Alışıyor İnsan / Gökhan Bozkuş

  Kaldırımlara ürkek bir yabancının ayak basması nahifliğinde dokunan adımlar gibi düşüyordu yağmur taneleri. Onları yakalamaya çalışan minik, haylaz sarı sarı kedi yavrusu gibi görünen yerdeki yaprak denizi arasında yürüyordum Berlin sokaklarında. Seviyorum sonbaharı. Yağmuru, sararmış yaprakları, yağan yağmuru. Kasvetli bir havası var, diyor yeni gelenler. Maviye hasret kalıyoruz burada, diyorlar. Evet doğru. Alışıyor insan zamanla. Neye alışmıyor ki.. Berlin ve sokaklarına aşina olduğunuz Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali de diyor ya: “İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.”

İnsancıklar isimli romanında Dostoyevski de “Fakat insan her şeye alışıyor” diyor. Alışıyor insan. Kapkara bulutlara da, mavisiz gökyüzüne de , yaprak denizine de alışıyor. İşte böyle bir sabah gözüme takılan bir yaprağın hikayesi yazdırdı bana bu yazıyı. Trene binmek üzereydim. Kapıya yakın olan adamın sağ ayağına ilişti gözlerim. Simsiyah botun arkasına dalından kopmuş ıslak bir yaprak adeta sarılmış da yolculuğa çıkmak istiyor gibiydi. Tutunuyordu simsiyah bota. Tutunmak istiyordu. Belli ki alışamamış o. Belli ki kaldırımlar ısıtmamış kurumak üzere olan damarlarını. Belli ki ağaca özlem dolu. Muhayyilemde istifhamlar… Zihnimde uçuk kaçık sorular . Düştü , tutunamadı o sarı yaprak , tutunamadı. Bir kuleden boşluğa kendini bırakan uykusuz gecelerimin öznesi, özneleri gibi bıraktı kendini. Herkes trende yer kapmaya çalışırken ben o yaprağa bakıyordum. Bırakmadım onu yerde. Bırakamazdım. O sadece bir yaprak değildi artık benim için. Yaprak evi dediğim defterime koyacağım. İçinde İstanbul’dan, Ankara’dan yapraklar da olan defterime . Tutunamayan bir yaprak üzerine çok şey yazmak, söylemek mümkün. Ama şimdi susma vakti. Heba romanının yazarı Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi. “Dünya çok gürültülü. Yeterince gürültülü.” Şimdi susma ve tutunamayan yapraklara kulak verme, onları dinleme vakti. Oğuz Atay şerh ediyor şimdi hissettiklerimi…

   Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı.

Gökhan Bozkuş

Dîldâr / İbrahim Sayar

Gittiğin yol yokuş ise
Varacağı zirve vardır
Mevsim şimdi kar-kış ise
Kışın sonu hep bahârdır

Karanlıklar şavkı yutar
Ardı sıra şafak atar
Güneş her gün doğar-batar
Leylin sonu hep nehârdır

Diken ne ki bülbül için
Şekva etmez O Gül için
Hâr cennete yol kul için
Yolun sonu bir Gülzârdır

Başa gelen bir musibet
Ya nimettir ya da nikmet
Sabr içinde gizli hikmet
Sâdıklara âşikârdır

Mevla sınar hep insanı
Kendini bil, bul noksanı
Şâkirâna bol ihsânı
Şükür kârlı bir pazardır


Dilin her gün anıyorsa
Gönül içre kanıyorsa
Alev alev yanıyorsa
Ateş yakan O Dîldâr’dır

İbrahim Sayar

Hasret/ Mehmet Remzi

Hey benim çocuklugum uçup giden yıllarım
Rüya gibi geçtiniz anılarda kaldınız
Sizden sonraki yıllar acı tatlı geçtiler
Ama siz güzeldiniz şekerdiniz baldınız ..
🌼
Neler görmedim neler şu kısacık ömrümde
Ne sahte dostlar varmış meğer gönlümde
Toz olup uçup gittiler sıkıntılı günümde
Hani kardeşiz diyen dostlar nerde kaldınız !
🌼
Şimdi gurbette gönlüm hüzünle boyanırken
İçtiği acıları şerbet diye anarken
Yaşadığı geçmişin hasretiyle yanarken
Yaşlı ruhuma ümit tutunduğum daldınız
🌼
Hey benim geçmek bilmez masum çocuk günlerim
Hızla geçen ihtiyarlıktan size ünlerim
Dedem ninem annem babamla geçen dünlerim
Şimdi neden bu kadar uzaklarda kaldınız..

Dedemin Şöhreti / Yasemin Tatlıseven

 Sınav giriş kartı
 Harç ödeme makbuzu
 Eski mektuplar

Kalemi elinden bıraktı. Ellerini kaldırıp, gerinerek başının arkasında birleştirdi. Kim bilir kaç saattir yazıyordu? Oysa aklına gelenleri hemencecik not etmekti amacı. Kalem kağıdın üzerinde gezinmeye başlayınca, zamanın nasıl akıp gittiğini bir türlü anlayamıyordu. Yazdıklarının okunup okunmaması şimdilik hiç önemli değildi. Yazmaktan duyduğu müthiş keyif her şeye bedeldi. Hem birçok yazar öldükten sonra meşhur olmamış mıydı? O da notlarını tahta bir sandığa koyar, çatı katına kaldırırdı. Elbet gün gelir, birileri bulur, yazdıklarını gün yüzüne çıkarırdı.

Annesinin sesiyle kendine geldi, “Hayri, hadi oğlum, hayvanları sulamaya götür, hava kararmadan gidip gel bi koşu”. “Tamam anacım” dedikten sonra ahıra gitti. İnekleri yularından çözüp önüne kattı. Akşamın alacakaranlığında inekler önde o arkada, köy meydanındaki su yalağına doğru yola koyuldular. Sabahları okula gitmeden önce hayvanları tekrar sulamaya
götürürdü. Bu sırada abisi ahırı temizler, yemlikleri doldururdu. Ahırın yolunu tutan inekleri bıraktıktan sonra, çantasını kaptığı gibi okula koşardı.

Okul, üç derslikten oluşan, derme-çatma bir yapıydı. Üç derslik olmasına rağmen bütün öğrenciler bir sınıfta toplanırdı. Köyde sadece bir tane öğretmen vardı. Tek derslikte birden beşe kadar tüm sınıflara ayrı ayrı ders anlatıyor, her öğrenciyle tek tek ilgilenmeye çalışıyordu. Hayri okulu çok seviyordu. Okul onun için; şu küçücük köyün içinde, dünyaya açılan kocaman bir pencere gibiydi. Öğretmenin ağzından çıkan her şeyi can kulağıyla dinlerdi. Her bir cümlede farklı hayaller kurar, görmediği, bilmediği bambaşka bir dünya için heyecan duyardı. Okulda bulunan tüm kitapları okumuş bitirmişti. Öğretmeni sırf onun için büyük şehirdeki arkadaşlarından kitap ister, Hayri onların gelmesini sabırsızlıkla beklerdi. Kitaplar gelince dağ,bayır gezerek hem hayvan otlatır, hem de bir çırpıda hepsini okuyup bitirirdi. Kitabı bitirir bitirmez soluğu, ya ekmek yaparken, ya bahçeyi kazarken bulduğu anasının yanında alırdı. Bir yandan annesine yardım eder, diğer yandan kitabı baştan sona anlatırdı. Annesi çok iyi bir
dinleyiciydi.

Akşamları yatsıdan sonra, erkekler köy kahvesinde toplanır, öğretmen beyde akşam çayını içmek için ahaliye katılırdı. Bunu bilen Hayri, bitirdiği kitap, koltuğunun altında kahveye koşar, öğretmenine selam verir ve masaya davet etmesini beklerdi. O masanın etrafında saatlerce kitap hakkında konuşurlardı. Öğretmen yazar hakkında bilgiler verir, başka kitaplarını da okuması için öneride bulunurdu. Bazen saat geç olur, kahvede kimse kalmaz, kahve sahibi ceketini omuzlarına koyup evinin yolunu tutarken, “ Sakın ola, onlara ilişmeyesin” diye çırağı tembihlerdi. Zavallı çırak bir tabure üzerinde, onları dinlemeye çalışır, söylediklerinden bir şey anlamaz, arada uykuya yenik düşerek tabureden yuvarlanırdı. Gürültüyle etrafta kimse kalmadığını fark eden Hayri ve öğretmen, edebiyat sohbetlerini istemeye istemeye sonlandırırdı.

Hayri’nin okuma aşkı ve hevesini bilmeyen, duymayan yoktu. Bir kişi hariç! Babası… Öğretmen defalarca babasıyla konuşmuş, Hayri’nin mutlaka büyük şehre gidip, tahsilini devam ettirmesi gerektiğini söylemişti. Babasını ikna etmek ne mümkündü! “Tarlada çalışacak ırgat lazım” deyip geçiştiriyordu. “Hem abisi de okumadı, ona haksızlık olur” deyip, konuyu her seferinde kapatıyordu. Öğretmen Hayri için üzülüyordu.

Beşinci sınıf bitmiş Hayri okuldan mezun olmuş, çaresizce tarlada çalışmaya başlamıştı. Cebinde her zaman bir kağıt, bir kalem taşır, ne zaman mola verseler, bir ağacın gövdesine sırtını dayar, dizinin üzerinde yazar, çizerdi. Birbirinden alakasız sayfaları gün gelip derleyip, toplayacağına emindi. Şimdilik yazdıklarını bir tek annesine okuyordu. Bir de yaz sonunda, tayini başka bir köy okuluna çıkan öğretmenine yazdığı mektuplara iliştiriyordu. Öğretmeni Hayri’ye sık sık yazıp tavsiyeler veriyor, bazen de mektupla beraber eline geçen kitapları yolluyordu.

……………………………………….

Kaydet tuşuna bastı. Laptobun kapağını kapattı. Yaylı koltuğunda bir tur döndü, şöyle bir gerindi. Oysa beş dakika not almak için oturmuştu. Parmakları klavyenin üzerinde gezinmeye başlayınca, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu. Bildiği tek şey tıpkı Hayri dedesi gibi, yazmaktan büyük keyif aldığıydı. Bugüne kadar henüz basılmış bir kitabı yoktu, yayınevlerinin neredeyse hepsini tanıyor, yazdıkları elinde kapı kapı dolaşıp duruyordu. Geçen yıl yeni romanına çalışırken, çatı katında eski tahta bir sandık bulmuştu. Sandığın içinden çıkan sararmış, tozlu yapraklar hayatını bir anda değiştirmişti. Üzerinde çalıştığı amatör romanı bir kenara bırakarak, bütün zamanını dedesinin yazdıklarını derlemeye ayırmıştı.

Önsözü tamamlamanın huzuruyla gülümsedi, şimdi iş, kitabı basacak yayınevi bulmaktaydı. Gerekirse kapılarının önünde yatacaktı.

Aylar süren arayıştan sonra, ümitleri tükenmek üzereyken, bir yayınevi, son dönemlerde, eski hayatların gündem oluşturduğunu söyleyerek ilk baskıyı girdi. Ardından ikinci baskı, derken kitap en çok satanlar listesinde yerini aldı. Hayri sosyal medyanın da etkisiyle kısa sürede tanınmaya başladı. Kitap fuarlarına davet ediliyor, adına imza günleri düzenleniyordu. Okurları “Hayridedeyevefa” konu etiketi altında, köyde imza günü yapması konusunda bir akım başlatınca, yayıneviyle birlikte köye gitmeye karar verdiler. Dedesinin sandığından çıkan siyah-beyaz bir fotoğrafı afiş olarak bastırdılar. Öğretmen ve Hayri’nin eski köy okulunun önünde, yan yana durdukları bir fotoğraftı bu… Ayrılmadan hemen önce çektirmişlerdi. İkisinin de gözlerinde hüzün vardı. Afiş imza gününde duracağı standın üzerine asılacaktı.

Her şey istediği gibi hazırlanmıştı. Hayranları metrelerce uzayan kuyruklar oluşturmuştu. İmzaya başlamadan önce 15 dakikalık bir konuşma yapması istendi.


Okurlarıyla selamlaştıktan sonra, dedesinin kitaplara olan düşkünlüğünü ve okuma aşkını anlattı. Yazmayı ne kadar sevdiğinden, yazdıklarını mutlaka kitap haline getirmek istediğinden bahsetti. “Henüz çok gençken, 30’lu yaşların başında, tarlada geçirdiği elim bir kaza sonucu , aramızdan erken ayrılan dedemin hayali maalesef yarım kalmıştı. Elime geçen tahta bir sandıkla, yazmanın bana, Hayri dedemden miras kaldığını anlamış bulunmaktayım. Dedemin hayalini gerçekleştirmekse bana kaldı. Teşekkürler dedem” deyip imza standına geçti. Kalabalığın içinden yanına yaklaşan bir genç, imzalaması için kitabı kendisine uzatırken; “Afişteki öğretmen benim dedem, lütfen kitabı onun anısına imzalayın” dedi. Ve cebinden aynı fotoğrafı çıkardı.

İki torunun da gözleri dolu doluydu. Fotoğrafın yanında, rengi solmuş birkaç evrak vardı. Elleri titreyerek sararmış kağıt parçalarını aldı. Dedesi Hayri adına düzenlenmiş Devlet Parasız Yatılı Sınavlarına giriş kartı, öğretmenin maaşından arttırarak ödediği sınav ücretinin makbuzu ve Hayri’nin babasından gelen bir mektup! Öğretmenin yazdığı onlarca mektuba istinaden gönderilmiş, sadece tek bir mektup ve olumsuz bir cevap! Geleceği parlak bir öğrenciyi kurtarmak için çırpınan idealist bir öğretmenden, cehalet ve fakirliğe yenik düşmekle sonuçlanan, acı bir hatıra kalmıştı geriye… Hayri ise öğretmeninin bu çabasından hiçbir zaman haberdar olmamıştı.

Gün bitip, imzalar sona erdikten sonra, iki torun afişin önüne geçip yan yana poz verdiler. Öğretmen ve Hayri’nin hüzünlü ve çaresiz bakışlarının aksine onlar, görevi başarıyla tamamlamanın huzuruyla gülümsüyorlardı.

S O N

Not: Bu hikayede öğretmene bir isim verilmemiştir.
Halimeler, Gökhanlar, Nesibeler, Esmalar, Haticeler…..
Tüm öğretmenlerimize ithafen!

Yasemin Tatlıseven

monachopsis / Farzımuhal


“Daha senden gayrı aşık mı yoktur

Nedir bu telaşın vay deli gönül”

Ruhsati

gözlerinde buğulanmış yolculuk telaşıyım şimdi

perdedarı olduğum tüm umarsız vedalar adına

baharı bekliyorum

bekliyorum

bekliyorum

bekliyorum

(gülümser miyim)

gülüm der miyim

belki

gülü vermeyim

gülü dermeyim

dalında daha özel

dalında daha güzel

bu sevgi

aksanlı şiirlerde tuz lekesi

hasret ten kokusu mintana sinmiş

(bahar gelmiş

koğuşa da bahar gelmiş)

koğuşa onlar gelmiş

bildin mi kalbi şiveli

ne ara kasım gelmiş

ne çare kasım gelmiş

bahçeye bakasın gelmiş

bakmışsın bahar gelmiş

cemre toprağı delmiş

kasım gelmeden gitmiş

ne ara bahar gelmiş

ah yare bahar gelmiş

kim gülmüş

kim beklemiş

kim güne yaş eklemiş

kim güle yaş eklemiş

kim yanmış küle benzemiş

mona roza

kim demiş

mona roza değil

monachopsis

Karaköy’de Gün Batar/ Yaşar Beçene

Nahit Emre’nin Anısına..

Bir kuş uçar göklere

Galata Kulesi’nden

Ah’lar düşer kalplere

Son veda busesinden

Dokunur mızrap gibi

Öyle en incesinden

Dökülür pastel renkler

Kaybolan gölgesinden

Karaköy’de gün batar

Kalbim aritmik atar

Gece olur sahilde

Hüzün olur her yerde

İnsan biraz koyverse

Yeniliyor her derde

Birazdan yakamozlar

Salınacak belki de

Karaköy’de gün batar

Çoğalırken acılar

Kavururken sancılar

Dağılır gider mi dersin

Ufuktaki bu efkâr

Kaç vapur kalktı belki

Ve kaç daha kalkacak!.

Ayrılıktan hasretten

Hüzünden ve kederden

Karaköy’de gün batar

Erguvan hasretinde

Yanıp tutuşuyorken

Alevden güller açar

Ufku öyle süzerken

Ruhumda bin ızdırap

Karaköy’de gün batar

Son vapur kalkıyorken

İçimde fırtına kopar

Bir mektup kalır geriye

Bir duruş bir haykırış

Bir de s/onsuz acılar

Yüreğim kıymık kıymık!.

Belki sessiz mi sessiz

Acıların içinden

Karaköy’de gün batar

Gelir mi beklenenler

O sonsuz özlenenler

Şafak atana kadar 

Hasret bitene kadar

Karaköy’de gün batar

Masum Sonbahar / Meryem Yıldırım

Ne yazım ne kışım! Arafta kalmış solgun bir baharım. Aylardan kasım mevsimlerden sonbahar.

Sonbahar ki!
-Sararan yaprakları hüzünle düşürürken “güz”
-Yaprağıyla, kuşuyla, börtü böceğiyle ayrılık yaşarken “hazan”
-Kısalan günleriyle, ıslak kaldırımlarıyla gönüllere ilham verirken “şairler mevsimi” oluverir.

Adına ne dersek diyelim tazelenmenin girizgâhıdır kendileri. Usul usul eskiyle vedalaşıp yeniyle selamlaşma için vakti saatin dolmasıdır. Yıl boyunca pörsümüş, eskimiş, son kullanma tarihi geçmiş duygulara elvedaların sığındığı mevsim olmasının yanı sıra renklerin çığlık çığlığa dönüştüğü arınma kurnasıdır. Ağaç usanmış ve kurtulmaya karar kılmışsa yapraktan bir kere, bahaneden öteye de değildir sonbahar. Taşımaya takati kalmayan sinelerdeki saklı duyguların yaprak döküm zamanıdır. Belki de yaprağın murad-ı ilahisi bambaşkadır bu ayrılıkta. Hazan yemiş takvim yapraklarını bir bir yaşarken sebebi de bahanesi de belli şiirlerinin konusu, şairlerin ilhamı, ayrılık temalı kızıl renkli mısralar; tanıdık nağmelere güftelenirken kâinatın görünmez fırçasıyla boyanmış toprakla buluşmaya kararlı yapraklara hayatımdan çıkmasını istediklerimi yazıyorum. Gözümden gönlümden düşmeye niyetlileri kızıl renkli yapraklarla eşleştirmeyi de unutmuyorum. Sararan yapraklara bir daha yapmayacağım dediklerimi, keşkelerimi, kızgınlıklarımı, her seferinde tövbeyle arındırdığım sözlerimi yazıyorum. Yıl boyu biriken gözyaşlarımı güz yağmurlarıyla buluşturuyorum. Hüznümü alıp götürsün istiyorum. Bunlar da benim murad-ı ilahım. Gecem, gündüzüm, dünüm, bugünüm, değişim hazırlıkları yaptığı eylül-ekim pılısını pırtısını toplayıp giderken bir an endişeleniyorum. Kaçsın istemiyorum sonbahar. Her ne kadar eylülle başlayıp ekimle devam etse de esas kasımla ruhumun mevsimini yakalıyorum. Bu güzellemeler nedir? “Kasım’la, sonbaharla ne demeye çalışıyorum? Ne diyeceksen de artık, yeter! Bu kadar izah da nedir yahu!? “Ne yapayım hiçbir şey izahla çözülemiyor ama izahsız da olmuyor. İzahla yazının amacına ulaşması için şairler yoldaşı olan sonbaharla “kelime tefekkürü” yapmaya yeltendim. Masum sonbahar bahane.

Yaprak… Toprak… Örtü üçlemesiyle perdenin arkasına dalma niyetindeyim. Bu satırları okuyor olduğuna göre sonbahar eşliğinde yaprağın hışırtısında şairler, şiirler, sen ve ben hüzündaşız bundan sonra.

Yaprak, toprak ve örtü!
Sanırım, yaprağın hüzne sebep olma durumu sadece sararıp dökülmesinden değil, o vakte kadar tepeden baktığı toprakla aynı noktada buluşmuş olmasıdır. Ağacın onu yok sayışından. Zahirde düşüş manası içeren yaprağın bu veda hali kendi ayrılık, düşüş, kopuş ve yok sayılışlarımı aklıma getiriyor.

Bahçem rüzgâr yemiş, viran olmuş.
Ömrüm sonbahara dönmüş. Dökülen toplanır mı?
Toplansa da yerine konul mu?
Ah! Hüzün yüklü yapraklar!
Nereden bileceksiniz ki kavuşmanın hazzı için ayrılığın şart olduğunu!
Sana sabrım o yüzdendir.

Belki de Sezai Karakoç’un “Seni yok sayacaklar, sen daha çok var olacaksın.” sözüne tam inanabilsem sonbahar halim geçecek. Kabahat sende değil. Biliyorum masumsun. Belki de dallarına veda eden yaprakların asıl niyeti, yaz boyu güneşe doyan toprak adına güneşi kışa saklamak için örtü olmaktır. Ya da kış üşümesin diye şefkatle onu sarıp sarmalamaktır. Kaç zamandır baharlarımız üşüyor bari kışlarımız üşümesin. Renk cümbüşü olan bu örtü yazı demlemek istiyor. Tıpkı söylemesini çok iyi bildiğimiz sözlerin üstünü örterek kelimeleri demlenmeye bıraktığımız gibi. “Sabrıma sükût giydirdim beklemedeyim” sözü de kaynayan günlerimize örtü oluyor. Belki de tüm bu sükûtlar ömrün tadını ötelerde yudumlayabilmek için. O yüzden huzur vermiyor, ömrün tadını buralarda çıkartmaya çalışmak. Dünya, ömrün ötesine kocaman bir örtü. Gözyaşlarıyla saklambaç oynayan ben. Yalnızlığı örtmüş üstüne üşüyor. Tıpkı çocukken ağladığımızı kimse görmesin diye yorganı hıçkırıklarımıza örtü yaptığımız gibi. Ne kadar çok isterim şefkatli bir el geliverse, üzerimizdeki kasvetli örtüyü çekiverse de sabrımızı rahatlatıverse. Yeter demlendiğin deyiverse. Ne kadar çok ihtiyacımız var böyle sürprizlere…! Hani korlanmış ateşi söndürmek için kül ile örtüp sönmesini beklersin de sonra yaramaz bir kıvılcım küllenen ateşten doğmak için fırsat kollar ya işte ben de o yaramaz kıvılcım gibi
hissediyorum kendimi. “Küllerinden doğmak” işte bunun için de Simurg hikâyesinde olduğu gibi önce yanmak gerek. Bu yüzden kızıl sonbahar yapraklarına yakınım.

Sonbahar yaprakları örtü metaforu olmuşken eksik yanlarımız, günahlarımız adına sükûnet ve güven için “Settar” ismine de muhtaçlığım aklıma geliyor. Her türlü hoyratlığıma karşı kusurlarıma Settar bonusu beni bu günlere getirmişti. Hira’da yalnızlık arayan Hz. Peygamber ilahi vahye muhatap olduğunda karşılaştığı hâdisenin azameti ve haşyetiyle âdeta konuşamaz hale gelmişti. Heyecan ve haşyetle titreyerek evine ulaştığında Hz. Hatice’ye, “Beni örtünüz! Beni örtünüz!” diyebilmişti. Ne anlama geliyordu bu mukaddes örtü? Hadisenin haşyetini, azametini, heyecanını demlemeye aldıran bu mukaddes örtü, Efendimizin düşüncelerine sükûnet ve güven oluyordu. Düşüncelerimize rehber, yüreğimizin titreyişine sekine olacak güven ve sükunetle sığınabileceğimiz mukaddes örtüler nerelerdesiniz!?

Kimileri de kendi art niyetlerini sırıtkan yüzlerini riyakârane “örtü” yaparak yanlışla doğrunun, kötülükle iyiliğin, günahla sevabın üstünü örtmeye çalışmaktalar. Oysaki gerçekler bakidir. Hiç kimseler onaylamasa dahi! Elbet bir gün örtü kalkacak gün yüzünü gösterecektir. Benim ise sırların üstündeki örtünün kalkmasını beklemekten başka bir gücüm yok!

Bilgelik peçesiyle aymazlıkları gizleyenler sayenizde cahillikler, ahlaksızlıklar, yoksunluklar çoğaldı. Değerler yerinden oynadıktan sonra sözlerinize ahlakı örtü yapsanız ne olur ki!


Ben yine de; bütün olanlara karşılık “kardeşinin ayıbını, kusurunu ve hatasını örtmede gece gibi olun” nidası ile iyi niyetimi “örtü” yapmaya devam edeyim.

Örtün hafızamı;
Nadanlıkları,
Nobranlıkları,
Kadir kıymet bilmezlikleri unutayım.
Ta ki bedenime toprak “örtü” oluncaya kadar huzur içinde yaşayayım!

Meryem Yıldırım

Yusuf Olmak/ Ahmet Göçer

Yusuf olmak zannederdim kaderimi

Gönlüme Züleyha nârı düştü,

Omuzlarım kaldırmaz oldu gururumu

Benliğim nefis harbine yenik düştü.

Kirpiklerim engel olamıyor göz pınarıma

Damladığı her yere birer volkan düştü,

Lav olup eriyip aktı yüreğim 

Çatlamış toprağa ahu figan düştü.

Başa çıkılmaz sanırdım bu yangın ile

Göklerden gönlüme bir tufan düştü,

Derman için dilendiğim kapı öyle güzel ki

Avuçlarıma sağanak sağanak çareler düştü.

Memleket Kokusu / Sinem Der Ki

Şimdi açık bir çay, iki şeker, biraz da simit olsa

Denizin ortasında bir vapurda.. 

Martı sesleri karışsa yosun kokusuna..

Kalabalık bir kentin gürültüsü,

Gün batımının kızıl örtüsü,

Ve en güzel manzarası olsa şehrin karşı kıyıda ;

Babaların akşam eve güvenle dönüşü..

🕊

Şimdi uzaklarda bir memleket olsa silahsız..

Çocukları mutlu, kadınları yüzü kansız..

Savaşsız, acısız, kavgasız..

Geleceğe umutla, geçmişe ah’sız..

Ve bugüne kaygısız..

Eli ekmek tutan, eli hamur kokan anaların gözü yaşsız..

Şimdi bir memleket olsa;

Hürriyeti, meydan isimlerinden bağımsız..!

🕊

Fakat olmuyor .. 

Ne şehrin en güzel manzarası ufukta görünüyor..

Ne de kavgalar susuyor..

Özgürlük göçmen kuşun kanadında göç etti..

Demir parmaklıklar, zamanı çalıyor..

Sıla gurbete, gurbet sılaya hasret çekiyor..

🕊

Peki hangisiydi zor olan ?

Martıların sesini bile özlediğin sılaya kavuşamamak mı?

Yoksa sılada gurbeti yaşamak zorunda kalmak mı?

Peşpeşe yıkılan ve karşı konulamayan domino taşları gibi,

Yaşanılanları uzaktan seyretmek zorunda kalmak mı?

Birşeyler yapmalıyım diye dövünürken,

Sesini çıkaramamak mı?

Bir deli gömleği geçirilmiş gibi üzerine,

Eli kolu bağlı çırpınmak mı?

Elinin ermemesi mi?

Sözünün geçmemesi mi?

Annesinden dayak yiyen çocuğun,

yine anne diye ağlaması gibi; 

Yabancı yalnızlıklar içinde, bildiğin kalabalığı aramak mı?

Yoksa tanıdıkların arasında yabancı kalmak mı?

Hangisiydi en zoru ?

Doğduğun toprağın hasretiyle yansan da,

Yanan elini tekrar uzatamamak mı ?

🕊

O özlenen toprak ki, denizin ortasında ateşte kalan..

Dümeni bozulmuş, hızla su alan..

Bacasında alevler arşa varan..

Dumanının kokusu etrafı saran..

Ve ne yazık ki insanı derince bir uykuya dalan..

O özlenen toprak ki ; suyun içinde susuzluktan yanan..

🕊

Hangisiydi en zoru?

Vapurun sesine, martının çığlığına, toprağın kokusuna uzak kalmak mı?

Özlediğin herşeyin, aslından uzaklaştığını anlamak mı?

Yaban ellerde yabancılık çekmek mi?

Kendi yuvanda yabancı hissetmek mi ? 

Hangisi ?

Şimdi umuda yelken açan bir vapur yanaşsa rıhtıma..

Alıp götürse dünyadaki tüm çirkinlikleri ve kaygılarını çocukların,

Masmavi sularla yıkasa,

Geride tek bir kötü hatıra bırakmasa..

Güvende hissetmenin huzuru etrafı sarsa

Üzerinden sürgün kuşlar kanatlanıp, yuvalarına uçsa,

Özlemleri, hasretleri oracıkta bırakıp,

yola koyulsa,

Vardığı limanda herşey eskisi gibi güzel olsa,

Şimdi, memleket, memleket gibi koksa,

Ne âlâ…

Nenem / Adem Yağmur

Yüzündeki derin çizgilerin, yaşanmamış yıllardan alacağı olduğu belliydi. Sessizliği, zamanın kör kuyusundan çıkarmış, kendine yoldaş etmiş. Ara sıra kendi kendine konuşmasını duymasam, konuşmayı unuttuğunu zannedeceğim. Büyük dayım, nenemin en  çok  benimle konuştuğunu söylerdi. Bana en çok yavruuum, bazen de yavrumun cücüğü derdi.  Cücük kelimesi benim için çok komikti, kendi kendime, ben bir  cücüğüm der gülerdim. Köye her gidişimizde onunla geçirdiğim zaman çok kıymetliydi. Beni görünce gökkuşağı oluşurdu gök  yüzünde. Öper, koklardı. Süzerdi beni  nemli gözleriyle…  


Sabah erkenden kalkar akşam herkesten sonra yatar, yarın çoooook işim var derdi. Yaşıtlarımdan  çok nenemle oynardım ama onun çooook işi olurdu. Ekinleri biçilmiş tarlada akşama kadar top oynardık. Toza toprağa bulanmış halimizle, buz gibi Irmasan Pınarı’na girerdik.  Bir gün suyun içinde eğlenirken elinde sopayla Yeter teyze belirmişti.  Bu durumu gören Ahmet sudan hızla çıkarak yalın ayak evin yolunu tuttu. Yeter teyze oğlunun arkasından koşarken, ocağı sönmeyesice  sen eve varda ben sana yapacağı biliyom diye söyleniyordu. Bu manzaradan vaktin geç olduğunu anlayan herkes benim gibi evin yolunu tutmuştu. Ne kadar geç kalsamda beni kapılarda bekleyenimdi Nenem. Bayırdaki evin yola kadar olan bölümü bahçe yapılmıştı. Bahçenin içinde kaynak suyunun oluşturduğu küçük bir göl vardı. Suyun çevresindeki nemli topraktan, evler yapardım. Göl kenarında, içinde birkaç hayvanında olduğu küçük bir çiftlik oluşturmuştum. Nenem yaptığım bu çiftliği görünce, insanın içindeki cennet demişti. Hayat kaynağımdı Nenem.

Yayıkta süt yayar, tereyağ yapardı. Sabah kahvaltısındaki  tereyağlı yumurtanın kokusunu, tadını hâlâ unutamam. Evde bol yayık ayranı ve tereyağlı bulgur pilavı olurdu. Köydeki en güzel yemeğim bunlardı. Bahçedeki şeftalileri ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Meyve ve sebzelerin bahçe de yetiştiğini görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Ogün çok sayıda ham şeftali yemekten dolayı karın ağrısıyla uykusuz bir gece geçirmiştim. Teyzem bu durumu farkedince bana kalayı bastı ama yine bana sahip çıkan koruyucu meleğim devreye girdi; Sus bakalım, çocuk zaten rahatsız…   Bahçeden  göçmenin üzerine giydiği yarım eteği sebze meyve ile doldurarak döner. Ben o eteğin içine elimi daldırıp karıştırmayı çok severdim. Sulu bir domatesi dişleyerek yemek, ne güzel günlerdi. Bereketli bir toprak gibiydi nenem. Konuşmalarımla dalga geçen köyün çocuklarıyla oynamayı seviyordum. Benim ismim Güssüm Ebe’nin oğluydu.  Köyde hâlâ bu isimle anarlar beni. O benim anneannem derdim, çocuklar  bu sözüme katıla katıla gülerdi. O senin Eben oğlum, eben derlerdi. Şimdi  yokluğunda ismine sığındığım nenem.

Son günlerinde beni hatırlamaz olmuştu. Ben ellerini öperdim o da berhüdar ol evladım der, etrafındakilere kim bu çocuk diye sorardı. Mekanın anlamının, içinde yaşayanlardan dolayı olduğunu nenem  bu dünyadan göçüp gidince anladım.  O bizi terk edince, köye dair hafızamda yer alan her şeyi de alıp götürmüştü. Yaşadığım şehirle köy arası  yakın olmasına rağmen, ondan sonra  mesafeler  anlamsız rakamlara dönüşmüştü. Köye gittiğimizde dayılarım ve teyzelerim hiç ondan bahsetmiyor, bundan sonraki hayatları için lazım olan toprak, bağ bahçe paylaşımlarından bahsediyorlardı. Bir hayal gibi geçip gitmişti Nenem.
Nenemi en çok da köye yağmur yağınca hatırlıyorum. Yağmurdan sonraki toprağın kokusuydu Nenem.
Mutfak olarak kullandıkları yerde hem oturulur hem de yemek yapılırdı. Nenem buraya ocaklık derdi.  Burada üçlü sacayağının  üzerinde her zaman tencere tava olur ama hepsi simsiyah olurdu. Ocağın yanmadığı zamanlarda sacayağının yan yatırıldığını görürdüm, sebebini anlayamamıştım ama daha sonra Nenemden, şeytan yemek pişirmesin diye böyle yapıldığını öğrenmiştim.  Sabahları odun ateşinde, bolca yağ konulan, siyahlığından alüminyum olduğu belli olmayan tavada kızartma yapılırdı. Nenem patates, biber, patlıcan, kabak  kızartırken beni de  ocağın yan tarafına oturtmuştu.  Ocaklığın etrafındaki  minderlerin hiç birinin renk ve deseni birbirine uymasa da  hepsi de alabildiğine temiz ve düzenliydi. Burada  ocağın altına çalı çırpı atar,  kızarmakta olanları tabağa alır ve bana da bir şeyler anlatırdı. Ben çoğunu hatırlamıyorum ama güzel şeyler anlatır, arada güler, bana iltifat ederdi. Ben dumanın bacadan dışarıya doğru süzülüşüne dalardım.  Kırmızı bir alev, kuru odunlar ve göğe doğru yükselen beyaz bir duman.  Dumandan  oluşan şekiller,  bazen korkunç bir canavara, bazen süzülen bir kartala  benzerdi. Nenem  ineği sağarken,  bembeyaz  sütün kovayı doldurması bana çok ilginç gelmişti. Köpürte köpürte kaynattığı sütü içersem boyumun uzayacağını söylerdi. Ben de bir gün kahvaltıda sütü içtikten sonra, Nene sütümü içtim boyumu ölçer misin? diye söyleyince sofradaki herkes kahkahalarla gülmüş. Bu hatırayı bana annem anlatmıştı. Şimdi bu anımı kendi çocuklarıma gülerek  anlatıyorum.

Adem Yağmur 

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑