Çikolata Ayakkabılar / Derya Hekim

 Her insanın fıtratında merhamet vardır. Kimi kalbinin merkezine koyar kimi merkeze yerleştirdiğinin etrafına. Yanık bir gönlün türküsü merhamet sahibi her insanın bam teline dokunur.

Son bir kez dönüp arkama baktığım diyara çok türkü söyledim. Her şeyimi bıraktığım yerden sonra hiçbir şeyim olmayan yerde nefes almak başlarda sudan çıkmış balık gibi hissettirdi. Kalbim kafese konulmuş güvercin gibi bir anda yerinden fırlayacakmışçasına atardı. Bundan başka bir yaşamın olmadığını düşünürdüm. Çünkü şimdiye kadar tanıdığım en yabancı haldi bu.

Her şeyi bilinmezliklerle örülü bir sarmaşıktı bu yaban el. Burada yaşamayı öğrenememiş, sadece alışmıştım. Şehir hayatına geçmek için epey bir çaba sarf ettikten sonra yorgunluk ve ümitsizlik kapımda bekleyen iki bekçi idi. Ümidim yoruldukça bedenim daha da yorgun ve bitkin oluyordu. Hayatımı idame edecek bir mesleğim varken çocuklarım okula, kocam işe derken kendime bir rutin tutturmuştum. Bu rutinin içinde bazen hastalık yakalasa her şey birkaç günlüğüne karmakarışık olurdu. Şimdi bu kadar karmaşa nasıl düzelecekti. Biri hayatımı alıp kör düğüm yapıp elime verdi sanki. Çok bilinmeyenli denklem gibiydi. Eşitliğin hangi tarafına neyi koysam hep eksik ve yarımdı. Bir türlü sonuca varamıyordum. Bilmediğim diyarda sorgulanacak çok şeyim vardı.

Her ay el eline bakmanın ezici yükünün altında gidip imza atıyordum. O imza ile elimdeki banka kartında aylık geçimim için bir miktar para olurdu. Onu bir ay yetirebilmek için para çekerken 2,60 Euro kesinti yapmayacak banka arardım. İmza atacağım yerde uzun uzun sıra oluşurdu. Halinden, duruşundan kendim gibi olanı çabuk tanırdım.  Selamlaşıp tanışırken aynı düğümden yana dertli olduğumuzu hemen anlardık. Çok konuşmak gerekmezdi. Boğazımızda düğümlenen cümleler yeterdi her şeyi anlamaya ve anlatmaya.

Yine imzamı atıp yoluma giderken kafamda cevapsız sorular ile şehrin en işlek caddelerinin birinden geçiyordum. Sahil yoluna varmadan vitrin camlarını izlemek iyi gelirdi. Çikolataların vitrindeki sunumları cezbediyordu. Çikolata pek çok insanın keyifle yediği özel bir lezzet olmasının yanında çeşitleri göz doyuruyor. Bu vitrin baştan sona çikolatadan yapılmış ayakkabılar ile en dikkat çekeni idi. Memleketimde her şeyin fazlasını görmeye alışkındım. Oysa burada peşi sıra gelen dükkânların vitrinlerinin farklı olması olması bana ilginç gelirdi. Devamını arıyordu gözlerim. Çeşit çeşit modellerle yapılmış ayakkabıdan çikolataların devamı gelsin istiyordum. Bu kadarı bile mutlu etmeye yetiyordu. Her defasında önünden geçtiğim bu dükkâna girmeye bir türlü cesaretim yoktu. Gerek yetersiz kalan dilim, gerekse yabancısı olduğum bu diyarda göreceğim karşılığı bilemediğimden elim kapıya varmıyordu.

Yine böyle bir günde bu dükkânın önünden geçtim. Ayakkabıları incelerken içeriden birinin gülümsediğini fark ettim. Çekingen bir tavırla konuşmakta zorluk çekmeme rağmen vitrini işaret ederek “Fotoğraf çekebilir miyim?” diye sordum. Bana gülümseyen kadın başta anlamadı. “Neyin fotoğrafı?” diye sordu. Daha bir kızararak konuşmak yerine vitrini işaret ettim. Ben sesli cümleler kurduğumu sanıyorum ama içime içime konuştuğumdan artık el kol hareketlerim dilimden daha çok şey anlatmaya başlamıştı. Satıcı kadın yüzüne yayılan tatlı bir gülümseme ile “Tabii, tabii” deyince kendimi ifade edebilmenin huzurunu yaşayanlar anlayacaktır. O kadar zor bir durum ki ne istediğini anlatamamak. Sadece içinden uzun uzun cümleler kurup dudaklarını kıpırdatmadan kendini anlatmaya çalışmak. 

Yer yön bilmediğim gibi yaşamın bana neler kazandıracağını bilemezdim. Bu kadar zorluğa rağmen öğrenmem gereken yeni şeyleri keşfediyordum. Artık yaş kemale erdi, çocuklarım büyüdü; onların hayatlarındaki değişimler ile ilgileneceğimi sandığım yaşlarda hayat bana yepyeni ufuklar kazandırıyordu. Dil öğrenmek bunlardan biriydi mesela.  Yabancısı olduğum bu yerde sevgi dilinin binlerce kelime ile anlatamayacağım hissiyatımı kolayca anlattığını yaşayarak tecrübe etmiştim. Dünyanın neresinde olursa olsun tatlı bir tebessümün sevgi ile uzatılan bir elin ne demek olduğunu sanırım herkes bilir.

*Sevgi dilinin çikolata ayakkabıları

Derya Hekim

Ekmek / Adem Yağmur

Evdeki sessizliği pencerenin önündeki minik serçeler bozuyordu. Sofradaki ekmek kırıntılarını, bayat ekmek parçalarını pencerenin dış tarafına bırakırdı. Bunları gören kuşlar her gün uğrar, nasiplerine düşeni alırdı. Ürkek adımlarla etrafı gözetleyerek gelen kuşlar hızla, yiyebilecek kadarını yer, büyükçe bir parçayı da ağızlarında götürürdü.

Gittikleri yeri bilmiyordu ama yavruları olsa gerek der, her defasında pencere kenarına biraz daha fazla ekmek bırakırdı.


Eve giderken sokağın başındaki bakkaldan öğle yemeği için bir şeyler aldı. Ne zaman yemek hazırlamaya başlasa içini bir hüzün kaplıyor. Burak olmasa yemek de yemeyecek ya. Sofrada bazen duygulanıyor, torununa hissettirmeden peçeteyle gözyaşlarını siliyor. Evinin direği, yiğidi bu dünyaya veda edeli on yedi yıl olmuştu. ‘’Ellerine sağlık hanım! sözünü duymayalı tam on yedi yıl.


Bereket, huzurun bir parçasıydı, eşyaların gülen yüzleri vardı. Ayna bir başkaydı, kapının zilinden her gün yeni besteler geliyordu. Şimdi hepsi suskun, hepsi üzgündü. Gelini ve oğlu çalıştığı için, hafta içi her sabah torunu Burak gelir, evdeki sessizliği o bozardı. Hafta sonu o da yoktu.

Sabahları güneş doğmadan ve ikindi vakti balkonda sandalyesinde oturur, bir bardak çayın yalnızlığına sığınırdı. Balkon küçük bir bahçe gibiydi; güller, karanfiller, şebboylar hatta bodur bir limon ağacı bile vardı. Çiçeklere konan serçelerin şarkılarını dinleyerek, toprak kokulu köyünün özlemini yatıştırıyordu.


En son, trenle gitmişti köyüne. Köprülüden gelen tren üç günde bir, sabah saat 6:00’da buradan geçerdi.
Uzun bir aradan sonra ziyaret ettiği ata yadigârı evleri yıkılmaya yüz tutmuştu. Her gelişinde evlerinin bir yerini, gücünün yettiğince onarmaya çalışır. Ben hayattayken yıkıldığını görmeyeyim yoksa, yoksa…

Yine istasyonun yolunu tutmuştu. Hava biraz serindi. Gökyüzünü bir bahar güneşi aydınlatmaya başlamış, birazdan o da durağa misafir olacaktı. Büyük bir gürültüyle homurdanarak yaklaşan kara trenin uzaklardan duyulan sesiyle herkes raylara yaklaştı. O, en son binmek, doğduğu büyüdüğü bu köye iyice bakmak istiyor zira buraları bir daha görme imkânı olmayabilirdi. Annesinin ‘’Kızım seni kaçırırlar.’’ sözünden dolayı çocukken gelemezdi bu küçük istasyona. Şimdi ise ana-babasını toprağına bıraktığı bu köyden kaçarcasına uzaklaşıyordu. Biraz daha vakit geçirsem, şu taş duvarlara, geçmişime biraz daha baksam…


Köy artık tepelerin arkasında kalmıştı lakin buraların havasını solumak mazide ki tatları hissetmesini sağlıyordu.

Yataklı bir kompartımanda yer bulabilmişti. İki erkek, bir kadın ve üç tane de çocuk vardı. Selam vererek kadının yanına oturdu. Kısık bir sesle selamını alan kadının konuşmak istemediği her halinden belliydi. Tren sarsılarak hareket etti. İçeride trenin sesinden başka bir ses yoktu. İstemsizce göz göze gelmelerin sıkıcı atmosferi içerisinde yolculuk devam ediyordu. Sessizliği ara sıra çocuklar bozsa da babalarının kaş göz işaretleriyle onlarda tekrar suskunluğa gömülüyordu.


Yerinden kalktı, pencereye yaklaşmak istedi ama karşılıklı oturan iki erkek ve arada ki masa, onun pencereye ulaşmasına engel oldu. O da daracık koridora yöneldi, ellerini pencereden olabildiğince dışarıya uzattı. Köyünün hızla uzaklaşan manzarasından birkaç parça koparmaya çalıştı.

Avuçlarında biriktirdiklerini rüzgârlara bıraktı. Herkesten aldığımı yine herkese, belki eksiğiyle iade ediyordum diye düşündü.


Balkonda yine kahvaltı masasını hazırlıyordu. Birazdan Burak burada olurdu. Masaya bir tabak bayat ekmek kırıntıları bıraktı.

Babasının her yıl tarladan elde ettiği buğdaylardan bir çuvalını kuşlara yem olarak ayırmasını o zamanlar anlayamamıştı. Babasından miras kalan bu hatırayı şimdi bu küçük balkonda canlı tutmaya çalışıyordu. Bir gün, baba niye kuşlara yiyecek atıyorsun diye sormuştu. Babası bir süre sessiz kaldı, derin bir nefesten sonra ‘’Kuşlara, ekmek bırakanlar giderse buradan, kuşlarda kalmaz gider, gelmezler bir daha’’ sözü hâlâ kulaklarında.


Atımızın, ineğimizin, eşeğimizin bir adı, hatırı, değeri vardı; Rüzgâr, Sarıkız, Karagöz. Onlar taşıyamadığımız yüklerimize dayanak, ırak yerlere yoldaş, katığımıza aş olurdu. Annem bizim sarıkızı sağarken hep türkü söyler karnını sıvazlardı. Babam, Rüzgâr’a kaşağı ile masaj yapar, yelelerini tarar ona “Oğlum” derdi ama oğullarına hiç hayvan demezdi. Zil çalınca kendi kendine konuştuğunu fark etti. Kim o! demeden kapıyı açtı. Hafta içi her sabah bu saatlerde aynı işi yapıyordu.

Anneciğim, Burak sana emanet ben geç kaldım. Tamam kızım, sen işine bak. Geliver, gurban olduğum diyerek torununun yanağından bir öpücük aldı. Babaannesinin kucağına gelirken her iki yanaktan öpücük vermeye alışmıştı. Burak, Nenee! ben acıktım dedi. Ben de kahvaltımı yapmadım seni bekledim guzuuum dedi.
Yemek yerken balkonun korkuluğuna gelen kuşlar için ekmek parçaları attı. Her sabah bu manzaraya şahit olan Burak, Babaanne bu kuşlar senin mi? diye sordu. Ne diyeceğini bilemedi. Kısa bir sessizlikten sonra, zor da olsa dudaklarından bir Evet cevabı çıktı. Nenee! bu kuşlar benim olsun mu? Hadi bakalım ekmekleri sen at ki bu kuşlar bundan sonra senin olsun dedi.

Adem Yağmur

At Nalı / Alpen Nur

Torosların yükseklerinde bir yörük çadırında başladı hikayem. Herkes şehre inerken ben kaldım Toros yaylalarında. “Şehir, midesinden tutsaklanan insanların paraya baş eğmesidir” derdi babam. Bir de “ insanın şifası da belası da insandadır.” derdi. Ne para derdim oldu ne de insanda şifa arayışım. Benim şifam da servetim de bu dağların süsü. Ağacı, suyu, havası…
Kilometrelerce uzakları görebilmek farklı bir his. Etrafta ne bir ev ne farklı bir insan yapısı… Şehirli insanlara göre fantastik ama kimine göre de sıkıcı bir hayat… Biricik eğlence; ertaftaki ağaçlarla, hayvanlarla kurulan hayattan ibaret… Dış dünyaya ait tek varlık, uçaklar…
Öyle anlar olurdu ki bazen yüksekçe bir kayanın üzerine oturur, keçileri yayarken bir uçak geçer ve ben hayallere dalardım. İçindeki insan hikayelerini düşünürdüm. Onca kişi farklı farklı umutlara uçuyor olmalıydılar. Kimbilir belki de kimisi de kederli bir acının üzerine gidiyordur. Ben şehrin ve insanların getirdiği dertlerden azadeydim. Ne dedikodu yapıyor ne dedikodum yapılıyor, ne iftiraya uğruyor ne iftira atıyordum ve ne de insanlardan zulüm görüyor ya da zulm ediyordum.
Tam üzerimden bir uçak geçerken bazen ayağa kalkar, bir elimi alnıma gölgeler, diğeriyle uçaktakileri selamlardım. Beni görmediklerini bile bile böyle yapmam, belki insanlara hasretimdendi. Ama ayda bir ihtiyaçlar için ilçeye inip kalabalıkların birbirine ne kadar yabancı olduğunu görünce dağdaki dostlarımın yanına heyecanla dönüyordum.
Zamanla tavşanlar bile bana alıştılar, korkmadan çevremde dolaşabiliyorlardı. Hayvanların yalaklarına taşıdığım su, kaç hayvan çeşidine hayat oluyordu ben de sayamıyordum. Keçilerim suya doyduklarında, diğer yabani hayvanlar da nasiplensin diye tekneleri susuz bırakmıyordum. Torosların zirvelerinden ötedeki tepelerin iki dudağı arasından gözüken denizi bana hep eski mezarlık gibi geliyor. Sahile yakın binlerce yıl önce yapılmış harabe kalıntıları, toplumların toplu mezarlığı gibi.
Kimler gelmiş kimler geçmiş ama kimi zalim, kimi mazlum olarak huzurda bekliyorlar şimdi. Yazın bu yaylaların havası, suyu bende müthiş bir duygu oluşturuyordu. Lakin ulaşılmaz heybetli zirveler, aşılmaz geçitler beni biraz eziyor haddimi de bildiriyordu. Bu dağlarda yazları, neşemin bozlak sesi yankılanırken kışları, eteklerdeki orman köyümüze dönerdik. Kışın, birkaç evden oluşan köyde geçen zaman da daha ufuksuz bir yalnızlıkla örülürdü.
Şehrin sorunlarından azade, yalnızca karım ve kızımla süslü sakin, sessiz bir hayat… Eşimin hastalanmasından sonra başka çocuğumuz da olmadı. Kızımın ilçedeki yatılı bölge okuluna gitmesiyle de bütün kış, karı- koca başbaşa bir hayat… Başbaşa bir sessizlik dense daha doğru olur. Belki şehirlilere göre baş başa huzurdu bizimkisi. Öyleydi de… Birbirimizin yarısıydık eşimle. Beni günahımla sevabımla, üstüme sinen keçi kokumla seviyordu keza ben de onu…
*
Her şey kızımın, ilköğretimi bitirip liseye gitme isteğiyle başladı. Her ne kadar ben sakin hayatımdan memnunsam da yaşadığımız bu hayat, kadınlar için zor bir hayattı. Kızımın bu dağlara mahkum olmasını da istemiyordum. Eşimin de bastırmasıyla kızımın isteğini onayladım ama nasıl olacaktı? Hadi ilköğretimi parasız yatılıda okudu. Bundan sonrasını nasıl edecektik? Aklıma ilk gelen çocukluk arkadaşım Nalbur Nusret oldu. O, bu dağlarda çile gördü şehre indi. Allah da rızkını oradan verdi. İlçeye her indiğimde uğrarım yanına, bir çayını içerim.

İlçeye iner inmez vardım Nusret’in yanına. “Böyleyken böyle dedim, sen yılladır buralardasın bir yol göster bana.” Nusret her zamanki gibi serin. Gelen müşterisiyle ilgilenirken, “kolay, kolay hallederiz” dedi. Günlerdir içime oturan çaresizlik, tuz yalayıp sulağa ulaşmış keçi neşesine döndü. Bir baba için kolay mı ergen bir kızını şehrin keşmekeşinde yalnız bırakmak! Köyde kalsa kapıya kısmetlileri dayanacak. Kızımı şehirde yalnız bırakmak içimi yeyip bitiriyordu. Ortalık sakinleyince iki çay söyledi Nalbur Nusret.
-Kolayı var ortak. Burada lise talebeleri için özel bir yurt var. Ben ilgilenenleri tanıyorum. Şuradaki
liseye kaydını yaptırdıktan sonra okula da yakın yurt. Gözün arkada kalmaz hem. Çocuklara kendi çocukları gibi göz kulak oluyorlar. Yurda giriş çıkış saatlerine dikkat ediyorlar. Vallahi senden çok dikkat ediyorlar. Parayı da dert etme, ben burs da ayarlarım. Sen de verebildiğin kadarıyla üç beş verirsin.
Bir anda içimde, Torosların ilkbahar çiçeklerinin hepsi birden açtı. Kızımı okuluna yurduna yerleştirip zirvedeki kıl çadırıma döndüğümde içimde açık gökyüzü genişliğinde bir huzur vardı. Ne ki böyle mutluluk zamanlarında, hep içimin bir kenarına kılçık gibi bir vesvese yapışır ve “yok öyle dertsiz baş, başına gelecekleri bekle” diye seslenirdi. Yine öyle bir ses ama ben bu huzurla onu duymak istemiyordum. Bülbül bahçesinde karga sesi gibi bir hal…
O gece kıl çadırın önündeki ateşin başında yemeğimizi yedikten sonra çaylarımızı içiyorduk. Sakin ayazlı bir gece, sonbaharın ilk üfültüsü dalgalanıyor karanlıkta. İçerden şeker almak için elimdeki sopayı bırakmadan çadıra girdim. Çıkarken sopanın ucu çadır kapısının üstündeki at nalına takıldı. Nal yere şangırtıyla düşünce karım ürperdi “eyvah” diye çığlığı bastı.
-Ne oldu Meriç, bu ne hal?
-Bilmez misin nalın düşmesi uğursuzluktur başımıza bir şey gelecek!
-Ağzını hayra aç Meriç. Bak kızımızı da okuluna yerleştirdik. Şimdi vesvese edip de içimizi karartma.
Sustu Meriç. Yalnız içime şüphe zehrini bırakmıştı bir kere. Belki at nalının düşmesinden değil ama eşimin hisleri kuvvetli olmalıydı ki ne zaman böyle dese o akıbeti yaşıyorduk. Her şey yoluna girmişken nasıl bir şey olabilir ki? Burada olan nedir ki? Çok çok keçi kayadan düşer ayağı kırılır. O da sorun değil keser yeriz. Keçileri yükseklere sürüyorum o gün. Gökyüzünde pamuksu bulutlar. Kızıyorum karıma. Ahmaklık işte, bunları dillendirip insana vesvese vermenin ne manası var.
“Hem başımıza her şey geldi. Daha ne olacak ki?”
Köyde yağmura yakalanınca ağaç altına sığınan ana-babamı yıldırım çarpalı daha kaç sene oldu ki? Hem anne- babamdan sonra mal davası yüzünden kardeşlerim birbirini vurdu. Kötülük daha çok insandan insana gelir. Bu yaylaların hırsızı yok, arsızı yok! Biz yaşayacağımız acıları felaketleri yaşadık zaten. Daha ne olacak ki? Yağmur yağınca, ağaç altına sığınmayız oluverir. Kardeşlerim ölünce iyi ki bana ait olanları yetim yeğenlerime verip çekildim kıl çadırıma. Kara kış bastırıncaya kadar inmem zaten köye.
Şehirlinin yağını peynirini üretiriz ama dağlı diye aşağılanırız hep. Bizi bize bir işe yaramayan sigara izmariti gibi hissettirirler. Bunlar da musibetin tuzu biberi. Hani elimde üç beş keçiden başka neyim var? Kimsenin ahını da almadım. İnsanlardan uzak olmanın en büyük faydası da bu belki. Kimsenin hakkına girmiyor, ahını almıyorsun. Ahı alınan biri varsa o da biz oluyoruz. Ayda beş on kilo peynir, beş on kilo yağ götürüyorum ilçe pazarına. Onun da kimisi borca gidiyor geri dönmüyor.
Ne ki at nalının akıbet çağrışımı kılçık gibi içimde duruyor. Yok yok, engerek yılanı gibi bir şey yüreğimin orta yerinde kıvrılıyor. Gururuna düşkün namuslu adamlar, bahtsızlıklarını düşünerek zevk alırmış hayattan, derler. Benimki belki de öyle bir hal.
İçimden bunlar geçerken dilimde de; “yaşanacak acıları yaşadık, daha ne olacak ki?” Bu sözü söylerken de ürperiyorum aslında. Yine bir uçak geçiyor üstümüzden. Kim bilir gökte uçan uçaktakilerin bilemediğimiz ne acıklı hikayeleri acıları?
Sürümü kurt telef etti, aç kaldım. Evim yandı açıkta kaldım. Kimi zaman Pazar edip dönerken paramı pulumu erzağımı çaldılar, zulmettiler. Başkalarına göre yabani bir şey olamamış bir dağlıyım. Ancak iç huzurum var. Kimseye zulmetmedim. Büyük mahkemeye bile hazırım.
“Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olacak ki?” Kayalıkların tepesindeki iki köknar ağacı birbirine sokulmuş sanki benim sırrımı konuşuyor. Tavşanlar etrafımdan daha tedirgin geçiyor. Alaca keçi yüksek bir yere çıkmış, iç sesimi duymuş gibi öylece bana bakıyor.
O gün, keçileri toparlayıp obaya dönerken dalgındım. Bir anda elimdeki değneğe takıldım ve kayalıklardan aşağı saman balyası gibi gürp diye düştüm. Ayağımda dayanılmaz bir acı… Dedim at nalının mesajı bu olsa gerek. Ayağa kalkacak oldum. Yere basamadım. Ayağım kırılmıştı. Köpeğim yanımda kıvranıyordu. Alışıldığı üzere keçiler çadıra doğru uzaklaştılar. Hisli hayvan köpeğim. O da hayvanların peşinden…
Keçiler çadıra bensiz vardığında telaşlanmış karım. İçime doğduydu bir şey oldu diye dizlerine vurmuş. Düşmüş köpeğin peşine. Yanıma geldiğinde akşam olmak üzereydi… Eşeğin üzerine iki büklüm abanarak çadıra gelebildim. O kırıkla şehre inemedim. Zor da olsa köye yayladan köye inmiştik mecburen. Kış da soğuk nefesini hissettirmişti zaten. Ayağımı sopalarla sabitledim, bir nevi alçıya aldım yani. İki ay davara çıkamadım uzaklara. Etrafın yeşiliyle yetindi keçiler. Dayandım keçi sütüne . Üçüncü ayda yürümeye başladım. Ama çok zormuş. Bir daha; “Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olsun ki” deyip Allah’a hoş varmayacak lafları mırıldanmamalıyım.
O eve girerken yine kapının üzerindeki at nalına ilişti gözüm. Karım ahırda keçileri yemliyor. Vesvese veren bu naldan kurtulma isteği kırbaçlıyor beni. Nalı çivisinden çıkardım. Kayalıklara varıp savurdum aşağı doğru. Akşam öncesi kapı önündeki ocağı yakmaya hazırlanırken fark etti karım nalın olmadığını.
“Eyvah nal kökünden gitmiş” diye ünledi yine.
Ben bir şeyden haberim yokmuş gibi acemi bir şaşkınlıkla, “ya, çok da şey etme rüzgardan düşmüş bir hayvanın ayağına dolanıp kaybolmuştur” diye geçiştirmeye çalıştım.

Karım bu kez daha telaşlı.
-O daha kötü, dedi. Nalın düşmesi bir yana bir de kaybolmuşsa daha büyük belaya işarettir.
-Ya Meriç şu vesveseleri çıkar artık aklından. Asıl sen böyle yapınca bela kuşu gelip konuyor başımıza.
*
Ayağım kuvvetini bulunca birikmiş ihtiyaçlar ve kızımı ziyaret etmek için karımla şehre indik. Kızım bambaşka biri olmuştu sanki.
-Baba herkesin telefonu var. Biz de telefon alsak. Bak ayağın kırılmış ve ben sizden aylardır haber bile alamadım. Telefonun olsa belki buradan ambulans bile çağırırdın.
Yine Nalbur Nusret’e vardım. Anlattım durumu.
-Yahu dedi, telefonsuz olur mu? Başına bir iş gelse kimsenin haberi olmaz. Esas sana lazım. İkinci elden tuşlu bir telefon aldım kendime. Nusret, kızıma daha farklı bir telefon beğendi. Dokunmalıymış. Biraz borçla hallettik. O günden sonra, kızımızın sesi her akşam yankılandı yayla çadırının içinde. Yalnız, yine nal meselesi bir kıymık gibi içimin bir yerlerinde… Karım, nal da nal deyip durmuş, ilçeye geldiğimizde yeni bir nal tedarik etmeyi ihmal etmemişti.
Kış geldi geçti. ilkbaharın nefesi kışın soğuklarını kovdu. İçimdeki nal tedirginliğini kovamadı. Kış boyunca ha şu oldu ha bu olacak diye tedirgin yaşadım. Bunun batıl bir inanış olduğunu bilsem de karımın böyle söyleyince hep bir musibet yaşamamız, beni tedirgin ediyordu. İlkbaharla beraber yaylaya çıktık yine. Keçilerin peşinde koştururken aklımdaki bela beklentisi.. yine dilime o uğursuz cümle dolanıyor her yerde.
“Yaşanacak acıları yaşadım daha ne olabilir ki” Şeytan kovar gibi kovuyorum aklımdaki vesveseyi.
az başında şehre indiğimde bu kez kızımla döndüm. Takdir almış. Büyümüş, serpilmiş. Pek bir
durulmuş. Kitapları yanında. Namaz felan da kılıyor. Yaylaları, keçileri de pek özlemiş. Toprağın cümle süsü arzı endam eylemiş. Gökyüzü açık, kuşların ötüşü kıvamında, keçiler otlaklara doyuyor, biz mutluyuz. Ama içimdeki kıymık hala batıyor.
Temmuz sonuna doğru jandarmalar geldi yaylaya. Meriç’in yüreği hop etti, elini göğsüne bastırdı. Bu alışıldık bir hal değildi. İçimde bir şeyler cızz etti. Dizlerimin bağı çözüldü. Kötü bir şeyler olmuş olmalıydı! Kıymık canımı kanatmaya durdu. Jandarma kumandanının hali zaten iyi bir haber getirmediğini gösteriyordu. Yaba gibi eli telsizi sıkıca kavramış, iri gözlerini daha bir belerterek tok sesiyle sordu:
-Eyüp Duru sen misin?
Omuzlarım düştü bir an. Göz ucuyla karıma baktım. Elini göğsüne bastırmış hâlâ öylece kımıltısız duruyordu. Eliyle askerlere işaret etti jandarma komutanı. Askerler çadırın içine daldı. Komutan elindeki kağıdı göstererek:

  • Savcılığın arama ve gözaltı emri var?

-Niye ki kumandan Bey?
-Niyesini bilirsin sen! İşin detayını savcıdan öğrenirsin.

  • Nedir kumandanım adam mı öldürdük, ne yaptık? Bildiğim bir şey yok! Ben dağ başında yalnız yaşayan bir adamım.
    -Baylok yüklemişsin
    Yüzümde keskin bıçak soğukluğu…
  • Ne bayloğu ne yüklemesi kumandan! Ben ayda bir peynirimi, yağımı eşeğime yükler ilçeye inerim. Başkaca da bir yüküm olmaz!
    -Hep böyle söylersiniz zaten, diye sokurdandı komutan.
    -Telefonunu ver bakayım.
    -Hemen de tuşlusunu verirsiniz. Diğeri nerede?
    -Yok kumandanım, bundan başka telefonum yok benim.
    Ellerime kelepçeyi vurduklarında içimden bir şeyler koptu. Kızım ve eşim bu dağ başında yalnız kalamazlardı.
    -Meriç, dedim. Gece yalnız kalamazsınız. Kızım davarın peşinden gelir gelmez karşı obaya, gidin. Gecikirsem de köye dönün.
    Meriç, cansız ceset. Gözlerinin ışığı yitmiş. Pembeliklerinin üzerine morumsu bir renk yürümüş. Kermeleri seğiriyor… Başını sallarken gözlerinden yaşlar pıt pıt düştü.
    Kuşlar dönüyordu ufukta. Kuşlar ve dağlar birbirine sevdalılar. Bir de ben. Ne ki ayrılıyordum. Jandarma minibüsünde ellerim kelepçeli Torosları inerken içimde bozlak bir ağıt… Minibüsün radyosunda bir türkü:
    Eyübün derdi dert midir
    Ben ondan besbeter çektim
    Aman aman aman aman

“Bu dertli baş, daha neler görecek kimbilir? Bir daha da, daha ne olacak ki demeyeceğim. Sahi yahu, bu baylog da ne ola ki? Böyle ite kaka kelepçeleyip aldıklarına göre uğursuz at nalı olsa gerek herhal! Lakin o da kaçakçılığa girmez ki! Bakalım daha ne olacak?!”

Alpen Nur

Yük(sük) / İ. Murat Öner

Ayıran ve kavuşturan nehir’e….

“Gelince ben seni kaldırırım” dedi Nevin annesinin endişeli yüzüne bakarak. “Merak etme canım. Sen git yat.” Bu uzun ve sıcak yaz gününün sonundaki karanlık ona bunu söyletmişti. Alışkındı aslında babasının uzun yolculuk serüvenlerine. Anadolu’nun bir köşesinden diğer köşesine savrulur dururdu babası. “Kamyoncunun işi belli mi olur Nevin’im. Beni merak edip durmayın.” Odadaki tek lambanın ışığının altında annesi, kızının çeyizi için çalışıyordu. Nişanlı kızı, yakında dünya evine girecekti. Kendi gibi güzel bir insanla karşılaştırmıştı Yaradan. Duaları hep böyleydi. Şimdilik endişeliydi. Koca yürekli adam hala eve gelmemişti. İçinin çırpınışlarını kızına hissettirmek istemiyordu. Yakında tekrar gidecekti okuluna Nevin. Köy öğretmeni Nevin, köyüne gelmişti. Canım Nevin’im, güzel kızım!

Hasna anne gözlüklerinin üstünden kızını süzdü. Pencereden dışarı bakıyordu Nevin. Yüzündeki ‘tasalanma annecim’ gülümsemesini hemen fark etti. Göz göze geldiler. Nevin bakışlarını kaçırıp ocakta fokurdayan demliğe doğru yürümeye koyuldu. “Annecim, çayını tazeliyorum.”

Nevin hayali olan öğretmenliğe sanki bir gecede geçmişti. Köydeki hayali öğrencilerinden, ki genellikle minnoş kediler ve minik köpekler okulculuktan en çok nasibini alanlar idi, gerçek öğrencilerine kavuşmuştu. Ankara’daki mezuniyetinde boyunlarına atlamış, gözlerini, yüzlerini öpmüştü. Ah be kızım utandırma beni böyle milletin içinde. Tam 20 yıl sonra büyük bir sürpriz yaparak gelmişti Nevin annesinin kollarına. Başka çocukları da olmadı zaten. Kamyoncu Ahmet ve Hasna annenin tek evladı. Hemen oracıkta Metinle, müstakbel eşiyle, tanıştırmıştı onları.

Nevin annesinin çayını tazelerken bir yandan da duvar takviminde yuvarlak içine alınmış Ağustos’un beşine baktı. Neyse daha üç hafta var gitmeme. Ayrılmanın acısı, kavuşmanın sevincini elinden alıyordu. Hayat işte. Evinden ayrılır ayrılmaz annesini ve babasını özlüyordu Nevin, ama öğrencilerini düşündükçe heyecandan nefesi kesilecek gibi oluyordu.

Hasan şimdi ne yapıyordur acaba, Esma, Kerim, Seniha… Ya Mehmet, afacan Mehmet. Başlarını okşamayı, onlarla konuşmayı özlemişti yaz boyunca. Kışın sınıfta kestane pişirmeyi özlemişti. Her burnu akan, öğretmenlerinin elinden papatya çayı içmek için sıraya girerdi kışın soğuğunda.

Bir an annesinin hünerli parmaklarına gözü takıldı Nevin’in. Sanki bütün endişesini, korkusunu ilmek ilmek beyaz beze dokuyordu. Elleri titrekti. Nevin, annesinin iç sesinin de aynı titreklikte olduğundan emindi. Hasna anne sessizdi, ama bu sessizlik Nevin’in kulaklarında uğulduyordu. Ah anne bu kadar endişelenmesen, n’olur? Babacım neredesin bu saatte?

“Aradığınız kişiye şu an ulaşıl….” Nevin telefonunu iç çekerek kapattı. Belki bu yirminci denemesi idi. Gecenin karanlığında incir ağacının altında oturduğu yerden masaya kapandı. Kafasını kaldırınca annesinin oturma odasının penceresinden merakla ona doğru baktığını gördü. Elini annesine sallayarak ayağa kalktı ve evin giriş kapısına doğru yürüdü. Hasna anne kızını oturma odasının kapısında karşıladı. “Var mı bir haber kızım?” “Annecim telefon hala kapalı. Babamı biliyorsun. Telefonla arası hiç yoktur. Merak etme.” Yaşlı kadın sendeleyerek saatlerdir oturduğu yere gidip yığıldı. Nevin, aceleyle hiçbir şey sormadan annesine bir bardak su uzattı. “Bahtiyar ol yavrum.” Bir an Nevin’in gözü yere yuvarlanmış yüksüğe takıldı. Annesinin kucağından düşmüş olacağını düşündü. Gözleri iyice zayıflayan Hasna anne, iğnenin şerrinden yüksükle korunuyordu.

Saatler sonra köyün tek camisinden sabah ezanının sesi yükselirken yaşlı kadın seccadesinde dua ediyordu. Gözleri kapalı, elleri yüzünün üzerinde. Nevin annesinin bu duruşuna çok alışkındı. Uzaklarda iken ne zaman annesini hatırlasa, hep bu hali gelirdi gözünün önüne. Gecenin karanlığında dua ile sağa sola sallanan beyaz yaşmaklı bir baş. Bir de tespih tanelerinin şıkırtıları. “Nevin, Nevin kızım.” Nevin yarı uyku mahmurluğuyla irkildi. “Baban mı geldi? Bir motor sesi geliyor.” Nevin dışarıya attı kendini. Sabah alacakaranlığıyla karşısındaydı. Hızlı adımlarla bahçe kapısından dışarı çıktı. Evet gelen babası idi. Sevincinden ağlamamak için ellerini ağzına kapatmıştı. Evden dışarı çıkmakta olan annesini görünce gülerek el salladı. Annesi şükür içerisinde ellerini yüzüne ovuşturup duruyordu.

Ahmet amca kamyondan inerken suçlu suçlu kızına ve eşine baktı. “Niçin bu saatte ayaktasınız? Hiç yatmadınız mı?” Telefonunu nasıl kaybettiğini, şehirde anlaşılmaz büyük bir kargaşa olduğunu, defalarca polis tarafından durdurulduğunu anlattı. Aklına bir yerde durup telefon etmek geldiğini ama buna fırsat bulamadığını söyledi yorgun gözlerle ona bakan kızına ve eşine. Aslında Nevin ve Hasna anne koca yürekli insana sağ salim kavuşmanın verdiği rahatlıkla şehirde ne olduğunu pek umursamadılar. Ne olabilirdi ki zaten?

Başını yastığa koyunca eşsiz bir sükunetle gözlerini kapattı Nevin öğretmen ve birkaç gün sonra olacak şeylerden habersiz uykuya daldı. Çok sevdiği okuluna ve öğrencilerine kavuşamayacaktı Nevin. Metini hiç kimse dünya gözüyle bir daha göremeyecekti. Hasna annenin vefat haberini gözü yaşlı babasından haftalar sonra binlerce kilometre uzakta alacaktı. Cebinde babasının kamyonundan kalan son parası ve annesinin yüksüğüyle bir nehir geçmiş olacaktı Nevin.

İ.Murat Öner

Can Sıkıntısından Kahrolduğum / Nüzhet Kuzey

Bu beni sarıp sarmalayan his can sıkıntısından daha öte bir şey. Biliyorum. Adım gibi biliyorum. Canımı çıkartmak isteyen bir can sıkıntısı can sıkıntısından daha başka bir şey. Biliyorum. Aynı duygu yıllar önce bir akşam vakti beni boğmaya çalışmıştı. O gün de günlüğüm “ölmediğim akşam” adında bir yazı yazmıştım. Bir kış gecesinin erken saatlerinde kıskıvrak yakalamıştı ve ben kendimi evime zor atmıştım. Vatan caddesi tarafından Migros’un otoparkında telaşlı adımlarla yürüyüp evime zor atmıştım ve ölmediğim bir akşam olmuştu. Hâlbuki o duygu beni öldürebilirdi.

Canımı sıkan bir şeyler var biliyorum. Olmaz olur mu? Ama bu hissin bu kadar kuvvetle beni felç edecek gibi güçlü olacak sebepler yok. Bu daha başka bir şey. İçimde göğsümü parçalayıp, yırtıp çıkmak isteyen başka bir varlık var gibi. Hapsolmuş ve bunalımdan bunalıma giren boğulan ve can havliyle dışarı çıkıp nefes almaya çalışan bir varlık. Sanki denizin dibinde nefesi kesilmiş, oksijeni bitmiş bir varlık. Nefes alması gereken acil. Yoksa ölecek. Bu nasıl bir duygu böyle. Bağırmak, feryat etmek isteyen bir ses. Haykırışlar, çığlıklar doya doya bağırmak isteyen içime hapsettiğim feryatlar. Ve durduk yere ağlama hissi sonra. Neden, niçin. Çözemiyorum. Delirmek, çıldırmak eşiğinde olmak böyle bir hal mi yoksa. Dün geceden beri yatakta dön dön dur…

Geçmişimi özlüyorum. Hem de nasıl. Hasret alev alev. Ben hasret yangınında kıpkırmızı kor. Geçmişi özlüyorum. Gelecek… Geleceğin gelmesi, gelecek hiç umurumda değil. Ölsem hiç gam yemem. O haldeyim. Gelecek olsun olmasın. Hiç önemi kalmadı daha fazla yaşamanın belki de.
Çay yaptım. Porselen demlikte. Bardağımı aldım. Kitabımı aldım. Defterimi aldım. Bahçeye çıktım. Bahçeyi seyre koyuldum. Kapalı bir eylül gökyüzü kül renginde. Hava nasılda aniden değişiverdi. Daha dün pırıl pırıl berrak mavisinde bir yaz gökyüzü… beyaz bulutlar maviliği daha da güzelleştirircesine akıp gidiyordu gökyüzü denizinden köpük köpük dalgaları andıran o bulutlar o engin mavilikte. Şimdi gri kül rengi bir kurşun yüklü gökyüzü. Mevsim ne de çabuk değişiverdi. Yaz nasılda sönüp bitiverdi.

Bahçede, sessizlik içinde feryat eden bir musikiyi dinler gibi eylülü dinliyorum. Eski gençlik yıllarımın sakin gecelerinde çalan kemanların acı feryatlarıyla dolu bir musiki gibi etrafa hüzünlü bir sükûnet havası üflüyor eylül. O rüzgârdan daha çok nefese benzeyen, ölmek üzere olan bir hastanın son kuvvetsiz nefeslerini andıran bir hafif fısıltıyla eylül nefesi… hafif hafif kımıldatıyor yaprakları serin serin bir hüzün. Ah eylül. Nereden geldin böyle aniden… Halbuki yaza daha yeni başlıyor gibiydik.

Ben bakışlarımda sonsuz bir bekleyişle oturmuşum, bahçeyi seyrediyorum engin bir sükûtu içmiş bir halde: sardunyalar son günlerde nasılda serpildi gelişti top top açtı kan kırmızı kadifelerin koyu kırmızısıyla, damla damla hayat fışkıran kan kırmızısıyla. Narçiçeğinin alev renkli parlak kırmızısıyla gittikçe yayılan camgüzeli. Şu maydanozlar ne canlı, ne diri bir yeşillikte. Naneler köpürüyor gibi hayat coşkusuyla yerden yeni yeni sürgünlerle fışkırıyor. Kuzu kulakları ne gümrah ışıltılı bir yeşille can dolu. Kahkaha çiçeği nasıl da sarıldı ardıç çalısına ve her sabah tiril tiril tazelikte o ağaççığın başını mor mor çiçeklerle taçlandırıyor. O cırtlak denilen çiçek en güzel turuncuyla kınalı sarı rengiyle yeşil yapraklar üstünde lambalar gibi yanıyor. Hatmiler uzadı da uzadı en güzel tazelikle etrafa göz göz bakıyor. Kasımpatı tekrar tomurcuklanıyor sarı sarı. Biberler son haftalarda yaşama arzusuyla her gün boy atıyorlar üstlerinde bembeyaz kar gibi nokta nokta çiçeklerle, alt dallarda salkım salkım sarkan yeşil kırmızı biberlerle. Biberiye iyice dallanıp gelişip serpildi. Ne kadar da keskin kokusu var. Elini değdirip şöyle bir okşayınca elden çıkmayan keskinlikte hayat dolu bir kokuyla biberiye. Keskin kokusuyla peppermintler. Semizotları, roka… Domateslerin üstü sarıçiçek yağmuru. Salatalıklar yeni yeni kollarla uzayıp gidiyor canlılık dolu. Akşamsefası ha açtı ha açmak üzere. Isırganlar yine diz boyu delişmen. Hindibalar ilkbahardaki gibi yine çoşmuşlar bahçenin her köşesinden. Biberlerin dibinden bir kök hardal bir bahar sarhoşluğunda…. Her şey nasıl da coşkuyla hayat dolu, capcanlı yemyeşil tiril tiril renk renk… her şey daha ilk gençliğinde taptaze dipdiri.

 Çiçeklerin yüzünde öğrencilerimi görüyorum. Ah eski günlerim. Eski eylüllerim. Cıvıl cıvıl hayat dolu cıvıl cıvıl okul avluları, şen gürültülerle koridorlar. Meraklı azimli bakışlarla kampüsleri dolduran üniversiteliler, delişmen delikanlı liseliler.. hayat dolu gelecek dolu taptaze capcanlı ümit dolu gençler. Bahar dalları gibi geleceğe uzanan… Çiçeklere bakınca öğrenciler canlanıyor gözümde…

Benim üstümde, içimde bu can sıkıntısı. Benim üstümde gel de canımı al ey melek diyen bir hüzün atlası. İçimde bastırılmış feryatlar figanlar, söndürülmüş volkanlar… Gel al. Gel de al canımı. Kurtar beni bu huzursuzluktan bu buhranlar anaforundan diyen bir sesle ben.

Nüzhet Kuzey

Anlatsam Roman Olur / Mavi

Nihayet günlerdir beklediği kargo kolisini taşıyan görevliyi  görmüştü camın kenarında pencereden sonbaharın eşsiz renk cümbüşünü izlerken. Üzerine aldığı ince morlu battaniyesini bir hışım koltuğun üzerine bıraktı. Merdivenlerden hızlıca indi. Görevli henüz zile basmak üzereydi ki O kapıyı açtı yüzünde kocaman bir gülümseme ile. Mümkün olsa sarılacaktı adama beklediğine kavuşturduğu için.  Görevli, kolinin içinde ne olduğundan habersiz sessizce bıraktı kapıya kargoyu ve ”Have a Great day.” deyip uzaklaştı.

Günlerdir demek az gelirdi bu beklenen için. Koliyi ağırlığına bakmadan kucaklayıp üst kata taşıdı. Salonun orta yerine bıraktı usulca. Gramofonda çalan Zara nasılda eşlik ediyordu bu ana…

Sen bir yerde ben bir yerde
Ayrı düştük aynı yerde
Senden önce bilmiyordum
Şimdi düştüm ben bu derde
Gurbet olmuş sıla olmuş
Ayrılık var var ya serdeAh şu eller eller eller
Gurbet eller yetti gayrı
Birbirini çok sevenler
Böyle durmaz ayrı ayrı

Fonda çalan türkü, salonun orta yerinde duran Türkiye’den gelen koli ve gözleri dolu dolu bu anı yaşayan genç bir kadın…

********   1 SENE ÖNCESİ  ********

Kız Tarafı

Anne ve babası zorunlu bir göç ile yurt dışına yerleşmişti. Kız çocukları için baba en yakın arkadaş, sırtını yasladığı dağ kısacası her şey demekti. O da tüm kız çocukları gibi babasına çok düşkündü. Yıllar olmuştu onlardan uzakta bir yaşamı devam ettirmeye çalışalı. Kaç kez yanlarına gitmek için vize başvurusu yapsa da her seferinde ret cevabı alarak geri dönmüştü evine olsun yine başvururum diyerek ama sonuncu aldığı cevap reddin reddiydi. Artık denemeyi bırak. Ailen orada ve biz sana vize vermeyeceğiz demişlerdi. Bu çöküş bambaşkaydı içinde. Hiçbir yere sığdıramadı bu hüznü. Neden diye sormak istedi ama kim duyacaktı ki sesini artık… Dışarıda üzüntüsünü dibine kadar yaşayıp eve dönmüştü. Döndüğünde iki yeğeni atladı boynuna. Yanında emanetlerdi onlar anneleriyle birlikte abisinden. Onlarda kendi gibi babalarından uzaktaydılar.

Madem ailemin yanı olmuyor bende onlara yakın bir yere giderim deyip gerekli işlemleri yapmaya karar verdi. Bu küçük yavruların gülen gözleri ona bambaşka umut kapısı aralamıştı.

Bir süre sonra hazırlıklarını tamamlayıp işlemleri hallolunca yeğenlerini ve yengesini de alıp varacağı duraktan bir önceki bekleme ülkesine varmaktı planları ama hayat onları bir kez daha sınayacaktı. Havaalanına geldiklerinde yengesini yani iki küçük yeğenlerinin annesini ülkede bırakmak zorunda kalmışlardı ve mecburen yollarına onsuz devam etmişlerdi. Tam 7 ay geldikleri bu ülkede birlikte kalmıştı yeğenleri ile. Onların hem anneleri hem babaları olmuştu halalık vazifesinin dışında. 7 ayın ardından vizeleri çıkan minik emanetlerini babalarının yanına yollama vakti gelmişti. En zor anlardan biriydi bu. Daha kendisi evlenmeden abisinin emanetlerine anne-baba olmuştu. Hep birlikte aktarma yapacakları ülkeye uçup oradan farklı uçaklarla bambaşka ülkelere gideceklerdi. Ayrılık anları… İkisini ayrı ayrı öptü, kokladı. Hem babalarına kavuşacakları için seviniyor hem de ailesinden tek yadigar bu iki yeğeninden ayrılacağı için hüzünleniyordu. Tarifsiz anlar dedikleri bu olsa gerekti.

Uçak kalkıp tek başına kalınca kendini hepten kimsesiz hissetti. Artık bu yolda tek başınaydı. Ne anne ne baba ne yeğenler ne bir eş. Tek başına zorlu bir yola çıkıyordu şimdi dilini hiç bilmediği ve ikinci vatanı belleyeceği  ülkeye gidiyordu. Hazırlıklarını tamamladı ve kendi uçak saatini beklemeye koyuldu.

Erkek Tarafı

Ailesinden epey uzakta çok sevdiği meslek uğruna yıllarını vermişti ama  O da bir gecede tüm geçmişini kaybedip geleceğini yeniden çizmek zorunda kalanlardan olmuştu. Mezun olup atamasının yapıldığı günlerde, heyecanla hayalini kurup yıllarını verdiği meslekten ayrılmak zorunda kalmıştı. Pes etmedi bu sefer Kaptanlık sertifikası alıp iki yıl boyunca ülke ülke dolaşıp kaptanlık görevini yaptı.  Ve nihayet kalıcı olmak istediği bir yer vardı ve oraya gitmek için tüm işlemlerini yapıp uçak saatini beklemeye koyuldu.

Uçak Toronto’ya indiğinde bir garip hissetti kendini. Artık 2. vatan diyecekti burası için. Kendisini nelerin beklediğini bilmeden işlemleri yapıp valizini aldı. Kalacağı mekana doğru hareket etti. Saat farkına alışmak, aileden uzaklık ve ne zaman kavuşacağını bilmemenin verdiği burukluk… Tüm bunları düşünürken tam üç günü tüketmişti bu kalabalık şehirde. Camdan bunları düşünürken havaalanına yaklaşmakta olup alçalmaya başlayan bir uçak ilişti gözüne. Kim bilir ne hikayelerle geliyor insanlar diye geçirdi aklından. Buğulanmaya yüz tutmuş gözlerini çevirdi gökyüzünden ve çayından bir yudum alıp Toronto’nun bu kalabalığından ziyade daha sakin bir şehre yerleşmek istediğini düşünmeye başladı. Düşünmekten ziyade böyle karar vermişti.Toronto’dan Ottawa’ya taşınacaktı ve oraya yerleşecekti.

Kız Tarafı

Uçağı Toronto havalimanına yaklaşmış ve alçalmaya başlamıştı. İniş gerçekleştiğinde derin bir nefes aldı, küçük oval camdan dışarıya baktı. Dilini hiç bilmediği, tanıdığı tek tük insanın olduğu yepyeni bir ülke. Tek başına tüm bu zorluğun ve daha başına gelebilecek her türlü zorluğu kolaylaştırması için Allah’a dua etti ve emniyet kemerini açtı. Uçaktan inip vize işlemlerini halledip valizini aldı ve havaalanından kalacağı mekana ulaşmak için ayrıldı. Tam üç gün bu İstanbul’u anımsatan şehirde kaldı ama bu kalabalığa ayak uyduramayacağını düşünüp daha sessiz ve sakin dedikleri ve birde aile dostlarının bulunduğu Ottawa’ya taşınmaya karar verdi.

 ******** 1 SENE SONRASI *********

Birbirlerinden habersiz bu iki genç üçer gün ara ile Kanada’ya gelmiş ve sonra yine üçer gün ara ile Toronto’dan Ottawa’ya taşınmışlardı. Kader ağlarını onlar için örmüştü ama onlar hiçbir şeyden habersiz hayatlarına devam etmeye çalışıyorlardı. Onları buluşturmak için bir ortak nokta gerekiyordu ve bu da kız tarafının tanıdığı aile dostları olmuştu. Ben daha evlenmem, daha dil öğreneceğim, daha erken diye direten kız tarafı ilk görüşmede olmasa da ikinci görüşmede yelkenleri suya indirmiş, içinde kelebekler uçurtan kaptana gönlünü kaptırmıştı. 2. aile gördükleri bu güzel insanların eşliğinde yüzükleri takmış, düğün için gelinlik, damatlık ve çeyizleri Türkiye’den gelecek olan kargolarla bekleme planı yapmışlardı. Çeyizler gelecekti gelmesine ama 2020 yılı deyince ilk akla gelecek olan Korona virüsü boy göstermişti. Boy göstermek ne kelime, hayatımızı ipotek altına almıştı. Tüm mağazalar kapanmış hayat durma noktasına gelmek üzereydi ki ani bir kararla belediyeden gün alıp nikahlarını kıydılar.

Hayatlarında bir ilki yaşama heyecanında olan gençler ne bir kına gecesi yapabilmişti ne bir düğün… Gelinlik giymeyen gelin mi olurdu hiç? Ama olmuştu. Eline kına yakılmadan, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler eşliğinde gelini ağlatmadan düğünsüz evlilik mi olurdu hiç? Ama olmuştu. Zar zor başlarını sokacakları bir ev bulmuş, tek tük eşya alabilmişlerdi. Kim böyle bir evlilik hayal ederdi ki?  Düğünü de geçelim, kim annesinin ve babasının görmediği bir evlilik hayal ederdi. Kameralardan nikahlarına şahitlik eden aileler… Gözyaşlarının sel olduğu, el bebek gül bebek büyüttükleri yavrularının en önemli anına bir cam ekranın önünden şahitlik edebilen büyükler…

Kına gecesi olmadan evlenmişti madem, o akşam kendi kendine avucuna kına yakmak istemişti. Hiçbir şey olmamıştı madem, bir kınası bari olsundu elinde.

Önünde Türkiye’den gelen koli salonun ortasında dururken gözleri yaşlı tüm bu yaşadıkları bir sinema şeridi gibi geçmişti gözlerinin önünden. Birbirini hiç tanımayan iki insan. Yolları üçer gün ara ile önce Toronto’ya ardından Ottawa’ya düşmüş sonrasında tanışıp evlenmişlerdi.Tüm bu zihninden geçenleri bir yana bıraktı ve koliyi açmaya başladı. Ellerini kameradan görüp beğendiği lakin denemeye bile fırsat bulamadığı bembeyaz gelinliğinin üzerinde gezdirdi. Bir gözyaşı da bu beyazlığın üzerine kondurmuştu.Şimdi evleneli bir yıl olmamıştı ama evlenirken nikahında dahi giymek nasip olmayan beyaz gelinliği ellerindeydi…Salonun ortasında elinde giyilmemiş bir gelinlikle ayakta duran genç bir kadın vardı şimdi. Anne babasından uzak, kına gecesi yapılamamış, düğünleri olmamış…

Mavi

Yalnız Veda / Sermest

“Elim kolum kalkmıyor, kalbim, aklıma direniyor” diyebildi sadece…“Senden bir şey beklemiyoruz” dedi en sevip, son zamanlarda görmeye tahammül edebildiklerinden biri. “Sen otur, en sevdiğin köşende hiç usanmadığınız manzaranı seyret” diye ekledi…
Zoraki yalnızlığının bilmem kaçıncı gününde , üst üste gelen her şeye dayanmıştı da bu evden ayrılmak çok ağır geliyordu…
Yıllar önce bu evi ilk gördüğü an hissetmişti sadece bir taş yığınından ibaret olmadığını. Etrafta bir sürü ev vardı ama hepsi yuva olamıyordu.
Saatlerce bu pencereden bakabilir, hayaller kurabilir, türkü dinleyebilir, şiirler okuyabilir ve çay içebilirdi…
Pencerenin önüne geçtiği an da istemsizce Bu eve taşınmadan önce kurdukları hayalleri düşündü ardı sıra. Yüksek bir tepede olmalı, ufka doğru baktıklarında bina görmekten hoşlanmazlardı. Uzaktan da olsa deniz görmeli, sahili olmayan bir yerde nasıl yaşanır bilmiyorlardı.
Evi gördükleri ilk an birbirlerine bakıp, aynı an da “tutuyoruz” dediler sevinçle. Üstelik sağa doğru bakınca adalar, tam karşıda Yalova sol taraf Karamürsel…
Manzaranın tadını çıkarmak değildi bu duruş. Son seyirde tüm detaylarla vedalaşıyordu. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün yaşamışlardı hesap etmek ağrına gidiyordu. Oysa ömrünün sonuna kadar  bu evde yaşayıp yaşlanabilirdi. Tüm kahvelerini bu pencerenin önüne koyduğu fiskos masasının etrafında içebilirdi. Bahçesi görünen okulda kızı ilkokula başlamış, aynı bahçede bulunan lisesinden mezun olabilirdi…
Odaya girip çıkan bitmiyordu, son birkaç saatti belki de. Çantasından hiç ayıramadığı kalem ve kağıt çıkardı. “Yazmazsam çatlayacağım”dedi kendi kendine.
Senelerdir ihtiyaç duymadıkları yazı diline has hitaptan önce iki damla göz yaşı düştü kağıda ve başladı yazmaya çok zor da olsa…
“Sevgili Dost!
10 güzel yılımıza Şahitlik etmiş koltuğumuzdan yazıyorum sana, bu satırları. Artık olmayacak oluşlarının zerre üzüntüsü yok ama eşya işte nelere şahit oldu hayatımızda ne anılara eşlik ettiler. Tek tek dokundum çoğuna,vedalaştım ,ne zaman açıp kullanacağımız bilinmezliği daha da hüzünlendirdi beni.
Şimdi Bu satırları kime yazsam acıyacak belki de halime. Her zamanki gibi sana döküyorum gönlümün yükünü.Burada olsan daha kolay gelirdi bu veda.”Üzülme” derdin başımı omuzuna yasladığımda. Kalbimi yokluyorum tekrar tekrar olmasalar da yaşar yine huzurlu olmanın bir yolunu bulurduk. 
Sonra etrafta dolaşıyor gözlerim hüzünle. Şu yanda duran halıda ilk adımlarını attı kızlarımız.Yüreğim ağzımda elimde bir kumaş parçası ile sectigimiz tüller ne kadar da mutsuz görünüyor o kutuda.Kalbim titreyerek yemek masamıza bakıyorum ,sonra sandalyelere. Ne çok çektiler kahrımızı, Ne dost muhabbetleri ne sevgiyle  hazırlanan, saygıyla yenen miss kokulu yemekler. Hele atılan kahkahalar.Şimdi geriye dönüp baktığımda hiç kötü bir kare gelmiyor aklıma.Havada uçuşan tabaklar,bardaklar hakaretler ,bağrış ,Çağırışlar da olabilirdi.
Bunca yıl her şeyi yerli yerince ne de güzel yaşamıştık. Şimdi hasret geldi baş köşeye kuruldu ,hüzün baştan ayağı dört bir  yanımızı sardı.”
Dokunmasalar sayfalarca yazabilecek gibi hissediyordu.Mektubun sonunu getiremeden odada kalan eşyaları almak için gelmişlerdi. Yerinden kalktı son kalan eşyaların gidişini izledi.
Herkes her şey gittiğine göre son bakış için yine pencerenin önüne gelmişti.Aklına fotoğraf çekmek geldi.Bugünü unutması mümkün  değildi  ama nankördür insanoğlu biliyordu. Baktıkça anacağı  bir kare kaydetti telefonuna…
Pencereden son kez bakıyordu.Mektubun sonunu nasıl bağlayacağını aklından geçirirken de eliyle gözündeki yaşları siliyordu. 

Sermest

Dosta Mektup / Yusuf Çiçekbaba

Hatırat..

Sernâme-i nâme nâm-ı Kuddûs

Aziz kardeşim,

Ayrılık günlerinin dakikalarının âşireleri sayısınca selam üzerine olsun.

Geçen yıl Hazret-i Mevlana’nın Mesnevi-i Şerif’ini okumaya başlamıştım. Bir ara okumalarımın sırada bir okumaya dönüştüğünü fark ettim. O anda ara vermem gerektiğini anladım. Üçüncü cilt bitmişti. Dördüncü cilde birkaç ay sonra başlayayım, araya giren zamanla merhemin tesiri keskinleşsin, ifadelerin ışığı tekrar parlasın diye düşündüm. Belki sadece benim için öyledir, uzak geçirilen zaman ve bu arada duyulan özlem böyle soylu metinlerin tesirini artırıyor sanki.

Ve geçen gün yeniden dinlemeye başladım neyden. Yine derdime dermen olacak bir hikayeyle başlıyordu yeni cilt.

Zalimler zavallı âşığa eziyet ederken sevgiliye ulaşmasını sağlıyorlar, o âşık da bu lütfundan dolayı zalime teşekkür ediyor. Sonra bir vaizin, gaflete dalmasına engel oldukları için,dünya meyline fırsat vermediği için fasıklara, zalimlere duasından bahsediyor. Ebette bu duaların, teşekkürlerin din gününün terazisinde bir şeye yarayıp yaramayacağı âşığın meselesi değil. O kendine bakan yönüyle ilgileniyor işin.

Aziz kardeşim, bugünlerde çektiğimiz bunca sıkıntı kalbimizi sıkıştırırken, gök kubbeyi yere yaklaştırırken, – ki aslında gök tam da zeminden başlar – işin bu yüzünü görmek bir fereç olabilir gibi geldi fakire.

Bir zamanlar üç bekar muallim, bir lojman odasında böyle şeyler konuşurduk hatırlarsın. Ahir ömrümüzde övgülerden, takdirlerden, az da olsa edindiğimiz maldan mülkten, isimlerden, sıfatlardan soyunmanın bir çaresini bulsak diye düşünürdük.

Bizim o zamanlar hayalini kurduğumuz şey, elbette iradi bir terk edişti. Ama işte şimdi o dediklerimiz cebri bir lütuf, zoraki bir ikram olarak ihsan edildi. Zormuş tabii, ama böyle bir nimet kolay olamazdı ki zaten.

Bir ozanın türküsü dolanıyor bazen dilime. “O toprakta, sen zindanda, ben sürgün” “Aklımıza gelir miydi hiç gardaş, oy!” Evet, böylesi aklımıza gelmezdi gerçekten. Bazen yine de en şanslımız toprakta olanmış diyecek oluyorum. Sonra aslında orasını da bilemeyeceğimiz geliyor aklıma.

Geçenlerde dinledim, Kuddûs isminin bir çeşit tecellisinin de musibet ve belalarla tezkiye olduğundan bahsediliyordu. Mesnevi’den okuduğum bahsin üstüne geldi bu. Aynı bahis teselli üstüne teselli oldu. Sana da teselli olur belki diye seninle de paylaşmak istedim. Sonra Lem’alar’da Kuddûs isminin anlatıldığı yere baktım. Evet, orada da bir haşiye olarak geçiyor bu mevzu. Demek ki bu hayatta karşımıza çıkan belalar, musibetler, iftiralar, dışlanmalar vs… ler de denizlerin et yiyen köpekbalıkları, karaların kartalları, akbabaları gibi Rabb-i Rahim’in temizlik işçileridir. Ruhumuzun tezkiyesi için görevlendirilmişler.

Öyleyse Mevlana’nın hikayesindeki âşık gibi ben de teşekkür ediyorum. Ama mesleğimiz hakikat olduğu için Kuddüs’ün memurları olan zalimlere, fasıklara, facirlere değil doğrudan Hazret-i Kuddüs’ün dergahına sunuyorum minnetimi. Bir yandan da Kur’an’ıyla talim ettiği duaları bu teşekküre ekliyor, yine de diyorum her yatsıdan sonra, kaldıramayacağımız yükleri yükleme, geçemeyeceğimiz imtihanlarla sınama biz âciz kullarını.

Hayırla, ümitle kal kardeşim.

“Görüşmek mi? Kim bilir? Daha ölmedik.”

Ki ölenlerle de görüşeceğiz geleceği kesin olan bir günde.

Yazmak dersen o başka, fırsat bulursam yine yazacağım.

Baki selam.

Yusuf Çiçekbaba

Sarmısaklı Kabak Aşı/Ensar Nuralp


Eksikliğini hissettiğin şey değerlidir. Cezaevinde özellikle siyasi tutuklulara yemekler az veriliyordu.
O gün birkaç kişi toplanmış dışarı çıkınca yiyeceklerin hayallerini kuruyorlardı. Herkes en çok sevdiği yemeği dillendiriyor bazıları espiriyle karışık dışarı çıkınca Adana kebabını lahmacuna sarıp yemekten bahsediyordu. Herkesin yemekle ilgili bir hasret hikayesi vardı. Bu yemek muhabbetinin ardında oruçlu olmanın etkisi de yok değildi.

Okumaya devam et “Sarmısaklı Kabak Aşı/Ensar Nuralp”

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑