Cizlavet Akademi Başlıyor

Cizlavet Kültür ve Sanat Platformu ve Berlin Kültür Akademi’nin işbirliği ile her hafta cuma bir saat olacak şekilde Zoom dersleri başlıyor. İlk ders 24 Haziran Cuma günü Türkiye saati 22.00 ‘de Programa katılmak ücretsiz. Akademi@cizlavet.com adresine email atarak katılım linkini alabilirsiniz. Bütün derslere katılan herkese sertifika da verilecektir.

24 Haziran 2022 : Şair Ahmet Terzioğlu’nun sunumu olacak. Konu: Şiirde estetik

1 Temmuz 2022: Ressam Elif Altıntaş -Resim yapmaya yeni başlayanlar için bilinmesi gereken bilgiler

8 Temmuz 2022 : Ressam Huriye Genç – Yağlı Boya resim çiziminde dikkat edilecek hususlar

15 Temmuz 2022: Şair Fuat Eren – İkinci Yeni şiiri ve şiirde imge

22 Temmuz 2022: Yazar Gökhan Bozkuş – En çok okunan romanların yazım serüvenleri

29 Temmuz 2022: Cenk Enes Özer – Romanda kurgu

5 Ağustos 2022 : Yazar Mehmet Karadayı – Hatıra yazmak ve düzyazı teknikleri

12 Ağustos 2022 : Seslendirme Sanatçısı Mustafa Keskin – Güzel konuşma teknikleri

19 Ağustos 2022 : Şair Yaşar Beçene – Şiir ve Hatıra

26 Ağustos 2022 : Ebruzen Ayşe Beçene – Ebru sanatında temel bilgiler

2 Eylül 2022 : Yönetmen Engin Koç : Kamera arkasında yaşanan tecrübeler

9 Eylül 2022: Hasan Ahmet Gökçe – Edebi metinlerde temel ölçüler

16 Eylül 2022: Zafer Dinçer – Fotoğrafçılıkta Önemli Detaylar

Nasılsın / Gökhan Bozkuş

Sevgili Dost

İçimden gele gele bir daha soruyorum, nasılsın?

Nasılsın, ey dost ?
Beni iyi tanıyan biri olarak bu soruma içinden gele gele ‘iyiyim’ dediğini duyarak bir daha soruyorum.


  Farkındayım epeydir seninle okuduğum kitaplardan notlar paylaşmıyorum. Epeydir sana okuduğum kitaplardan taşan sesleri getirmiyorum. Epeydir sana o kitabın kapağından raflara uzanan ellerden bahsetmiyorum. Demiştim ya hani bir gün sana. Dolabımda kitaplar yok aslında. Sesler var, gözler var ve uzun yollar. Hisler var, sözler  var ve tutulmayı bekleyen kollar. Sen paylaştıkça yaklaşıyorum ben okumaya , sen yazdıkça cesaret ediyorum yazmaya demiştin de ümit vermiştin bana. İşte ondandır yine yazıyor,  yine geliyorum buraya. Fransız yazar Jean-Louis Fournier’nin Tek Yalnız Ben Değilim isimli kitabından ‘Yazın en sıcak günleri, boğuluyorum sıcaktan, hükümetin yaptığı sert uyarılara rağmen yakınlarım –artık yakınım değil de uzaktan’ cümleleri ile bir melankoli yağmuru ıslattı ilkin beni. İnsanoğlunun farklı zamanlar, farklı coğrafyalardaki benzer yazgılarının şerhi oluyor kitaplar, evet… Ama ne kadar yağarsa yağsın o bedbin damlalar, içimde ümit adında bir toprak var.


Devam edeyim kitaba.

[Nefes alamıyorum, manzara soluğumu kesiyor, çok güzel, ama yanımda “ne kadar güzel” diyebileceğim kimse yok.
Haykırıyorum: “Yalnızım.”
Yankılanan sesimden gelen yanıt: “Ben de.
Birinin bana “Nasılsın?” dediğini duymak için dünyadaki bütün altınları verebilirim.]
Yazar dünyadaki bütün altınları vermeye razı bir “Nasılsın?” sözüne karşılık. Ben sana içimden gele gele , ilkbahar yağmurları gibi umut ve bereket ile aziz dostum yine soruyorum. “Nasılsın?”

Biliyorum bulunduğun yerde Kemalettin Kamu’ nun

“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.

Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım;
Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel!
Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Baş ucumda biri bana ‘su yok’ desin de”

şiirindeki hisleri yaşıyorsun. Ama ne kadar da etkisinde kalsan kimsesizliğin yine de dünyanın ta öteki ucunda seni düşünen sana ağlayan sana dua eden biri var ve sen bunu biliyorsun.

Belki yanında sana bir tas veremiyorum aziz dost. Ama yine de soruyorum dilimde dualar ile. “Nasılsın?”

Yoruldu Gözlerim / Gökhan Bozkuş

Yıllar var ki görmüyorsun gördüklerimi.
Ne televizyon var odanda ne telefon ne de başka bir şey. Arada ziyarete gelenlerle alıyorsun haberleri.

Gözlerin ve gözlerimi alsak ve koysak diyorum hipodrumun orta yerine ve çalsak düdüğü. Başlasa bir yarış, sürünür gözlerim. Görmek yorar mı diyeceksin. Ben görmeyi özledim diyeceksin. Aynı renkler var hücremde. Bundandır her gelişinde başka renkli geliyor bana gelenlerle diyeceksin. Ama itiraf ediyorum işte aziz dost. Öyle şeyler gördü ki gözlerim görmediğine şükredeceksin.

Üç kuş gördüm dün mesela. Ve ağladım hatırıma geldikçe. Kızacaksın belki de buna. Üç kuşun umutlarının toprağa düşüşünü görmeden… Bir uçağın kanadına tutunan üç kuş kırmızıya boyadı Kabil’i. Habil’in bedeninden dünyaya saçılan kandan beri kızılı eksik olmayan bu dünyaya dün üç kuş da kırmızı renkler bıraktı. Okurken anlamayacak ve yine izah isteyeceksin biliyorum. Gözlerim diyorum yoruldu. Bir uçağın içine doldurulmuş yüzlerce umut ile. Ağlayan bebekler, çaresiz anneler ile… Gözlerim yoruldu diyorum. Bahtın var diyorum. Sen yananları görmedin ve suya düşen gölgeleri.

Birkaç mısra ile bitireyim mektubumu:

Üç adam ve bir uçak
Masmavi gök ve kara toprak
Gördüm, duydum, hissettim
Kuşlar ötüyor penceremde ağlayarak

Yazamıyorum / Gökhan Bozkuş

  Dosta Mektuplar:

Mektuplara ara verdiğimin farkındayım. Bağışla beni. Kelimeler sıkar mı insanın canını? Acıtır mı yüreğini insanın? Kelimelerle örseleniyor yüreğim. Hani yüz üstü odanın ortasında uzanmıştın ve ellerin arkadan kelepçelenirken sırtında dizler vardı ve yanında da aynı pozisyonda eşin, hayat arkadaşın,  refikan. Ve ikinizin de canı acıyordu. Ama o an sizi en çok acıtan sırtınızdaki dizler , ellerinizdeki kelepçeler değil de Ahmet’in bir kenarda bağıra bağıra ağlaması ve bir polisin ona sert davranmasıydı. Ahmet’in yaşlarını silmek istiyordun ve sırtında dizler. Ahmet’e sarılmak istiyordun elinde kelepçeler.

Acı sözcüğünün kaç rengi vardır demiştim öğretmen olduğum zamanlar. Biber acı, çay acı ve yara acı… Cevaplar arasında tahtanın tam ortasına kocaman harflerle ACI çizdim ve gelin beraber soyut acıyı konuşalım demiştim. Kelimelerle örseleniyor yüreğim dedim ya dost. Nasıl ki senin kanamak üzere olan bileklerin değil,  sırtındaki doksan kiloluk polisler değil de Ahmet’in o bakışları ve senin hiç bir şey yapamaman ve o an bağrından yayılan acı var ya işte o acının rengiyle oturuyorum masaya aziz dost. Yüzüm gülüyor güya. Tebessüm ediyorum sağa sola. Espriler yapıyor havaları yumuşatıyorum kendi kendime. Şiirler okuyor ümit ümit ümit diye nakaratlar büyütüyorum güya. Kelimeler örseliyor yüreğimi dost. Aklıma geliyorsun. Yadıma düşüyorsun. Ağlama günü değil diyor içimdeki ses. Dağ ol, kaya, ol, granit ol; söğüt ol, çınar ol, meşe ol, gölge ol, serinlik ol diyor. Olamıyorum dost ve sen beni biliyorsun. Ormana atıyorum kendimi ve yağmur. En çok yağmuru seviyorum. Ara verdim mektuplara farkındayım. Yazamıyorum. Tutamadığın gibi Ahmet’in elini. O an odaya yağmur yağsa da görmeseydi ağladığını diye düşünmüşsündür belki de.

Mektubumu Ahmet Kaya ile bitirmek istiyorum

Sarı sıcak yazlar uzak
Dost uzanan eller uzak
Karanlıklar kurmuş tuzak
Benim sonum dünden belli

Haramiler sarmış yolumu
Güvercinler muhbir uçar oy
Telden tele fermanım gider
Benim sonum dünden belli

Gözlerim dolar kan sanırım
Betonlar boğar nefessiz kalırım
Şahidim yoktur, perdeler örtük
İnanamazsın ağlarsın

Geceler mi sen, ben mi yorgunum
Mermiler mi sen, ben mi yangınım
Düşlerim tutsak, yüreğim sürgün
İçimde bir çocuk, Tedirgin

Geceler mi sen, ben mi yorgunum
Mermiler mi sen, ben mi yangınım
Düşlerim tutsak, yüreğim sürgün
İçimde bir çocuk, Tedirgin

Öğrencime Mektup/Z.Paşa Akyürek

Bir has odadan sevgimi sunduğum Sevgili Öğrencim,

Penceresi kadar düşermiş bir eve ayın ışığı. Zamanın önünde yıkılmayan can seti sevgi imiş yalnızca.

Bilir misin ayaz gecelerde beni ısıtanın ne olduğunu? Ya özlemim, haberdar mısın bilmem? İsmini sayıkladığındır sana sabahı bekleten değil mi?

Senin adına attığım adımların hiç birinden pişman olmadım. Sana dair ne varsa yapmaya çalıştığım veya yaptığım bende bir tohum gibiydi; bugün atılan, yarın olarak yeşerecek tohumlar… Tohum ekmek ne demek bilir misin?

Evvela mevsimlerden iyi anlayacaksın. Yazı ayırt edeceksin kıştan, ilkbaharı karıştırmayacaksın sonbaharla. Tohumların toprağa düşme zamanı, güneşle toprağın arasının en iyi olduğu zamandır. Tohum sıcaklık ister, zaman ister can olması için. Her çınarın bir tohumu toprağa salarken unutmadığı, kendisinin de bir zamanlar bir tohum olduğudur. Bunu bilen çınarların gölgesinde yetişir en güzel fidanlar. İşte senin için ne kadar ince bir yoldan geçtiğimi ve tüm mevsimleri içimde nasıl beklettiğimi anlıyor musun?

Bir bahçıvanı, toprağı, mevsimleri en güzel anlatan fidandır sevgili öğrencim. Senin yüzündeki aydınlık bizi anlatacak yarınlara, gözlerindeki ışık söyleyecek bu milletin hayallerini ve değerlerini, attığın adımlardaki emin oluşun haykıracak tarihimizin enginliğini. Sen çok şeysin bizim için.

Yağmurların toprağına düştüğü anı, filiz verecek olan dalların kutlayacak ilkin. Her dalında ayrı neşve olacak. Her biri apayrı salınacak. Yağmurların damlasını zayi etmemek için uzatacaksın tüm varlığınla dallarını, gövdenden zerre kopmayarak. Her dalına düşen ayrı damlalar olacak ve her dalın aslından uzaklaşmadığın sürece uzandıkça uzanacak uzanması gereken yerlere. Seni besleyen toprağın değerlerin, gövden ise öğretmenindir; unutmayacaksın.

Ne kadar demek isterdim sana olan sevgimi her zaman her an… Benim her an senin yanında olmam mümkün değil; ama sen, sana öğretilende göreceksin benim sana olan sevgimi. Uykusuz gecelerimi, dildeki hecelerimi… Odamdaki masamda yazılı kâğıdı okuyacaksın, zifir gecelerde sabah özlemiyle derdini nazma döken adamın halini.

Uykular unuturmuş bazı gözleri
Dillerinde türküsü karasevdalılar varmış
Öylesine severlermiş ki sevdiklerini
Sadece yaşatmak için yaşarlarmış

Bu mısralarda sevgimi, özlemimi, beklentimi, hayatımı hayatın kılmakla neler demeye çalıştığımı sen anlamışsındır zaten. Şiirlerle dost oldum sevdamı söyleye söyleye. Hâl meclisidir okulumuz bilirsin. Her lahza ayrı bir fasıldır. Nedeni karşılıksız sevgilerin çağladığı bir pınar olmasındandır. Hani hep derdin: “Hocam sizi çok seviyorum.” Ben de sana, “Ben de.” derdim. Şimdi sadece sevmiyorum; hem seviyor hem de okuldan çıkar çıkmaz özlüyorum.

Sizde bir gün yemek yeme fırsatım olmuştu. Hani az önce dedim ya; bizi sen anlatacaksın halinle diye. İşte o gün kalinle yani sözünle anlatmıştın sevgimizi. Demiştin ki ben sofraya oturunca: “İşte bugün ailecek bir yemek yiyelim.” Beni de aileden birisi olarak saymıştın. İşte yarım kalan sözüm kafiyesini bulmuş oldu. Bir fidanda bir çınarı görmek ne demek bilir misin? Benim tarif edemediğim mutluluğu sen nasıl anlayacaksın ki?

Sevgili öğrencim, kimsenin yakasında gözyaşı olamayan bu öğretmenin hayatta dimdik durur her zaman. Onun duruşu sizin varlığınıza bağlıdır. Eserlerini gören alkış ister elbet. Benim alkışım sizin yüzünüzdeki sonsuz gülücüklerdir. Tebessümünüze zemheri ayazı değmezse işte o zaman benim gönlümü serinleten poyrazlar esmeye başlayacaktır.

Bir gün anne ya da baba olursan hissettiklerini binlerle çarp ve demek istediğimi az buçuk anlamaya çalış. Yaşatmak için yaşamak yolunda adım attığın ilk gün yürek terlemesi neymiş öğreneceksin. İşte o an ufuklara doğru bakarsan kısık gözlerle ve bir güneşi gurubunda yakalarsan, bir nazlı tebessüm çak kaderden yana. Yüzündeki al olmuş ışıklar bir öğretmenin rüyasıdır, hülyasıdır.

Ey canımdan aziz bildiğim cennetim,

Durulduğu zamanları olur insanın, yorulduğu zamanları olduğu gibi. Ama ömür götüren kırıldığı zamanlarıdır. Mendilinde yaşlarını, gecelerde düşlerini sakladıklarından vefa beklersin. Onların bir hatırlamaları dünyalara bedeldir. Mendili ıslak kalmış hocanı unutmaman dileğiyle… bu arada sana şiirin devamını da yazayım:

Herkese hep güzeli sunmak adına
Mehlika sultanın köyüne gitmişler
Yaşatmak demişler hayatın adına
Dağılmışlar her yana ve yemin etmişler

Hüzün denizinin dibinde yatan sevgiyi
Çıkarmak için her gün dalacaklarmış
Vurgun dahi yeseler bu yolda yine
Bir ömür ant içip kalacaklarmış…

Ziya Paşa Akyürek

Zeze’ye Mektuplar / Gökhan Bozkuş

Merhaba Zeze,

Merhaba hüznünü sevdiğim çocuk. Merhaba derdini derdime katıp, sesine sözüne ruhumu sarmaladığım çocuk. Sana mektup yazmak geldi içimden. Suskun çocuklar yerine. Susturulan çocuklar yerine. Konuşmak,  gülmek , oynamak istemelerine rağmen güneşten, buluttan, sokaklardan mahrum edilen çocuklar yerine. Benim adım Portuga değil Zeze. Bu mektubu okurken beni onun yerine koy olur mu?

Çocukken hepimize sorulurdu. En çok babanı mı yoksa anneni mi seviyorsun, diye. Bir yanımızda annemiz diğer yanımızda babamız ve bizler utangaç köylü çocukları… Senin babanı sevdiğin ve saydığın gibi ürkek,  senin anneni anlamaya çalıştığın gibi  kekeme biraz tereddüt biraz korku ve biraz da bilinmezlik ile omuzlarımızı geriye doğru çekerek başımızı devekuşları gibi toprağa koymak isteyişlerimiz geldi aklıma. Cevabımız vardı elbette Zeze. Zira annemiz de babamız da yanımızdaydı. Anne kokusu nedir , baba kokusu nasıldır biliyorduk. Ve korkusunu da. Ve bakışlarını da. Ama Zeze çocuklar var şimdilerde. Öyle eksik , öyle yarım,  öyle paramparça çocuklar… Ya anne var baba yok ya baba var anne yok. Ya da ikisi de var kendisi yok, uzaklarda Zeze. Sana yazarken şimdi yutkunuyorum bunları. Şair Cahit Sıtkı gibi olur, biter dedim çoğu zaman. Ama Zeze benim yazacağım çocuklar anneni mi seviyorsun yoksa babanı mı sorusuna ürkerek de olsa cevap veremediler.

Olur biter
Geçer gider.
Ama canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var.
Olup bitmeyen,
Geçip gitmeyen.
Zaman zaman yine uykusuzluk çekiyorum ama…
Çok da takılmıyorum artık bu uyku konusuna,
Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığımdan bu yana…”

Evet Zeze, uyuyunca geçmeyen şeylerin var. Çünkü büyüyemeyen çocuklar var şimdilerde. Hep öyle çocuk kalan. Boynu bükük ve gözleri tertemiz  Selman olan. Artık gel baba diye ağlayan Ahmet Burhan olan. Sana geliyorum baba diye kanatlanan Betül Seda olan. Canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var Zeze.

Zindanlarda emekleyen bebekler için baba kelimesi masal karakterlerinden farksız şimdi. Ve gözyaşları küçüğüm. Su yerine sicim sicim onu yudumlayan anneler var.

Sevgili Portuga, bana her şeyi çok erken anlattılar, diyorsun ya hani sen…

Tiflis’te ya da Atina’da senin yaşlarında olup altmışında insanların yükünü yüklenen çocuklara da Zeze…
Zaman çok şey anlattı. Üşüyorum anne sözcüğü bir evde söylenseydi keşke. Tut ellerimi baba sözleri, bir alışveriş merkezinde ya da… Akçabay sözcüğü Zeze… Nasıl bir ateştir onu anlatmak isterdim sana. Sana çok erken anlattılar belki ama anlatamadığımız çocuklar var Zeze. Ve henüz suyun nereye götürdüğünü bilemediğimiz çocuklar. Balıkları kıskanıyoruz biz de Zeze. Senin şeker portakalına sarılmadan evvel ablanı abini kıskandığın gibi.

“Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur.” Unutturmuyorlar küçüğüm ve her gün… Ve her gün Yeni bir çocuğun hüznü geliyor gözlerimizin önüne. Derdini sevdiğim Önder Eröz’ün büyümeden yaşlanan oğlu geliyor gözlerimin önüne.

Seni büyüklerin dövdü yavrucuğum ne mutlu sana. Bir devletin el ele, omuz omuza vererek ‘Sana yaşamak yok, seni öldüreceğiz’ dercesine adım adım,  santim santim erittikleri Ahmet Burhan geliyor gözlerimin önüne. Uyuyunca her şey unutulmuyor küçüğüm. Rüyalara gelen minik ellerden söz edeyim sana. Benim de bir masalım olsun amca. Benim de adım bir şiirde geçsin diyen yer yüzünün en şirin kuşları geliyor gözlerimin önüne.

Hani Portuga’ya :

” Acılarım kaç gün sürecek Portuga?
– 40 gün.
– 40 gün sonra geçecek mi?
– Hayır, alışacaksın…”
demiştin  ve alışacaksın cevabını almıştın ya
Portuga yalan söylüyor Zeze
Portuga yalan söylüyor Zeze.
Portuga yalan söylüyor Zeze.
Berk Görmez’in babasının sözlüğüne kim taşıyabilir ‘alışmak’ sözcüğünü. Albümlere başını koyup ağlayan,  hala kokusu kalmış mıdır diye her gece ama her gece elbise sandığını açıp minik minik gömlekleri koklayan annelerin iklimine kuş olup konmuş mudur ‘alışmak’ sözcüğü.

Portuga yalan söylüyor Zeze.
Portuga yalan söylüyor Zeze.
Portuga yalan söylüyor Zeze.

Hani bir gün de Portuga’ya

‘Biliyor musun, insanları öldürüyorum,Portuga.’ demiştin de onun ‘nasıl’ sorusuna ‘Onları unutarak demiştin.

  Olmuyor küçüğüm olmuyor. Biz ne kadar da unutmak istesek onlar yeniden yeniden hatırlatıyorlar kendilerini. Unutarak öldürmek… Keşke unutabilsek biz de ve eklenmese takvim yapraklarına her gün yeni bir feryat. Acıları yaşayanların değişse de isimleri yaşatanların isimleri değişmiyor Zeze. Değişmiyor küçüğüm…

”Nen var Zeze?”
”Hiç. Şarkı söylüyordum.”
”Şarkı mı söylüyordun?”
”Evet.”
”Öyleyse ben sağır olmalıyım.”

Ben sağır değilim Zeze ve senin içinden gele gele söylediğin şarkıları dinliyorum. Zira benim de içimden okuduğum şarkılarım var. Benim de şarkılarımı minik minik elleriyle alkışlayan büyüyemeyen,  yirmili yaş fotoğrafım işte bu diyemeyen hep çocuk kalacak olan cennet kuşlarım var.

Sen oku şarkını küçüğüm. Cezaevlerinde yaramazlık yapmasına müsaade edilmeyen ve bir ranzanın üzerinde annesine sarıla sarıla zihninde ip atlayan, içinde kaydıraktan kayan, içinde körebe oynayan çocuklarım var. Onların şarkısını söylüyorum ben de. Ve sen Zeze oku içinde şarkılarını… Ben duyuyor ve ağlıyorum Zeze.

*Zeze kim diye soracak belki de mektubu okuyanlar. O Şeker Portakalı isimli bir kitapta yer alan hayali bir karakter. 5 yaşında bir çocuk.

Nasılsın / Gökhan Bozkuş

Sevgili Dost


Nasılsın?

İçimden gele gele bir daha soruyorum, nasılsın?

Nasılsın, ey dost ?
Beni iyi tanıyan biri olarak bu soruma içinden gele gele ‘iyiyim’ dediğini duyarak bir daha soruyorum.

Nasılsın?
  Farkındayım epeydir seninle okuduğum kitaplardan notlar paylaşmıyorum. Epeydir sana okuduğum kitaplardan taşan sesleri getirmiyorum. Epeydir sana o kitabın kapağından raflara uzanan ellerden bahsetmiyorum. Demiştim ya hani bir gün sana. Dolabımda kitaplar yok aslında. Sesler var, gözler var ve uzun yollar. Hisler var, sözler  var ve tutulmayı bekleyen kollar. Sen paylaştıkça yaklaşıyorum ben okumaya , sen yazdıkça cesaret ediyorum yazmaya demiştin de ümit vermiştin bana. İşte ondandır yine yazıyor,  yine geliyorum buraya. Fransız yazar Jean-Louis Fournier’nin Tek Yalnız Ben Değilim isimli kitabından ‘Yazın en sıcak günleri, boğuluyorum sıcaktan, hükümetin yaptığı sert uyarılara rağmen yakınlarım –artık yakınım değil de uzaktan’ cümleleri ile bir melankoli yağmuru ıslattı ilkin beni. İnsanoğlunun farklı zamanlar, farklı coğrafyalardaki benzer yazgılarının şerhi oluyor kitaplar, evet… Ama ne kadar yağarsa yağsın o bedbin damlalar, içimde ümit adında bir toprak var.


Devam edeyim kitaba.

[Nefes alamıyorum, manzara soluğumu kesiyor, çok güzel, ama yanımda “ne kadar güzel” diyebileceğim kimse yok.
Haykırıyorum: “Yalnızım.”
Yankılanan sesimden gelen yanıt: “Ben de.
Birinin bana “Nasılsın?” dediğini duymak için dünyadaki bütün altınları verebilirim.]
Yazar dünyadaki bütün altınları vermeye razı bir “Nasılsın?” sözüne karşılık. Ben sana içimden gele gele , ilkbahar yağmurları gibi umut ve bereket ile aziz dostum yine soruyorum. “Nasılsın?”

Biliyorum bulunduğun yerde Kemalettin Kamu’ nun

“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.

Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım;
Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel!
Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Baş ucumda biri bana ‘su yok’ desin de”

şiirindeki hisleri yaşıyorsun. Ama ne kadar da etkisinde kalsan kimsesizliğin yine de dünyanın ta öteki ucunda seni düşünen sana ağlayan sana dua eden biri var ve sen bunu biliyorsun.

Belki yanında sana bir tas veremiyorum aziz dost. Ama yine de soruyorum dilimde dualar ile. “Nasılsın?”

Aklın İflası Korkutuyor Beni/Emin O. Uygur

Aklın İflası Korkutuyor Sebastian

Nasıl deme Sebastian. Korkuyorum işte. Daha önce yaşandı. Felaketler oldu. İnsanlar öldü. Beldeler yıkıldı. Aklın iflasını dünya geçen yüzyılda iki defa büyük bir yıkımla yaşadı. Hem de senin topraklarında oldu çoğu Sebastian. Şimdilerde yine iflas eden akıllar var bizim ellerde, sahnelerde. Ve bunlar konuşuyorlar. Her gün manşetlere, ekranlara çıkıyorlar. Bazen gülüyoruz. Bazen kızıyoruz. Bazen beynin devrelerini yakacak kadar saçma, şeytani sözler duyuyoruz. İyi değil bu. Hiç iyi değil.

Deli Dumrul geliyor aklıma Sebastina. Bizim edebiyatın eski hikayelerinden. Deli Dumrul, bir su üzerine bir köprü yaptırmış ve geçenden kırk akçe alırmış. Geçmeyenden ise döve döve yine kırk akçe alırmış. Nasıl deme Sebastian. Almış işte. Aklın iflası korkutuyor dedim ya misalleri çok. Hayat bizim için çok kıymetli. Ama akıl daha kıymetli. Akıl olmayınca hayatın da kıymeti yok. Hadi diyelim biz aklımızı koruduk. Ama ya aklı iflas edenler? Onlar serbest. Onlar güçlü.

Ah Sebastian. Nasıl da kıyıyor insan insana? Nasıl da acımıyor insan bir cana? Ne adına? Bir zamanlar milyonlarca insan sürüldü soğuk iklimlere. Binlercesi yollarda öldü. Milyonlar gemilerle taşındı yeni kıtaya. Binlercesi denizde öldü. Milyonlarca kafa tasından kule yaptırdı birileri. Daha geri gidersek ateş çukurları görürüz. Canlı canlı insanları atmışlardı ateşlere. Arenalarda vahşi, aç hayvanlara parçalatıldı insanlar.

Ne mi oldu yine? Çok şey oldu Sebastian çok şey. Bir değer kalesi daha yıkıldı. Bir güzellik daha parçalandı. Altında kalacaklar yakında. Bu uygulamalar aklın mı yoksa hırsın mı ürünü? Aklın ifası hep felaket getirdi. İlla bir inayet ola da insanlar geriye döne. Ancak ne kadar da zor bu. Geriye dönmek için de akıl gerek. Kıl kadar akıl kalsa bu mümkün ama nafile.

Bu yüzden korkuyorum Sebastian. Çok korkuyorum. İflas etmiş akıllar, serseri mayın gibi nerede patlar, kime ne kadar zarar verir, bilinmez. Bir de delice alkışlar olmasa Sebastian, delice alkışlar…

Dosta Mektup / Gökhan Bozkuş

Sevgili Dost

   Duyduğuma göre şiirler yazmaya başlamışsın. Günlük de tutuyormuşsun. Kızardın bana üniversiyedeyken. ‘Yazma bu şiirleri ne olur. Fuzuli, Baki, Nabi rahat dursalardı şimdi onların yazdıkları ile uğraşmayacak, final ve vizelerde rahat edecektik’ derdin. Sen de bilirdin yazanları rahatsız eden dertlerdi.Onlara o dizeleri yazdıran dertlerdi ama takılırdın bana ve gelecek nesil kulağını çok çınlatacak derdin.

  Yirmi yıldan fazladır yazıyorum dostum ama senin yirmi aydır yazdıklarına erişemeyeceğimi de biliyorum. Yazmaya devam et dostum. Zamanında senin gibi tutuklanan Sabahattin Ali, ailesine yazdığı bir mektupta ‘sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.’ diyordu eşine. İnan ki dostum kalem ve kağıtlar mücessem yarımlar olmuş ruhlarımızı ikmal ediyor. Yazmaya devam et.

  Benimki de söz mü. Etme desem ne olacak ki… Değilmi ki kalemle tanışan ayrılmaz onun ikliminden… Kağıtlar bölmüyor insanın sözünü. Kalemler kırmıyor kalbini.
Olur da ne yazacağım diye tıkanırsan yarım yarım, eksik eksik, minik minik görebildiğin gökyüzünü düşün . Takılma onun altındaki iğrençliğe. “Bu kadar kötü insanın olduğu yeri, böylesine güzel bir gökyüzü, nasıl kaplayabiliyordu” diyen Dostoyevski’ye kulak verme. Özlediğin renkleri düşün, onları yaz sevgili dostum. Özlediğin sesleri düşün onları çiz dostum.
Sana yine yazacağım.
Selam , sevgi ve umutla…

Faust’un Gizemli Kelimeleri/Emin O. Uygur

Faust’un Gizemli Kelimeleri

Sebastian bu nasıl bir yolculuktur böyle? Gizemli kelimelere dikkat çekmişsin bu sefer. Her devrin her ilmin ve de her kutsal inancın gizeminden bahsetmişsin. Bu çok ilginç. Beni yine kitabın satır aralarına saldın.

Faust odasında yalnızdı ve iç dünyasında bir şeyler aramakla meşguldu. O, kendi varlığını ve eşyayı ve daha ötesini anlamak istiyordu. Bunun için tabiatın ruhuyla veya bilmek, tanımak istediği gizemle konuşmak istiyordu. Ve aslında bu, her insanın içinde olan bir duygudur. Bu kadar varlık ne ifade eder ve insan bu varlıklar içinde nasıl huzur bulur ve bir adım öteye nasıl geçer?

Faust gizemli bir kaç kelime söyleyince ruh alevlerin içinden çıktı. Konuşmalar arasında ruh, kendisinin rüzgar gibi olduğunu, her yere uğradığını ve Tanrı’nın canlı giysisini dokuduğunu söyledi.

Hayatın sellerinde, olayların fırtınalarında

Bata çıka çalkalanırım

Oraya buraya eser dururum

Doğum ve ölüm

Sonsuz bir deniz

Değişken bir örgü

Alevli bir yaşam…

Bu aslında bir metafordu. Canlılar âlemine işarete ediyordu. Her baharda yenilenen bir canlılık. Ve aslında sonsuz hayatı işaret eden bir canlılık. Ruhun alevlerin içinden çıkması da akla Musa aleyhisselamın bir ağaç üzerinde gördüğü ateşi/ışığı getiriyor. O ateşe yaklaşınca Allah’ın kendisine hitabı ile sarsılmıştı Musa aleyhisselam.

Gizemli kelimelerin aslında gizemli olması değil de kutsal/metafizik boyutlu olması gerekir. Bu anlamda asıl olan Allah’ın esması/isimleridir. Her şey Allah’ın mülkü olduğu için ancak O’nun verdiği anahtarlar ile bir şeyler yapılabilir. Yeryüzündeki ve göklerdeki kanunlar da O’nun anahtarlarıdır mesela. Bilim insanları o anahtarları keşfedince, aydınlanma başlıyor. Ancak ev sahibi anahtarı verirse eve girilebilir. Faust, bu anahtarların peşinde idi. Ama kendi ruhunu saracak bir sonsuzluk olan bir anahtarın peşinde… Aslında her insanın tek derdi de bu değil mi? Ölüm ve arkasından gelen sonsuz hayat. İşte o sonsuzlukta sonsuz huzur…

İnsan tabiat denen canlı elbiseyi ancak esma bilgisi ile anlayabilir, izah edebilir. Musa as gibi ağaçtaki ışığı görünce hakikatler açılır ona. İnsanın beden elbisesi altında bir ruhu olması gibi, ağaçların, çiçeklerin ve hatta yeryüzünün de maddî varlığının arkasında bir manevi varlığı/ruhu düşünülebilir.

Sebastian, sanırım Faust’un aradığı da aslında bu idi. Şifreli/gizemli sözler de aslında bilimin işaret ettiği bilgiler olmalıydı.

Ve ruh kısa bir süre sonra kayboldu. İçeri Wagner girdi. Sebastian, ben Wagner’in sözlerinden onun sanatın dış görünüşüne bakan biri olduğunu anladım. Ne dersin?  

eminosmanuygur

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑