasım sayesi…
Meltemi tufan gibidir


Gah sağa gah sola toslar
İçinden kederler damlar
Çırpınır, didinir, susar
Her üns orada ölüdür.


Neye muhtaç, bilmez ekser
Kasvet, vüsat gelir gider
Sisle perdeli fecirler,
Basttan kabza süründürür

Gözü dostuna takılır.
Huzur esintisi alır.
Gönle inşirah yayılır.
‘Nehriyle ummana yürür’

Günbeyaz / B. Yusuf Kemal

günbeyaz

belki haziran
belki temmuz
belki de hiç

günbeyaz
noktaların işgali altında ben
çizgilerden evler
çizgilerden bacalar
çizgilerden yollar ve dağlar
kurmak koşmak istiyorum

belki ses belki his belki sus
belki bambaşka bir yokuş

günbeyaz
çıktığım da içeri, girdiğimde dışarı
bilmem ne neden ben
bilmem ki neden böyle
kendi içime koşuyorum

günbeyaz
ömür dediler bitti bitiyor
beyaz dedim güne
karanlık yağıyor
bir zamanlar sesinin aktığı derelerde şimdi
bilmem ki neden ben
durmadan boğuluyorum

Mavi Düşler/ Emine Çiftçi


Yine enginliklerinde dolaştım
Gümüş renkli yalnızlığın
Bir resim tuvaliydi sandalım
Kamıştan bir neydi direği
Şiirli bir kağıtsa yelkeni
Kalemden bir olta yaptım
Ucuna bir virgül takıp
Salladım ya nasip
Hayallerimi çalarken
Bir rüzgar ıslığı
Yakamozlar göz kırptı
Güneş tutuşturdu umudumu
Umudum denize düştü
Sular tutuştu
Gök yüzü mavi bir mendil salladı
Aldım o mendili
Gümüş bir yakamozla
Kondurdum yakama
Mavi bir karanfil gibi..
Tepemde uçuşan martılara
Kırıntılar attım ümidimden
Çığlık tufanından kopan bir parça
Yelkenime kondu
Ağırlaşınca oltam
Çekiverdim denizden
Ne allı pullu kelimeler
Takıldı oltama
Ne de yosunlu bir harf
Sade bir parıltı
Denize düşen güneşten
Aldım o parıltıyı
Fener yaptım tekneme
Ve yelken açtım
Ufukta ağaran özgürlüğe…

Sosyal Medya Kültürü / Huysuz Dede


Cizlaveti epeydir takip ediyorum. Bu denemeyi yayımlayacaklar mı bilmiyorum. Şansımı denemek istedim. Konuşmayı seven birisiyim. Yazmaya çalışacağım. Eğer okunmaya değer denemeler olarak görünürse arada böyle yazılar göndereceğim sizler de okuyacaksınız.

Efendim, eskiden insanlar birbirleriyle kahvede, kafede, lokantada, köy odaları ya da başka başka mecralarda sohbet ederlerdi. Saatler süren derin sohbetler olurdu. Salah Birsel Bey kahve kültürümüzle ilgili çok güzel bir kitap da yazmıştı. Tabi zaman değişti. Eskiden bir araya gelen insanlar bir köy hâline gelen dünyada küçücük bir ekranla sohbet eder hale geldi. Şimdi sizin bu denemede benimle muhavere etmeniz gibi. Nasıl mı? Yorumlarınızla bana onay verecek ya da hadi sen de diyeceksiniz. Belki de editörler böyle yazı mı olur diyerek hiç görücüye çıkarmayacaklar.

Efendim, dertliyim biraz. Yaşlılığıma, gün görmüşlüğüme, ihtiyarlığıma verin. Başlık sosyal medya olsa da ben daha çok Facebook ve Whatsapp kullanan ve bazı davranışlardan muzdarip olan birisiyim. Lafı çok uzatmadan daha fazla eveleyip gevelemeden müsaadenizle giriş yapayım.

Whatsapp’tan başlayayım. Güzel bir teknolojik nimet. Ben buradayım. Torunlarım uzakta. Her gün görüyorum kerataları. Kokuları gelmese de büyümelerine şahit oluyorum çok güzel. Eş dost görüntülü arıyor o da çok güzel. Güzel de a dostlar abartmıyoruz mu bazen? Musait mi değil mi düşünmeden görüntülü aramak edebe mugayyir değil mi? Ev hali hoca reisi cumhur çıkar diyen Vizontele filmindeki adam gibi diyorum. Her zaman da üstümüz uygun olmayabiliyor. Bir de dostlar şu var. Bir kez aradınız meşgule attım. İkinci aradınız meşgule attım. Niye Viyana kapılarına dayanan Yeniçeriler gibi ısrar ediyorsunuz. Belli ki ya cüz okuyorum, ya başka bir meşguliyet var. On dakika bekleseniz İsrafil sur’a mı üfler? Açıyorum merak edip. Gelen ses: İhsan abi hava bugün ne kadar da güzel değil mi? Eeee… Bahar geldi abi. Onu diyorum… Küfre müsait bir mizacım olmadığı için yazıyorum ya şimdi bunları. Elden ele belki okursunuz. Etmeyin evladım böyle.
Bir başkasının internet sitesi var. Akşama kadar on defa link gönderiyor bana. İnadına tıklamıyorum, keçilik değil mi… Tamam sayfanı takip ediyorum. Facebook’ta zaten önüme düşüyor. Bir de WhatsApptan niye atıyorsun evladım. Bir başkası benim numaramı bana sormadan bir başkasına veriyor. Hatta bir whatsapp grubunda paylaşıyor bir başkası da. Oldu olacak numaramla fotoğrafımı cumhur reisi adayları posteri gibi çıkar akşam anahaberlere ver. Çok dertliyim efendim çok. Whatsapp grubu dedim ya ona da biraz değinip Facebook’a geçeyim. Beni sormadan ne diye beni tornavida sevenler, sarmısaklı mantı fanları, beyaz kömür çocukları , bilmem ne zıkkım kökü gruplarına eklersiniz. Hadi eklediniz de mantı grubunda niye ramazanın faziletlerinden bahsedersiniz. Tornavida grubunda niye kelaynak kuşunun yumurta hücrelerini atarsınız. Kafam çorba gibi çocuklar. Bir de whatsapp gruplarında kavga arayan tipler var. Kardeşim, güzel kardeşim madem asabisin, madem gerginsin, ne diye sabah akşam atar yaptığın grupta durursun. Son bir şey de whatsapp grubu yöneticilerine diyeyim. Bir bakam koltukları, altın varakları yok. Refik Halit Bey yaşasa onlara çok güzel bir elbise dikerdi de benim ilmim de edebim de yetmiyor evlatlarım. Beyefendi bir grupta yönetici değil de sanki asrın kutbu azamı.

Gelelim Facebook’a. Ben Facebook diye yazayım siz bütün sosyal medya alanları için okuyun. Her paylaşımın altına alakalı alakasız yorum yapanlara ilk sözüm. Siz çocuklukta ne yaşadınız canlarım? Yazılan her bilgiyi kendi üzerine alan ve bir kamyon laf sayan egosu dağlardan büyük canlarım! Ne diye dünyanın sizin etrafınızdan döndüğüne kanaat getirirsiniz. Mecbur musunuz her paylaşıma bir kulp takmaya. Bir de sizi tanımıyorum bile. Ne diye teklif gönderirsiniz de nezaketen kabul etmeme rağmen kırk yıllık ahbabımmış gibi her lafıma lahana olursunuz. Maydanoz demiyorum. Çünkü maydanoza zaafım var canlarım. Çok severim maydanozu. Kendi aile albümümden çok yedi ceddini tanıdığım arkadaşlar var Facebook’ta.


Dün ne yemişler ,nerede yemişler, dişlerine ne bulaşmış hepsini biliyorum biliyorum da özel fotoğraflarınızı Çamurlu Köyü Sevenler grubuna niye atıyorsunuz işte onu anlamıyorum.
Lafı uzattım canlarım. Belki de cizlavet editörleri hiç paylaşmayacak bu yazıyı. Eğer paylaşma gibi bir hataya düşerlerse ve siz de bu yazıyı okursanız bilin ki dedeniz topluma yönelik böyle yazılar göndermeye devam edecek.

Huysuz Dede

Çöl Avaresi / Meryem Yıldırım

Bedeni şehirli ruhu sahralar dolaşan gönlü “ah”larla dolu “bir çöl avaresine” hüzünlü bir gününün
ardından gamzelenen gönlüne kırık dökük birkaç kelam ile su serpmek istedim. Belki de su serpilmeye
ihtiyacı olan bendim. Çöl avaresini bahane ettim. Kendime zaman ayırıp kalemimle ruhuma üfledim.
Sendeki “ben” sözüm sana!

Avarelikler deryasında boğulan kardeşim ben de senden farklı değilim. Derdime düştüm düşeli oldum
avare. Öyle bir mevsimdeyiz ki; kuşlar uçmayı, çiçekler açmayı unutmuş sanki. Tarihin en uzak
köşesinde yeryüzünün son noktasında yaşıyor gibiyim. Elinden en sevdiği oyuncağı alınmış bir çocuk
yüreğiyle köyün içinde dolaşan bir meczup edasındayım. Ruhunun ufkuna tam kavuşacakken batan
güneş karanlığında kalmış, etrafına ateşböceği olmaya çalışma saflığındayım. Çölleşmiş ruhlar
dünyasında hayallerini canlı tutma mücadelesindeyim. Çöl denizinde taşmaya bir damla kalmış sınır
boyundayım. Çölleşen toprağın yanık bağrında ateşe başını uzatan dikenli ağaçlar arasında kalmış
ruhuma seraplar aramaktayım. Anlayacağın ben dünyaya, dünya da bana dar gelmiş haldeyim. Çünkü
onca yapılması gerekenler bir köşede dururken ortalıkta “avare avare” dolaşanlar içinde ben de
olmuşum bir avare. Her ne kadar avare olma “boş olmayı” çağrıştırsa da benimki zihni geviş
getirişlerin yol açtığı sancılara çare arayışındaki oluşan koca bir girdap. Avarelik arkadaşlığı ettiğim
kardeşim;
Korkma!
Yalnız değilsin! Aynı dertten mustaribiz.
Elbet bir gün hayalimizde tüllenen “olma halinden tamamlanabilme ufkuna “kavuşacağız. Zaten
nerede duracağını bilmeyenler arasına hepimiz hep birer çöl avaresi değil miydik? En yaşlısından en
gencine, en okumuşundan okumamışına kadar hemen hemen hepimizin avareliğe meyletmiş bir tarafı
vardır. Avarelik sadece başıboşlukla çöllerde dolaşmak anlamına gelmiyor. Her nağmeye, saza, söze
kulak asıp “ses yoldaşlığı” bulma arayışında bizde oluşan boşluktur. Her gördüğü ışık hüzmesindeki
renklerde kendi rengini bulamayışın sızısıdır. Durum böyle olunca aklı, fikri, gönlü, ruhu avare olan
gamzelenmiş gönlümüze su serpilişlere ihtiyacı vardır. Avarelik arkadaşlığı ettiğim kardeşim;
Unutma!
Çözüm içimizde! Zihni avareliğimizi sakinleştirmede.
Seyyah olmuş, huysuz ve zamansız rüzgarlara muhatap olan sen, ben, biz, hepimiz elinde yüzünde
kum tanelerinden başka bir şey kalmamış birer çöl avaresi olarak ruh çölleşmesine inat vahalar
oluşturmak zorundayız. Günler, istikbalin büyüklüğüne namzet ufku tüllendirirken hayallerde her
yaşanılan “an” Allah’ın “ol” dediği vakte yakınlaştırmakta. Bekle ve gör! Dere tepe geçişler olsa da

ilerisi düzlük. Hayat, çile örme görevini yapmaya devam ederken sadece yüzünü ufka dönmek yetmez.
Kabil olan amasız, fakatsız arkana bakmadan ışık hızıyla gerisin geriye kaçan ufuk günlerini yakalama
sevdasının sahibine olan yakınlığı korumalıyız. İnsanlık topyekûn ufuk peygamberine muhtaçlık
çekerken mukaddes memurluklar bugünlerde daha da elzem. Karar kılınası günler ufukta beklerken
bizi hükmü henüz Allah tarafından kaldırılmamış̧ günler için sabra durmaktan başka ne çaremiz var
ki? Gökteki haber, yerde vaktini bekleyedursun ömrümüzde ibret alınacak işaretler insanlığı sınavdan
sınava sokmakta. Gözünde diken boğazında kemikle yaşamak sanatsa sanatkârız hepimiz. Avarelik
arkadaşlığı ettiğim kardeşim;
Sabret!
Olacak olan zuhura gelse de ufkun perdesi açılmadı henüz. Öyleyse; biz de içimizin ufkuna dönerek
Üstad’a kulak verelim.
Allah kimseyi şaşırtmasın,
Şaşırtırsa süründürmesin,
Süründürürse çektirmesin,
Çektirirse rezil etmesin,
Rezil ederse perişan etmesin,
Perişan ederse sersem, âvâre etmesin.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑