Annem’e Veda- Yasemin Tatlıseven

Öyle birdenbire olmadı gidişi,

Yavaş yavaş çekti ellerini üzerimizden.

On yıl önce konan bir teşhis!

Üzülmesin diye gerçeği saklamamız,

Ve annemin hastalığını hiç bilmemesi…

Yıllar hafifletti mi acımızı bilmem?

Yoksa her yıl biraz daha mı öldük?

On yıl önce bir kere öldü annem,

Sonra her gün, azar azar öldü!

Unutkanlıklar başladı önce,

Yemek ocakta kaldı,

Anahtar kapının üstünde,

Sonra yandı bütün yemekler bizim için!

Baba ocağındaki anne yemeklerinin yerini,

Babamınkiler aldı, O’nun yemekleri de çok güzeldi ama,

Anne yemeğini özlemek bambaşkaydı.

Kıbleyi karıştırsa da

O hep seccadesinin üzerinde, Rabb’inin huzurundaydı.

İki rekatı dört kıldı, dördü on!

Hatırlayamadı selam verip vermediğini,

Ayağa kalktı, sonra gitti abdest aldı!

Hangi vakti kıldığını, çoğu zaman bilmiyordu.

Buna rağmen başını da secdeden hiç kaldırmıyordu.

Yemeyi içmeyi unutuyordu.

Kur’an-ı Kerim ise elinden hiç düşmüyordu.

Hangi cüzdeydi, kaçıncı sayfadaydı, hangi sureyi okuyordu?

Ağzından çıkan belli belirsiz kelimelerle,

Bir de makam tutturmuş, kıraatla okuyor,

Ama hep okuyor, illa ki okuyordu.

Sonra sustu cümleler!

Kur’an-ı Kerim yine elinde, biricik yareni!

Ters tutuyor, okuyamıyor, saatlerce sayfalarına bakıyordu.

Çatalı kaşığı tutamayan elleri,

Bir gün O’nu da bıraktı elinden…

Küçükken çarşıya, pazara giderken sıkı sıkı tembihlerdi.

Sakın elimi bırakmayın diye,

Büyüdük, yuva kurduk, çocuklarımız oldu.

Gizli bir el hep sıvazladı sırtımızı,

Duası hep üzerimizdeydi.

Hani hep o tutardı ya bizim ellerimizden,

Kelimeler uçup, cümleler sustuğunda…

Biz tuttuk onun ellerinden!

Geçen on yıl içinde, annemin sesini özlemek ne acıydı.

Ne acıydı, annemle sohbet edememek!

Gözlerimizin içine bakınca dahi,

Bir derdimiz olduğunu anlayan annemin,

Boş bakışlarında kendimizi aramak ne acıydı!

Donuk gözlerle bize bakarken,

Hatıralarını taraması, bizi tanımaya çalışması,

Ve ne acıydı, bir evladın annesi tarafından hatırlanmaması!

Bir gün kanepeye uzanmış yatıyordu.

Uyuyor sandım önce, gözleri açıktı.

Usulca yanına yaklaştım,

Boş ve anlamsız bakmıyordu.

Bütün anıları geri gelmiş gibiydi.

En önemlisi beni tanıyordu!

Bakışları sevgi dolu ve sıcacıktı.

Bu anı hiç bozmak istemiyordum.

O kadar çok şey birikmişti ki gözlerinde,

Konuşabilseydi eğer, neler neler anlatacaktı.

Öylece bakıştık, dakikalarca,

İkimizin de gözlerinden yaşlar yuvarlandı.

Belki de annemle ilk vedamız o gündü.

Hem yıllar sonra karşılaşmış, hem de ayrılıyor gibiydik.

Sonraki vedâm, Meriç’e çıkarken oldu.

Anne ve babamın elini öpüp sarılırken,

İkisine de nereye gittiğimi söyleyemedim.

Oysa ikisi de nereye gittiğimin farkında gibiydiler.

Son kez görüyormuşçasına sıkı sıkı sarıldılar.

Son sarılışımız olduğunu bilmeden!

Üç yıl sonra, gurbete düşen acı bir haberle,

Bir kez daha!

Ve son kez kaybettim anneciğimi!

O ruhunun ufkuna yürürken,

Ah! Yanında olamadım.

Anneniz bir defa ölür,

Gurbette bin kere ölür!

Annem kaçıncı kez ölüyordu bilmem?

Cenazesini yıkayamadım, oysa orada olmalıydım.

Son kez öpüp koklayamadım.

Kabrine toprak atamadım.

Mezar taşına sarılamadım.

Hâlâ,

Ama hâlâ! Başucunda Kur’an okuyamadım.

Beden elbisesinden sıyrılıp Rabb’ine giderken,

Bilmem ki razı mıydı bizden?

Topraktan anne olur mu hiç?

Kara toprağına “Annem” diye sarılıp,

Ağlayan kardeşlerimi görünce anladım.

Topraktan anne oluyormuş meğer…

Ama anneler toprak olmuyormuş hiç!

Gurbette, yüreğimde, kapanmayan bir yara olarak kaldın annem…

Kavuşmaksa, ötelere kaldı!

Vedadan Kalan / Yaşar Beçene

Bir pişmanlık kalır bir de acılar
Maziyi şöyle bir yokladığında
Ufuklar simsiyah gökler kopkoyu
Her gece her sabah uyandığında
Bir pişmanlık kalır bir de acılar

Sendin hep sararan sendin hep solan
Ne garip ne tuhaf olmuş bu âlem
Hüzün ve gözyaşı vedadan kalan
Yıldızlar kayboldu her şeyde matem
Sendin hep sararan sendin hep solan

Güneş gurup eder lakin gelmez Ay
Elinde geceler ateşten kordur
Her mevsim ruhunda binlerce elem
Kırılmış kalbinde sahile vurur
Güneş gurup eder lakin gelmez Ay

Ah kar, kış demeden baharda yazda
Gönlünü yoklayan susuz poyrazdır
Belki son damla da kurur gözünde
Ve senden kalanlar artık talandır
Ah kar kış demeden baharda yazda

Bir pişmanlık kalır bir de acılar
Maziyi şöyle bir yokladığında
Ufuklar simsiyah gökler kopkoyu
Her gece her sabah uyandığında
Bir pişmanlık kalır bir de acılar

Işıklarını Kaybetmeyen Şehir / Mehmet Şahin

Şimdi her yer harabe, yıkık bir de

Söz baykuşlara emanet dört bir yanda

Korku surları yükseliyor ufuklardan nicedir

Nicedir çeşmelerden bulanık akıyor sular

Bu hengâmeyle giderken devran kendi yoluna

Cefayı ve kahrı yüklenmiş cılız omuzlar

Sırtlarına binmiş kanat çırpanlar var.

Öylesine kirlenmiş ki bu diyar; ziftten öte

Var mı bir yerlerde kendi olarak kalan?

Ben yorgun bir kalem; hançeremden şekva dökülür,

Bana aittir gitmelerim, gelmelerim, sitemlerim.

Bakmayın bana, eksilmesin tebessümleriniz,

Sizi görünce kucak açsın ufuklar ve mavera

Işıklarını kaybetmeyen şehir olsun yürekleriniz*

Ellerini Versen / Cihangir Asyalı

Baharımsın sen
Desem
Desen
Açılır gibi güller
Gülsen
Gülsem
Göğüm aydınlanır
Isınır kalbim
Işıklanır yüzüm
Ellerini versen

Derim ki
Güneş bana
Ay sana
Üşüyorum
Biliyorsun
Hava serin hâlâ
Buzlar bile erir
Gülünce sen
Gülümse
Geldim yanına


Gülümse
Erisin gönlümde kar
Affet
Yanardağlar da patlar
Sonrası yemyeşil
Sonrası mavi
Kumsala yüzsüren sular gibi
Kendini terk eden buhar gibi
Geldim işte yanına
Uzat ellerini


Gün gün kararsa da yaşamak
Solsa da çiçekler
Hazan olsa da bahar
Çok şükür
Sürgün kupkuru dallardan çıkar
Mehtap kapkara dağlardan doğar
Koskoca bir evren sığar kalbime
Gördün mü kendini gözlerimde
Annemin gelini
Uzat ellerini

Huzurumsun sen
Desem
Desen
Olmuyor ki sensiz
Bildim
Bilsen
Hasretlik savuşur gibi
İki nehir kavuşur gibi
Kumrular konuşur gibi sevdiğim
Ellerini versen

Dosta Mektup / Sinem Der Ki

Sevgili Dost; Bazen birbirimizi anlayamıyor olabiliriz, bu gayet olağan.

İnsan dediğin bazen kendini bile anlayamıyor değil mi?

Sende de oluyordur. 

Şöyle anlatayım;

Bu ara hayatımı bir kitap gibi okuduğum doğrudur.

Sanki kapağını görüp, “ben bunu biliyorum yaa” diyerek içini hiç merak etmeyip, şimdiye kadar başlamaya gerek bile görmediğim bir kitabın, en çok satanlar listesinde olduğunu görünce koşa koşa gidip başlamak ve bir çırpıda bitirmek istemek gibi heyecan verici.

Yahut hastayken annemin hep yaptığı ama benim tadını sevmediğim için, hiç içmek istemediğim o bitki çayını, en halsiz zamanımda koca koca yudumlayıp iyi hissetmek istemek gibi şifalı.

Hani en güzel kalemin bitmesin diye kıyamaz da ama en çok da onunla yazmak istercesine değerli.

Veya bir çocuğun topladığı bayram harçlıklarıyla dünyadaki bütün oyuncakları alabileceğini sanması kadar masumane.

Her insanın olduğu gibi, senin hayatın da nev-i şahsına münhasır bir kitap. Sen de kendi dünyanın baş kahramanısın. 

İşte bende sana, öyle umutlu öyle heyecanlı değerli ve masumane, oku diyorum tıpkı bir kitap gibi kendini sil baştan. Şifa Niyetine…

Bilmem Anlatabildim mi?

Çünkü o ömürde, her ömür kadar kıymetli.

Bu can da her can kadar değerli.

Hayatta bir insana verilecek en kıymetli hediye zaman derler.

En uzun yol arkadaşına en kıymetli hediyeni ver.

Kendine zaman ver Sevgili Dost,

Bir de şimdiki aklınla tecrübenle bakış açınla yakından tanı kendini.

O vakit sen de göreceksin, ne yolları arşın arşın, emek emek, ilmek ilmek katettiğini. 

Sen de göreceksin; Ne günleri geride bırakıp bugünlere geldiğini.

Attığın adımların uzunluğundan ziyade,

Bu hoyrat dünyanın eseri cesaretine meydan okumandı katettiğin yolun sebebi.

Biliyorum daha uzun yollar var önünde yepyeni.

Yarın yine beraber geriye dönüp baktığımızda bugüne, 

Ben yine seninle gurur duyuyor olacağım sevgili dost

Hep ama hep söylediğim gibi “iyi ki!”

Olur / Ahmet Terzioğlu

İki gönül bir olunca,
Soğan yese de bal olur.
Dargın ise karı koca,
Dirlik düzen hayâl olur.
…..
Hâlin hat’rın sorulunca,
Anlat söyle usûlünce.
Güller açar gonca gonca,
Kaşın gözün cemâl olur.
…..
Hani bir söz var Yunus’ca,
‘İster isen var bin hacca’.
Bir kez bile kalp kırınca,
Nice ağır vebâl olur.
…..
Dinle bak ne diyor hoca,
Hakk’a kulluk eyle bolca.
Evde Kur’ân okununca,
O ev cennet misâl olur.
…..
Helâl kazan temiz harca,
Sakın girme yüklü borca.
Yaşar isen hovardaca,
Güzel günler masal olur.
…..
Dünya malı yaprak yonca,
Uçar gider savrulunca.
Ecel kapıyı vurunca,
Ömrün kuru bir dal olur.
…..
Bir gün salân okununca,
Teçhiz tekfîn olununca.
Helâllik de alınınca,
Ebet müddet visâl olur.
…..
Ahmet söyler ince ince,
Ders alır mı kendi önce.
Edep erkân bilmeyince,
Adam olmak muhâl olur.

“Yansa da Yüreğim” Üzerine Birkaç Kelâm / Cihan Emir Su

Yansa da Yüreğim

Bana memleketimi geri verin
Yeniden ümit çiçekleri
Menekşe, gül, lale..
Cıvıl cıvıl kuşlar
Eksik olmasın ruhumdan
Rengârenk dört mevsim

Bana memleketimi geri verin
Mavisiz kalan yaşamlar üstüne
İçimde büyüyen acılar üstüne
D/okunsun yeniden şarkılar, türküler..
Beklesin gözler pencerelerde

Bana memleketimi geri verin
Neler kayboldu şehirlerinde
D/evrildi ne varsa iyiden yana
Eksildi gönüllerde bildiğin vefa
Yitik bir sevda oldu serviliklerde

Bana memleketimi geri verin
Ay bakışlar sıcak kalpler yok artık
Damla damla baldırandır biriken
Şefkatten, merhametten habersiz
Çoğaldı öfkeler..
Sonrası hep acı hep hüzün hep keder..

Bana memleketimi geri verin
Hasret çeke çeke güçlenmeliyim
Bir çay gibi yudumlarken acıyı
Birikmeliyim içimde her gün yeniden
El olsa da sevdiklerim
İçimde kırık dökük
Beni yenmeliyim
Bir gün bir sabah..

Bana memleketimi geri verin
Gecenin siyah zülüflerinde
Varsın biraz daha koyulaşsın acı
Biraz daha demlensin
Gökler ötesinde müjde
Tıpkı bir dantelâ gibi sabır
Sökün edecek şafaklar için
Düş/müşüz yollara
Yansa da yüreğim
Pes etmek yok öyle

Yaşar Beçene

Şiir ekseriyetle şairi sarsan bir eşikte doğar. Bu eşik bazen aşk, ayrılık, ölüm iken bazen de coşku olabilir. Istırap hâlindeki şair, hislerle coşan kalbini, ancak şiirle yatıştırır. Yaşanılan iç baskının, başka türlü dindirilmesi mümkün değildir onun için. Eğer bir şair, aynı zamanda bir bestekâr olsaydı, şiirini ortaya koymakla yetinmeyip bir de onu besteyle buluştururdu. Zâten, hisleri dışa vurmanın en zirve biçimi değil midir şiir ve mûsıki. Yahya Kemâl’in, sözün yetersiz geldiği durumda müziği işaret ettiği “Tavsifi mûsıkiye bırakmak diler Kemâl/Bulamaz dilde kelime senehan olan sana” beyti de bunun apaçık bir göstergesidir. Özellikle, acının eksik olmadığı coğrafyalarda, kalbe hüzün veren şiir ve bestelerin ortaya çıkması bundandır.

Sözü, “Yansa da Yüreğim” şiirine getirmek istiyorum. Ayrılığın eşiğinden hasret kıvılcımıyla doğan şiir, “Bana memleketimi geri verin” seslenişiyle başlar. Bu şiiri iki yönlü okumak mümkün. Birincisi, şairinmmemleketten, biraz da mecburen, uzaklığı sebebiyle, onu elinden alanlara seslenişi olarak, “Ey, vatanımı elimden alanlar, onu bana geri verin!” manasında. İkincisi de, o masalsı memleketin güzellikleri sararıp solmuş. Öyle ki, içinde yaşanmaz hâle gelmiş. “Ey, sebep olanlar, memleketimin o güzel hâlini geri verin!” düşüncesiyle.

Buradan hareketle denilebilir ki, vatandan ayrı kalmanın en zoru herhâlde sürgündür. Ve her sürgünü netice veren en travmatik sebep de hâkim iradedir. Kendinden olmayanı ya da otoriteye boyun eğmeyeni yok saymak veya sürmek, baskıcı idarenin en belirgin özelliğidir. Böyle bir anlayışın hedefindeki ilk mağdurlar ise ekseriyetle aydın ve sanatkârlar olmuştur. Otoritenin hırçın dişleri, kendine tâbi olmayanı ısırmakla işe başlar.

Güç, kendi refleksini sergileyedursun, mazlum da direnişini en mâkul yolla yani sanatıyla gerçekleştirir. Sanatçı, hayata ümit penceresinden bakarken, gayreti de yoldaş edinir. Böyle yaparak, baş eğmemenin hazzını yaşar. Bununla birlikte, hasreti acı bir ilaç gibi ya da sıcak bir çay gibi yudumlamaktan da kendini alamaz. Şair Beçene de öyle, bir yandan vatan hasreti çekerken bir yandan da ‘gökler ötesi müjdeyle gelen şafağı ve vuslatı’ bekler.

“Yansa da Yüreğim” şiirinin ilk mısraı, hitap yönüyle, ilk bakışta Ceyhun Atuf Kansu’nun “Dünyanın Bütün Çiçekleri” şiirinin ilk iki mısraını akla getirse de, metinlerarasılık bakımından, Cahit Sıtkı’nın “Memleket İsterim” şiiriyle, gerek konu gerekse mânâ olarak daha bir yakın akrabalık kurar. Çünkü her iki şiirde de, cenneti çağrıştıran bir memlekete kavuşmanın derin hasreti duyulur.

Şu farkla ki, Cahit Sıtkı’nın şiirinde memleket, “Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;/Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.” mısralarından anlaşılacağı üzere bir ideal veya ütopya iken, Beçene’nin şiirinde, zâten güzel olan fakat güzelliklerini yitirmiş ve kendinden ayrı kalınmış bir vatana yeniden kavuşma özlemi şeklindedir. İlki, içinde yaşadığı ama mutluluğu bulamadığı bir ülkeden, ikincisi ise uzak bir ülkeden, gurbetten sızdırır mısralarını. Cahit Sıtkı, daha dolaylı, Beçene ise biraz daha doğrudan söyler şiirini. Bu şiirde, özellikle üçüncü ve dördüncü bölümde bu doğrudanlığın daha belirgin olduğu görülecektir.

Şiire kelimeler ve mısralar odağından dikkatle yaklaşıldığında, inceden anımsatmalar ve göndermeler dikkat çeker. “Bana memleketimi geri verin/Yeniden ümit çiçekleri/Menekşe, gül, lale..” mısralarında gül ve lâle, ilk bakışta bir çiçek olarak belirir. Fakat meseleye, divan edebiyatı mazmunları açısından yaklaşılınca, Yahya Kemâl’in, “Rindlerin Akşamı” şiirindeki, “Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yahud da gül” mısraında olduğu gibi, manevî çağrışımları akla getirir.

Öte yandan, “Mavisiz kalan yaşamlar üstüne/ İçimde büyüyen acılar üstüne” mısraları da, metinlerarasılık noktasında, Kur’ân’ı Kerîm’de geçen yemin âyetlerine pencere aralar. Şair, “Mavisiz kalan yaşamlar üstüne” ifadesiyle, şiirinin, belki de en güzel mısralarından birini söyler. Çünkü bu mısra, dolaylı ve çarpıcı bir şekilde hapishanede tutulan mazlumları düşündürür.

‘Gecenin siyah zülüflerinde varsın koyulaşsın acı, Biraz daha demlensin/Gökler ötesinde müjde’ mısraları da, yitirilmeyen ümidi gösterir. Nitekim, son iki mısra, yüreği yakan acılar karşısında pes etmenin mümkün olmayacağı düşüncesiyle, güçlü bir nokta şeklinde yerine konur.

Hiciv / Mahrutî

abûset gibisin

ne tenkitin tenkit nâ doludur ima’n
bu meczup kelamı hüsnühat bilirsin
ne terkipin terkip nâ gülüdür güman
gülerim dersin de abûset gibisin

Mahrutî

Temsili Bir Resim /Bülent Doğan Cihangir Asyalı’ya

içimde demirden kocaman bir pencere
ve kalbime saplanan parmaklıklar küçüle küçüle
aydınlığa açılan bir kapıdan çıktım
üzülme!
daha önce de ayrıldık seninle..

nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm
içimde bitmeyen kavimler göçü
kaç gün sürdü, kaç sürgün..
sarı çiçeklerden güneşler yapan
ve o güneşin gölgesinde saklayan
mahzun bırakmadı bizi…

temsili bir resim çiziyorum
karanlığa..
geçip gitti güvercinlerin en sessizi
çocukların en kimsesizi..
bıçaktan daha çok acıtan,
içimdeki panayır alevler içinde..
tanıdık bir hüzün arıyorum
kendi rengimde..

bir dost ışığı
“hadi gülümse”
ne kadar özlenmiş bir cümle…

önce yosun gözlerin sonra”hasan boğuldu”
geliyor aklıma
kaç hasan!
boğuldu meriç, suyunda..

bugün “nasılsın” diye sorma
bir yanım akif bir yanım nazım
şiirler de olmasa çok yalnızım..
özgür olmak mı sensiz kalmak mı
kararsızım..
kelepçe yok kollarımda..

elini avuçlarımın içinde unuttuğun günlerdi
zeytin çekirdeğinden yaptığım tesbihe
söylediğim türküler öpülesi ellerineydi.
üzülme!
daha önce de ayrıldık seninle..

   oğlum, kızım, memleketim 
   elbet bir gün döneceğim.
   ayrılık kol saati değil ki
   durdurup zamanı geleyim...

Güvercin / Mehmet Karadayı

Ne kadar kovsam da kondun dalıma
Evime hoşgeldin beyaz güvercin
Ne olur hayretle bakma halıma
Aylardır yüreğim ayaz güvercin

Gözlerinde ârâm eylemiş hüzün
Hasret otağına dönüşmüş yüzün
Gri rengi bile solmuş gündüzün
Kış gelmiş, kalmamış o yaz güvercin

Seninle dertleşmek muradım, kastım
Dosttan haber bildim, bağrıma bastım
Kalbimi elimle semaya astım
Kavuşmak dilimde niyaz, güvercin

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑