Terra-Rossa/Ayşe Beçene

Ilık ılık kanıyor köklerim
Parmaklarıma dokunuyor
Yabâni mürekkepler
Fosiller üşüşürken bengi suyuma
Heyelanlar başlıyor o yerde
Sökülmeden yeşil tuvaller
Toprağımdan ıslak ve tutkulu
Güneyden esiyor şimdi poyraz
Boğulan denizin gölgesinde
Ayaklarıma sökün ediyor
Hummalı adamlar
Oksijeni kesilen hastayım
Nefesimi yutuyor sanki
Göğüme uzak bulutlar
Perdeliyor evimi şimdi
Meridyenleri kesen ağıtlar
Bakır teknelerde birikir
Altın rengi nehirler
Sancılarımı gömerken
Yaşlı kızıl yapraklara
Toprağım mı, dallarım mı
Çekiyor girdapları
Yokluğunun içinden
Yoksa sen mi Terra-Rossa?

Ayşe Beçene

Bir Eylül Hasret / Murat Emir

“Tüm aykırılıklarımızla Barışabi’nin

kol düğmeleri kadar bile değildik.

Hiç değilse onlar düzenli aralıklarda bir araya geliyordu…

Biz ise Aralık’larda hep ayrı’kalıyorduk.”

Küçüktüm “Anadolu Lisesi” imtihanına giderken onunla,

“karnım ağrıyor baba” demiştim.

Ellerinden sımsıkı kavramış olmalıyım.

Daha sonra, sonuçların açıklandığı gazete parçasına da üstün körü bir göz atmış,ismimi bulamamış pes etmişti.

Biz bulmuştuk.Bardağın boş tarafını görmeyi severdi, galiba ben de öyleyim …

Aylardan “ne farkeder”

İlk gün  beni götürmeye gelmişti  okula, bir de bilmem kaç yıl sonra bir veli toplantısı için gelmişti tekrardan.Üçüncüyü hatırlamıyorum.

O veli toplantısında da stres yapmıştım.

Stresten ve tabiki başka nedenlerden şehrin benim için uygun tek sinemasına gitmiştim.

”Evrenin Askerleri” filmine.

Tabi annem izlediğim filmi belgesel zannetmiş ;”(Kenan) Evren’in Askerleri”.

O da beni tebrik etti ” kültürel bir aktivite yaptığım için”.

/bugün evren yok bugünün ”Evren’lerine” duyurulur/

Her neyse,  hocalar beni övmüşler, sevinçli idi.

Aylardan “ne farkeder”

Cumhuriyet Caddesi’nden bana aldığı bisikletle süratle aşağı inmiştik.

Önde o , arkasında ben.Benim kıvançla onu anmama yetecek bir hatıraydı.

Aylardan “ne farkeder”

Trabzon’a kazandığım bölüme beni elleriyle yerleştirmeye götürdüğünde;

“üzgün” olan ben görünüyordum,yanılmışım…

Arkasından mahzun bakmışım.Farkında değildim.O bakışı bile sonraları anladım.

Aylardan “ne farkeder”

Yaz gelince tatile geldim “bir haftalık”.

O vakitler nedenlerimiz vardı bir de ”yaz” okulumuz, hızlıca geri dönmek için…

O tüm yaz evde olmamı bekliyordu, bir haftayı duyunca celallendi, evden kovdu..

Gitmedim tabi, bir hafta sonra giderken yolculamaya geldi.

Zaten öfkesi su gibiydi,akardı..

Bu da bir kaybedişmiş geç anladım…

/O vakitten sonra hep uzaktaydım,hiç (coğrafi) yakın olamadım./

Aylardan “ne farkeder”

Bu kez çok uzaklardaydım “yazın gelemeyebilirim param yok” dedim.

Net olarak cevap verdi “oralarda sürüneceğine paranı vereyim, gel buralarda sürün”.

Yürekten söylememişti biliyordum.Ben de zaten gidecektim.Benimkisi sadece olası bir aksiliğe karşı önlem itiyadı idi.

Aylardan “ne farkeder.

Her neyse bir gece haberi geldi.

 “Gitmiş.“

Ben yine çok uzaklardaydım.Bir düğüne gitmiştik başka şehire.Yol dönüşü bir toplu taşıttaydım.Herkes arkadaşımdı taşıtta.Sustum. Ağlayamadım…

Aylardan “Eylül“…

Baba dağdır,

Ellerinden öperim,

Mekanın Cennet olsun ışığım.

Erkanıharpler/ Süleyman Halidoğlu

Diline vakıf ol, halini dinle,
Devrin hitabında erkanıharpler
İnsanda hiç eksik olur mu hile?
Dünya serabında erkanıharpler

Napolyon mağluptur general kışa
Hanibal Alpler’de yürümüş boşa
Attila kimlerle kaldın baş başa?
Teneşir kabında erkanıharpler

Kalem mi, kılıç mı Babür’ün hakkı?
Yad elde zâr oldu Fatih’in aşkı
Kazıklı Voyvoda paslı bir çakı
Kör balta sapında erkanıharpler

Koca Yavuz tabi olur bir Gül’e(SAV)
İskender de düşmüş kupkuru çöle
Sezar gönül vermiş pis bir güzele
Sahra türabında erkanıharpler

Sultan inadına kızınca şûrâ
Yıldırım’a bir ders olur Ankara
Fazla kızma filleriyle Timur’a
Vicdan azabında erkanıharpler

Örnek iki kardeş Çağrı ve Tuğrul
İhlasla kanatlan, itkanla doğrul
Az bulunur Alpaslan gibi oğul
Tarihler çapında erkanıharpler

Osman’ın ufku pak, vizyon çok geniş
Orhan ve Murat’la sürdü yükseliş
Muhteşem bir nizam, şanlı direniş
Çağlar gülabında erkanıharpler

Cengiz’in narsizmi ayyuka çıkmış
Bozkırın albızı dünyayı yıkmış
Zalimi sevmek de bir hastalıkmış
Her ders kitabında erkanıharpler

Ah şu Celaleddin kahramandır da
Hiç mi düşman bulamamış bozkırda ?
Kardeş kanlarıyla kirli çadırda
Hüsran hesabında erkanıharpler

Nureddin Zengi’yle işlendi minber
Selahaddin neden daim mükedder?
Temiz beldelerde Allah u Ekber
Selamet babında erkanıharpler

Ve kudretli aşkım Ebu Süleyman
Tevhid için azledilip şahlanan(?)
Sen gibi bir asker bilmez bu devran
Kul olmuş kapında erkanıharpler

Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

Sevda Çiçeği / Mehmet Remzi


Yol uzun nefesinde sanki kış yorgunluğu
Ayakların eylülde sanki sararmış yaprak
Duman çökmüş gözlere çiğ düşmüş buğu buğu
Daha hızlı akıyor ömür denen şu ırmak

Hayat gelip geçen acı tatlı oyunmuş
Zamanla kaybolur simandan izi baharın
Bir bakarsın ansızın sessiz ruhuna konmuş
Sevda çiçeği uzak sandığın şu dağların

Yaşamak dediğin sessiz rüyaymış meğer
Uyanınca bitmeyen bir rüya dense yeri
Zeytin gözlü bir ceylana rastlarsanız eğer
Söyleyin benim benim peşindeki serseri


Mehmet Remzi

Yusuf’un Züleyhası/ Beyruha

Sonra bitti

Alıp götürdüler elinden tutup

Ardından baktı Züleyha

Garipliğini duvara yaslayarak

Karanlıktı Zavira

Lakin misafiri apaydınlık

Döndü arkasına son tebessümle Yusuf

Gönül deryasında dalga

“Yusuf” dedi yalnızca

Yusuf’u diyebildi

Cama çarpınca kırıldı kelimeler

Sevda inkılabında hiç biter mi hazinler?

Ağla Züleyha ağla

Yan Züleyha yan

Cehennemse yürüdüğün

Yollarsa büründüğün

Yalınayak sen dayan

Koştu uzunca koridorları

İçindeki feryadı bastıra bastıra

Sessizce haykırdı ahını 7 cihan duydu

Meğer ayrılığın, zaten kaderi buydu

Koş Züleyha koş

Duymamalı seni Yusuf

Anlamamalı sendeki hali

Demir kapıların sürgüsündeyken

Bilmemeli Züleyha dertli

Dememeli Züleyha solgun

Çıktı hasret işlemeli kapıdan

Baktı Yusuf’un gurbet sarayına

İşte şu damın altı

İşte şu duvarın ardı

Hepsi Yusuf’a yar

Züleyha’ya kendisi bile dar

Gençliğin baharı çoktan çekildi senden

Gözyaşların cansuyu ihtiyar kederinden

Yusuf’a düştüyse taşın rengi

Sana hayatın mavisi çoktandır gri

Anlatsan ne fayda?

Yırtılan gömlektir

Aşığın çilesi kuyudan geçmektir

Ah Züleyha ah

Seninki saltanat hikayesi değil

Yusufî imtihandan şikayet etme

Rabbine eğil

Bahtına düştüyse köle pazarındaki nur

Senin mihrabında eza,

Kıblen bilmeyene sur

Sırrını söylesen 12 burç yorulur

Ah Züleyha yıldızlar can evinden vurulur

Sabret sen yılma sakın

Tutun çilenin kararına

Gör ki baharlar nefes kadar yakın

Ne yaşadıysan yararına

Beyruha

Sayıklama(Biz) / Yusuf Kar

Her hayalimiz sihirli bir fasulye
Göğsümüzden göğe yükselmiş
Ebemkuşağının sonundaki define
Yedi renkli umut üç kutlu cemre
duvar yıkılsın
kapı açılsın
pencere ışısın
Açılmadı korsanların hazine dolu sandığı
Ahraz bir haydut papağanların inandığı
Altın nesilleri aldı kaçtı bir dağa
Attı bir zindan bir o zindana
Anahtarı nerde bir suya düştü
Bütün ümitlerim pusuya düştü

Kanatlarımızda çelik zincir paslı pıranga
Beton tepelere diktiler bizi
Et ve kemik doldu yamacı düzü
Dallar ve kökler duaya durdu
Yerde toprak yok gökte gökyüzü
Dallar ve kökler duaya durdu

Biz bir ağacız ayakları taşlara tutsak
Güneş mi? Bize gezegenler kadar uzak
Ormanlar kadar gür
lakin değiliz hür
Kök salmış kardelenler saksılar parmaklıklı
Ayakları çimlenmiş huma kuşunun

Bir güneş doğsa belki filizlenecek
Kanatlara gizlenmiş o ürkek çocuk
Şu tavan olmasa yağmurlar da yağsa
Yarın kim bilir çiçek bile açacak
Gölge etmezse bir de şu zehirli sarmaşık
Belli ki toprağını sevememiş kadınlar/ mahzun
Mahzun/ kadınlar
Nasıl sevilsin ki toprağı mahpusun

Çengel çengel dikenler gülleri sarmış
Sarmış gülleri dikenler çengel çengel
Bülbül neylesin ah gülsüz vatanı
Ha altın kafes ha kadersiz coğrafya
Gülsüzlük de mahpusluktur görünmez duvarı
Bedenler sürüklenir buradan oraya
Kalp sevdiğinde tutsak değil midir?
O zaman sürgünde kim hür olabilir?
Ümidi kesmedi İsmail’in boynundaki bıçak
Topraksız, gül de tohum da yeşerir
Atılan tohum da değil ya tohumsuz
Vardır elbet içinde azimli bir çekirdek
Biz alevde açan gülleri de bilirdik
Bizim de odunumuzu taşıdı katırlar
İbrahimî gönlümüz o günleri hatırlar
Düşler
hayaller
ümitler
Dost zihnimizde semirdi

Hançer dişli hasretler
dost ruhumuzu kemirdi
Hayal hayal gezdik de kurtulduk bağımızdan
Avuç avuç kül savurduk dumanlı dağımızdan

Bir tufan, bir fırtına …
yine elleri boş kaldık
Zulamızdaki zoraki gülüştü yele verdiğimiz
Çıkıp gidemedik dost
Kolları açık döş kaldık
Bahara eremedik
Hazan kaldık kış kaldık

Göğsümüzde kara saplı vesvese usul usul
Delerken kalbimizi süveydasından kanlı pusu
Umudumuz, umudumuz Sen’sin dost
Bizse Seni anlatmamaktan yorulduk
Derdi sen olmayan bizi ne anlasın
Sen dedik ağladık
Sen dedik güldük
Bıraktık göğsümüzden ruhlarımızı özgür
Ruha da kelepçe vuramazlardı ya
Ancak Sen’de esirdik ancak seninle de hür
Sana tutunduk dost Sen’de kurtulduk

Kuytu köşelerde ağladığımızı bilme sen
Ya da
Hayır hayır bilme sen

Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına
Düşürme maskesini

neşeli sözcüklerin
Ardındaki kederi

görme gülücüklerin
Saklanmışız çoktandır gülen bir yüz ardına

Sahi nasıl güler ki insan yüreğiyle birlikte
İçinde ülke ülke kent kent dert biriktirip de
Köşesiz gökyüzünden,
bahardan
yazdan
kıştan
Utanır mı insan mutlu mesut bir çift bakıştan

Onca hüzünlü anneyi görüp sevdiğinin yüzünde
Utandık işte dost çocuklarımızın ışıltılı gözünde
Kaç yaralı yürek gördük
Kaç anasız babasız çocuk
ah bilsen
Ya da hayır hayır bilme sen
Üzülmesin Yusufçuk gönüllerin Yakup’u
Bunca dert bunca keder sana yeterken

Mutluluk hep çoğuldu bize öğretilen cümlede
Dönüşlü bir gülüşe katılırdık işteş ve neşeli
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede?
Dönüş yolunu mu yitirdi beklenen günler
Dönemedik bir daha geceden sabaha
Evin yolunu da yitirdik her yer karanlık
Ah o mesut fotoğraflar şimdi nerede

Yusuf Kar

Arayış / Erkan Bilgin

Yalnızlığın sırlı ikliminde arıyorum kendimi köşe bucak 

Bir rüzgâr bekliyorum, ruhumu bu mezbeleden savuracak 

Tek tek koparıp zihnime atılmış her bir kemendi 

Yollarına düşeceğim, bütün şaşaaları geride bırakarak 

Işığını avuçladım sevdanın, ezgisinde bir sessizlik

Kafesinden çıktı benliğim, ölüm döşeğinde bencillik

Kırıldı aynadaki yalan, kahrından eriyor şimdi riya 

Bak yaşam doğuruyor ölüm, zerrede başlıyor birlik 

Kanatlarında bir rüyanın bahara uyanıyor kış

Diz çöküyor öfkelerim, bu kendimden bir kaçış

Bıraktım elini korkunun, çoktan uzaklaştı yeis 

Gözlerinden başladı, kurak toprağıma bu akış

Mülküm viran olmuş, yok olmuş hiçlikteki dünyam 

Kollarımdaki kelepçeden hayallerime ne gam 

Bir ateşi tuttum ki yüreğim yandı öylece

Hamdım, piştim, yandım sonra vesselam

Boş Bank / Aslı Nihan

Seni de mi yalnız bıraktılar? Sen de mi gözlerinde hüzünle ufka bakıp beklemelere daldın? Belki hiç gelmeyecek o gemi veya hiç yokmuş, hiç yaşanmamış, hiç değeri yokmuş gibi olacak anılar. Dile gelsen neler anlatacaksın da işte dökülemiyor bazen kelimeler.

Oysa ki sen, sevgi dolu çiftlerin en güzel anlarına şahitlik etmiştin. Bazen utangaç, bazen coşkulu,bazen hiddetli, bazen üzgün sevdalıları ağırlardın kendi dünyanda. Coşkulu yürekler isimlerinin baş harflerini kazımışlardı seni kanattıklarını bilmeden. Zaman zaman gözyaşları damlardı sinene de içine içine çekerek yok ederdin onları.. Kimi zaman sert yumrukları eritirdin de göğsünde, yine de sesin çıkmazdı bilirim. Ama işte insanlar nankördür ya, seni de unutup gittiler değil mi? Senin de en güzel zamanların geçmişte kaldı. Mazi senin de içinde eski bir yara artık.

O buluşmalar artık kalabalık AVMlerde, restoran masalarında, sinema salonlarının loş ışığında, yol üstü bir kafenin sokağa bakan minik sandalyelerinde, en önemlisi de meraklı binlerce gözün tam da ortasında gerçekleşiyor.

Halbuki senin havan çok başkaydı. Mevsimine göre değişen manzaralar ile göz ziyafeti yaşatır, hızlı hızlı çarpan yüreklere oksijen hizmeti sunardın. Çimlerin üzerine serilen bir örtü üzerinde yapılan küçük bir piknik, fokur fokur kaynayan semaver eşliğinde içilen çaylar, bazen de göğü seyretmek için uzanan bedenlere yayılan mutluluklar, kaçan toplar, şen kahkahalar ve cıvıltılar seni mutlu etmeye yeter ve artardı bile. Ayrılık zamanı ağırladığın mısafirlerinin “ Çok güzel bir gün oldu, yine gelelim” dediklerini duyar ve bir sonraki buluşma için gün sayardın.

Seni rahatlatır mı bilmiyorum sevgili bank ama biz insanların hayatı da artık böyle. Gittikçe kopan aile bağları, arkadaşlık ilişkileri, gam yüklü dünya hayatının getirdiği türlü türlü zorluklar bizi de içimize kapattı. Senin gibi derdimizi dinleyen de yok artık. Kalem yazacak olsa daha çok şey var elbette ama ne seni ne kendimi ne de okuyucuları daha fazla üzmek istemem.

 Her şeye rağmen ümidimizi, neşemizi korumaya ne dersin? Biz bırakmayalım birbirimizi e mi? Ben ara sıra sana uğrar, göl manzarası izlerim, sonra da gün batımında ufka bakarak derin düşüncelere dalarız beraber.

Fotoğraf çekmeden olmaz tabii.

Bekle beni boş bank. Bekle ki birbirimizde eritelim tüm yalnızlığımızı…

Aslı Nihan

Bir Baksan! / Yaşar Beçene

Perişan hâlleri anlatsam biraz

Bilirim kalbin de kalbimden geçer

Bitmeyen gelgitler tüketir az az

Bu gönül ne zaman aşkından içer

Perişan hâlleri anlatsam biraz

Çok zaman tersine esiyor rüzgâr

Her şeyden bir parça..neden hep yarım

Bir baksan süt liman..serde yangınlar!.

Çoğalır kem sözler.. ve ben susarım

Çok zaman tersine esiyor rüzgâr

Unuttun kendini.. keşke unutsam!

Sen dertli ben dertsiz olmuyor böyle

Kısmette olsa da ışıklar tutsam

Gün bitti geceler biter mi söyle?.

Unuttun kendini.. keşke unutsam!

Hasreti içine gömüp de her an

Kendinle başbaşa söyleşip durdun

Şimdi uzaktasın.. her şey hep talan..

Yetim yüreğinde bahçeler kurdun

Hasreti içine gömüp de her an

Ey Can / Derya Atalay

Sen bana “bizi anlat” mı dedin Ey Can?
Nasıl yaparım nasıl ederim?
Koca okyanusu bir zavallı bardağa nasıl sığdırırım?
Beni ısıtan ışıtan güneşimi dürüp de bir cam parçasına nasıl yansıtırım?
Dünyanın bütün yeşil çimenlerini bir araya getirsem gözlerinin tonunu nasıl yakalarım?
Yüregimin yanışını, hissetmez bir kağıda nasıl dökerim?
Gözlerinin ferine dokundurmadan gözlerimi, yaşları akıtmadan usul usul, dilimin mührünü nasıl çözerim?
Senin bendeki anlamını kuru bir kalem parçasına nasıl emanet ederim?
Sadece Züleyha mı aşık olmuş Yusuf’una, gönlümü gördüğümde buna nasıl inanırım?
Ya burnumun kemiğini sızlatan Yakupmisal hasreti sırtlanabilecek sözcüğü nasıl bulurum?
Sensizliğime dayanağım biricik sabır taşımın yerine gururlu elması, gösterişli zümrütü, kıymetli altını koyamayacağımı nasıl anlatırım?
Seni gördüğümde kuru toprağıma rahmet olan yağmurun kokusunu gülizarın en nadide gülünün kokusuna değişemeyeceğimi nasıl dile getiririm?
Ayrı düştüğümden beri bülbülümden, bütün kuşların şarkılarına kulağımı tıkadığımdan nasıl dem vururum?
Bir damladan yaratılmışların zulmünden ötürü seni bağrıma basmaya olan özlemimi nasıl yazarım?
Ufak tefek birşeyler yazarım elbet ama bu sana da seni sevmelerime de haksızlık olmaz mı Ey Can?
Aşkı anlatmaya calışmak, bu kifayetsizlik aşka haksızlık değil mi Ey Can?
Mecnun’a niye aklını yitirdin,
Ferhat’a niye dağları deldin,
Kerem’e niye yanıp kül oldun,
deyip sual etmek onların var olma sebeplerine hakaret olmaz mı aşığı, aşkı incitmez mi Ey Can?
Yalnızca şunları derim.
Demeyi kendime bir borç bilirim.
Benim için aşk bir deli divanelik, kendini bilmezlik hali değildir…
Aşk, Sımsıcak bir merhamet ve cömertlik.. Kalbi selim aklı selim bir muhatap.. Onun sevgisine ve ilgisine mazhariyet.. demektir.
Benim için aşk , şiddet değil sükunettir. Aşırılıktan uzak olmak kararında kalmak demektir.
Benim için aşk, ‘ben’ demeyi ‘ben’i düşünmeyi ‘ben’i kayırmayı bırakıp ‘biz’i yüceltmektir.
Benim için aşk, varoluştur,diriliştir,uyanmaktır,farkına varmaktır. Gaflet perdelerini boydan boya yırtıp özünü, aslını ve de dengini bulmaktır.
Benim için aşk, beklemek,özlemek,aramak,sormak,çağırmak, dilemek.. hasıl olunca da şükretmek, kadrini bilmek, kıymet vermek, candan aziz tutmak demektir.
Benim için aşk, ‘bir’i bulmak, ‘bir’i sevmek, kalbini ona tahsis etmek kalbinde onu rahat ettirmek, sıcak tutmak hiç üşütmemek demektir.

Ben aşktan, sevdadan, merhametten, ilgiden yana nasibimi aldım Ey Can!
Varolasın.

Şükrolsun…
Aşkı Veren’e de Seven’e de Sevdiren’e de…

Derya Atalay

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑