Bir Mültecinin Anı Defteri / Hasan Selçuk

MÜLTECİ MİYİM?
MÜLTECİ MİSİNİZ?
MÜLTECİ MİYİZ?..
——————
Sebebini tam bilemediğin bir şekilde yola koyulursun…🍁
Vatanım dediğin candan uzak durur, yola revan  olursun. Kaçtığın aslında senden biridir…
Çünkü sen de başa gelmedikçe bilememişindir, yatağında yatarken, televizyon başında sevgdığin  dizinin yeni bölümü beklerken  ya da üniversite koridorlarında tatlı hâyâller kurarken… Kaç can alan bu patikadan mültecilik vasfını kazanırken sen de şimdi bu yollardasın hem de son duadasın. Maalesef sarı öküzü çoktan vermişiz, sıra sana gelmiştir…🍁
Her yalan, yafta boynuna geçirilmiş öylece kalakalmışsın.
Herkes aslında yolda ama sen bir bireysin ve bir yerden sonra yalnız başına yoldasın.🍁
Sınırları aşarsın, bota biner dereleri geçersin. Yürümek senin adın olur, yemeyi içmeyi unutursun…
Susuzluk en acımasızıdır… herkez kanalizasyon suyuna gömer o anneden emdikleri süte, eğilir misali dudaklarını …Döner durursun nedir bu insanlığın hâli…
Sonra bakarsın etrafta çorap, kazak, poşet… Anlarsın senden önce de niceleri bu yoldan geçmiş, olmuş mülteci…🍁
Uzanırsın İtalya’nın soğuk topraklarına, dinlenin derler bakarsın yıldızlara… Sağında Afgan solunda Bangladeşli… Eli ile işaret eder içlerinden biri: “Kayan yıldız benim!” der anlamadığın, bilmediğin dilde…🍁
Koşturur bir anne bir de baba… Üzerimizde yük, Meriç az ileride…  Saatlerce öylece yürürsün ve bota atlarsın bir telaşla… Suyun kaldırma gücüne yenilir bazıları, bazıları da o güçten yararlanır da atar kendini karşıya…🍁
Baba seslenir çocuklara, “Artık özgürsünüz, oynayın!” der çamurla. Sen garip kalırsın… Özgürlük bu değildi ki? Ve  Atina sokakları, İtalya sokakları, dağları derken Paris’e varırsın…

BAHÇELERDE PİRPİRİM / Nazif Özaslan



Semiz otu, serinlik de deniliyor bu bitkiye. Salatalarda da güzel olur ama ben en çok yoğurtlusunu tercih ederim. Temizce yıkanıp doğranmış pirpirimleri yoğurta katıp bu karışımın içine biraz ezilmiş sarmısak biraz da kuru nane katacaksın. Belki bir iki yemek kaşığı da halis zeytin yağı gezdireceksin bu ferahlatıcı serinliğin üstüne. Yemeği de yapılıyor salatalarının yanına. Pirpirim eşgisi diye bir kış yemeği vardı ben çocukken. Bez sofralarda kurutuyorlardı bizim evde. Çok olurdu tarlalarda, bostanlarda. Kurusunun kışın etli nohutlu bir yemeğini yapıyorlardı. Şimdi yapan kaldı mı bilmiyorum? Kurusunun tadı nasıl olur unuttum da artık. Yıllardır yemiyorum. Mutlaka şifalı bir kış yemeğidir içi kalsiyum ve lif dolu.
Semiz otu kalsiyum deposu olarak biliniyor ve kemiklerin gelişimi ve sağlığı için tabiat eczanesinde bir ilaç gibi. İçerisinde kalsiyum, magnezyum, demir ve manganez var ve bunlar kemik dokusunu geliştirmek ve vücudumuzdaki kemiklerin iyileşme sürecini hızlandırmak için gerekli unsurlardır. Başka birçok daha faydası var pirpirimin. Bünyesinde yüklü derecede omega-3 yağ asitleri, lif, A vitamini, C vitamini, B vitaminleri, demir, magnezyum, manganez, potasyum, kalsiyum ve bakır barındırıyormuş. Ayrıca, sindirim Sistemine de İyi Geliryormuş. İshal ve bağırsak kanamasından hemoroit ve dizanteriye kadar pek çok hastalığı tedavi etmek için yaygın bir şekilde kullanılmaktaymış. Kansere karşı faydalıymış. Bolca C ve A vitamini varmış içerisinde ve bu vitaminler belirli kanserleri, özellikle de akciğer ve ağız kanserlerini önlemek için antioksidan olarak görev yapıyormuş. Cilt bakımına özen gösterenlerin de sofrasını süsleyecek bir besin. Göz sağlığı için de Semizotu oldukça faydalı bir bitkiymiş. içerdiği bileşenler ile göz hücrelerine saldıran ve yaşla ilgili hastalıklara neden olan serbest radikalleri yok ederek kataraktları önlemeye yardımcı olmaktaymış.

Varşova’da hiç bir markette pazarda görmedim semiz otunu. Bir kere otobüs durağında beklerken baktım kenardaki çimenlerin içinden çıkmış, tohumlanmış, birkaç dal koparttım bahçeye serptim. Oylum oylum çıktı ama birçoğunun yaprakaları sarı sarı noktalarla dolu. Hastalık vurdu galiba.

Oskar Neredesin? / Gülçin Beyza Yalçın

-Oskaar kuzuum! Neredesin babaamm?

-Hadi gel kuzum, çık ortaya.

-Babaam Oskar’ım.

-Aman abiler dikkat edin Oskar gene kayıp.

-Abi biraz önce yere basarken cıvfkt… diye bi ses çıktıydı. O olmasın sakın.

-Yapma hocam Hakkı beyin yüreğine indireceksin.

-Aman arkadaşlar bastığınız oturduğunuz yerlere dikkat edin. Herkes bi sağına soluna baksın.

Tüm koğuş seferber oldu ve sonunda Oskar bulundu. Keratanın bu ilk vukuatı da değil. Her kayboluşunda Hakkı beyin ömründen ömür gidiyor. Nihayet bulunan Oskar’ı parmağının üzerine yerleştiren Hakkı bey diğer parmağı ile okşayarak yuvasına yerleştirince koğuş rahat bir nefes aldı.

***

Oskar koğuşun 29. sakini. Ayaz bir kış sabahı meyve sebze kasalarının içinde koğuşa teşrif edince hayret ve şefkat duyguları harekete geçen koğuşun başına toplandığı 12 santim civarında boyu ile minik sevimli bir kertenkele.

Hareketsiz yeşil bedeni ile ölü görüntüsü veren Oskar bahçede güneşin altında ısınıp canlılık emareleri gösterince bir heyecan dalgası oluşturdu. Koca koca adamlar sardı etrafını.

-Amaan abi canlı buu!

-Bak bak kıpırdadı!

-Bir şeyle yedirsek. Neyle beslenir ki bu?

-Sinek böcek filan yer herhalde hocam.

-Yeşillik de yiyebilir. Marul salatalık getirelim. Yer belki.

-İsim koyalım buna hocam.

-Kertenkeleye ne ismi konulur ki hocam? Köpek olsa Karabaş deriz, İnek olsa Sarıkız koyarız. Buna ne isim koyulur ki?

-Oskar olsun hocam. Bizim çocuklarla sinemada seyrettiydik. Bu onun gibi çöl kertenkelesi değil ama kertenkele nihayetinde.

-Tam isabet Hakkı hocam. İsmini sen verdin ömrünü Cenab-ı Mevla versin. Biz de Dedem Korkut gibi boy boylayalım soy soylayalım. Üçüncü evladın hayırlı uğurlu olsuun…

Evet Oskar, öğretmen Hakkı beyin üçüncü evladı oldu artık. Bu munis beyefendi Oskar’ı öyle sahiplendi ki yanından ayırmaz oldu. İlk birkaç gün bahçede gözetim altında tuttular. Oskar getirilen yeşilliklere itibar etmez göründü lakin yalnız kaldığı zamanlarda ucundan kıyısından yediği anlaşıldı.

Kış güneşi bile olsa azıcık ısıtan güneş Oskar’a can getirdi. Ufak ufak avluda dolaşmaya başladı. Sonra işi ilerletti duvara tırmanmayı alışkanlık edindi. Kuyruğunu oynata oynata duvarda pıtı pıtı yukarı doğru ilerledikçe koğuş tempo tutuyordu.

-Hadi Oskar hadi oğlum!

-Oskar sana güveniyoruz, bugün başaracaksın!

Tezahüratlar eşliğinde duvara tırmanan Oskar birkaç metre sonra pat diye gerisin geri düşünce yardımına yeniden koştu Hakkı bey. Koğuştan iki sandalyeyi duvarın dibine getirerek aralarına battaniye gerdi. Artık Oskar yere değil battaniyenin üstüne düşüyordu.

Ama Oskar da bunca ihtimamın hakkını verdi ve gün gün daha yükseklere tırmanmayı başardı. Üç metre. Dört buçuk metre, beş metre derken altı metrelik duvarın üstünde ki tellere kadar tırmanmayı başardı.

İşte artık duvarı aşıp özgürlüğe koşacak diye heyecana kapılmışlardı ki Oskar’ı bekleyen büyük tehlikeyi fark ettiler son anda. Kargalar… Duvarın üzerinde uçuşan kargalar pike yapmaya başlayınca yürekleri ağızlarına geldi.

-Boş ver hocam onlar da can. Onlar da rızıklarının peşinde, diye teselli etmeye kalkanları Hakkı bey nemli gözlerle karşılayınca yufka yürekler yeniden titredi. Ve Oskar son kez duvardan düşünce derin bir nefes alan Hakkı bey Oskar’ı koğuşta himayesine aldı.

Kendisine koğuşta yer ayrılan Oskar kalorifer peteklerinden birinin üstünde koğuştakilere arkadaşlık etmeye başladı. Başladı da en büyük sıkıntı Oskar’ın sık sık gezintiye çıkıp kaybolması. O kaybolunca millet başı önde dikkatli adımlarla yürüyerek Oskar’ı aramaya çıkıyor. En son olmayacak bir yerde bulununca da derin bir nefes alıyorlar.

Hakkı bey baktı böyle olmayacak ona bir yuva yaptı. Plastik soda şişelerinden birine ateşte kızdırdığı iğne ile delikler açtı. İçine birkaç damla su damlatıp her gün taze yeşillik koyarak Oskar’ı soda şişesinden evinin içinde muhafaza etmeye başladı. Havalandırma saatlerinde artık Oskar da diğer mahkumlar gibi bahçeye çıkıp volta atıyor.

Oskar sadece koğuştakilerin değil koğuştaki ailelerin de gündemi olmaya başladı artık. Her görüşte Oskar hakkında babalarından malumat alıyorlar. Hakkı bey, Oskarın koğuşa geldikten sonra iki santim daha büyüdüğü iddiasında ısrarlı lakin diğerleri bu konuda onun kadar emin değiller.

-Yok, hocam bak boyu aynı. Sana evladın kuzgun görünüyor.

-Olur, mu hocam ilk geldiğinde ancak baş parmağımın üstüne kadar uzanıyordu kuyruğunun boyu. Bak şimdi parmağımı aşıyor.

Oskar’ı aramalarda infaz koruma memurlarından saklayabilmek de ayrı bir dert. Yakalansa nereyi boylayacak Allah bilir.

-E be evladım, hadi dışarıda polisler vaar, hakimler vaar, savcılar vaar bizi buraya zorla getirdiler de senin ne zorun vardı evladım buraya gelecek?

-He Oskar sen bize arkadaşlık etmek için mi geldin? Seni nereye saklayayım ben şimdi.

Hakkı beyin Oskar’la konuşurken sesindeki şefkate karşılık Oskar’ın umursamaz duruşu, tam bir haylaz ergen evlat tavrı ama naparsın. Evlat işte atsan atılmaaz, satsan satılmaz.

En nihayetinde geçmek bilmeyen günler tükendi ve Hakkı beyin yatarı bitti. Tahliye günü yaklaştı. Hakkı beyi ise evladının akıbeti endişesi sardı. Napsın şimdi bu Oskar’ı? Arkada bırakmaya gönlü el vermiyor. Ona kendisi gibi şefkatle bakacaklarını biliyor ama yine de işte… Yanında götürse yenge hanımın gördüğü anda çığlık çığlığa kanepenin üstüne fırlamayacağının garantisi yok. Bir de zaten gardiyanlardan saklayarak dışarı çıkarabilmek tam bir macera.

Ama Hakkı bey o macerayı göze aldı ve şimdi Oskar özgür.

Haydi git Oskar, başını göğe kaldır uzun uzun seyret gökyüzünü. Çimenlerin arasında bunca günlük esaretin acısını çıkar. Gönlünce toprakların üstünde koştur. İştahla ne bulursan ye. Ama kargalara dikkat et Oskar, hem de çok dikkat et.

Ha bir de Oskar, geride kalan mahpusları da unutma olur mu?

Gölkamp/Emin O. Uygur

Bir Kamp Günlüğü

İlginç ve ürkütücü bir yerdi. Üç saat sürmüştü yolculuk. Otobüs boş sayılırdı. Koltuklara geçirilen siyah büyük poşetler çok itici idi. Canım çok sıkılmıştı ama yapacak bir şey yoktu. Asyl idi adımız. Girişte arama yaptılar. Vakit ikindi. Etrafa baktım. Askeri bir kamp görünüyordu az ilerde. Eşim ve oğlum da şaşkın. Neden buraya geldik? Çantalar arandı. Küçük meyve bıçağımızı aldılar. Termosu da aldılar. Bekledik. Anlamsız. Boşluk var kocaman. İtici anlar. Namaz kılmalıyız. Yanımızda bir aile daha var. Bir köşeye seccade serip tek tek kıldık namazımızı. Bir kaç dubleks vardı. Bizi de birine götürdüler. Dört odada dört farklı coğrafya. Biz de bir odadayız. Yalnızlık. Sessizlik. Kavurucu bir soğuk. Dil yok. İnternet çekmiyor.

gölkampta akşam

Sabah olunca ekmek peynir kahvaltı yaptık. Çay yok. Termos gerek. Yemekhane olan yer ilginç. Uzun tahta sıralar ve oturaklar. Soğuk. Sıcak su kazanı varmış. Sonradan fark ettik. Köyün marketinden sallama çaylardan aldık. En azından çay gibi içebilecek bir şeyler vardı. Sonra çay da bulduk. Kahvaltıdan sonra etrafı bir görelim dedik. Yürüdük. Alt tarafta küçük bir göl vardı. Elli metre kadar yürünüyordu kıyısında. Ama tel vardı göl ile aramızda. Güvenlik. Askeri bölge. İlginç. Ne yaparsın. Yaşamak her şeye rağmen. Gölde kuğular vardı. Beyaz kuğular. Ekmek atmak yasak. Onlar hallerinden memnunlar. Biz o kadar değiliz.

gölkapmta sabah

Göle alıştık. Her gün ikindi sonrası göl arkadaşlığı. Ama hava soğuk. Dışarda çok durulmuyor. Göl biliyor bizi. Bu yüzden yüzünde tebessümler oluyor ara ara. Gözleri parlıyor zaman zaman. Anlıyoruz bunu. Karşılık verip el sallıyoruz. Sabahları konuşmuyor göl. Başka bir işi var gibi. Derin nefesler alıyor. Dalgaları daha seyrek. Fotoğraf çekmemizden memnun oluyor. Rengini değiştiriyor bazen. Saçına başına şekiller veriyor. Ayrılıyoruz bir süre sonra. Seviniyoruz. Gölün misafirleri eksik olmuyor. Son bir el sallıyoruz göle. İnce bir ses; güle güle, güle güle…

eminosmanuygur

Dün Akşam Bir Arkadaşımı Aradım/ Emin Osman Uygur

Dün Akşam Bir Arkadaşımı Aradım

Türkiye’de yaşıyor. Anadolu’da. 21. yüzyılın karanlık çağında. Ama her şeye rağmen içindeki ışık yüzüne vuruyordu.

Türkiye’de yaşıyor demiştim ya daha doğrusu yaşamaya çalışıyor. Tebessüm etmeye çalışıyordu konuşurken. Yüzünde yılların kutsal hüznü. Gözlerine bakamıyorum uzakta da olsam.

Ne var ne yok, diye sordu ben sormadan. Var mı söyleyeceğin güzel şeyler? Var mı içimize su serpecek bir haber? Var mı pâre pâre yüreğimize sürecek bir ilaç gibi müjdeler?

Yok denmez elbette. Yok olur mu? Var, dedim. Hem de o kadar var ki, anlatamam. Anlat, dedi. O zaman anlat. Nedir onlar? Dedim, güneş bugün de doğdu ise ümit tamdır merak etme. Dedim gözlerimiz bugün de açıldıysa hayata ümit tamdır ye’se düşme.

Bu kadar mı dedi gözleri yere doğru gitti. İçinden bir feryat etti. Duydum onu. Duydum o arşa çıkan isyansız feryadı. Bu kadar mı? Dedim yok bu kadar değil. Bak İlâhî kelam ne diyor bir kulak ver, eğil.

Sabah yakın değil mi diyor sabah yakın değil mi? Sen onlara mühlet ver, diyor. Sabredenleri müjdele, diyor. Tevekkül edenler ancak Allah’a tevekkül etsinler, diyor. Zalimlerin hakkından geleceğiz, diyor. Bunlar öyle müjdeler ki, çektiklermiz bu müjdelerin yanında hiç kalır. Bu günlere bakıp da huzursuz ve sabırsız olmamak gerek, diyebildim.

Ama kaç yıl oldu bekliyoruz, dedi. Kaç yıl oldu, kimimiz dört duvar arasında, kimimiz yürek yangınlarında, kimimiz onulmaz hicranlarda, kimimiz de çaresizlik dallarındayız. İnsanız, yetmiyor gücümüz. Kalmadı dermanımız. Bize derman bir şeyler söyle. Hastaya ilaç vermek gerekmez mi? Bize ilaç sözler söyle. Hastayım iş de yapamıyorum, hoş iş bulmak da imkansız ya. Bulsam ne olur ki, biri şikayet eder, khk’lı diye hemen atarlar. Bir de gazete manşetlerinde gündem yaparlar. Sustum. Sustum. De desem ki? Ne denir ki?

Dua, dedi. Çok dua edin bize. Tabi biz de size.

Sonra kapılar, dedik. Kapılar açılır ya. Allah kapılar açar ya. O gün, dedik. Biraz tebessüm ettik.

eminosmanuygur

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑