Ey Can / Derya Atalay

Sen bana “bizi anlat” mı dedin Ey Can?
Nasıl yaparım nasıl ederim?
Koca okyanusu bir zavallı bardağa nasıl sığdırırım?
Beni ısıtan ışıtan güneşimi dürüp de bir cam parçasına nasıl yansıtırım?
Dünyanın bütün yeşil çimenlerini bir araya getirsem gözlerinin tonunu nasıl yakalarım?
Yüregimin yanışını, hissetmez bir kağıda nasıl dökerim?
Gözlerinin ferine dokundurmadan gözlerimi, yaşları akıtmadan usul usul, dilimin mührünü nasıl çözerim?
Senin bendeki anlamını kuru bir kalem parçasına nasıl emanet ederim?
Sadece Züleyha mı aşık olmuş Yusuf’una, gönlümü gördüğümde buna nasıl inanırım?
Ya burnumun kemiğini sızlatan Yakupmisal hasreti sırtlanabilecek sözcüğü nasıl bulurum?
Sensizliğime dayanağım biricik sabır taşımın yerine gururlu elması, gösterişli zümrütü, kıymetli altını koyamayacağımı nasıl anlatırım?
Seni gördüğümde kuru toprağıma rahmet olan yağmurun kokusunu gülizarın en nadide gülünün kokusuna değişemeyeceğimi nasıl dile getiririm?
Ayrı düştüğümden beri bülbülümden, bütün kuşların şarkılarına kulağımı tıkadığımdan nasıl dem vururum?
Bir damladan yaratılmışların zulmünden ötürü seni bağrıma basmaya olan özlemimi nasıl yazarım?
Ufak tefek birşeyler yazarım elbet ama bu sana da seni sevmelerime de haksızlık olmaz mı Ey Can?
Aşkı anlatmaya calışmak, bu kifayetsizlik aşka haksızlık değil mi Ey Can?
Mecnun’a niye aklını yitirdin,
Ferhat’a niye dağları deldin,
Kerem’e niye yanıp kül oldun,
deyip sual etmek onların var olma sebeplerine hakaret olmaz mı aşığı, aşkı incitmez mi Ey Can?
Yalnızca şunları derim.
Demeyi kendime bir borç bilirim.
Benim için aşk bir deli divanelik, kendini bilmezlik hali değildir…
Aşk, Sımsıcak bir merhamet ve cömertlik.. Kalbi selim aklı selim bir muhatap.. Onun sevgisine ve ilgisine mazhariyet.. demektir.
Benim için aşk , şiddet değil sükunettir. Aşırılıktan uzak olmak kararında kalmak demektir.
Benim için aşk, ‘ben’ demeyi ‘ben’i düşünmeyi ‘ben’i kayırmayı bırakıp ‘biz’i yüceltmektir.
Benim için aşk, varoluştur,diriliştir,uyanmaktır,farkına varmaktır. Gaflet perdelerini boydan boya yırtıp özünü, aslını ve de dengini bulmaktır.
Benim için aşk, beklemek,özlemek,aramak,sormak,çağırmak, dilemek.. hasıl olunca da şükretmek, kadrini bilmek, kıymet vermek, candan aziz tutmak demektir.
Benim için aşk, ‘bir’i bulmak, ‘bir’i sevmek, kalbini ona tahsis etmek kalbinde onu rahat ettirmek, sıcak tutmak hiç üşütmemek demektir.

Ben aşktan, sevdadan, merhametten, ilgiden yana nasibimi aldım Ey Can!
Varolasın.

Şükrolsun…
Aşkı Veren’e de Seven’e de Sevdiren’e de…

Derya Atalay

İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar / Mavi

Bir düğün hazırlığı için İstanbul’a gitmiştik. O zamanlar daha ufağım. Gelin-damat için kiralanan ev temizlenecek . “Bakkaldan bi klorak alıp da geliver” dedi annem. Evin en küçüğü olunca bakkala hep beni yollarlardı ama bu defa işler hiç umduğum gibi gitmedi.

Girdim bir Istanbul bakkalına, “abi 2 tane klorak verir misin?” dedim. Bir sessizlik; bakkal dükkanda onca şey satıyordu ama “klorak ne, nasıl bilmez?” diye içimden geçirirken bakkalın da o ara “Allah bilir çizgi filmin başından kaldırıp yollamışlar bu veledi, çocuk yolda unuttu kesin ne alacağını şimdi de sallıyor” diye düşündüğüne emindim ama ispat edemezdim. Kısa bir bakışmanın ardından yineledim cümlemi. Bakkal abi “o ne ki?” dedi. Dedim “klorak, klorak işte”. Temizliğe kullanılır ya. Adamın meraklı bakışları, “lan kaç yıllık bakkalım klorak da ne?” düşünceleri devam etti. Arkamdan çok şükür ki annem yetişti, “noldu bulamadın mı klorak?” dedi. “Hoppala, buyur buradan yak!” dedi bakkal. Sakalımız yok ki dinlensin. Annem temizlikti çamaşır suyuydu derken işi çözdüler ve biz klorak kelimesinin sadece İzmir’e has bir kelime olduğunu annemle birlikte o gün öğrenmiş olduk.

Ben, Mavi. İzmir delisi bir Bornova çocuğuyum. Yaşımın kaç olduğunu sormayın. İzmirliler hep gençtir, güzeldir, delidir ve ölümüne İzmir sevdalısıdır.

Baştan uyarayım, bu yazıda İzmir’e methiyeler dışında bir şey bulamayacaksınız. Eğer İzmir’i sevmeme gafletinde bulunduysanız tam olarak bu cümlede durabilirsiniz. Ama hiç tavsiye etmem. Zira ben size İzmir’i de sevdirmesini bilirim!

Biz İzmirliler yemeyi, yedirmeyi, içmeyi seven insanlarız (içmekten kastım içeceğin her türlüsü. Boşuna gavur İzmir dememişler ama ben yine de hakkımı ayrandan yana kullananlardanım). En önemlisi fazla cana yakın, hemen senli benli olan insanlarız. İçimiz kıpır kıpırdır bizim. Havanın sıcaklığının insanlara sirayet ettiği söylenir . Ha bir de İzmir’in havası kızları gibidir, sağı solu belli olmaz da derler ama neyse.

İzmir’e giderseniz ki gitmelisiniz, şehrimizin milli yiyecekleri kokoreç, midye, boyoz, kumru gibi önem arzeden, yemeden duramadığımız efsane tatlarımızı denemeden sakın şehirden ayrılmayın. Kendilerine has plaka oluşturan 35.5 Karşıyaka’ya uğrayın, Kordon’da deniz kokusunu içinize çekin, Kemeraltı’nda alışveriş yapın, saat kulesinin önünde biriyle buluşun, köklü üniversitelerimizi gezin, Göztepe’ye, Narlıdere’ye, Balçova’daki teleferiğe çıkın. Öğrenci ilçeleri Bornova ve Buca’ya uğrayın amma ve lakin İzmir’e gitmeden kısa bir sözlük çalışması yapmanızı tavsiye ederim zira bizim kloraktaki düştüğümüz duruma sizin bizim şehirde düşmenizi istemem.

Hani bir fıkra vardır ya:

Adamın biri “kurban” mevzuunu anlatıyormuş: “çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah’a dua etmiş, “Ya Rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim” demiş. Dua tutmuş, Davut, kızının adını Ayşe koymuş, gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş, Hazreti Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş, “kızı bırak, al bu keçiyi kurban et” demiş! Dinleyenlerden biri dayanamamış: “yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; Azrail değil Cebrail; keçi değil koç!”

Hah işte bunun gibi ben de hangi birini düzelteyim:

Çekirdek değil çiğdem

Elektrik değil asfalya

Domates değil domat

Mısır değil darı

Simit değil gevrek

İncir değil yemiş

Mutfak tezgahı değil bango

Çamaşır suyu değil klorak

Bilye değil meşe

Vallahi eminim daha çok kelime çıkar ama inanın ben de bilmiyorum aslında bizim bildiğimiz kelimelere siz ne diyorsunuz!

İzmir’e gidince insanları fazla samimi gördüğünüzde şaşırmayın. Dedim ya bizim insanımız sıcak kanlıdır ama isyankardır, biraz da kural tanımazdır. Özgürlüğüne düşkündür. Belki de bu sebeptendir ki en ateşli taraftar grupları da İzmir’dedir. Mesela küçüklüğüm Karşıyaka, Göztepe, Altay taraftarlarının çekişmeleriyle geçmiştir. Velhasıl bir maç izlemeden İzmir’den ayrılmayın.

İzmir başlı başına aşktır, bundandır ki İzmirli doğulmaz, İzmirli olunur. Bizim şehre gelip kendini oralı gibi hisseden çoktur. Türkiye’nin en nadide incisi, Ege’nin mavi sularının en güzel sahibi, uğruna bestelerin yapıldığı güzel şehir; dizilerin çekildiği, dağlarında çiçeklerin açtığı, altın güneşin orda sırmalar saçtığı, adını duyunca yüreğimin cız ettiği canım memleketim.

Bir gün bol şekerli çayımı Kordon boyunda gün batımına karşı birlikte yudumlayacağız. İşte o zaman İzmirim’in dağlarında çiçekler bir başka açacak.

Bir Çay Koy Hele / İbrahim Sayar

Ey dost! Anlatıver, ahvalin nedir
Paylaşır elemi, bir çay koy hele
Gözler buğulanmış melalin nedir
Bölüşür matemi, bir çay koy hele

Bir yaprak gül olsun dost gülzarından
Ekle bir tutam da ah-u zarından
Suyunu katıver giryebarından
Gözyaşı zemzemi, bir çay koy hele

Sevdalı gönüller bir Yar’da pişer
Yiğit zor günlerde hep darda pişer
Dostla içeceksen çay harda pişer
Harlat şu sînemi, bir çay koy hele

Bugün yanmak belki bizim payımız
Yandıkça içilir demli çayımız
Bin yıl hükmündedir bir tek ayımız
Şaşırmaz kalemi, bir çay koy hele

Aşık gönüllerde ocaklar tüter
Dost bağın gülleri ateşte biter
Bahçemizde yine bülbüller öter
Bitirir özlemi bir çay koy hele

Onca zulm-u cefa gayrı yetişir
O dilerse narda güller yetişir
Bir kaptan-ı derya gelir yetişir
Elbet kalkar gemi, bir çay koy hele

Şekerimiz olsun sohbet-i canan
Erisin sıcacık can içinde can
Arşına ulaşsın, gam duman duman
Neyleyim merhemi? Bir çay koy hele

Bir gün yüce dağlar, derya geçeriz
Gökyüzünden mavi umut biçeriz
Güneşte demlenen çaydan içeriz
Yürekten süz demi bir çay koy hele

Umutlara uçan göçmen kuşlarız
Ne bitti deriz ne, kader taşlarız
Yeniden bir demlik çayla başlarız
Umut kesme emi, bir çay koy hele

İbrahim Sayar

Ahvâlim / Ahmet Terzioğlu

Kim derdi baharım kışa dönecek,
Kırılıp döküldü dallarım benim.
Belli ki bahtımın şavkı sönecek,
Hazâna uğradı yollarım benim.
…..
Sevmek bir hayâldi, hayâlde kaldı,
Vuslat bir masaldı, misâlde kaldı.
O yâr çok uzak bir mahalde kaldı,
Boşluğa uzandı kollarım benim.
…..
Kısa bir ân içre saklandı zaman,
Sonsuzluk arzusu yaman mı yaman.
Eteğimde ateş, başımda duman,
Hoyratça harcandı, yıllarım benim.
…..
Bazen bir kelebek, bazen arıydım,
Bazen gül kırmızı, bazen sarıydım.
N’olurdu ben de bir bülbül olaydım,
Zehr’oldu kovanda ballarım benim.
…..
Gülzâr harâb oldu, çiçekler soldu.
Ne hâlim hal idi, ne yolum yoldu.
Sermâye tükendi, vâdeler doldu,
Pul oldu mîzanda mallarım benim.
…..
Âşikân bezminde bir dâra düştüm,
Aşktan gâfil idim âh zâra düştüm.
Hicâp ile yandım da nâra düştüm,
Soruldu dîvanda, hallarım benim.
…..

a. terzioğlu

İstasyon / Adem Yağmur

Kaç tren kalktı, bu istasyondan ben hâlâ buradayım. Kimi gelmeyen yolcuyu beklediğimi  zannederken, bekleme artık evine git diyor. Kimi de deli midir nedir, diyor. Bense gidemediğim yerlerin yolcusuydum.

 
Hasret  beni bu istasyonun müdavimi yapmıştı. Kaç biletim yandı yetişebildiğim seferlerimde. 

Her zaman hazır olan valizimin  bekleyişleri koridorlardaki sessizliği bir nebze de olsa değiştiriyordu. Gitmeyi arzu ederken, elimde geriye dönen tekerlerin cılız tıkırtıları…

Oturduğum banka  aşina olmuştum. Gözlerimin temas ettiği her yer, hâlden hâle bürünüyordu. Zemindeki mozaik döşemeler, duvarlardaki  boyanın kısmî döküntüleri, tavandaki desenler zamanla zihnimde farklı şekiller oluşturmaya  başlamıştı; bazen hayvan, bazen soyut bir resim halini alıyor, hatta aynı şekil birkaç farklı hale girebiliyordu.

Zamana alışmak, zamanın getirdiklerini kabullenmek, insanın yaşam  örgüsünü   şekillendiriyordu. Şahit olduğum olayların, tanıdığım yüzlerin , binaların şekillerinin herkese farklı anlamlar kazandırdığını düşünüyorum.   

Tren istasyonunun çevresinde gelişen olaylar ve oradaki insanlar benim ruh dünyamı doğrudan etkiliyordu. Orada olan herkesi sima olarak tanıyordum ama onlarla sohbet etmeyi çok istememe rağmen buna her zaman hazır olamıyordum. Yer yer baş eğmeyle bazen de dudaklardaki bir mırıltı şeklinde selamlaşmalarla geçip gitmeler…

Trenden inen yüzler ne kadar da tanıdık . Mahallemizin bakkalı Hasan Amca, bizim komşu Cevriye Teyze, meyve sebze kasalarından bozma arabasıyla dondurmacı Salih Amca…

Uzun süredir oturduğum bankta, yanıma gelen yaşlı amca oturabilir miyim, dedi. Onu, sessizce başımı eğerek onayladım. Çantasından yarım ekmek çıkardı ve yemeye başladı. Onun iştahla yemesi dikkatimi çekmişti. Uzun süredir kendisine  baktığımı söyleyerek ekmeğinden ikram etmek istedi. Başımı önüme eğdim. Ekmeğinin içine koyacak bir şeyin yokken ve ekmeği zor buluyorsan o zaman ekmeğin tadına doyamazsın evlat, dedi. Ne diyeceğimi tasarladım. Kelimeler dilimin ucunda birikti.  Orada kaldı.

Trenlerin sesi ve görevlilerin düdükleri her daim kulaklarımda. Evde çayımı yudumlarken bile istasyondaki sesler harmonisi bana eşlik ediyordu.

 
Elimde kalan biletlerin, kapının girişinde küçük masadaki kutuda birikmesi önümüzdeki bir kaç gün evde kalacağımı işaret ediyordu. 

Sessizliğin dalga dalga evin odalarını gezindiği bir kaç gün evde kalmak hayatıma katamadığım hayallerin demlenmesi demekti. 

Yeni seferlerde tekrar kapıdan dışarıya adım atmak, istasyon  senfonisini özlemek güzel bir duyguydu.

Bugün günlerden pazar, çay demledim. Yanına biraz peynir, biraz zeytin ve  çocukluğumda  doya doya yiyemediğim, ekmeğe sürdüğüm çikolata…

Herkesin uykuda olduğu saatlerde dışarıya çıkardım. Omuzlarımda geçmişin ve alışılmış bir yılgınlığın ağırlığı vardı. Yıkılmadığımı ispat edercesine yürümek hoşuma gidiyordu.

Trenden inen yolcular arasında hayal meyal annemi görür gibi oldum. Annemin elinden tutan kısa pantolonlu sessiz  bir çocuk, gözlerini dondurmacıdan ayırmıyor. Annem onun sessizliği karşısında bir külah dondurmayla küçük çocuğu sevindiriyor. Hayal aleminden trenin kalkış sesiyle ayrılıyorum, elimde bir dondurma külahıyla çıkışa doğru ilerliyorum.

Evle istasyon arasında kalan mekanları iyice ezberlemiş olduğum yollar, kaldırımlar…

Tren istasyonunun girişini mesken tutmuş yaşlıya her zaman selam vererek içeriye geçerdim. Bu sefer yanına oturdum. Gel otur beyim, derken  doğruldu ve bana  yer verdi. Zaten içeriye girmeye gücüm yoktu. Yatağının kenarına iliştim ve sessizce yüzüne baktım. O da benim yüzüme bakıyordu. Birimizin söze başlaması gerekiyordu ama ben bunu ondan bekliyordum. Sessizliğin uzun sürmesi üzerine, belli ki bir derdin var, dedi. Oh! Nihayet söz düğümü çözülmüştü. Ne söylerse söylesin, dinlemeye hazırdım. Belki de acılar taze tutuyor bizleri, dedi.

 Dışa vurulmamış dertlerin  eskimeye yüz tutması insanın dertlerine alışmasıdır. Aslında dertler iyileşmiyor, sende kalıyor sen de ona alışıyorsun ve iyileştim zannediyorsun.

Beklediğim gelmeyince, ben ona gitmeye karar vermiştim. Karar aşamasından öteye geçemeyen bir gitmenin ruhsal anaforu beni içine çekiyordu. Bu anaforda boğulmayı göze alamadığım için gitmenin cesaretini de kendimde bulamıyordum.

Şimdi valizim, dostum, yoldaşım kapı arkasında her zaman ki yerinde. Ben, yer yer sarısı solmuş, hardal rengi koltuğumda oturmuş, camdan dışarıyı izliyorum.

Şiir Yağmuru / Sibel Güzel

Hatrımı saymadi felek, namerdi gümrah eyledi.
Bir güzelin düşüne şu gönlümü emrah eyledi.
Nice kuyular dök dedi içini, vermedim sırrım.
Yoruldum, bir ulu dağa yaslandım da, ah eyledi..

Kavuştu aşık maşuk, sağır olan agâh eyledi.
Yandı mah yüzüne şu cesedim,  arz-ı rah eyledi.
Nice dilberler geçti, elinden bir tas su içmedim.
Bir şerbet ver, hasta gönlüm bilmem ne günah eyledi..

Geçti ömür, Yakup Nebi her gece sabah eyledi.
Kuyuya atılan Yusuf, kirpiğinin bir teline penâh eyledi.
Nice zindana gün doğdu. Gün görmedi benim yüzüm.
Yüzünü gören Züleyha sen de karargâh eyledi..

Pazar kurdum dört bir yana, aşıklar destgâh eyledi.
Yandı hamam yandı han, duyanlar ah-u vah eyledi.
Nice padişahlar sim verdi tacının ipliğinden.
Benim gözüm saçlarının teline nigâh eyledi.
Benim gönlüm göğsünün kafesini dergâh eyledi…

Sibel Güzel

Şiirpârem / Erhan Bozkurt

Şiir yazdığım vakitler, 

okuduğum dakikalar,

“en yok” olduğum zamanlar.

….bir şiir…. bir ben ve

bir de aramızdaki 

o garip duygusallık.

Bir şiir arası veriyorum,

terkediyorum alemi,

evet…bir şiir…. bir ben,

bir de o garip duygu…

Sanki ben ben değilim 

durduruyorum dünyamı,

kapatıyorum 

tüm hesabı, kitabı..

Öyle ya beni anlayan bir o

ya da sadece aramızdaki

o duygusallık belki…

Muhabbetimiz ne mi?

Sorma…bazen acıyan bir yanım,

bazen zoruma giden bir anım,

Ne bileyim, o günlerde

sahilime ne vurduysa artık… 

yani ne çarptıysa hayatıma,

ne girdiyse kadrajıma.

Oradan buradan derken…

önce donup kalıyoruz iki aşık edası,

derken değiyor gönlüme, bir iki mısrası.

Kimi zaman külhanbeyi nârası,

Kimi zaman bir garibin duası,

Kimi zaman bir çocuk ağlaması,

Bazen bir mağdurun yarası,

Bazen milletin baş belası,

Bazen bir ergen cakası

Ortaya biraz hüzün aroması,

Ha bazen de…

halvette iki derviş susması.

Davanın sevdalısı

Daha neler… neler… neler…

Ben ona saydırıyorum,

Oysa kıs kıs yazdırıyor,

Kızıyorum bazen,

aklımı başımdan alıyor çünkü,

O’da; “ne kızıyorsun birader

ben senin dostunum… 

hani derler ya;

söyle arkadaşını bana, 

kim olduğunu 

söyleyeyim sana”

“o hesap” yani

Ya… haksız da sayılmaz hani

seviyorum Şiirparemi

Ha bu arada…

ben ona “Şiirpârem” diyorum,

O da bana “Dilsûz’um”

Gül gibi geçinip gidiyoruz işte.

Ama… ara sıra …

hayatın gerçeklerini 

suratıma çarpmıyor değil,

Yine bir ara, dost bildiklerimi 

tecrübe ettirdi bana,

şaştım kaldım… 

vay be dedim…

Neyse… boşver… bırak,

bir daha hatırlatma,

küserim bak yoksa sana,

hem yanaşmam yanına.

Bilirsin seninle dostluğumuz

beklentisizlik üzerine.

Konuşup da kırmayalım

bir fincan kahvedeki 

kırk yıllık hatırları.

….Sonra yine başlıyoruz…

İlkin baharı getiriyoruz,

Dünyayı kurtarıyoruz,

Zalimi alnından,

Mazlumu kalbinden vuruyoruz.

Mecnun kıskanıyor Leyla’mızı,

Ferhat korkuyor görünce dağımızı,

Bazen yağdırıyoruz biriken âhımızı,

Eritiyoruz içmizdeki yağımızı,

Estiriyoruz yedi cihana rüzgarımızı,

Daha neler… neler… neler…

Biraz da Sen söyle Şiirpârem 

öyle değil mi…?

“Doğru dersin de Dilsûz’um,

korkarım benimle beraber

kendini de yakarsın be kuzum”

Olsun be Şiirpârem,

Sen yanma, ben yanma…

kâr mı kalsın yapanın yanına?

Hem sen bilirsin ya Şiirparem…

“en çok” olduğumuz zamanda

birlikte olduğumuz anlar,

sanki dünyalar bizim,

sanki bir şey olmuşuz,

bir anda çağlayıp, coşmuşuz.

sonra…sonra mı

bir varmış…. bir yokmuşuz.

Öyle değil mi Şiirparem?…

Neyse… 

uzattık galiba, bana müsade,

Bugünlük bu kadar yeter,

Sen git ilhamın kuytusuna,

sonra akar gelirsin bir ara.

Yine söyler, yazılırız,

bir azalır, bir çoğalırız

Vakit çok geç oldu zaten

ben de döneyim artık

kalabalık yanlızlığıma.

Hadi… hadi şiirce kal.

Erhan Bozkurt

Gerçek Şiirin İzinde-2- / Gökhan Bozkuş

Şiir yazmak isteyen ya da yazmaya yeni başlayanlar için,  şiirin en güzel örneklerini vermiş olanlardan örnekler vereceğimi ilk yazıda belirtmiştim. Şiirleri dilden dile dolaşan şairlerden, şiirleri bestelenen, farklı dillere çevrilen şairlerden alıntılar yapacak ve onların şiire dair düşüncelerini ele alacağım. 

  Şiir nedir, sorusuna verilecek cevap; gelmiş geçmiş şair sayısı kadar farklı olacağı için bu sorudan önce “şiir neden yazılır, bir şair niçin şiir yazmak ister ?” sorularına cevap aramaya çalışalım. 

 

“elbette umutsuzluğa düşerim bazen

elbette umutluyum her zaman

neden yazılır bir şiir

neden okunur bunca yazı

çünkü nasıl aşılabilir başkaca

insanın karmaşıklığı” diyor Edip Cansever. 

 

Erbain isimli kitabına İsmet Özel ise aşağıdaki dizelerle başlar.

 

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

_Yaşama!

_Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: şiir. “   

 

Nobel Ödüllü Meksikalı yazar, şair Octavio Paz  “Şiir, üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır” der. 

 

   Şairleri şiir yazmaya iten duygunun izini sürdüğümüzde şiir yolculuğumuzda çok tenha sokaklar aydınlanacaktır diye düşünüyorum. Herkesin yaşadığı ama kelimelere dökemediğini, herkesin hissettiğini ama boncuk misali dizemediğini sunar şairler. Peki neden şiir yazarlar ? 

Aykırı şiirlerin şairi Ece Ayhan : 

“Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler “  derken emzirmek imgesi ile şiiri nerelere koymuştur ?

 Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” dediği gibi şairler şiirleriyle neye bürünürler?  Şairler şiirleriyle nasıl görünürler?

 Ünlü olmak, meşhur olmak için mi yoksa bütün o efsunlu dizeler? 

Yoksa bir kavganın, mücadelenin kılıcı mıdır insanı sarsan beyitler?

 

Sevgiliye söylenememiş yarım kalmış hecelerin kalpteki gölgelerinin kelimelere yansıması mıdır imgeler ?

 

  Şairler neden sığınırlar şiir kalesine ? Şairler mültecisi midir yoksa şiir ülkesinin. Eğer öyleyse neyden kaçarak iltica ederler ? Soruları art arda sayfalar dolusu dizmek, sıralamak mümkün. 

  Şairlerin kendi mısraları , kendi ifadeleri ile bu yolculuğa çıkalım istiyorum ki şiir yolculuğumuzda bize benzeyen portrelerin ellerinden tutalım. Tutalım ki ezberlenen mısraların attığı kalplerle kendi mısralarımızı buluşturalım. Buluşturalım ki gerçekten şiir yazıp yazmadığımızı anlayalım. 

  İlk yazıda da belirttiğimiz gibi herkesin yolu bir şekilde şiirle kesişmiştir bir dönem. Kolay mıdır peki “şair” sıfatını doldurmak ? İbni Haldun’a göre  “Söz sanatları arasında şiir, elde edilmesi zor bir melekedir.” İbni Haldun şiire sadece bir söz sanatı gibi yaklaşmaz. Ona göre şiir; bilginin, haberin, doğrunun, yanlışın ve hikmetin de kaynağıdır. Şiir, bütün bunları yine şiirin ilkelerine, kurallarına uyarak ifade eder. Nazan Bekiroğlu da merak etmiştir şairlerin neden şiir yazdıklarını. “Şairlerin neden şiir yazdıklarını, pelikanların yavrularını neden kanlarıyla beslediklerini anladığım gün anladım,” der.  Ece Ayhan’ın  “şiirimiz erkek emzirir” bakış açısına bir kadın olarak Nazan Bekiroğlu anne pelikan gözüyle bakarken Zülfü Livaneli şairi bir kavganın, mücadelenin dili olarak görür. Arafat’ta Bir Çocuk kitabında “Bir kavganın,bir mücadelenin, çiçek açan hayatın dilidir şiir. Kavganın içinde bir nabız gibi atar ve yüceltir onu” derken Cemal Safi; “Kavga ve savaşlarda önce şairler ölür.”  Der. Attila İlhan ise şairleri yaraları olan insanların nişanesi olarak görür. “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır.”  Şairler neden şiir yazarlar sorusunun peşine düşmüşken Charles Bukowski biraz karamsar bir pencere aralar bizlere. “Şiir yazmanın insanı uçurumun kenarına sürükleyen bir yanı var. “  

       Gerçek şiirin peşine düşen izciler olarak bu mecrada en güzel örnekleri vermiş olanları tanımamızda, onları anlamamızda çok fayda var. Bu yüzden onların şiiri neden yazdıklarını, şiirde hangi manayı buldukları önemli. Yaraları olanlar şiirleri sever diyen Attila İlhan “Sanıyorlar ki, ağırlığı bu coşkuya verirlerse, ortaya has bir şiir çıkar. Yanılıyorlar. Şiir, heyecanla aklın dengesini içerir. Heyecan, duygusal düzeydeki izlenimleri yoğunlaştırırsa, akıl bilgi düzeyindeki verileri şiire katar “  şiirin matematiğine davet eder bizleri. Ataol Behramoğlu ise bir organizmaya benzetir şiiri. “ Şairin şiiri, onun kişiliğidir; bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma.” Cahit Zarifoğlu niçin şiir yazıldığını direnmek , baş kaldırmak ile izah ediyor. “Sevgisizliğin dayatıldığı coğrafyalarda aşk şiiri yazmak bile başlı başına baş kaldırmaktır. “

Didem Madak’tan bir alıntı ile bitireyim yazımı. 

“Bilirim kim dokunsa şiire eline bir kıymık saplanacak. “

Vav Harfi Üzerine / Fadi Kılıçzade

İnsan, hikmetin sırları ile çepeçevre kuşatıldığı şu dünyada bilgi, birikim ve
irfanına göre herşeye mana yüklemekte, duygu, düşünce ve hayal dünyasını hikmet
paletinden aldığı  boya ve idrak fırçasıyla renklendirmektedir. Bakılan bir şey sıradan
görüntüsü dışında öyle çağrışımlar yapar ki, neredeyse o camid, cansız eşyalar
canlanıp dile geliverir. Bazen bir kayalık, bazen bir ağaç, bazen hiç de
önemsemediğimiz bir obje sadece olduğu ve göründüğü sıradanlıktan öte manalar
taşır üzerinde. Ve bazen de bir harf yırtar sıradanlık perdesini ve konuşmaya başlar.
                Arap alfabesinin 27. harfi olan “vav” da sıradanlığın dışına çıkıp, farklı mana
iklimlerinden tatlı esintiler sunar bize ve gönlümüzü yumuşatıp, tebessüm ettirir.
                Hem duruşuyla, hem yazılışıyla, hem çağrışımlarıyla, hem de Ebced
ilmindeki sayısal karşılığıyla aynı manzaraya farklı pencerelerden bakmamıza vesile
olur harf-i vav.

Göze çarpan ilk hali ile anne karnındaki bir
cenini andırır vav harfi, bir bakıma insanın nereden geldiğini, başlangıçta hangi hal
üzre olduğunu hatırlatır insana, arz üzerinde “küçük dağları ben yarattım” edasıyla
yürümesin diye. Ve aynı görünüş, zikre durmuş, kalbi Allah’a ram olmuş bir derviş
halini göz önüne getirir. İnsanın asli vazifesi olan Allah’ı(c.c) zikretmeyi ve
O’na(c.c)kulluğu hatırlatır, gaflet uykusundan kendini kurtarabilmişlere. Vav şekline
gelmiş bir insanın beden dili bize ne kadar muhtaç ve ne kadar aciz olduğunu söyler,
iki büklüm hali ile. Yalnız bu acziyet hali insanlara karşı değil, Kudret-i Sonsuz ve
Gani-yi bihesap Allah’a (cc) karşı bir acziyet halidir. Nasıl ki, anne karnındaki cenin,
rahimde bir kordonla beslenir ve anne ile sıkı bir irtibatı vardır, öyle de Rahman
suretinde yaratılan ve ilahi harem dairesine giren insan da kendi acziyetini anlayıp,
boyun büküp tüm hacatını Rahman ve Rahim Allah’tan (cc) istemelidir telkinini verir.
                Yine vav harfinin iki büklüm hali, içi dolu boyun bükmüş başaklara
çağrışımda bulunmakta ve asıl kemal ve olgunluğun tevazuda olduğunu
fısıldamaktadır.
                Bilen bilir, Arap alfabesinde Ebced hesabı denen bir ilim vardır. Bu hesaba
göre her harfe sayısal bir değer verilmiştir. Çeşitli amaçlar için kullanılan bu
hesaplamada “vav” harfinin ebced karşılığı, altıdır. İslamiyet sonrası Araplar, vav
harfinin ebced karşılığı olan altı sayısı ile imanın altı rüknünü birbiriyle
irtibatlandırıp adeta bir harfle önemli bir konuyu şifrelemişlerdir. Eskilerde vav
harfini görenler bu çağrışımla iman rükünlerini hatırlayıp, kendini yenilemesi
gerektiğini hatırlıyorlardı. Camilerdeki hat yazılarında ve süslemelerde vav harfinin
kullanılış amaçlarından biri de budur. Bazen ise iç içe geçmiş iki vav harfi gözünüze
çarpar. bu tür yazılışlarda da iki farklı niyet ve düşünce vardır;

                Birincisi, yine vav harfinin ebced karşılığı ile alakalıdır. Yukarıda da dediğimiz gibi vav harfinin ebced değeri altıdır, Allah (cc) lafzının ebced karşılığı ise altmış altıdır. iki vav’ın yanyana yazılışı, tıpkı iki altını yan yana yazılışı gibidir ve neticede altmış altı sayısı elde edilmektedir. Yani iki “vav”a bakan insan, Allah’ı(cc) hatırlmaktadır. Böyle bir tablonun olduğu eski camilerde bu mana vakıf insanlar, namazlarını özellikle bu tablonun karşısında kılarlar ki, Allah(cc) sürekli hatırlarında olsun. ayrıca böyle bir yazıda Allah’ın(cc) Basir ismi gereğince sürekli insanı izlediğine de atıf vardır.
                İki vav yazısının/resminin içinde taşıdığı diğer mana ise kendisi ile başlayan kelimelerle alakalıdır. Arapça bilenler, Arap kelimelerinin manaları ile telaffuzları arasında sıkı bir irtibat olduğundan haberdardırlar. Kelime telaffuzunda çıkan ses, kelimenin taşıdığı manayı kuvvetlendirmektedir. Mesela “vesvese” kelimesini telaffuz ederken ortaya çıkan ses fısıltıyı anımsatmakta ve fısıltı halinde insana gelen vesvesenin hakikatine atıfta bulunmaktadır. Diğer bir örnek de şerh kelimesidir. Açmak, genişletmek manasına gelen bu kelimeyi söylerken de insan, içinin ferahladığını hissedebilir. Diğer taraftan, Arapça’nın bir diğer özelliği de, kelimelerde kullanılan harflerin manaca bir merkezde toplanması ve kümelenmesidir. Kelimeler içindeki harflere göre özel bir tasnife, sınıflandırmaya tabi tutulabilirler. Mesela içerisinde “Cim” ve “Nun” harfi bulunan kelimeler daha çok gaybubet(bilinmezlik) ifade ederler; cin, cenin, cennet, cehennem, cenn(gizlemek) kelimeleri bu duruma örnek gösterilebilir. Aynen burada olduğu gibi, vav harfi ile başlayan kelimelerde de önem ve sorumluluk duygusu göze çarpmaktadır. Vali, veli, vekil, vazife, vezir, va’ad, vakıf ve valide kelimeleri örneklerinde olduğu gibi.
       İki vavın yazılış amaçlarından diğeri, yukarıda saydığımız son iki kelime ile alakalıdır; Vakıf ve valide. Bu aslında koca bir Osmanlı kültürünü ve sosyolojik durumunu özetler mahiyettedir. İlk olarak Edirne Eski Camii‘nin sağ duvarında karşılaştığım ve adına “vav çatışkısı” denen resimde topluma ve insana temel teşkil eden iki kavram gözler önüne serilmiştir. O iki vavdan biri insana temel teşkil eden, onun yetişmesine, büyümesine yardımcı olan ve çok büyük bir hürmeti hak eden validenin vavıdır, diğeri ise toplumun ve insanlığın ihtiyacını gideren, yaralarını saran ve onun gelişmesini sağlayan vakıf kurumunun vavıdır. Bir bakıma vav çatışkısı bize, “insanı valide ayakta tutar, toplum ve insanlığı ise vakıf ayakta tutar” demektedir. Osmanlı Devleti‘ndeki sosyal hayat incelendiğinde, vakıf kurumuna verilen önem çok daha iyi anlaşılabilir.

                Hazır söz hat yazılarından açılmışken, hat sanatı ve hattatlar ile devam edelim. Hat sanatı  ile uğraşanlar, bu sanatın nasıl zor ve meşakkatli bir uğraş olduğunu bilirler. İnsanın edebi yönden gelişmesine yardımcı olan bu sanatta, kişi ciddi bir sabır ve tahammül imtihanından geçer. Günlerce, haftalarca belki aylarca boş kağıda çizilen sağdan-sola, soldan-sağa, yukarıdan-aşağı, aşağıdan-yukarı çizgilerden sonra elinize aldığınız kamış kalem ile parlak kağıda yazdığınız ilk harf, hocanızın meşkinde gördüğünüz vav harfidir. Neden ilk vav harfi yazılıyor peki? Çünkü yazımı en zor kabul edilen harf vav harfidir de ondan. Öyle ki, Osmanlı zamanı hattatları yazının güzelliğini, kalitesini sadece vav harfine bakarak hükme bağlayabiliyorlarmış, çünkü vav güzelse, diğer harfler de güzeldir.

                 Ve bir vav hikayesi;

                17. yüzyılın meşhur hattatı Hafız Osman Efendi, fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır. Kayıkçı “Efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek; “Efendi, o “vav” her zaman yazılmaz. Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der.   

Vav harfinin, görünüşü itibariyle benzetildiği şeylerden bir diğeri de laledir. Divan Edebiyatı’nda da lale-vav ilişkisi çok kuvvetlidir. Lale deyince vav’ın, vav deyince lalenin hatıra gelmesi bunun kanıtıdır. Aralarındaki ilgiyi anlamak için lalenin yapısını bilmek gerekir. Osmanlı’da, bir döneme ismini vermiş bu çiçeğin soğanları o dönemde kese altınlarla alınıp satılırmış. şimdilerde de -uzun yıllardan sonra değerini bulan- laleler, bahar mevsiminde çevreyi tezyin edip, süslemektedirler. Bu narin ve nadide çiçeğin rengi ve duruşunun ötesinde en önemli özelliği ise, dikilen lale soğanından sadece bir çiçek açmasıdır. İslamiyetin, hayatın her alanını Tevhid rengine boyadığı bir toplumda, tek soğandan tek lale çıkması da Tevhid hakikatine yorulmuştur. Nasıl ki, Divan Edebiyatı‘nda gül Peygamber Efendimizi temsil ediyorsa, lale de Allah’ı (cc) temsil etmektedir. Ve bu temsilin tek sebebi lalenin tek soğan kökünden, sadece bir tane çiçek açması da değildir. Lalenin de tıpkı Allah (cc) lafzında olduğu ebced karşılığının altmış altı oluşu bu temsilin keyfiyetini derinleştirmektedir. Duruşuyla, şekliyle laleye benzeyen vav harfi, ebced karşılığı olarak da benzemekte ve laleye, oradan da Allah’a (cc) çağrışımda bulunmaktadır. Bakıldığında bu üç kelime arasındaki anlam ilgi ve yoğunluğu karşısında insan şaşkınlık seviyesinde bir hayranlık duyuyor.

                Vavın camilerde kullanılan hat yazılarında ve süslemelerdeki önemine yukarıda değindik. bu cümleden olarak, bir de Bursa Ulu Cami‘de bulunan vav harfinden de bahis açmak gerek. İçerisinde şadırvanı, üç boyutlu Ka’be resmi, Ka’be örtüsünün bir parçası, hat yazılarının yazıldığı kalemleri, çivi kullanılmadan yapılan tahta oymalı minberi vb. gibi şeyleri barındırması ile müzeyi andıran bu caminin minberinin hemen sağında bulunan vav harfi, ziyaretçiler tarafından en fazla ilgi gören yerdir. öyle ki, çoğu zaman vav harfinin önü ya namaz kılanlarla, ya uzun uzun harfe bakanlarla veya grup halinde gelip de rehberi dinleyen insanlarla doludur. Daha önceleri ziyaretçiler elleri ile dokunup, vav harfinin tahrifine sebep oldukları için son restorasyon çalışmalarında üzeri bir camla örtüldü. Bu harfin bu kadar rağbet görme sebebi, yukarıda değindiğim manalardan fazlasına sahip. Camiyi ziyarete gelenlere vav karşısında iki rekat namaz kılınması tavsiye edilir, öncesinde anlatılan bir hikaye ile.

              Ve bir vav hikayesi;
     
              Ve bir vav hikayesi;
      Rivayet odur ki, yaşlı bir amca gece rüyasında, ak saçlı ak sakallı bir pir-i fani görmüş. Ak saçlı ak sakallı pir-i fani, yarın Ulu Cami‘ye Hızır’ın(a.s) geleceğini söylemiştir. Yaşlı amca, pir-i faniye, Hızır’ı(a.s) nasıl tanıyacağını sorduğunda, üç alametten bahsetmiş pir-i fani: Birincisi; Hızır (a.s.) cübbesini minbere asacak. İkincisi; elini caminin kubbesine değdirecek. Üçüncüsü;  vav harfi karşısında namaz kılacak. Ertesi gün yaşlı adam, camiye gidip Hızır’ı (a.s) beklemeye başlamış. Uzun bir süre ne gelen olmuş ne giden. sonunda yaşlı amcanın bu halini gören biri yaklaşmış ve niçin camide beklediğini sormuş. Yaşlı amca, rüyasını anlatıp, Hızır’ın(as) camiye geleceğini ve onu beklediğini söylemiş. Adam, Hızır’ı(a.s) nasıl tanıyacağını sormuş, yaşlı adam da Hızır(a.s) geldiğinde cübbesini minbere asacağını söylemiş. Bunu duyan adam cübbesini çıkarıp, minbere asmış ve “böyle mi amca” demiş. Yaşlı amca, “evet öyle” diye tasdik etmiş. “Peki başka” diye sormuş adam, “elini kubbeye değdirecek” diye cevap vermiş yaşlı amca. Adam elini kaldırıp, kubbeye kadar uzatmış ve sormuş; “böyle mi amca”, yaşlı adam tekrar “evet, öyle” diye tasdik etmiş. Adam, yaşlı amcaya dönüp, “hadi sana kolay gelsin, ben şu vav harfinin karşısında iki rekat namaz kılacağım” deyip, cübbesini de alarak oradan uzaklaşmış.
                Ulu Cami‘de, vav harfinin karşısında namaz kılan insanlardan biri yine Hızır’dır(a.s) diye ve ona rast gelmek içindir bu gayret kim bilir. Ama öyle olmasa bile, vav harfi mahiyetinde barındırdığı manalar itibariyle bu ilgi ve alakayı zaten hak ediyor.
 Fadi Kılıçzade
 

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑