Cizlavet Club Hause Kültürel Sohbetleri

Bu hafta Gökhan Bozkuş’un sunumu ile Neşet Ertaş yad edildi. Programı canlı olarak dinleyemeyenler Youtube kanalımızdan dinleyebilirler.

Konu başlıkları:

Abdal ile aptal arasındaki farklar

Neşet Ertaş’ın ilk sazı neydi?

Bozkır’ın Tezenesi lakabını ona kim verdi

Neden Almanya’ya gitti ve uzun yıllar dönmedi

Şarkılarının hikayeleri ve daha birçok hatıra…

Bir Yiğit Vardı Gömdüler Karşı Bayıra

Şiir Tadında programında bu hafta sitemizin değerli şairlerinden Ahmet Terzioğlu konuk olarak katıldı. Duygusal anların yaşandığı programda yer yer şiir sanatının nasıl olması gerektiği de konuşulurken hatıralar ve türküler ile izleyenlerin beğenisini aldı.

Aynamdaki Filmler Başlıyor

Gökhan Bozkuş’un sunumu ile her bölümde bir filmde yolculuk yapılacak. Filmin müzikler,, dönem fotoğrafları, edebiyata yansımları, edebiyat ve toplum ile ilişkileri

Şiir Tadında İlk Programı Başladı

Cizlavet Kültür ve Sanat Platformu şiir gecesi programları artık Youtube’de. ASM TV’de Şiir Tadında programı ilk bölümü canlı olarak yayınlandı. Programın moderatörlüğünü Asım Yıldırım Bey yaparken Genel Yayın Yönetmenimiz Gökhan Bozkuş ve Halk şairi, ressam Bekir Salim Bey de şiirler ve türküler ile katkıda bulundular. İlk programın canlı yayın konuğu sitemizin kurucularından ve editörlerinden şair Yaşar Beçene Bey oldu. Programa şiirleri ile Erhan Bozkurt , Ahmet Terzioğlu ve Emin Osman Uygur Beyler de eşlik ettiler. Her hafta pazar akşamı yayınlanacak. İzlemeyenler için linki buraya bırakalım.

Esaretin Dili Yüz Yaşında / Fadi Kılıçzade

                                 

            İnsanlığın, İnsan Haklarını Hatırlaması

            “Savaşan iki ordu,uzaktan bakınca intihar eden tek bir ordu gibi görünür.” der Eflatun. Nitekim geniş coğrafyalardaki insanların hayatlarını altüst eden 2. Dünya Savaşı’nda da durum bundan farklı olmadı. Fakat asker-sivil ayırt etmeksizin önüne gelen herkesi etkileyen bu can alıcı kasırga, tarihteki tüm savaşlardan daha kanlı ve yıkıcı olması yönüyle Dünya tarihinde farklı bir yere sahiptir.

            Küresel anlamda iki büyük savaş geçirmiş olan insanlık, savaşın maddi anlamda bıraktığı hasarın telafisinin uzun yıllar almasının yanında manevi olarak kapanmayacak ve telafisi imkansız tesirlerinden ders almış olacak ki, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi ve ondan daha fazlasının da yaşanmaz bir hayata mahkum olması karşısında insani değerlerden ve insan haklarından söz eder olmuştur. Bunun neticesi olarak da 1949 yılında insan haklarını korumak adına Avrupa Konseyi kurulmuş, 1950 yılında ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi düzenlenmiştir.

            Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, geride kalan pek çok dramatik olayın zihinlerde canlı tutulması adına farklı bir anlama da sahiptir. Korumasız kalan insanların egemen güç karşısında en tabi haklalarının bile hiçe sayılarak, nasıl yok edilmeye çalışıldığının en çarpıcı örneğine bütün dünya bizatihi şahit olmuş ve bu trajediden nasibini almıştır. Öyle ki, acının rengi hayatın hemen her ünitesine bulaşmış, soğukluğunu ve iç karartan yönünü hissetirmiştir.

             Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortaya çıkmasına sebep olan ve yaklaşık beş yıl süren 2. Dünya Savaşı’nın en çok etkilediği ülkelerden biri olan Polonya’ya bakmak, savaşın tesirini anlamak için sıradışı bir deneyim olabilir. Hayatın neredeyse tümüyle yeraltına çekildiği ve büyük bir gizlilik ve teyakkuzla yaşandığı ülkede savaş ve mücadele insan ruhunun bir parçası haline gelerek hemen her eylemlerinde kendini göstermektedir. Bugün Polonya Edebiyatı’nda savaş yıllarına dair çok sayıda eser bulmak mümkündür. Bunların bir kısmı savaş esnasında, bir kısmı da savaş sonrasında kaleme alınmış olup, yaşanan acıların ve insanlığın yok oluşunun kayıtlara geçirilmiş halidir. Satır aralarından sızan trajedi hala taze ve boğucu bir tesire sahiptir.

            Tadeusz Borowski

            Savaş yıllarında kalemini susturmayan ve hatta toplama kamplarında bile yazmaya devam eden Polonyalı edebiyatçılardan biri olan Taduesz Borowski, bütün bir insanlığı tarumar eden savaş yıllarına tanıklık etmek için okyucuları satırlarına davet etmektedir. 12 Kasım 1922’de Żytomierz’de başlayan hayat serüveni hiç de talihli sayılmayacak bir hikayeye sahip olan yazarın çilesi muhasebecilik yapmakta olan babası Stanisław Borowski’nin I. Dünya Savaşı’nda Polonya Askeri Örgütü’ne katıldığı için 1926 yılında Sovyet yönetimi tarafından tutuklanarak Karelya’daki Sovyet kampına gönderilmesiyle başlar. Bundan dört sene sonra yazarın annesi Teofila Borowska da Sibirya’ya sürülecektir. Bu sırada, sekiz yaşındaki Tadeusz ve kendisinden dört yaş büyük ağabeyi Juliusz Ukrayna’daki akrabalarının yanında yaşamaya başlarlar.

            Stanisław Borowski Polonya-Sovyet tutsak değişimi ile 1932 yılında serbest bırakılır, aile 1933 yılında Varşova’ya yerleşir. Yazarın babasının bir depoda çalışmasına, annesinin ise evde terzilik yapmasına rağmen maddi durumları hiç iyi değildir. Tadeusz bu yıllarda erkek kardeşi ile birlikte burs almayı başarır ve Tadeusz Czacki Devlet Lisesi’nde eğitim görmeye başlar. 

            Yazar, otuzlu yılların en başarılı edebiyat tarihçilerinden Stanisław Adamczewski’nin öğrencisi olma şansını yakalar ve belki de onun etkisiyle Polonya edebiyatına ilgi duymaya başlar. Polonya’nın Alman işgali altında olduğu yıllarda ortaokul ve lise eğitimi yasaklanmıştır. Yazarın final sınavlarının olduğu ve lise diplomasını aldığı 1940 yılının bahar aylarında Varşova‟da ilk baskınlar ve toplamalar başlar. Borowski bu günlerini Pewien Żołnierz (Bir Asker) adlı kitabındaki Matura Na Targowej (Targowa‟da Mezuniyet Sınavı) başlıklı öyküsünde anlatmaktadır.

            Naziler Varşova Üniversitesi’ni kapatmış ve ana kampüsü ordu için baraka olarak kullanmaya başlamışlardır. Ülkede Lehçe eğitim kesinlikle yasaklanmıştır ve ölümle cezalandırılmaktadır. Borowski işte böyle bir dönemde Varşova Yeraltı Üniversitesi’nde, Julian Krzyżanowski ve Witold Doroszewski gibi önemli profesörlerin ders verdiği Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim görmeye başlar. Yazar bu dönemi Profesorowie i Studenci (Profesörler ve Öğrenciler) adlı öyküsünde şöyle anlatır:

            “Başlarda sekiz kişiydik: Altı kız, iki erkek. Varşova Yeraltı Üniversitesi’nin ilk öğrencileriydik. Şimdi böyle söyleyince kulağa hoş geliyor, ancak o zamanlar, İngiltere’ye hava saldırısı yapılırken, faşizmin dünyada hüküm sürdüğü dönemde, Polonya Edebiyat Tarihi ile ilgilenmek, dilin yapısını öğrenmek, bibliyografya gibi, savaşta işe yaramayacak konularla ilgilenmek pek de akıl kârı bir işmiş gibi görünmüyordu.”

            Borowski gelecekteki eşi Maria Rundo ile bu bölümde tanışır. Yazar, yaşamının bu döneminde “Pędzich” adlı bir inşaat firmasında depo sorumlusu olarak çalışırken, geceleri de bekçilik yapmaktadır. Aynı zamanda da bu binadaki odalardan birinde kalmaktadır. Yazmaya çok önceleri başlayan Borowski İngiliz Edebiyatı seminer dersinde Shakespeare’in On İkinci Gece’sinden Budala‟nın Şarkıları çevirisi ile dikkatleri üzerine çeker. Bu sırada kendi şiirlerini de yazmakta olan yazar, 1942 yılının kışında 165 kopya olarak basılan ilk yapıtı Gdziekolwiek Ziemia (Herhangi Bir Toprak) adlı şiir kitabını basar.

            Esaret Yılları

            Yapıtlarında yaşamından kesitlere rastladığımız yazarın kuşkusuz en kötü deneyimi Gdziekolwiek Ziemia (Herhangi Bir Toprak) adlı kitabının basımından dört ay sonra, 25 Şubat 1943’de başlar. Borowski Naziler tarafından kurulan tuzağa düşen nişanlısı Maria Rundo’yu aradığı sırada Gestapo tarafından yakalanır ve Pawiak Hapishanesi’ne götürülür.

            Borowski önce aussenkommando (dış komando) olarak ray döşemek, telefon direkleri taşımak gibi ağır işlerde çalıştırılır. Ağır çalışma şartları nedeniyle zatürre olur ve kamp hastanesine gönderilir. İyileştikten sonra burada gece nöbetçisi olarak kalmayı başarır, bir süre sonra da Auschwitz ana kampına, sağlık görevlisi kursuna gönderilir. Uyumlu ve iyi niyetli olması nedeniyle kampta sevilen biri olur. Kurs sırasında eline geçen kâğıt, kalemi şiir yazarak değerlendiren Borowski’nin şiirleri kampta popüler olur ve kamp şarkısı olarak söylenir. Bunların çoğunu nişanlısı Maria Rundo’ya yazdığı aşk şiirleri oluşturur. Ne yazık ki bu şiirlerden çok azı yok olmaktan kurtulabilmiştir.

            Borowski nişanlısını daha sık görebilmek için kamp hastanesindeki görevini 1944 yılının bahar aylarında kendi rızası ile bırakıp kadınlar kampında çatı tamiratıyla ilgilenen komando grubuna katılır. Bu sıralarda Auschwitz kampındaki en dehşet verici zamanlar yaşanmaktadır. Sovyet hücum ordularının yaklaşmasıyla birlikte Almanlar da işgal ettikleri bölgelerdeki Yahudilerin tasfiyesini hızlandırmaya başlamışlardır. MayısHaziran 1944’de Macaristan’dan getirilen dört yüz binden fazla Yahudi gaz verilerek öldürülüp yakılır. 1944’ün yazında Birkenau kampının boşaltılıp tutsaklarının Almanya’ya transfer edilmesiyle birlikte yazar ile nişanlısının yolları bir kez daha – bu kez uzun süreliğine – ayrılır. Borowski Natzweiler Dautmergen kampına transfer edilir. Tutsaklar tarafından inşa edilmiş bu kampta ilkel koşullarda, Birkenau’da kazandığı statüden mahrum halde, gerçek kamp cehennemini yaşar. Kamp dilinde “Müslüman”* olarak adlandırılan duruma gelerek fiziksel gücünü yitirir. 1945 kışında Müslüman sevkiyatıyla Dachau-Allach kampına götürülür.

            …ve Özgürlük

            1 Mayıs 1945’te VII. Amerikan Ordusu kamptakileri serbest bıraktığında, yazar 35 kilo ağırlığında ve ayakta bile duramayacak haldedir. Borowski yaşamının bu dönemini arkadaşı Zofia Świdwińska’ya Münih’ten yazdığı 6 Ekim 1945 tarihli mektubunda şöyle anlatır:

            “Sana bu mektubu Münih’ten yazıyorum. Auschwitz’den Münih’e gelişim pek de kolay olmadı. Birkaç kampa götürüldüm, bazen yürüyerek, bazen hayvan taşınan vagonlarda, uykusuz ve aç… Bir insanın yemeksiz ne kadar dayanabileceğini tahmin bile edemezsin. Önce, gaza götürülmesi planlanmış hasta insanların bulunduğu sevkiyatla Stuttgart’tan Dachau’ya götürüldüm. Ama bizi gazla öldürmediler. Serbest bırakıldığımız gün hepimizi vurmak istediler, Amerikalılar birkaç saat erken geldiler. O yüzden vuramadılar bizi.”

            Yazar, nişanlısından ve ailesinden uzakta çok ağır bir psikolojik bunalımdadır. Münih’te verimli bir yazarlık dönemi geçirmesine ve yaşadığı koşullar iyi olmasına rağmen, çektiği vatan hasreti dayanılmaz hale gelir, sonunda ülkesine dönmeye karar verir. Nisan 1946’da Belçika ve Fransa seyahatinden bir ay sonra, Polonya’ya giden bir sevkiyatla Varşova’ya döner.

            Yazar Varşova’ya döndükten sonra yazılarını Kuźnica (Demirhane) ve Pokolenie (Kuşak) adlı dergilerde yayımlamaya ve Julian Krzyżanowski’nin asistanı olarak Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çalışmaya başlar. Bu sırada da Świat Młodych (Gençlerin Dünyası) gibi üniversite gazetelerinde makalelerini yayımlar.

            1946 yılında Śmierć Powstańca (İsyancının Ölümü), Bitwa pod Grunwaldem (Grunwald Savaşı), 1947 yılında da Chłopiec z Biblią (İncilli Çocuk) ve Pożegnanie z Marią (Maria’ya Veda) adlı yapıtlarını yayımlar. Bu son üç öykü Dzień na Harmenzach (Harmenze’de Bir Gün), Proszę Państwa do Gazu (Buyurun Gaza Bayanlar, Baylar) adlı öyküler ile birleştirilerek 1947 yazında Pożegnanie z Marią (Maria‟ya Veda) başlığı altında kitap olarak yayımlanır. Ardından, yazarın Pewien Żołnierz (Bir Asker) adlı kitabı okuyucuyla buluşur. Bu kitaptaki en ilginç bölümü ise Portret Przyjaciela (Dostumun Portresi) adlı öykünün de içinde bulunduğu işgal dönemi anıları oluşturur.

            Uzun süre komünist Polonya’ya dönmemekte direnen Maria Rundo, 1946 yılının Kasım ayında Borowski’nin uzun süredir içinde bulunduğu ağır bunalımdan endişelenerek Varşova’ya geri döner. Çift Aralık ayında evlenir.

            Yazarın 1949’da yayımlanan Opowiadania z Książek i Gazet (Kitap ve Dergilerden Öyküler) adlı kitabında, gazetelerde parti için yazdığı ve emperyalizmle yozlaşmış dünya, kültür ve dinerkçilik ile savaştığı, propaganda amaçlı yazıları toplanmıştır. Yazar, bu yapıtıyla 1950’de Ulusal Edebiyat Ödülü alır.

            Veda

            Kısa hayatı trajedilerle geçen Borowski yine trajik bir şekilde 27 Haziran 1951’de, kızı Małgorzata’nın doğumundan beş gün sonra evindeki ocağın gazını açarak intihar eder. Bu, yazarın ilk intihar girişimi değildir ancak ne yazık ki bu denemesinden iki gün sonra hastanede yaşama veda eder. Borowski’nin intihar nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, büyük bir olasılıkla, kampa düştüğü günden itibaren yaşadığı ağır depresyondan kurtulamamış olmasıdır.

            Savaş yıllarının hafızalarda silinmez yer eden unsurlarından olan toplama kamplarında sadece fiziksel işkencenin olmadığının kanıtlarından biri hiç şüphesiz Borowski’nin hayatı ve yazdıklarıdır. Borowski’nin, arkadaşı Tadeusz Sołtan’a yazdığı mektubunun satır aralarında bu durumu görmek mümkündür:

            “Seni bilmem, ama bana kendimi toparlamak çok zor geliyor, Tadeusz. Bu yaşanan iki yılın etkisi var bunda. Sanki bütün Avrupa etrafımda paramparça oldu. Dostlarımın, düşmanlarımın cesetlerini gördüm, ekmek çalıp yedim. Yaşam çok farklı yerlere götürüyor bizleri. Tuśka savaşın bütün sıkıntılarını yaşadı ve hâlâ hayatta. Ama Ewa, hani şu harikulade şiir okuyan, infaz mangası tarafından vuruldu. Biz ise yaşıyoruz, var olmaya devam ediyor ve mektuplaşıyoruz. Hâlâ kabullenemiyorum, onların ölmüş, bizimse yaşıyor olmamızı…”

            Henüz yirmi dokuz yaşını bile doldurmamış Borowski’nin intiharı edebiyat dünyasında şok etkisi yaratır. Ölümünün ardından yazar ile ilgili birçok yazı yazılmış, Nowa Kultura (Yeni Kültür) adlı derginin 28. sayısı yazarın anısına ithaf edilmiş, yaşamının son yıllarından anılara, hakkında yazılmış makalelere yer verilmiştir.

            Auschwitz Toplama Kampı’na gönderilmeden önce işgal konulu şiirler yazarak ülke gençliğine direnç vermeye çalışan Borowski, kampta olduğu süre içerisinde de boş durmayıp bu sefer hikayeleriyle de esaret altındaki insanlara umut vermeyeçalışmıştır. Bu gayreti kamptaki insanlar tarafından takdir toplamış kendisine “Şair Tadek” isminin verilmesine sebep olmuştur. Bir bakıma etrafında zulüm ve haksızlık içinde ezilen ve yok edilen çoğunluğun ortak sesi olmuştur.

Borowski’nin Kaleminden

İşte yine gece.

Gökyüzü yine tehditkâr biçimde

Dönüp duruyor bir akbaba gibi,

Geriniyor iri, vahşi bir hayvan misali

Bu sağır sessizliğin, bu kampın üzerinde.

Batıyor ay, solgun, tıpkı bir ceset gibi.

(Birkenau Üstünde Gece)

………

Nicedir düştü bu sararmış sonbahar yaprağı ağaçlardan.

Bir özlem sardı ki beni, sana koşturuyor, git diyor buralardan,

Neyleyim ki dünya kötü ve ayırmış dikenli telle bizi.

Ve zorluyor yaşamaya bir rüyaymışçasına seni

(Uzun süredir göremediği nişanlısı için 1943 yılında yazdığı Aşk ve Özlem Şarkısı)

…………

“Maria’nın deniz kenarında, adı çıkmış bir kampa götürüldüğünü daha sonra öğrendim. Maria melezdi. Onu gazladılar. Ve belki de sabun yaptılar ondan.” (Maria’ya Veda)

……..

“İnsan dalgaları -ateşli, heyecanlı, şaşkın insanlar- hiç bitmeyecekmiş gibi akıyor, akıyorlar. Şimdi kampta yeni bir yaşamla karşılaşacaklarını düşünüyor, kendilerini bekleyen zorlu mücadeleye hazırlanıyorlar kafalarından. Bilmiyorlar ki, birazdan ölecekler, elbiselerine ve vücütlarına itinayla sakladıkları altınların, paraların, elmasların artık onlara bir yararı yok.”( Bizim Orada Auschwitz)

Kaynakça:

Borowski, Tadeusz, Böyle Buyurun Gaz‟a Bayanlar Baylar, Göçebe Yayınları, İstanbul, 1997

Borowski, Tadeusz, Taşlaşan Dünya, Yazko Yayınları, İstanbul, 1981

Yüce, Neşe Taluy, XX. Yüzyıl Polonya Edebiyatı Çeviri Seçkisi, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000

Yağcı, Öner, Nazi Kampları, Papirüs Yayınevi, İstanbul, 2004

Wiewiorka, Annette, 60 Yıl Sonra Auschwitz, İletişim Yayıncılık, İstanbul, 2006

Miłosz, Czesław, Tutsak Edilmiş Akıl, Elips Kitap, Ankara, 2006

Frankl, Viktor E., İnsanın Anlam Arayışı, Öteki Yayınları, Ankara, 1991

Ünlü Yazarların Yazma Alışkanlıkları

Tolstoy hemen işe başlamaya inanırdı: “Her zaman sabah yazarım. Yakın zamanda Rousseau’nun da sabah kalkıp kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra işe giriştiğini öğrendiğimde sevindim. Sabahları insanın zihni bilhassa canlıdır. En iyi düşünceler genellikle uyandıktan sonra hâlâ yataktayken ya da yürüyüş sırasında akla gelir.”

Charles Dickens her zaman bir pusula taşıyordu ve uyurken daima kuzeye dönük bir şekilde yatağın tam ortasına yatıyordu. Bu, yöntem yazım yeteneğini geliştirdiğine inandığı bir uygulamaydı. İki Şehrin Hikayesi ve Büyük Umutlar gibi klasik romanların yazarı Dickens, sosyo ekonomik koşulların gerçekçi betimlemeleriyle açıkça ortaya koyduğu gibi, güçlü bir ahlaki pusula tarafından yönlendirilen bir sosyal eleştirmendi.

Önce gazete muhabiri olarak yazmaya başlayan Gabriel García Márquez, her gün şafaktan önce uyanır ve yazmaya başlamadan önce gazeteleri okurdu. Ona 1982’de Nobel Edebiyat Ödülünü kazandıran büyülü gerçekçi yazım tarzı dünya edebiyatında yeni ufuklar açılmasına yol açmıştı. Kolombiya’da bir gazetede çalıştıktan sonra para kazanmak için hikayeler yazmaya ve satmaya başladı. Sonunda bu hikayeler Kolera Günlerinde Aşk ve Yüz Yıllık Yalnızlık gibi romanlara dönüştü.

20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilen Virginia Woolf, eserlerini Deniz Feneri ve Mrs. Dalloway ayakta durduğu bir masanın önünde yazdı.

Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar gibi klasiklerin yazarı John Steinbeck, taslaklarını kurşun kalemle yazmayı seviyordu. Masasında her zaman tam iki düzine mükemmel bir şekilde keskinleştirilmiş kalem bulundururdu. Kalemlerin markası ve nasıl keskinleştirildikleri konusunda da çok titizdi. 

Gelmiş geçmiş en iyi kadın yazarlardan biri olan Jane Austen sabahları erkenden kalkar ve piyanosunu çaldıktan sonra saat 9.00 gibi evin kahvaltısını hazırlar. Sonrasında ise yazmak için odasına kapanır ve bazen annesi ve kardeşi yanında örgü örmek gibi sessiz aktivitelerde bulunurdu.

Franz Kafka bir mektubunda; ’10.30’da yazmaya oturuyorum, gece 1,2,3’e kadar gücüme, isteğime ve şansa bağlı olarak yazıyorum. Bir defasında sabah 6.00’ya kadar yazdım.’ sözleriyle yazma serüvenini anlatır.

Honere de Balzac , Akşam 18.00’de çok hafif bir akşam yemeği yiyor, ardından uykuya dalıyordu. 01.00’den sonra da 7 saat aralıksız yazıyordu. Saat 08.00’de bir buçuk saat şekerleme yapıyor, 09.30’dan 16’ya kadar da bir yandan sert, şekersiz kahve içerek sabah yazdıklarının düzeltmeleriyle meşgul oluyordu. (Günde 50 fincan kahve içtiği söylenir.) 16.00’da yürüyüşe çıkıyor, eve dönüp banyo yapıyor, 1-2 ziyaretçi kabul ediyordu.

Devlerin Atışması / Derleyen: Süleyman Halitoğlu

AYAK AÇAN: Murat Çobanoğlu

CEVAP VEREN: Şeref Taşlıova
CEVAP VEREN İlhamî Demir
AYAK: – an içinde
MAKAM: Yanık Kerem

Çobanoğlu:

Deli gönül feryad edip dolaşma
Neler gördün devr-i zaman içinde
Hicran ataşları(alayları)* oydu canım
Yara baş gösterdi çıban içinde

Taşlıova:

Seni sevdim bu dünyaya gelende
Bütün gönlüm kaldı ziyan içinde
Hasretinden bu cesedim kan ağlar
Sevdamı eylettim bu can içinde

                      Gözede
                      Balık oynar gözede
                      Sana da kurban
                      Sana bakan göze de

İ Demir:

Edalı işveli sevdiğim suna
Sevdan kalmış bu kızıl kan içinde
Yüzbin çiçeklerden girer düşürer**
Arılar bal yapar kovan içinde

                     Güzel ağlar
                     Giymeye*** güzel ağlar
                     Ağlayanda anam ağlasın
                     Analar güzel ağlar 

Çobanoğlu:

Sanma Çobanoğlu aşık değildir
Gördüğün alemler ışık değildir
Sade can canana aşık değildir
Herkesin yari var cihan içinde

                 Nem alır
                 Basma toprak nem alır
                 Azrail gelse kapıma
                 Candan başka nem alır 

Taşlıova:

Şeref der ki sinem yaradır yara
Eflatun gelse de bulunmaz çare
Bu dünyada herkes bulacak sıra
Gelenler misafir bu han içinde

             Yarım gile(kile)
             Yemeye yarım gile**
             Baş ayağa yalvarır
             Gidelim yarımgile

İ Demir:

Aşık İlham

Ozan olan lezzet alır tad alır

Ne yazık ki sevdiğini yad alır

Kehlan** atlar yarışında ad alır
Pehlivan bilinir meydan içinde

              Naz eyler
              Suna gönül naz eyler
              Bu adet eskidendi
              Her güzeller naz eyler
  • Aşık son iki mısrayı tekrar ermiş ve ikincide “alayları” kelimesini söylemeyi tercih etmiştir.

** düşürer: düşürür. Aşık yöre ağzı ile “düşürer” şeklinde telaffuz etmiştir.

  • Giymeye: İstek Kipi’nin olumsuz çekimidir. “Giymezse, giymediği takdirde” anlamlarına gelir.

Gile: Kile kelimesinin yöresel ağızdaki telaffuzudur ve aşık bu telaffuza uymuştur.Kile; tahıl tartmada kullanılan bir ölçü birimidir.

** Gile: Aşığın yöresinde kullanılan bu kelime yaş üzüm danesi anlamına gelmektedir.

*** Aşık ilk iki mısrayı tekraren söylemiş ; ilkinde “Aşık İlham” , ikincisinde “Ozan olan” ibarelerini tercih etmiştir.

** Kehlan: Küheylan kelimesinin yöre ağzındaki biçimidir.

AŞIKLAR: Murat Çobanoğlu,
Şeref Taşlıova
İlhamî Demir

Atışmayı Yazıya Döken: Ekvatorlu

Reddedilen Ünlüler / Gökhan Bozkuş

   Hiçbir büyük yazar annesinden ünlü roman yazarı olarak doğmamıştır. Hiçbir ünlü şair ilk şiirleri ile edebiyat çevrelerince hemen beğeni almamışlar. Bu yazımda sizleri yazarların eserlerinin perde arkasına doğru bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Nasıl yazdılar, nasıl meşhur oldular, nasıl geniş kitlelerce kabul gördüler ve hiç zorluk yaşadılar mı?

İrlandalı yazar Samuel Beckett’nin Murphy isimli romanı 42 kez reddedildikten sonra ressam arkadaşı Jack Yeats’in tavsiyesi üzerine Routledge tarafından basılmıştır.

 

Türk edebiyatında öyle bir roman vardır ki sadece basılma süreci bile başlı başına bir roman hatta film konusu olabilir. Bir mühendisin yazdığı ve Türk romancılığında önemli bir devrim yapmış olan bu romanın dosyasını  Atay basılmamış bir kitap olarak TRT Roman Yarışması’na gönderir. Tek beklentisi vardır o da romanının okunması. Jüri başkanının da katkısıyla roman okunur, büyük tartışmalar sonucunda juri herkese aynı ödülü verir. Tutunamayanlar yarışmadaki diğer romanlarla birlikte TRT Roman Ödülü alır. Tutunamayanlar hariç TRT Roman ödülü alan tüm eserler kendilerine bir yayıncı bulur ve romanları basılır. Nedenini kalın oluşuna bağlıyorum. Kitabı i yayınlayan yayınevinin sahibi Hayati Asılyazıcı şöyle anlatıyor: “Cumhuriyet gazetesinde TRT Roman Ödülü’nün haberini gördüm. Bir yayıncı olarak ilgimi çekti, tek tek isimlere baktım. Hepsi tanıdığım isimlerdi. Sevgi Soysal, Fakir Baykurt ve diğerleri. Ama içlerinde biri vardı ilk defa duymuştum ismini. ‘Oğuz Atay / Tutunamayanlar’ yazıyordu.

  Benim yayınevinin altında üniversite kitapları satan bir dükkan vardı. Orada ders kitapları satılıyordu. Bir topografya kitabının isminde de Oğuz Atay yazıyordu. ‘Aynı kişi olamazlar herhalde’ dedim. Teknik bir kitaptı çünkü.

 Hemen Cumhuriyet gazetesi yazı işlerini aradım. O gün nöbetçi olan Çetin Özbayrak çıktı telefona. ‘Hepsini tanıyorum, bir tek Oğuz Atay’ı tanımıyorum; kim bu yazar’ dedim. Sağ olsun bana TRT Roman Yarışması’na katılan eserin bir kopyasını gönderdi. Akşama kadar sadece okudum. Hatta eve giderken yanıma almak istedim. Çantaya da sığmadı bir poşete koydum ve öyle eve getirdim. Gözlerim kapanana dek okudum romanı… O ana dair söyleyebileceğim tek şey: elimde tuttuğum romanın bir öncü eser, çağdaş ve hatta çağının önünde bir roman olduğunu anladım. Ertesi gün ilk işim Oğuz Atay’ın çalıştığı üniversiteyi aramak oldu. ‘Bugün Oğuz Hoca yok, yarın gelecek’ dediler. Ben o sırada kitabı okumaya devam ediyordum.

Ertesi gün Oğuz Atay aradı beni. ‘Romanı bitirmek üzere olduğumu ve uygun bulursa basmak istediğimi’ söyleyince akşam hemen yanıma geldi. 

Bana romanla ilgili sorular sordu, aldığı yanıtlarla tatmin olmuştu. Çıkmadan önce son kez baktı bana ve şu soruyu sordu;

‘Kararınız kesin mi? Basacaksınız değil mi?

  Oğuz Atay’a tek bir şart sundum. Eldeki imkanlar ve kağıt sıkıntısından dolayı bu kitabı ancak ikiye ayırarak basabilirdim. Kabul etti ve anlaştık. Tutunamayanlar basılacaktı.

Bu soruyu soran Atay o kadar heyecanlanmış olacak ki kitabın basılması ile ilgili hemen hemen her aşamada yardımcı oluyor. Hayati Bey o anları da şöyle aktarır:

Bu arada sıradan bir kitap düzenlemesinden söz etmiyorum, kimi bölümlerinde sayfalarca noktalama işaretleri kullanılmadan yazılan bir eserin düzenlenmesinden söz ediyoruz. Çocuk gibi heyecanlıydı bu süreçte. Ve gerçekten her şeyiyle ilgilenerek ortaya çıkardı o kitabı. Kitap artık basılmıştı. İlk paket ofise geldiğinde ikimiz de ofisteydik. Ambalajı kendi açtı, çıkardı ilk kitabı bana kendisi imzaladı. Bu, Tutunamayanlar’ın ilk imzalanan kitabıydı. Kitabı imzaladığı o an Oğuz’a şunu sormuştum;
‘Gerçekten kimse mi basmadı?’
Aldığım yanıt beni çok şaşırttı: Kimse basmamıştı. 
Okuyanlar vardı; anlamayanlar vardı, çözemeyenler vardı ve tek bir yanıt alıyordu kitap; ‘Basamayacağız!’ Kitap basıldı ancak satılmadı. Tıpkı dönemin yayıncıları gibi okuru da anlamadı kitabı.”

Kitap basılır ama yıllarca birçok kimse haberdar olmaz bu kitaptan. Milliyet gazetesinin sanat sayfasında özel bir Oğuz Atay dosyası yapılana dek sürer bu durum. Daha sonra İletişim Yayınlarının kitabı basması ile geniş çevrelerce tanınması da artar.

Bugün dünyanın en çok okunan  romanları arasında 150 milyon gibi bir sayıyla ikinci sırada  olan Yüzüklerin Efendisi, gönderildiği ilk yayınevi tarafından “Satmaz” denilerek geri çevrilmiş.

Yine dünya çapında popülerliği tartışılmaz olan Harry Potter da çok kalın ve pahalı bulunarak gönderildiği yayınevi tarafından reddedilmiş.

Roman Taslağı

Dünya edebiyatının en çok okunan romanlarından olan Hayvan Çiftliği basılmadan önce 4 yayınevi tarafından reddedilmiş.

Kitap taslağı. Hayvan Çiftliği

Hermann Melville’ın baş yapıtı Moby Dick de birçok yayıncı tarafından reddedilmiş hatta 1851’de yayınlandıktan sonra çok sert eleştiriler de almıştı. Bugün en beğenilen eserler arasında bulunuyor.

Sylvia Plath’in The Bell Jar (Sırça Fanus) eseri de iki kez reddedilir. Aşağıdaki taslak ona aittir.

 

Eleştiriler muhakkak olacaktır. Anlamayanlar da olacaktır. Ama sizin bir emeğiniz söz konusu ise er ya da geç hakkettiğiniz değere kavuşacaksınız.

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romandan bir taslak:

Suç ve Ceza Üzerine Notlar / Mustafa Kartal

Dostoyevski’nin klasik romanı. 687 sayfalık bir baş yapıt. Dostoyevski Suç ve Ceza romanında mükemmel bir olay örgüsüyle olayları kişileri mekanları adeta mühendis titizliğinde bir kanaviçe gibi işlemiş. Her karakteri boyutlandırmış psikolojik incelemelere adeta ışık tutmuş. Drama açısından rüya, hayal, mektup,  rastlantı gibi objelerle olay örgüsünü örerken mükemmel bir şekilde adeta sinekten yağ çıkartmış. Tekrara, sözcüklerde dahil düşmediği gibi merakı hep pik noktada devam ettirebilmiş. Cümlelerde, hikayede yalınlaştıkça derinleşme gibi model ortaya koymuş. Yazar çürümüş toplumun suç ürettiğini seçkin insanlarında bu aşağılık durumlara tevessül edebileceğini fakat suçu hakkıymış gibi işleseler de vicdan ve kader mekanizmasının muhteşem işleyişi karşısında yaşamı sorgulayacak noktaya gelişlerini bu çıkmaz sokaktan çıkışı aşk ve inançla yenilenerek sağlanabileceğini anlatmış. Kendi adımıza çokça üzüldüğüm yaklaşımı ise iki dünya güneşi Efendimizi (sav) takdir ederken yanlış tanımasıydı. Öyle ki yazar, seçkin ve faziletli bir insan olan Efendimiz (sav) mutlu yarınlar için engelleri kanlı kılıçla aşan ve bu konuda hakkının da olduğunu iddia ediyor. Bize ise Efendimizin (sav) Kuran’dan aldığı talimle insanlık için sulh peygamberi olduğunu anlatmak düşüyor. Unutmadan ekleyeyim yazar toplumu ikiye ayırıyordu. Birinci gurup, çoğunluğu oluşturan  emir alan topluluk. Bu gurup toplumun  bugününü İkinci emir veren seçkin gurupsa toplumun yarınlarını inşa eder diyordu. Bu yaklaşımda tezatlar da olabilirdi. Şöyle ki birinci guruptan olan birisi kendisini ikinci guruptan sanarak kanun koymayı zorbalıkla isteyebilir ve çok acılara sebep olabilirdi. Fakat bu kişi kendisini Napolyon’un yerine koymakla Napolyon olamayacağı gibi taraftarları tarafından mutlaka alaşağı edilir diyor Dostoyevski. Dilerim son önermesinin hayat bulduğu bizim toplumumuzda Napolyonculuk oynayanların akıbeti biran önce icra edilir.

Dipnot 1:Dostoyevski gibi etkili yazmak için; idama mahkum olacağını bilerek gizlice Belinski’nin Gogol e yazdığı bir mektubu okumak ve yakalanıp idama mahkum olmak, idam günü ilk üç mahkumun idam sehpasına çıktığını görmek, birazdan o sehpaya çıkacağını hissedip idamın ertelenip kürek cezasına çarptırılmak suretiyle sürgünü yaşamak ve o cepteki idam cezasına rağmen arzu ettiği özgür toplum için yine inandığı değerlere sahip çıkıp Suç ve Cezayı yazmak lazım.

Dinpnot 2: Bu kitabı zayıf inançlı insanların okumasının sonucunda suç üretebilirler gibi bir endişeye kapıldım.

Sembolizm ve Haşim Hakkında Bazı Mülahazalar/ Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu



Tavuğu, horozu eti için öldürmekle bülbülü öldürmek arasında ne fark var? Hele daha leziz olduğu düşünülüyorsa neden denenmesin, yenmesin?

Çok mu keskin bir giriş cümlesi oldu, bilemiyorum ama Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” yazısını ilk okuduğumda aklıma gelen bir şeydi.

Haşim’i  orjinalliği ve kalitesi ile hep takdir ve alkışla yâd etsem de edebiyatımıza kazandırdığı(!) ya da hızlandırdığı şu gereksiz ve mantıksız tartışmadan dolayı ciddi hayret ve biraz kızgınlıktan kendimi alamıyorum.

Hele poetikasında köşe taşını teşkil eden Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar yazısında geçen “Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki şiirde anlamdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. ” cümlesi kadar yadırgadığım bir ifade pek hatırlamıyorum.

“Anlamdan ne kastedilmek?” Bana  tamamen bir demegoji, laf dolandırma gelegelmiştir bu tabir. Haşim akıcı nesriyle bunu şöyle ifade eder:”Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde mânâdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. “Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu; ve “vuzûh” bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? ” Elcevap; biz söyleyelim: Evet bunlar ve daha fazlası demektir. Bazen bunların biri, bazen birkaçı ,bazen de hepsi demektir. İnsan ruhunun,ufkunun, dünya görüşünün, muhayyilesinin, … enginliği ve çeşitliği ölçüsünde bu saydıklarının ve daha fazlasının bazen birkaçının bazen hepsinin birbiriyle terkibi de olabilir aziz Haşim.

Anlam’dan ne kastedilmek?

Mesela “gelmek” ‘ten ne kastedilebilir?

Bazı şeyler vardır, izahı zordur çünkü meçhul ve girifttir. Bazısını izah bundan da zordur,çünkü çok açık ve temeldir, daha neyini  izah edeceksiniz?

“Zaman, güzel, makine, operasyon, gol…” gibi kelimelerle ne kastedilebilir? Bunların çağrıştırdığı nice nesne, olgu, kavram ve olay vardır. Bazen biri bazen birçoğu olabilir.

Acaba Haşim ve onun tarzını benimseyenler “Anlam aranmaz diyerek ne kastediyorlar?” desek bizim de hakkımız değil midir? Kısır demogoji döngüsünü koyulaştırmaktan ve sıkıcılaştırmaktan başka bir şeye yarayacağına emin olsam kesin bu soruyu sorardım Haşim ve emsaline…

Ama şu soruları sorabilirim:

Daima bundan ne kastediliyor diye soran ve sözü çıkmaza sokan bir insan kendisi “ne kastettiklerinine dair” ne düşünüyor?

Yazdıkları bir kastı, kastetmesi olmayan içi boş lakırdılar mıdır?

Yazdıkları anlamsız mı ya da anlamsızlık mıdır?

O ve emsali bahsettiği bülbülün ötüşünde hiç mi bir mana görememiş tanrı aşkına? O ahenkte hiç mi bir anlam hissedememiş de hislenememiş midir meselâ?  Kulağına gelen o etkileyici ses boş beleş birşey midir?

Ahenk ve ahenkli olmak demek mutlaka manasızlık, saçma bir muğlaklık mı demek?

Ne idüğü belirsiz muğlak şeyler şiire de zül değil midir?

Sembolizm manasızlık, saçmalık, mantıksızlık diye mi değerlendiriliyor? Eğer öyle değerlendiriliyorsa bu değerlendirme sembolizme apaçık ve acı bir hakaret değil midir?Mesela Haşim kendi yazdıklarını manasız, mantıksız, saçma mı görüyor acaba?

Sadece ahenk şiiri şiir yapar mı?

Sırf içimden geliyor ve bu gelenler kulağa hoş geliyor diye kuru boş lakırdılar dizmek mi şiir oluyor? (Buradaki kuru boş ile ne kastedildiğini de sorarlarsa da hiç şaşmam tabi? Herşeyde bir ‘ne kastediyorsunuz?’ sormak en bilinir, görülür şeyi dahi daha da aç demek hastalık bir adet haline gelmiş olsa gerek bir iki asırdır.)

Peki,Haşim ve fikirdaşları en az Haşim kadar ahenkli yazan ama şiirinde anlam da gözettiğini belirten şairler ve o şairlerin şiirleriyle ilgili olumlu bir şey düşünse, mesela o eserlerin şiir olabileceğini düşünse kendileriyle ne kadar tutarlı kalmış olacak?

Haşim’in, “anlam gözeten” şairlerden Yahya Kemal ve şiirleri hakkındaki kanaatinin ne kadar pozitif olduğunu tekrar belirtmeme bilmem lüzum var mı?

Sembolizm ile bir kavgamız yok; gereklidir, güzeldir. Haşim ve başkalarının sembolistliği de kendilerini ilgilendirir; tan u teşnî etmek gibi ucuz ve yararsız bir uğraşa da girmeyiz. Haşim’inki gibi bir kalite sergilenirse alkışlarız da.

Ama yukarıda arz ettiğimiz yaklaşımı da değil Haşim’e en acemi kaleme de yakıştıramıyoruz.

Ekvatorlu Süleyman Halidoğlu

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑