Hayat Bir Kuru Yaprak / Mehmet Karaca

Kuru bir yaprak gibi savruldu hayat
Dert keder ızdırap her taraf
Sevdiklerim çok uzaktalar artık
Bu hayat yük bana bu dünya araf

Hevesler boğazımda düğüm
Arzular deli gibi kaçar
Umut sade bir hayal artık
Rüyaların ömrü sabaha kadar

Aramızda dağlar aşılmaz denizler var
Neden uzar bu ayrılık bu hasret nereye kadar
Ne elden bir şey gelir ne başta akıl var
Yanar kavrulurum yaz kış ve bahar

Ah ela gözlüm ceylan bakışlı yar
Aramızda dolmayan bir boşluk var
Ne gözyaşı doldurur ne verdiğim kurbanlar
Bilmem daha ne bekler açılmaya yollar

Gel desem gelirdin bilirim gel desen gelirdim
Elimde bir deste gül koşa koşa gelirdim
Ne bahçe kaldı geride oysa ne bahar
Gülden geriye diken kaldı bahçeden kavruk yapraklar

M. KRC

Erkanıharpler/ Süleyman Halidoğlu

Diline vakıf ol, halini dinle,
Devrin hitabında erkanıharpler
İnsanda hiç eksik olur mu hile?
Dünya serabında erkanıharpler

Napolyon mağluptur general kışa
Hanibal Alpler’de yürümüş boşa
Attila kimlerle kaldın baş başa?
Teneşir kabında erkanıharpler

Kalem mi, kılıç mı Babür’ün hakkı?
Yad elde zâr oldu Fatih’in aşkı
Kazıklı Voyvoda paslı bir çakı
Kör balta sapında erkanıharpler

Koca Yavuz tabi olur bir Gül’e(SAV)
İskender de düşmüş kupkuru çöle
Sezar gönül vermiş pis bir güzele
Sahra türabında erkanıharpler

Sultan inadına kızınca şûrâ
Yıldırım’a bir ders olur Ankara
Fazla kızma filleriyle Timur’a
Vicdan azabında erkanıharpler

Örnek iki kardeş Çağrı ve Tuğrul
İhlasla kanatlan, itkanla doğrul
Az bulunur Alpaslan gibi oğul
Tarihler çapında erkanıharpler

Osman’ın ufku pak, vizyon çok geniş
Orhan ve Murat’la sürdü yükseliş
Muhteşem bir nizam, şanlı direniş
Çağlar gülabında erkanıharpler

Cengiz’in narsizmi ayyuka çıkmış
Bozkırın albızı dünyayı yıkmış
Zalimi sevmek de bir hastalıkmış
Her ders kitabında erkanıharpler

Ah şu Celaleddin kahramandır da
Hiç mi düşman bulamamış bozkırda ?
Kardeş kanlarıyla kirli çadırda
Hüsran hesabında erkanıharpler

Nureddin Zengi’yle işlendi minber
Selahaddin neden daim mükedder?
Temiz beldelerde Allah u Ekber
Selamet babında erkanıharpler

Ve kudretli aşkım Ebu Süleyman
Tevhid için azledilip şahlanan(?)
Sen gibi bir asker bilmez bu devran
Kul olmuş kapında erkanıharpler

Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Şiirpârem / Erhan Bozkurt

Şiir yazdığım vakitler, 

okuduğum dakikalar,

“en yok” olduğum zamanlar.

….bir şiir…. bir ben ve

bir de aramızdaki 

o garip duygusallık.

Bir şiir arası veriyorum,

terkediyorum alemi,

evet…bir şiir…. bir ben,

bir de o garip duygu…

Sanki ben ben değilim 

durduruyorum dünyamı,

kapatıyorum 

tüm hesabı, kitabı..

Öyle ya beni anlayan bir o

ya da sadece aramızdaki

o duygusallık belki…

Muhabbetimiz ne mi?

Sorma…bazen acıyan bir yanım,

bazen zoruma giden bir anım,

Ne bileyim, o günlerde

sahilime ne vurduysa artık… 

yani ne çarptıysa hayatıma,

ne girdiyse kadrajıma.

Oradan buradan derken…

önce donup kalıyoruz iki aşık edası,

derken değiyor gönlüme, bir iki mısrası.

Kimi zaman külhanbeyi nârası,

Kimi zaman bir garibin duası,

Kimi zaman bir çocuk ağlaması,

Bazen bir mağdurun yarası,

Bazen milletin baş belası,

Bazen bir ergen cakası

Ortaya biraz hüzün aroması,

Ha bazen de…

halvette iki derviş susması.

Davanın sevdalısı

Daha neler… neler… neler…

Ben ona saydırıyorum,

Oysa kıs kıs yazdırıyor,

Kızıyorum bazen,

aklımı başımdan alıyor çünkü,

O’da; “ne kızıyorsun birader

ben senin dostunum… 

hani derler ya;

söyle arkadaşını bana, 

kim olduğunu 

söyleyeyim sana”

“o hesap” yani

Ya… haksız da sayılmaz hani

seviyorum Şiirparemi

Ha bu arada…

ben ona “Şiirpârem” diyorum,

O da bana “Dilsûz’um”

Gül gibi geçinip gidiyoruz işte.

Ama… ara sıra …

hayatın gerçeklerini 

suratıma çarpmıyor değil,

Yine bir ara, dost bildiklerimi 

tecrübe ettirdi bana,

şaştım kaldım… 

vay be dedim…

Neyse… boşver… bırak,

bir daha hatırlatma,

küserim bak yoksa sana,

hem yanaşmam yanına.

Bilirsin seninle dostluğumuz

beklentisizlik üzerine.

Konuşup da kırmayalım

bir fincan kahvedeki 

kırk yıllık hatırları.

….Sonra yine başlıyoruz…

İlkin baharı getiriyoruz,

Dünyayı kurtarıyoruz,

Zalimi alnından,

Mazlumu kalbinden vuruyoruz.

Mecnun kıskanıyor Leyla’mızı,

Ferhat korkuyor görünce dağımızı,

Bazen yağdırıyoruz biriken âhımızı,

Eritiyoruz içmizdeki yağımızı,

Estiriyoruz yedi cihana rüzgarımızı,

Daha neler… neler… neler…

Biraz da Sen söyle Şiirpârem 

öyle değil mi…?

“Doğru dersin de Dilsûz’um,

korkarım benimle beraber

kendini de yakarsın be kuzum”

Olsun be Şiirpârem,

Sen yanma, ben yanma…

kâr mı kalsın yapanın yanına?

Hem sen bilirsin ya Şiirparem…

“en çok” olduğumuz zamanda

birlikte olduğumuz anlar,

sanki dünyalar bizim,

sanki bir şey olmuşuz,

bir anda çağlayıp, coşmuşuz.

sonra…sonra mı

bir varmış…. bir yokmuşuz.

Öyle değil mi Şiirparem?…

Neyse… 

uzattık galiba, bana müsade,

Bugünlük bu kadar yeter,

Sen git ilhamın kuytusuna,

sonra akar gelirsin bir ara.

Yine söyler, yazılırız,

bir azalır, bir çoğalırız

Vakit çok geç oldu zaten

ben de döneyim artık

kalabalık yanlızlığıma.

Hadi… hadi şiirce kal.

Erhan Bozkurt

Sayıklama(Biz) / Yusuf Kar

Her hayalimiz sihirli bir fasulye
Göğsümüzden göğe yükselmiş
Ebemkuşağının sonundaki define
Yedi renkli umut üç kutlu cemre
duvar yıkılsın
kapı açılsın
pencere ışısın
Açılmadı korsanların hazine dolu sandığı
Ahraz bir haydut papağanların inandığı
Altın nesilleri aldı kaçtı bir dağa
Attı bir zindan bir o zindana
Anahtarı nerde bir suya düştü
Bütün ümitlerim pusuya düştü

Kanatlarımızda çelik zincir paslı pıranga
Beton tepelere diktiler bizi
Et ve kemik doldu yamacı düzü
Dallar ve kökler duaya durdu
Yerde toprak yok gökte gökyüzü
Dallar ve kökler duaya durdu

Biz bir ağacız ayakları taşlara tutsak
Güneş mi? Bize gezegenler kadar uzak
Ormanlar kadar gür
lakin değiliz hür
Kök salmış kardelenler saksılar parmaklıklı
Ayakları çimlenmiş huma kuşunun

Bir güneş doğsa belki filizlenecek
Kanatlara gizlenmiş o ürkek çocuk
Şu tavan olmasa yağmurlar da yağsa
Yarın kim bilir çiçek bile açacak
Gölge etmezse bir de şu zehirli sarmaşık
Belli ki toprağını sevememiş kadınlar/ mahzun
Mahzun/ kadınlar
Nasıl sevilsin ki toprağı mahpusun

Çengel çengel dikenler gülleri sarmış
Sarmış gülleri dikenler çengel çengel
Bülbül neylesin ah gülsüz vatanı
Ha altın kafes ha kadersiz coğrafya
Gülsüzlük de mahpusluktur görünmez duvarı
Bedenler sürüklenir buradan oraya
Kalp sevdiğinde tutsak değil midir?
O zaman sürgünde kim hür olabilir?
Ümidi kesmedi İsmail’in boynundaki bıçak
Topraksız, gül de tohum da yeşerir
Atılan tohum da değil ya tohumsuz
Vardır elbet içinde azimli bir çekirdek
Biz alevde açan gülleri de bilirdik
Bizim de odunumuzu taşıdı katırlar
İbrahimî gönlümüz o günleri hatırlar
Düşler
hayaller
ümitler
Dost zihnimizde semirdi

Hançer dişli hasretler
dost ruhumuzu kemirdi
Hayal hayal gezdik de kurtulduk bağımızdan
Avuç avuç kül savurduk dumanlı dağımızdan

Bir tufan, bir fırtına …
yine elleri boş kaldık
Zulamızdaki zoraki gülüştü yele verdiğimiz
Çıkıp gidemedik dost
Kolları açık döş kaldık
Bahara eremedik
Hazan kaldık kış kaldık

Göğsümüzde kara saplı vesvese usul usul
Delerken kalbimizi süveydasından kanlı pusu
Umudumuz, umudumuz Sen’sin dost
Bizse Seni anlatmamaktan yorulduk
Derdi sen olmayan bizi ne anlasın
Sen dedik ağladık
Sen dedik güldük
Bıraktık göğsümüzden ruhlarımızı özgür
Ruha da kelepçe vuramazlardı ya
Ancak Sen’de esirdik ancak seninle de hür
Sana tutunduk dost Sen’de kurtulduk

Kuytu köşelerde ağladığımızı bilme sen
Ya da
Hayır hayır bilme sen

Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına
Düşürme maskesini

neşeli sözcüklerin
Ardındaki kederi

görme gülücüklerin
Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına

Sahi nasıl güler ki insan yüreğiyle birlikte
İçinde ülke ülke kent kent dert biriktirip de
Köşesiz gökyüzünden,
bahardan
yazdan
kıştan
Utanır mı insan mutlu mesut bir çift bakıştan

Onca hüzünlü anneyi görüp sevdiğinin yüzünde
Utandık işte dost çocuklarımızın ışıltılı gözünde
Kaç yaralı yürek gördük
Kaç anasız babasız çocuk
ah bilsen
Ya da hayır hayır bilme sen
Üzülmesin Yusufçuk gönüllerin Yakup’u
Bunca dert bunca keder sana yeterken

Mutluluk hep çoğuldu bize öğretilen cümlede
Dönüşlü bir gülüşe katılırdık işteş ve neşeli
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede?
Dönüş yolunu mu yitirdi beklenen günler
Dönemedik bir daha geceden sabaha
Evin yolunu da yitirdik her yer karanlık
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede

Yusuf Kar

Bir Eylül Şarkısı / Kübra Aydın

Hangi akşamın kızıllığı bu sinen gözlerine
Yüzünde gümüşten çizgiler,
Yağmur uğramış semtine ardında toprak kokusu

“Şimdi uzaklardasın….”

Radyoda çalan şarkıdan
Uzaklığını yakın etme telaşı yemeğin buğusunda
Elinin tersiyle yüzünden yağmurun izlerini silmenin yarışı
Biraz mahcubiyet biraz durduramama korkusu
Özlemler yanaklarından süzülürken

“Gönül hicranla dolu..”

Aylardan Eylül
Sonbahar yakışmış ruhuna
Çıkarmaz olmuşsun üstünden
Gidenler, yitenler, bitenler…
Geriye döndüğünde aynı kalmayacaklar

“Hiç ayrılamam derken
Kavuşmak hayal oldu…”

Hayal olanların sancısı çöktü yüreğine
Çorbanın kokusunda
Biraz memleket, biraz anne
Bir kıyıdan son kez dönüp baktığın
Biraz acı biraz kırgınlık…

Ahvâlim / Ahmet Terzioğlu

Kim derdi baharım kışa dönecek,
Kırılıp döküldü dallarım benim.
Belli ki bahtımın şavkı sönecek,
Hazâna uğradı yollarım benim.
…..
Sevmek bir hayâldi, hayâlde kaldı,
Vuslat bir masaldı, misâlde kaldı.
O yâr çok uzak bir mahalde kaldı,
Boşluğa uzandı kollarım benim.
…..
Kısa bir ân içre saklandı zaman,
Sonsuzluk arzusu yaman mı yaman.
Eteğimde ateş, başımda duman,
Hoyratça harcandı, yıllarım benim.
…..
Bazen bir kelebek, bazen arıydım,
Bazen gül kırmızı, bazen sarıydım.
N’olurdu ben de bir bülbül olaydım,
Zehr’oldu kovanda ballarım benim.
…..
Gülzâr harâb oldu, çiçekler soldu.
Ne hâlim hal idi, ne yolum yoldu.
Sermâye tükendi, vâdeler doldu,
Pul oldu mîzanda mallarım benim.
…..
Âşikân bezminde bir dâra düştüm,
Aşktan gâfil idim âh zâra düştüm.
Hicâp ile yandım da nâra düştüm,
Soruldu dîvanda, hallarım benim.
…..

a. terzioğlu

Tohum / Ceylan Güriçin

Serazat bir tohumdum esen yelde
Savurdu beni, kondum saçındaki nişan teline
Derken düştüm, kirpiğinin en ok yerine
Yüklendim gözünün nemini, doldum alabildiğine..

.

Kirpiğin bıraktı emanetini, damladım gönlüne
Saçtım içimdeki zerreleri her zerresine
Üşenmedim, kök saldım bu mümbit zemine
Toprağı da çatlattım sonunda, döndüm rüşeyme..

.

Boy verdim, durdum binbir renk çiçekli gülşene
Sen kokladın, ben yorulmadan açtım hale hale
Göz kamaştırdım, namım duyuldu dilden dile
Seyre geldi el alem, mihmân mihmân üstüne

.

Sonra şefkatin bahçıvan edasıyla geldi birden bire
Ayıkladı ayrıklardan, esirgemedi emeğini üzerime
Ona güldükçe güldüm döndüm renk şölenine
O suladı, ben açtım, okşadıkça oldum kendini bilmez, bigâne

.

Aslı güzelimdi, eşsiz güzelimdi can evimde
Kerem olmak varmış dedim kaderimde
Şekvayı yasak bildim bütünüyle kendime
Kalbimi sırladım, her geçen gün büyüyen aksiyle.

.

Arada düşürmedi değil beni ümitsizlik, çemberine
Kara geceler çöktü bazen siyah bir pelerin gibi üzerime
Mevlevi gibi döndüm, Hakk’a dayandım, yük etmedim bedenime
Tevekkül bineğim oldu, çıkardı beni selamete

.

Karşılık buldum mu dersin sevda kadehime
Bilmem, karşılık dile dökülmekle mi sadece
Güzel sevmek, güzeli sevmek zaten harikulade
Karşılık dediğin emekle özdeş bir çaba herhalde

.

Sevgi tohumuydum ben yolun evvelinde
Zaman döndürdü, meftun etti beni bir güzele
Yandım aşk oduna, yandım, yandım da oldum divane
Sevdamı kınayanlara ise tek sözüm; dönsünler lal-ü ebkeme

Ey Can / Derya Atalay

Sen bana “bizi anlat” mı dedin Ey Can?
Nasıl yaparım nasıl ederim?
Koca okyanusu bir zavallı bardağa nasıl sığdırırım?
Beni ısıtan ışıtan güneşimi dürüp de bir cam parçasına nasıl yansıtırım?
Dünyanın bütün yeşil çimenlerini bir araya getirsem gözlerinin tonunu nasıl yakalarım?
Yüregimin yanışını, hissetmez bir kağıda nasıl dökerim?
Gözlerinin ferine dokundurmadan gözlerimi, yaşları akıtmadan usul usul, dilimin mührünü nasıl çözerim?
Senin bendeki anlamını kuru bir kalem parçasına nasıl emanet ederim?
Sadece Züleyha mı aşık olmuş Yusuf’una, gönlümü gördüğümde buna nasıl inanırım?
Ya burnumun kemiğini sızlatan Yakupmisal hasreti sırtlanabilecek sözcüğü nasıl bulurum?
Sensizliğime dayanağım biricik sabır taşımın yerine gururlu elması, gösterişli zümrütü, kıymetli altını koyamayacağımı nasıl anlatırım?
Seni gördüğümde kuru toprağıma rahmet olan yağmurun kokusunu gülizarın en nadide gülünün kokusuna değişemeyeceğimi nasıl dile getiririm?
Ayrı düştüğümden beri bülbülümden, bütün kuşların şarkılarına kulağımı tıkadığımdan nasıl dem vururum?
Bir damladan yaratılmışların zulmünden ötürü seni bağrıma basmaya olan özlemimi nasıl yazarım?
Ufak tefek birşeyler yazarım elbet ama bu sana da seni sevmelerime de haksızlık olmaz mı Ey Can?
Aşkı anlatmaya calışmak, bu kifayetsizlik aşka haksızlık değil mi Ey Can?
Mecnun’a niye aklını yitirdin,
Ferhat’a niye dağları deldin,
Kerem’e niye yanıp kül oldun,
deyip sual etmek onların var olma sebeplerine hakaret olmaz mı aşığı, aşkı incitmez mi Ey Can?
Yalnızca şunları derim.
Demeyi kendime bir borç bilirim.
Benim için aşk bir deli divanelik, kendini bilmezlik hali değildir…
Aşk, Sımsıcak bir merhamet ve cömertlik.. Kalbi selim aklı selim bir muhatap.. Onun sevgisine ve ilgisine mazhariyet.. demektir.
Benim için aşk , şiddet değil sükunettir. Aşırılıktan uzak olmak kararında kalmak demektir.
Benim için aşk, ‘ben’ demeyi ‘ben’i düşünmeyi ‘ben’i kayırmayı bırakıp ‘biz’i yüceltmektir.
Benim için aşk, varoluştur,diriliştir,uyanmaktır,farkına varmaktır. Gaflet perdelerini boydan boya yırtıp özünü, aslını ve de dengini bulmaktır.
Benim için aşk, beklemek,özlemek,aramak,sormak,çağırmak, dilemek.. hasıl olunca da şükretmek, kadrini bilmek, kıymet vermek, candan aziz tutmak demektir.
Benim için aşk, ‘bir’i bulmak, ‘bir’i sevmek, kalbini ona tahsis etmek kalbinde onu rahat ettirmek, sıcak tutmak hiç üşütmemek demektir.

Ben aşktan, sevdadan, merhametten, ilgiden yana nasibimi aldım Ey Can!
Varolasın.

Şükrolsun…
Aşkı Veren’e de Seven’e de Sevdiren’e de…

Derya Atalay

Yusuf’un Züleyhası/ Beyruha

Sonra bitti

Alıp götürdüler elinden tutup

Ardından baktı Züleyha

Garipliğini duvara yaslayarak

Karanlıktı Zavira

Lakin misafiri apaydınlık

Döndü arkasına son tebessümle Yusuf

Gönül deryasında dalga

“Yusuf” dedi yalnızca

Yusuf’u diyebildi

Cama çarpınca kırıldı kelimeler

Sevda inkılabında hiç biter mi hazinler?

Ağla Züleyha ağla

Yan Züleyha yan

Cehennemse yürüdüğün

Yollarsa büründüğün

Yalınayak sen dayan

Koştu uzunca koridorları

İçindeki feryadı bastıra bastıra

Sessizce haykırdı ahını 7 cihan duydu

Meğer ayrılığın, zaten kaderi buydu

Koş Züleyha koş

Duymamalı seni Yusuf

Anlamamalı sendeki hali

Demir kapıların sürgüsündeyken

Bilmemeli Züleyha dertli

Dememeli Züleyha solgun

Çıktı hasret işlemeli kapıdan

Baktı Yusuf’un gurbet sarayına

İşte şu damın altı

İşte şu duvarın ardı

Hepsi Yusuf’a yar

Züleyha’ya kendisi bile dar

Gençliğin baharı çoktan çekildi senden

Gözyaşların cansuyu ihtiyar kederinden

Yusuf’a düştüyse taşın rengi

Sana hayatın mavisi çoktandır gri

Anlatsan ne fayda?

Yırtılan gömlektir

Aşığın çilesi kuyudan geçmektir

Ah Züleyha ah

Seninki saltanat hikayesi değil

Yusufî imtihandan şikayet etme

Rabbine eğil

Bahtına düştüyse köle pazarındaki nur

Senin mihrabında eza,

Kıblen bilmeyene sur

Sırrını söylesen 12 burç yorulur

Ah Züleyha yıldızlar can evinden vurulur

Sabret sen yılma sakın

Tutun çilenin kararına

Gör ki baharlar nefes kadar yakın

Ne yaşadıysan yararına

Beyruha

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑