Satılık Anne Baba / Selim Duyar

Uzun zamandır anne babamı göremiyorum. Onlar yaşadığım yerlere gelemiyor. Ben de onların yaşadığı yere gidemiyorum. Onlarsız bu kaçıncı Ramazan bilemiyorum. Saymıyorum artık. Bu yazıyı size anne baba özlemi içinde olan bir evlâd olarak Twitter’de @ akil_tozu isimli hesabın yaptığı paylaşımları okuduktan sonra göndermek istedim. Onun twitleri beni çok etkiledi bu yüzden olduğu gibi ekleyeceğim buraya.



“Bir gazetede şöyle bir ilan çıktı: “Yaşlı ebeveynlerimi 10.000 Euro’ya satıyorum. Babam 91 yaşında ve bunama hastası. Annem 89 yaşında, yardımla işlerini yapabiliyor.Bu ilanı gören insanlar günlerce konuyu tartıştılar.
Bazıları, “Nasıl böyle bir rezalet olabilir?” dedi.
– “Hey, neden yetkililer müdahale etmiyor?” diyenler oldu, diğerleri düşündü.- “Ya rabbim bu bir günah!” – diye düşünenler de vardı.
– “Gereksiz bir şey, satın almak için çok fazla para, bu delilik.” diyenler de hayli fazlaydı.
İlan aynı zamanda anne ve babasını uzun zaman önce kaybetmiş bir aile tarafından da okundu. Bu aile ilandaki satılık yaşlıları alıp onlara bakmaya karar verdiler.
Tutarı banka havalesiyle hesaba havale ettiler ve satılık yaşlı çifti evlerine götürmek için iletişime geçip, verilen adrese gittiler.
Geldikleri adreste büyük bir konak vardı. İlan için geldikleri yerde kendilerini, iyi görünen yaşlı bir adam karşıladı.
Çift: “Anne ve babanı almaya geldik.” “İstenilen miktarı zaten bankaya yatırdık.” dedi genç adam. Genç çifti karşılayan yaşlı adam:
“Hoş geldiniz, bana bu yaşlılara neden bu kadar çok para verdiğinizi açıklayabilir misiniz?”, “Size sadece iş, der, sorun ve bakım dertleri olacak, bunu bildiğiniz halde neden buradasınız?” diye sordu.Genç çift:
– Çünkü biz her ikimiz de ailemizden erken ayrıldık, genç yaşta onlar olmadan hayata devam ettik ve onları çok özledik.” der ve devam eder; “İki küçük çocuğumuz var ve onların büyükanne ve büyükbaba kucağına oturmasını, kucağına oturup hikayeler dinlemesini, onlarla uyumasını ve oynamasını istiyoruz. Onları yetişkinlere saygı duyacak şekilde yetiştirmek istiyoruz…” dediler. Yaşlı adam evdeki karısına adıyla seslendi, kadının elinde baston vardı ama rahatlıkla hareket ediyor ve iyi niyetli hoş bir tebessümü belli olacak şekilde gülümsüyordu.
Yaşlı adam ve kadın gülümsedi! – “Tamam, sizinle geleceğiz, bu ilandaki ebeveynler biziz!” dediler.
Genç çift şaşırmış bir şekilde.
– Ama nasıl oluyor da ilanda onları satanların, muhtaç, düşkün durumlarının da kötü olduğunu söylüyordu? dediler. Yaşlı çift birbirine bakıp gülümsediler. Kadın merakla ve şaşkınlık içindeki çifte şu açıklamayı yaptı.
– Şimdi söyleyeceğim. “Sevgi ve anlayış içinde yaşadık, çalıştık, para kazandık, bu köşkü yaptık ama kader bize çocuk vermedi. Bütün sahip olduklarımızı, bazı iyi insanlara bağışlamaya karar verdik ama onları nasıl bulacağımızı bilmiyorduk ve bu ilan fikrini bulduk.Şimdi biz ve paramızın gerçekten emin ellerde olacağı için mutluyuz.” dedi gülümsemeye devam ederek.
“Sevgi ve nezaket asla boşuna değildir, çünkü onları alan ve veren için de değerini arttırır.”

Oğlumun Annesi / Şeref Bulut

Ruhunun güzelliği yansıyor çehresine
Kırmızı güller meftun, eşsiz sevgisine
Dalgalı zülüflerine, akşam serinliğinde
Bağlanmış duygularım, oğlumun annesine

.

Gülşeninde durulur, hayallerimin çiçeği
Aşkına vurulur, garip güvercin yüreği
Hırçın rüzgar gözlerinin derinliğinde
Huzur bulur, tek, oğlumun anneciği

.

Varlığı, geleceğin zümrüt hediyesi
Yanık gönlü ümidimin bitmez neşvesi
Abideleşmiş sireti, saf gelinliğinde
Kalbimin heyecanı, oğlumun annesi

.

Sevgi bahçesinde pamuk yürekli
Hayallerinde insanlığın altın geleceği
Hüzünlü bir mevsimde sırtında derdi
Gözlerimin ışığı, hayatım oğlumun annesi

.

Annem / Adem Yağmur

Annem ev işlerini yaparken hep etrafında dolaşarak ona yardım etmek için fırsat kollardım. ”Benim yavrum büyümüşte benim işlerimi mi yaparmış.” diye tatlı bir ses tonuyla ruhumu okşardı.

Beni kollarımdan tutarak etrafında çevirirken hızlandığında ayaklarım yerden kesilir ve kendimi uçuyormuş gibi hissedince o kadar mutlu olurdum ki tekrar yapması için ısrar ederdim. ”Oğlum artık büyüdün ağırlaştın, ben de yaşlanıyorum.” derdi.  Bu sözü duyduğumda üzülürdüm. Annemin yaşlanmasını kabul edemezdim. ”Hayır sen yaşlı değilsin.” diyerek kendimce teselli olurdum.

Annemin sihirli bir eli olduğuna inanırdım çünkü dokunduğu her şey güzelleşirdi. Anne eli  değmiş gibi, anne lezzeti diye bir tabir yok muydu? Herkesin annesi evlatlarının gözüyle en güzel yemeği yapan eşsiz bir insandı. Annemin en çok sarma yapmasını severdim. Mutlaka ben de yapmalıydım. O sarmaları tahtanın üzerinde yuvarlamak benim için en güzel oyunlardan biriydi. Akşam yemeğinde annem benim yaptıklarımı seçerek, ”Bunlar daha tatlı olmuş.” derdi, ben de sevinirdim.

En çok sevdiğim davranışlarımdan biri de annemin oturtarak yaptığı işlerde onun dizine yaslanarak yaptıklarını izlemek ve biraz sonra dizlerinde uyuyakalmak. Uyuyacağımı bile bile gidip anneme yaslanmak. Yastığa yorgana ihtiyaç duyulmayan en güvenli limana sığınmak.
Anneme sığınmak onun yanında huzura ermekti.

Çocukluğum da elektrikli süpürge, çamaşır ve bulaşık makinemiz olmamıştı. Annem ne iş yaparsa yapsın hep onun elinin altındaydım. Kız kardeşim engelliydi, kendisine yardım edecek durum da olmadığı gibi o da annemin eline bakıyordu. Diğer kardeşlerim de benden küçük olduğu için annemin yardımcısı olmak bana mutluluk veriyordu.
  Annem evimizin bereketiydi.

Onun yanındayken öğleye, akşama yemeğimiz olacak mı diye hiç düşünmezdim Yoksulluğumuza rağmen annem her öğün sofraya bir şeyler koyardı. Ben onu yemem, ben bunu yemem dediğimi hiçbir zaman hatırlamam. Bu durumu bilen annem, ”Benim kara kuzum önüne ne koysam onu yer.”’ dediğinde ben de çok mutlu olurdum. Belki de o zamanlar mutluluğun anlamı küçük şeylere bağlıydı.
  Mahallemizin kokuları vardı; meyve kokar kimyon kokar, susam kokardı.

Sokağımızdan,  buuuuuuuz gibi kaymak dondurmaaaaaa, kemunlu tuzlucaaaaaa ye Memmedim yeeee, tazeeeeee simiiiiiiiiit, diyen satıcılar geçerdi ben ise onlara sadece bakmakla yetinirdim. Bilirdim ki annemin parası olmazdı. Bir gün eşeğinin heybesinde elma satan yaşlı bir amca sokağın başında tam bizim evimizin karşısında durmuş, taze bol sulu köy elmasııııııı, döğmeynen bulgurunan paraynan diyerek herkese duyuruyordu. Annem çukur bir tabak dolusu bulguru satıcıya verdi. Satıcı da aynı tabağı elmayla doldurarak bize vermişti. Çok sevinmiştik para vermeden elma almak bana ilginç gelmişti. O zaman ben  amcanın bulgura ihtiyacı olduğu için annemin ona yardım ettiğini düşünmüştüm. Bu yüzden evde olmayan hiç bir şeyi  istemezdim zira annem bana yeterdi.

 Mahallemizin hâlâ kulağımda kalan sesleri vardı.
   Mahallemizden, herhangi bir şeyin ilanını yapan gür sesli tellal abiler, boynunda kasetçalar asılı destan satan yaşlı amcalar, burnunda zincir takılı zavallı yavru ayıcığı elindeki defle oynatarak para toplayan abiler geçerdi. Biz peşlerine takılır eğlenirdik. Mutluluğumuz, beklemediğimiz bu misafirleri kendi aramızda tekrar tekrar anlatmakla katlanırdı.

Mahallemizin daha çok annelerimiz  tarafından zihinlerimize çizilmiş sınırları vardı. Sokağımızdan bir alttaki sokağa geçsek bize farklı mahalle gibi gelirdi fazla uzaklaşmaz akşam ezanı okunmadan evimizin dış kapısından içeriye girmiş olurduk. Akşam yemeğinde herkes sofrada olmalıydı. Şimdiye nazaran bir çok şeyden mahrumduk ama mutluyduk.

Annemden oynamak için plastik top almasını istemiştim. Annem top yola gider bize  araba  çarpar diye almadı. İlk plastik topum orta okula giderken olmuştu. Patladığında topçu amcaya gider tamir ettirirdik. Patlamış topu tekrar tekrar yaptırır oynardık, ta ki  kızgın bir amcanın topumuzu ortadan ikiye kesinceye kadar mutluluğumuz devam ederdi. O zamanlar kenar mahallelerde çocuklar için oyun alanları olmaz bütün oyunlarımızı evimizin bulunduğu sokakta oynardık. Bütün dünyamız o sokağın çevresinden ibaretti.

Oyuncaklarımızı genelde kendimiz yapardık zira fazla oyuncağımız da olmazdı hatta parmağındaki yara izi o günlerin bir hatırası. Bilyeli, lastik tekerli tahtadan yaptığımız arabalarımız vardı, annemize söz verirdik sokaktan çıkmayacağımıza ana yola gitmeyeceğimize. Bir gün annemden izin istedim biraz da ısrar ettim, annem beni yolun karşısındaki bakkalı denetime gelen zabıtalara şikayet etti. Ben zabıtaların elbiselerine bakıp onların polis olduklarını zannettim, korkmuştum, o zamanlar bizi polis geliyor, asker geliyor diye korkuturlardı. Annemizin sözünden çıkamazdık ondan korktuğumuzdan değil onun sevgisini kaybetmekten korkardık.

Sokakta  arkadaşlarım vardı ama en iyi arkadaşım annemdi çünkü ondan başka kimse beni hatalarımla sevemezdi. Arkadaşlarım istedikleri zaman daha oyundan bir tat alamadan beni oyundan çıkarırken oysa annemle oynadığımız oyunu ancak ben istediğim zaman bitirirdim. Bu oyunlarda annem azıcık oynasa  yoruldum derdi de ben şaşırdım, anneler yorulmaz ki derdim.
Annemin günü sabahın seherinde başlar evdeki herkes uyuyuncaya kadar devam ederdi. Kör ebeyi, saklanbaçı, el el öpenek elim kolum topalağı, yatmadan önce Kenan illerinde ki Yusuf’un masallarını hep ondan öğrenmiştim. Dilimdeki dualarımı, şimdi yavrularıma söylediğim kulağımdaki ninnileri ilk ondan duymuştum. Bana ondan başka samimi bir kalp ile dua edene hiç şahit olmamıştım.
  Bazı zamanlar bana bakar ağlardı başımı göğsüne bastırdı da ne oldu anneciğim derdim, yok bir şey oğlum, öylesine duygulandım işte derdi. Niye ağladığını yıllar sonra anlar gibi oluyorum, bana olan merhametinden, bana bir şey olmasından korktuğu için ağlıyordu. O ağlayınca ben de ağlardım da bana kıyamadığı için susardı. Hemen yüzü değişir gülüverirdi ben de gözümden yaşlar akarken onun gülmesine gülerdim. Yağmurdan sonraki güneş misali..

 Konuşsada sussada onun yanında mevsimler hep bahardı.
  Annem, evimizi yuva yapandı, onun varlığıyla evimiz kutsal bir mekana dönüşüyordu.
  Yer sofrasında otururduk. Kardeşlerimle annemin yanına oturmak için yarışırdık. Ben diğerlerinden büyük olduğum için sağ tarafında hemen yerimi alırdım. Kaşığımdaki yiyecekler hep sofraya ve üzerime dökülürdü. Annem, evladım sofrayı üzerine al der bende alırdım ama her zaman sofra yine de dizlerimden kayardı. Bu duruma beraberce gülerdik.

Annem evimizin sesi, bizim nefesimizdi. Annemin bize hitap şeklinden en çok hoşuma gideni “Gurban olduğum” idi. Bu tabir şimdilerde kullanılmaz oldu, artık eskiye dair bir hatıradan ibaret. Annem bizlerden birini çağırırken hepimizin ismini tek tek sayardı ben de annemin bu davranışına gülerdim.  ”Anne kendin koyduğun isimlerimizi mi unutuyorsun yoksa!” derdim, ”Ne bileyim oğlum.” derdi.
  Annem bizi öperken koklayarak öperdi de ben bunu o zamanlar abartılı bulurdum. Evlat kokusu cennet kokusudur derdi. O söylüyorsa doğrudur diye düşünürdüm çünkü  anneler yalan söylemezdi.
  Anne ile evlat arasında devam eden bir bağ olduğu kesin bu bağ her ikisinden birinin bu dünyaya vedasından sonra dahi devam eden bir bağ.
  Bütün kardeşler, annemiz en çok beni seviyor diyerek birbirimize üstünlük sağlamaya çalışırdık. Bir gün, anne en çok hangimizi seviyorsun diye sormuştuk. Annem hepimizi birden kucaklayarak; ”Sizler benim ciğerparelerimsiniz hangi birinizi ayırabilirim, hepinizi de çok seviyorum.”demişti. Bu cevap karşısında hepimizin yüzünde bir tebessüm oluşmuştu çünkü hiç birimiz daha az sevildiğimiz duygusuna kapılmayacaktık.
  ”Ciğerparelerim” ne güzel bir kelime.
  Ben şimdi daha iyi anlıyorum ki evlatlar annelerin sadece bedenlerinden değil ruhlarından da bir parçadır.
  Annesiz isen her yer sana gurbet olur. Kışına ısınamadığın yazına dayanamadığın yerlerin baharları gurbet olur. Yollarında tanıdık kimseye rastlayamazsın herkes sana yabancı olur.

Adem Yağmur

Omar’ın Kajusu / Gökhan Bozkuş

Cumartesi akşamıydı. Diğer günlere göre biraz daha kalabalık olurdu dükkan. Havanın soğukluğundan mı virüsün yaygın oluşundan mı bilinmez ama bugün çok sakindi işler. Çerezcinin sırtı kasaya dönüktü. Mutfak tezgahına benzeyen uzun bir mermerin üzerinde hurma ezmeleri duruyordu. Dört adet kap vardı tezgahın üzerinde. Birinde safran , birinde gül yaprakları, birinde antepfıstığı tozu diğerinde de haşhaş tohumları vardı. Hurma ezmelerini yumurtadan biraz daha büyük olacak şekilde yuvarlıyor ve seçtiği bir kabın içine koyarak ona turuncu, mavi, kırmızı, ya da yeşil bir renk veriyordu. Biten hurma ezmelerinin üzerine de ceviz içi yerleştirip yarına hazırlıyordu. Müşteri olmadığı zaman yapacak bir şeyler bulurdu kendine. Hurma toplarını yaparken telefonda da türkü çalıyordu. Grup Abdal’dan ‘Altın Yüzüğüm Kırıldı’ çalarken o da eşlik ediyordu.

Altın yüzüğüm kırıldı hey

Suya düştü su duruldu hey

Dediler yarin de gelmiş

İnce de bellerim kırıldı

Tel tel tellerine

Kurban olam dillerine vay

Atımın da nalı yoktur hey

Üzerinde çulu yoktur hey

Gölbaşı’nda yolu yoktur

Git gelemem emmim kızı

Tel tel tellerine

Kurban olam dillerine vay

Türkü bittiğinde fark etti dükkanda birisinin olduğunu. Meğer yalnız değilmiş içeride. Normalde Türk olsun Alman olsun bir müşteri geldiğinde ya yüksek sesle bir ‘Hallo’ ya tok bir sesle ‘selamun aleyküm’  ya da Suriyeli biriyse b ve r harflerine basa basa ‘bruda’ der girerlerdi. Ama bu sessiz müşteri hiçbiri değildi. Çerezcinin çok sevdiği müşterilerinden birisi olan Gambiyalı Ömer’di (Omar)

Omar yirmili yaşlarda , altmış kilo civarları zayıf ve uzunca bir gençti. Tel tel ve kıvırcık sakalı , karanın beyazı bir siması vardı. Çerezci niye mi severdi Omar’ı. Ağzını her açtığında gülen bir gençti. Ellerini namazda durur gibi birbirine bağlamış , büyük kavurma makinasının önünde saygıyla çerezciyi izliyordu. Onu bekletmiş olmanın mahcubiyetiyle özür diledi. Ve hiç sormadan açtı kese kağıdını. Küreğini çekmecedeki bademe koyarken sordu gülerek. Wie viel kilo Omar ? ( kaç kilo) Omar alışıktı bu latifeye. Çerezci kaç gram demezdi o geldiğinde. Her zaman aynı latifeyi yapardı ki bir kez daha gülsün Karanın beyazı Omar. Güldü Omar. Güzel güldü. Tatlı güldü. İçten güldü. Çerezci çok gülen birisi değildi ama gülenleri severdi. Hele Omar gibi güzel gülenleri daha çok severdi. ‘Für 3 Euro bitte’ dedi ve kasaya doğru bir tane 2 euro , iki tane de 50 cent bırakıverdi. O an fark etti bir şeyi yanlış yaptığını çerezci. O yanlışını fark ettiğinde Omar da fark etmişti aynı şeyi. Kaju yerine badem vardı kesekağıdında. Oysa Omar her zaman kaju alırdı. Bir kez bile başka bir şey aldığına şahit olmamıştı. Her geldiğinde cebindeki bozuk paraya göre ya 3 euroluk ya 2 euroluk alırdı. Fiyatları aynı olduğu için bu seferlik de badem alsan ne olur diye takıldı ona. Ama o gülen çehre değişti ve tatlı bir ifade ile ‘Kaju bitte’ ( lütfen kaju) dedi. Çerezci bademleri çekmeceye geri döküp yerine kajuları koyarken bir şey fark etti. Omar telefonunu çıkarmış ona bir şey göstermek istiyordu. Telefonda eski bir fotoğraf vardı. Başörtülü tebessüm eden bir kadın fotoğrafıydı bu. Bu benim annem dedi. Kajuyu çok severdi. Bizim çok ağacımız vardı. Annem kaju toplar bize verirdi, dedi. Birçok mülteci gibi o da uzaktı annesinden. Anladı bunu çerezci. Kaç yıldır göremiyorsun anneni? Ben de beş yıldır göremiyorum. İstersen görüntülü ara, ona beraber bir selam verelim olmaz mı? Arayamam, dedi Omar. Annem ben küçükken öldü. Babam evlendi sonra. Ben de buralara geldim. Telefonu sakince cebine koydu ve o güzel gülüşü ile tekrar yıkayarak çerezciyi yavaşça çıktı dükkandan. O gitti ama ağır bir kütle kaldı çerezcinin üzerinde. Gözleri doldu. Kajuya başka türlü baktı. Kajuyu Omar gibi kokladı. Kajuya Omar gibi dokundu. Onun türkülere dokunuşu gibi Omar kajuya dokunuyormuş meğer. Kajuya tutunuyormuş. Telefonda türkü sesi gelmeye devam ediyordu. Kirpiğin Kaşına Değdiği Zaman’ı söylüyordu Grup Abdal.

Kirpiğin Kаşınа Değdiği Zаmаn

Bekleme Sevdiğim Vur Beni Beni

Sevdаnın Şаfаğı Söktüğü Zаmаn

Diyаrdаn Diyаrа Sаl Beni Beni

Sаçlаrın Rüzgаrı Tel Tel Biçende

Dudаğın Dilinden Şerbet Içende

Gönlünde Duygulаr Аteş Sаçаndа

Alevden Gömleğe Sаr Beni Beni

Hаsreti Bırаkıp Özlem Getiren

Güllerin Yerine Diken Bitiren

Gönlümde Yаrаyı Аçаn O Tren

Ötünce Hаtırlа Yаr Beni Beni

Afgan Anne ve Yeni Yıl / Emin O. Uygur

Sizler yeni yıl kutlamalarında ışıklar içinde

Yeni bir yıla giriyordunuz sımsıcak evlerinizde

Keyfini çıkartırken yağan karın esen rüzgârın

Lambalar yaktınız renk renk geceye art arda

Kahkahalar geliyordu kulaklarıma neşe dolu

Biz o sıralar zorluyorduk dağlarda sarp bir yolu

Ancak ne olacak bilmiyorduk tepeyi aşınca

Yakında bir köy vardı ışıklar çok cılız

Çocuklar yorgun hava soğuk ve hem çok açız

Eşim vefat edeli aylar oldu

Bir iş kazasında birden ayrıldı aramızdan

Hatıralar bile şimdi soğukta tuz buz oldu

Çalışmak ne mümkün dışarı bile çıkmak yasaktı bana

Yarın yoktu benim hem de çocuklar için orada

Ben bir anneyim ben ölürüm tek çocuklarıma zarar gelmesin

Bir de bizim yüzümüzden eğlenceleriniz eksilmesin

Kar ve rüzgâr dondurdu yavaş yavaş bedenlerimizi

Hissetmez olduk bir süre sonra ayaklarımızı ellerimizi

Sizler yeni yıl kutlamaları içinde ışıklar içinde

Yeni bir yıla giriyordunuz sımsıcak evlerinizde

Çocuklarım ağlıyor yürümek mümkün değil artık

Biraz daha dayanın az kaldı desem de olmuyor

Dayanacak gücümüz kalmadı bir ağacın altında

Son anlarım benim dilimde sadece bir dua

Baktım elleri donuyor çocuklarımın

Çıkardım çoraplarımı son çare taktım avuçlarına

Sarıldık ağlıyoruz hem de çok korkuyoruz soğukta

Dünyada milyarlar varmış ama kimsenin haberi yok

Öldüm işte sonunda yollarda donarak

Afgan bir anneyim ben tarih beni böyle anacak

Sizler yeni yıl kutlamaları içinde ışıklar içinde

Yeni bir yıla giriyordunuz çocuklar evlerinizde

Dininiz inancınız her neyse ama

Hepinizin dilinde bir insanlık edebiyatı

Hele bir yola çıkmaya gör nefretten geçilmez

Hepiniz yaşıyorsunuz dünyayı işinize geldiği gibi

Kim sahip çıkacak Allahım

Hanif dinin senin dünyada garip kalmış gibi

03.01.2022

Eminou   

Anne / Mustafa Keskin

Gözlerime mil vurdular

Oyuncaklarımı aldılar elimden

Üzerime ilmek ilmek düğüm attılar

Sevdamı aldılar elimden be anne

Kaktüs diktiler kalbime

Duvarları da çift ördüler

Tenteleri de kaldırmıyorlar 

Kelebekler artık konuşmuyor benimle be anne

Yüreğimin derisini yüzüp çarık yaptılar

Beni karanlığa koydular

Bu sebebin sonu karanlık 

Karanlıktan korkuyorum be anne

Burada bazlama yapmıyorlar

Her yer taş kokuyor

Yağmur sesi düşmüyor damlara

Sabahlar neden olmuyor be anne

İçim geçiyor, başım hep dönüyor

Ay çıkmıyor, gece bitmiyor

Martılardan da hiç ses yok

Martıları vurdular be anne

Bebeklerin emziklerini aldılar

Ağlamaya izin vermiyorlar

Solup giden bahar değil ömrümmüş

Yıldızlar ağlıyor, toprak yanıyor be anne 

Yıllar oldu haber yok

İntiharlar intikam alıyor

Bulutlarsa hasret kokuyor

Çoban ateşleri sönmüş 

Gökyüzüm nerede be anne

Gözlerimde hep gün batımı

Adımızı kapıya yazmıyorlar

Kağıt kalem de vermiyorlar

Biliyor musun bir bayram kartlarını

Birde ölmeyi özledim be anne

Umutlarımı, hayallerimi tükettiler

Bir kar topuydum, ziyan ettiler

Kızgınım, kırgınım, küskünüm

Deniz çok uzakta be anne

Mustafa Keskin

Beni Burada Arama Anne/ Alpen Nur



Şimdi fonda
Öksüz bir türkü
Can veren suda
İbrahim öldü.

“Beni burada arama
arama anne”

İnsan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, diye bir söz vardı ya doğruymuş. Bir de gözlerini açınca dünyada ilk karşılaştığı insanı ararmış gözleri.
Yunus değilim ki bir balık gelip kurtarsın! Umut tükenince başlıyormuş film demek ki!

Buraya kadarmış! Ah anneciğim şimdi canın nasıl da yanacak! Kardeşimin acısından sonra bu ikinci acıyı kaldırabilecek misin bilemiyorum. Helalleşemedik de seninle. Karşı kıyıya geçince haber edecektim. Babamın bugünkü ameliyatını soracaktım. Altı çocuk babası olmak kolay mı?

Çok zorluklarla okuttu beni biliyorum. Hakim olduğumda ne kadar da mutlu olmuştu. Görevden atıldığımı duyduğunda da bir o kadar yıkım yaşadı. Hele hapse düştüğümde…
Sonuçta vücudu kaldırmadı işte bu badireyi.

Film şeridi akarken çocukluk yıllarımı ve anne babamın telaşlı hayatını görüyorum. Öğrenciliğimi, harçlığımı çıkarmak için çırıpınışlarımı… Hayata dair çocukluk sevinçlerimi… Umutlarımı bir de…

Büyüyünce anne-babamın sırtındaki yükü tamamen alma, hatta bütün toplumun mutlu olmasını sağlayacak biri olma umutlarımı… Öğrencilik yıllarımdaki gittiğim dershaneyi… Okulumu, arkadaşlarımı, fedakar öğretmenlerimi… Topluma ait umutlarımı onlarda görüşümü…
Kardeşimin ölümünde annemin ellerini dizlerine vura vura feryat edişini, sesinin kısılışını… babamı odada gizlice ağlarken yakalayışımı…

Sonra meslek başarılarımı, adil olma vicdanlaşmalarımı… Meslekten atılır atılmaz bir de hapsedilişimi. İlk günlerin sıcaklığıyla yan koğuştaki katillerin koğuş duvarımıza vurarak “bunları bize verin biz halledelim” naralarını… İftiraya uğrayarak bir insanın hayatının altüst oluşunun taravmalarını… Hele bu iftiranın en yetkili muktedir siyasetçilerin eliyle olması…

Eşimin ailesinin eşimi benden koparması… Çaresizliğin katmerlenmesi… Koğuşlarda Yusuf halleri… Kendini her gördüklerinde “İbrahim, putları kıran kim?” dizelerini tekrarlayan dostları ve dostlukları…
Zira her mazluma zulüm, bir putu kırar; her mazlumun ölümü bir dağı yararmış.

Ah annem!
Hayatın her sahnesinde yine senin resmin beliriyor. Ak düşmüş saçların beliriyor gözlerimde. Nedense zihnimde resmin her belirdiğinde zihin fonumda, “saçlarına yıldız düşmüş koparma anne” türküsü çalıyor. Hapishanedeyken ilk görüşüme gelişin, uzun görüş koridorunda heyecanlı gözlerle beni arayışın… Bu manzarada türkü ne kadar da anlam kazanmıştı.

“beni burada arama, arama anne
Kapıda adımı, adımı sorma”

Görüş günü mutlulukları, ve tahliye… Annemin dünyalara değer mutluluğu… Geçen yıl eşimin ailesine rağmen bana dönmesi ve yeniden evlenmemizle aynı mutluluğun gözlerinde yeniden coşkunlaşması…

Sonra hayata tutunma gayretleri… Zeytinyağı vs satarak hayatta kalma gayretleri… İş kapılarından kovulmalar… Dost bilinenlerin, akrabaların sırt dönmeleri… Damgalanmışlığın getirdiği kısıtlı bir hayat. Sigortalı işe girememe, sağlık sigortasından yoksun olma… Sonra, suyun ötesine dair umutlar. Hayat arkadaşımla yepyeni bir hayat özlemi…

Gece karanlığında heyecanla bir sürat teknesine biniş… Gün doğunca, yeniden hapse düşme, işsiz kalma, horlanma, dışlanmaların hepsinin biteceği güne uyanma hayali…

Olmadı işte anne!
Sana aynı derinlikli ikinci bir evlat acısı yaşatacağım için üzgünüm. Şimdi kimbilir; “Beni burada arama, arama anne” diyeceğim bir dünyalık mezarım da olmayacak belki!

Film şeridi tükeniyor. Meğer ne kadar kısaymış hayat filminin şeridi! Bütün ömür filmi birkaç saniye sürüyormuş meğer.

Sevdiceğim de benimle dibe batıyor.

Ah sevdiceğim, hayatıma renk katan taze umudum! Demek kader bizi bu son için biraraya getirdi.

İnsan hayata ilk gözünü açtığında gördüğü ilk kişi (anne) hayatının en anlamlı kişisi oluyormuş ya gözlerini hayata kapatırken de son gördüğü kişi ahirette karşılaşacağı ilk kişi olurmuş derler. Dibe doğru süzülürken sevdiceğim bana bakıyor. Gözleri bende donup kalmış. Gözlerimi ayırmıyorum ondan. En son onu göreyim diye.

“Allahım, Şahadet ederim ki Senden başka İlah yok. Muhammed Aleyhisselam da senin resulündür.” yeni bir umuda yöneliyorum. Öyle ya, “ölüm bir yok oluş değil, hiçlik değil.”

Bizim gerçek mutluluğumuz diğer aleme saklanmış olmalı umuduyla gözlerimi ayırmıyorum sevdiceğimin donuk gözlerinden.
Sanırım tükeniyorum. Gözlerim do…….

Şimdi fonda
Öksüz bir türkü
Can veren suda
İbrahim öldü.

“Beni burada arama
Arama anne.”



Anneme Ağıt / Yakup Kenan

Ben ölürken usul usul parmak uçlarımdan
Yanıma sokul süt kokan ninnilerinle anne
Dört bir koldan sarılınca toprak bedenime
Bulutlar kıskansın gözyaşlarını anne
Kim derdi bir yıldız gibi kayıp gidecektim
Kim inanırdı bir gece vakti sönecektim
Anne sen uyurken gecenin derin karanlığında
Bir hançer oldu gidişim saplandı bağrına
Acıtmasın isterdim oysa kadife, kalbini
Düşmesin isterdim benim için damlallar yere
Bizler sessiz sessiz yol alırken sonsuza
Dünya biraz daha yaşlandı sanki anne
Ellerimle tutamadığım ağıtların var şimdi
Dokunamadığım saçlarına karlar yağmış
Oysa daha dün kahvaltı yapmıştık
Babamla aynı saate denk getirerek
Söz verdiğinden bakardın her gece Ay’a
Aynı göğe bakar olmak yeterdi size
Ve düşünmek hissederek boşluğunu
Ne çok şey çaldılar hayatımızdan anne
İlk babamı kopardılar bağrışlar içinde
Halımızı softamızı çiğnediler botlarıyla
Umudumuzu kırıp gitteler kahraman edasıyla
Anne duymadılar bile seni dinlemediler
Kulaklarında ağırlık boyunlarında tasma vardı
Soğuktu kalbleri bakışları kin kusuyordu
Duymadılar anne dinlemediler seni
Çaldılar kardeşleri Yusufumuzu o gün
O gündü senin gülüşünün cenazesi
O gündü ilk kez gördüğüm yüzündeki hüzün
Zaman örttü acılarını usul usul biz giderken
Kıyısana vurdum umutlarımla bir adanın
Adımı melek koymuşlar anne duydun mu
Meleğim derdin ya hani saçlarımı tararken
Öperdin ya sulara gark olmuş yanaklarımı
Anne yine öpeceğim ellerinden hasretle
Okuldan döner gibi gideceğiz yanına babamın
Ne olur anne acına beni sar olur mu
Kanamasın yaran deki meleğim yanımda
İnan anne ne güzellikler var bu ateşin içinde
Sanma yanan biziz zulümün alevleri arasında
Bu günler çiçeklenen bahçemizin müjdesi
Sen usul usul yumarken gözlerini
Son verirken sözlerine dua dua
Süt kokan ninnilerini dinliyorum anne
Soluk soluğa sana koşarcasına
Dalgalrın üstünden Cennete uçuyorum anne
Yusuflara selam söyle anne
Bu gece onların son gecesi
Bestemizin bu son hecesi anne…

Anne/ Hasan Selçuk

Ateş düştü ya, ilk ana ağladı.
Sonra baba sonra kardeşleri ağladı.
Sonra eşi, sevdiceği ve çocuğu ağladı.
Sonra bütün millet ağladı…

Sonra ilk susan millet oldu, dağıldı.
Kardeşler işe gittiler, evlendiler.  
Hayat meşgalesi işte,
Eşi ve evlatlarına Allah sabır verdi, 
Biraz duruldu. 
Baba sustu, kalpte sonsuz hüzün ve gurur kaldı. 

Ya anne?
Onda değişen bir şey olmadı, o ağladı… 
Gözde yaş kalmadı yine ağladı, ağladı… 
Asır geçti son nefesinde yine ağladı.
Kabirden bir ses: “Oğlummmmm!” 
Oğlu ağladı, kendisi ağladı…

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑