Ömür  / İsmail Tunç

Tomurcuktan yaprağa yolculuğudur insanoğlunun yaşamak. Ağacın dallanıp budaklanması, yeşerip pullanması, çiçeklenip solması bu hayat sergüzeştinin basamakları… Çiçek çiçek, yaprak yaprak kemale varmak; engelleri, imtihanları, beklenmedik sürprizleri ermiş bir gönülle, beklenen birer misafir edasıyla karşılamak.. Baharda-yazda, karda-kışta, fırtınada-yağmurda, mutlulukta-hüzünde, bayramda-düğünde kısaca acısıyla-tatlısıyla bir seyahat…

Ne durdurmak mümkündür zamanı ne geri getirmek yarını..

Ne yitirilen bir canı ne de dünde olanı..

Güneşini kaybeden  geceye mahkum; geceyi gafletle geçiren güneşe mahkum.. Güneşi de geceyi de bulamasaydık ne çekilir ne dayanılır bir hayat olurdu. İkisi de ne güzel nimet.. Güneşten habersiz her gün karanlık, güneşle geçen her gece apaydınlık.. Bereketli günler akşama kavuşurken; dopdolu geceler güne erer.. Ömür günlerini yaprak yaprak döküyor, kopan her yaprak toprağa ömür oluyor. Günlerin getirdiklerini geceler götürüyor. Hayata hasret toprak, hayat özlüyor canlanmaya yaprak bekliyor.

Fırtınalara meydan okuyan gençlik; ne çabuk geçtin daha dün bir gençtin..zaman bu kadar mı hızlı bu kadar mı amansız! Kıymeti bilinmeyen değerli zaman nasıl da uçtun..Hesapsız,değersiz geçirilen gençlik şimdi siteme,hüzne,kedere, besteye nakşolmuş.. mazinin eskimiş, unutulmuş, renkleri solmuş bohçalarında, ihtiyarlığın vefasız sabahında.. Zamanı durdurmanın, günü bekletmenin, geceye hükmetmenin zorluğuna bu beklenmeyen sabahta uyanmak.. Ve  nasıl da acı, derin ve uzak hayallerin gerçeğe dönüşememesinin inkisarını yaşamak, bu her şeyin mümkün olabilirdi gerçeğine rağmen.. Ölüm ömürle kol kola zamansız, bilinmez hangi yolla, nasıl bir durumla bekliyor, bekletiyor..gelip namları, unvanları, makamları unutturuyor..Yağmura, bahara yakışan gözler, toprakla doluyor, toprakla doyuyor..

Bugünü dün etmeden günü bilmek; dünü anlamak için kaybetmemek.. Yarından bir şey beklemeden bugüne bir şey vermek.. Bir suyun, bir köyün, bir denizin, bir harabenin, bir yolun veya bir mezarın kenarına oturup ömrünün geçişini seyretmek… Durdur, değiştir yarın gelmeden, avuçtaki zaman erimeden.. Baş akıllanır zaman kalmaz..yaş kemale erer ömür yetmez. Destanlarla doldurulacak kadar uzun bir hayat; doyulmayacak, yetinilmeyecek kadar kısa..

Kiminde bitmez heyecan dolu bir roman, kiminde entrikalarla geçmiş kısa bir hikaye, kiminle unutulmayacak hep hatırlanacak bir şiir, kiminde hafızalara kazınmış üç beş mısra, kiminde ne ses ne seda ve kiminde sadece acı bir veda…

Korkma kısalığından ömrünün; sonsuzu da var onun..

  Akıp gidiyor ömrümüz bir sevda, bir dava, bir dünya, bir umut veya bir hiç uğruna..

İsmail Tunç

İbrahim / İbrahim Sayar

İbrahim’i bilirsiniz,
hani Raha ilinden.
ateşte biten gülünden,
tanırsınız onu.
terk ettiği tahtından,
sultanlığı bahtından,
bilirsiniz ötekini de.
bir İbrahim daha var…
Sultanlığa meraklı,
nemrudu içinde saklı;
gülşeni aramaklı,
ateş içinde aklı.
Nar içinde bihaber,
zavallı
gülşendeyim zanneder…
deve yitirmiş ormanda,
arar durur tavanda,
mahsulü yok harmanda,
lafları boş havanda
döver durur,
böyle avunur…

Gönlünde bir kara sevda,
derdi dağları aşkın.
fermanını arar aşkın…
Yar içinde süveyda,
silip atamaz şaşkın.

İbrahim, İbrahim!
hani bir kalpte iki yar olmazdı?…
hani tavanda deve aranmazdı?…
eğer sen
İbrahimsen,
bu yollar
geçit vermez aslanım.
azığı zehir,
lokması demir,
dünyası tuzak,
Leylası yasak sana.
böyledir emir…
Hakk’a revansan,
aşka revansan
bedeli ödenir…
bedel,
bazen Hacer,
bazen İsmail,
bazen oğul tadında sarılmak,
bazen taca tahta darılmak…
pazarlığı yapılmaz…
düş yollara İbrahim,
bilelim,
yarın kim?
bırak İsmail’i,
bırak Hacer’i.
burada,
bu sıcak susuz yurda.
hem hiç bakma ardına,
isterse yem olsunlar
kuşa kurda.
köle olmaya tahtını,
aziz olmaya bahtını,
hiç bozmadan ahtını
ver de öyle git.
oğul, yar deyip ah çekeceksen,
gözünden bir damla yaş dökeceksen,
hasretin önünde diz çökeceksen,
yola çıkmadan yüreğine
sor da öyle git.
İsmail’i güneşe,
Hacer’i ateşe
ver de öyle git.

İsmail yırtınmada,
Hacer çırpınmada.
ana yüreği dayanmaz,
çöl bile öyle yanmaz.
pek derindir yarası…
safa-merve arası,
koşturur İsmail için,
çırpınır bir yudum su için…
İbrahim Hakk’a tapar da
Hacer, hacerliğin yapar da
ALLAH hiç unutur mu?…
ab-ı hayat topuklarda,
zemzem verir İsmail için,
zemzem verir Hacer için
için artık,
doyuncaya kadar için…

Hakk dilerse ateşler gülzâr olur İbrahim.
çölde zemzem fışkırır, etraf bahar olur İbrahim.
yeter ki sen İbrahim ol.
yeter ki sen müstakim ol.
yavrunu bırak uyurken beşiğinde,
ama yüreğini kapı eşiğinde,
sakın ha bırakma
zira bu sevda
ekmeksiz olur,
tüfeksiz olur
ama yüreksiz olmaz…

yürü aslanım,
Hacer Allah’a emanet.
unutma, dönüp bakmak ihanet.
İsmail’im yok deme,
senin sevdan (davan) İsmail.
belki öksüz ve yetim…
sakla onu çatlayan sinende…
çırpındıkça Hacer,
yandıkça İbrahim
zemzemler fışkırsın,
İsmailler büyüsün.
bir altın silsileden,
kervanlar yürüsün
yüreğinden İbrahim…

git İbrahim!
senin derdin
tacı bırakıp tahttan inişte biter.
git İbrahim!
bizim gülzâr, ancak ateşte biter…
ateşlere girmeden,
narda güller dermeden,
hacerleri vermeden,
sultanlığı yermeden,
gedalığa ermeden
ne ibrahim olunur,
ne de mevla bulunur…
git ibrahim!
hadi git…….

Güneş’e Tutku / Derya Hekim

Kış, kar, yağmur ve çamur… Batık her yer. Ayakkabılar çamur içinde renk kaybediyor. Pantolon paçaları da nasipleniyor bu durumda haliyle. Sabah kırağı kesmiş yollar yağmur damlaları ile katları açılıyor. Derken her yeri bir çamur kaplıyor. Bu kadar çamur deryası bıkkınlık veriyor bazen. Okula giden çocukları izlerken cız ediyor insanın içi. Fazla merhametten olsa gerek az daha vakitlice ders saati koysalar diyorum.  Sabahın seherinde; soğukta, ayazda, elleri ceplerinde yol boyunca ip gibi diziliyorlar.  Rızk peşinde her canlı bir öğrenciler değil ki seherde yollarda olan. Ortalık sürüngenlerle dolu. Her adımda üzerine bastığım var mıdır acaba diye düşünmeden edemiyorum. Şafak daha yeni atarken her birini görmek mümkün olmuyor ne yazık ki. Böyle söyleniyor olsam da seher de açılan rahmet kapıları zihnimde tüm aydınlığı ile ilahi hediye oluşunu hatırlatıyor. Dilimdeki lakırdılar tövbe ile temizlenip şükürle süsleniyor.

Yağmur suyunun temizliği ve tazeliği ile gelen doğumları görmemek için gözlerimi sımsıkı kapayan cahilliğime kızıyorum. Seher vakti güzellikleri görmeyip soğuk havaya söylendim. Gün doğup ışıldayınca seherde fark edemediğim eşsiz parçalar karşısında pişman oldum. Kara kış deyip soğuğun çetinliğine kızarken bu soğuğa rağmen baharın müjdecisi gelmiş. Etrafta nazenin bir başkaldırışı var ki görülmeye değer. Karşısında durup izlemenin ruhumda uyandırdığı sevinci tarife kelimelerim yetmiyor. Öyle ki hayranlıkla izlerken geçen zamanı üşüyen parmaklarım haber verdi.  Nazlı bir gelin gibi toprağı kaplayan kar ile beslenip güçlenen güzelliğin nazlı nazlı süzülüşü karşısında büyülenmemek elde değil.

Karın ve soğuk günlerin armağanına hayran olmamak için gönüllü kör olmak lazım. Güneş tutkunu bu güzel, zorluklar karşısında vazgeçmemenin örneğidir. Kışın çetrefilli oluşunun ardından gelen baharı müjdelemesinden ötürü ne yaşanırsa yaşansın geçeceğini hatırlatır. Kışın üşüyen ellerimi, ayakkabısız çocukları görünce içimdeki sızıya ‘’Geçiyor işte, her şey elbet bitiyor. Bak baharın müjdecisi gelmiş.’’ diyorum.  Kar kimine oyun eğlence iken kimine dert tasa oluyor. Bahar herkeste enerji ve sevinç doğuruyor. Cemrenin havaya, suya, toprağa düşmesi ile gelen sıcaklık dertlerdeki buzu da çözüyor bir nebze.

Güneşe olan aşkı ile tanınır kara kafa tutan güzeller güzeli. Güneşe öyle büyük bir aşk beslermiş ki güneş ışıltısını yayarken duramazmış. Toprak, bağrında yetişen tohumunun solmasına gönlü el vermese de aşkının önünde duramazmış. Olanca gücüyle toprağı aşıp karın üzerinde nazlı nazlı süzülürmüş. Başını yavaş yavaş kaldırırmış.  Güneş ışıdıkça gönülleri mest eden güzelliğini serermiş önüne.  Karın inatçı güzeli canından olsa da güneşe olan tutkusundan vazgeçmez imiş. Karı delip gelen güzele KARDELEN demişler. Güneşin ısısı yetişmese de kar güzeline, kara topraktan ışığını sezermiş. Böylece Kardelenler Güneş’e açar olmuş.  İnsan da gönlüne dokunana açıyor. Gönlünü açtığı vefasız ise kuruyor, küsüyor. Kışın soğuğunda kalmışçasına.

Derya Hekim

Minik Mucizem / Derya Hekim

      Bazı şeyler vardır kitaplarda sadece tanımını bulursunuz. Ama nasıl olur neye benzer işte bunu hayat öğretir. Aklımı bir rafa kaldırmış olmalıyım böylesi bir gönüllülük için. Üstelik etrafımda bulunan insanlar bunun için tebrik ediyorlar, hayırlı olsun diyorlar.  Dilim, sağ olun dese de içimde bir yerlerde delilik bu yaptığım nidası var.

Emanetin bir mucize olunca ona bakışın da farklı oluyor. Garip hülyalar arasından sıyrılıp gerçeği görmek epey vakit alıyor. İlk zamanlar seninle büyüyor. Büyüyorken kokuları algılama hassasiyetin birden bine çıkıyor. Allah’ım! Kokular bu kadar çeşitli ve ağır mıydı önceden de. Şu an doğa üstü bir hal yaşıyor gibiyim. Bazı sesleri kulaklarım uğultu halinde işitiyor. Bazı sesler ise ne kadar kısık olursa olsun yine de gümbür gümbür kulaklarımda yankılanıyor. Ahhh bir de derin bir yorgunluk ve uykusuzluk var ki sormayın. Buna açlık ve halsizlik eşlik ediyor. Cânım yemekleri hayal bile edemiyorum. Yemek olacak malzeme ocağa yanaşmadan kokusu beni benden alıyor. Midem kırk yıllık doluluk ile isyan ediyor. Tasavvurunu dahi yaptırmıyor bana. Ahhh nedir bu benden öte ben. Nasıl baş edeceğim? Nasıl bitecek? Ayyyy sanki hiç bitmeyecek gibi. Yine uyku hali ağır geldi. Gözlerim kapanırken hislerime isim arıyorum.

Bedenimin ev sahipliği yaptığı mucize adım adım şekilleniyor. Severek giyindiğim kıyafetlerim askıda kaldı şimdi. Ne kadar rahat ve ne kadar kolaymış kendime ait şeyler. Emanetçisi olduğum mucize ile artık olmuyorlar. Bu da bir çeşit tecrübe imiş. Kilolu olmak böyle bir şey demek ki diyorum. Çorabını giymek bile bazen zor olabiliyormuş. Ara ara düşünüyorum delilik bu yaptığım. İnsan bile isteye kendi eliyle kendini bilinmeze sürükler mi ya!

Koskoca dokuz ay geçmiş emanetçi olacağımı öğrendiğimden beri. Zaman ne kadar da çabuk geçti diyemiyorum çünkü her ayı hafta hafta kaydettim. Her hafta emareleri ile bendeki değişikliklere şahitlik ettim. Yorgun geçen günler, mide bulantıları olmadan doyasıya yemek yeme düşü, yürüyüş yolunda koşar adım yürümenin verdiği zindeliği anımsama, bisiklet üzerinde kuşlar gibi kanat çırpıyor olmayı tahayyül etme derken koca dokuz ayı devirdik. Şimdi bütün bunları düşününce tam bir delilikmiş meğer. İnsan hayatından vazgeçiyor resmen. Kendinin olan ne varsa her şeyi feda ediyor. Bunu akılla izah etmek gerçekten çok zor. Eğer insana sevme, sevilme duygusu verilmeseydi; şefkat ve merhamet kalbe işlenmiş olmasaydı böylesi bir çılgınlığı kesinlikle kabul edemezdi. Çünkü sadece zamanın işlenişine bakarsak yük ve zahmet gibi görünüyor.

Bir de görünenin ardındaki perdeyi arayalım; kokular ve sesler ne kadar rahatsız edici olursa olsun buradayım diyen emanetiniz ayrı bir güce sahip olduğunuzu hissettiriyor. Koca dağlar cesametindeki her yükü kaldırabilecek cesareti doğuruyor yüreğinizde. Tüm duyguları öylesine derin ve hassas yaşıyorsunuz ki karşınızdaki kişi ile kurulabilecek empatinin en iyi bu zamanlarda yapılıyor olduğunu söylesem abartı olmaz sanki. Emanetiniz ile bedeninizi paylaşırken rüyalar dahi yeniden anlam kazanıyor sanki. Uzaklarda olanların özlemini daha derinden hissettirirken, dualarınızın kabule şayan oluşunun ilahi ikram olması ayrı bir güzellik oluyor. Evet koca dokuz ay acı, tatlı, biraz aç biraz obur günlerdi. Nasıl ki ilk aylar bulantılar yüzünden yemekleri hayal etmek bile zorsa sonraki aylar çeşit çeşit yiyecekleri aşermek ve doyamamak ayrı bir mevzu. İtiraf etmeliyim en zevkli kısım sürekli yemek yemekti. Son günlerin verdiği uykusuzlukları ve ara ara dünyanızda bana da yer açın sinyalleri ile sürenin sonuna geldiğimizi anlıyoruz. Kucağımıza alacağımız vakit yaşayacağımız mutluluk ile çeşitli korkular kendilerini açığa çıkarıyor. Nasıl olacak? Neler yapacağım? Planlarım vardı, derken yine delilik bu emanetçi olma işi deyiverdim. Kolay bir işe talip olunmuyor ki ne de olsa.

Son günler, son saatler derken işte geliyor emanetim. Allah’ım sen ne kadar büyüksün.  İnsana öyle bir kalp veriyorsun ki sadece akılla bakanın delireceği bir mucizeyi kalbime aylarca ilmek ilmek işlemişsin. Dünyaya adımını atıp ilk ağlaması ile benim bir parçam olduğunu derin derin hissediyorum. Bir annenin evladında duyduğu kokuyu başka biri duyuyor mu, bilmiyorum. Ama evladımdaki kokunun dünyada eşi benzeri yok. Bu yüzden cennet kokulum diye seviyorum. Evet; madde ile kabul gören aklın bunu anlayıp kavraması mümkün olmadığından anne olmak tam bir çılgınlık, delilik olmalı diyorum. Ama bir mucizeye şahit olmak, adım adım büyümesi, kucağıma gelmesi ve gelirken cennet kokusunu armağan etmesi karşısında annelik bu dünyada olabileceğim en güzel makam diyorum. Üstelik alemlerin yüce sahibi cenneti annelerin ayaklarının altına sarıyor. Ne kadar büyük bir kıymeti var ki dünya da cennet kokusu dahi evladınla armağan ediliyor. Evet annelik delilik ama öylesine tatlı bir delilik ki bunun tarifi mümkün değil.

Derya Hekim

Seher / Tahsîn-i Kelâm

Mest olduğum seherlerin nesi mi,
Rûhu okşar zülüfleri nesîmi.
Gönlü gözü âyâna sor söylesin,
Bilen bilir cömert hazînesini..

Yüreğinin kandilini tut uyan,
İkramı bol sakın olma uyuyan,
Başka demde yoktur onun bûyundan,
O her leylin bağrında gül mevsimi..

Ruha şifâ bâde onun içinde,
Başka buud açılır her içimde,
Nasîb ara yağan nurdan sicimde,
Canda hisset rüzgarının meshini..

Derûnundan bir râh vursan menzile,
Bâbın açar Yâr girersin bezmine,
Kalır gözde, ger varırsan kenzine,
Ne zer-keşmir, şu dünyanın ne sim’i…

Tahsîn-i Kelâm

Bendeki SEN…/ Sermest

Benim bütün dünyam senken
Kendine yeni bir dünya kurmuş gibisin…

Benim duyabildiğim yegane ses senken
Bütün sözlerini ellere saklamış gibisin…

Benim dünya gözüyle görmeye tek tahammülüm senken
Yüzünü,özünü ötelere dönmüş gibisin…

Benim sığınılacak tek limanım senken
Dümeni uzaklara kırmış gibisin…

Benim tutunacak tek dalım senken
Gölgeni bile üzerimden sakınmış gibisin

Benim hem yaram hem yarim senken
Derdime derman olmamış gibisin

Benim tüm sözlerim senken
Son noktayı da koyup gitmiş gibisin…

07.01.2022

Sermest

Gel Desem / Mustafa Dilekçi

Hangi geceyi örtündün
Şafağı sökmeyen
Hangi heceyi büründün
Sırrı çözülemeyen
Bir seher kırağısında saklanırmışcasına
Bir yağmur damlasında boşalırcasına
Hüzmesinde güneşin, bir akis gibi
Üşüyen yürekleri ısıtan bir ateş gibi…
Görün! desem görünür müsün?
Doğar mısın, doğ desem?

Taşla-toprakla-dikenle güllenen
Fıtratın satırlarında dillenen
Eleğimsağma cümbüşünde rengârenk
Küçüklerden küçük ve en büyük dev’e denk
Kartalları kıskandıran zirvelerden koparak
Silkinip gömüldüğün yamaçlardan çıkarak
Gel! desem gelir misin?
Döner misin, dön desem?

Duyar gibiyim inciden, o nârin sesini
Derinden mahzûn yüreklere işleyişini
Dağ menekşesi gibi mâsumca gülümseyerek
Kimseler hissetmeden, keklik gibi sek sek
Alarak en güzîde yeri tahtında gönlün
Yepyeni bir fermanla artık, görün!
Ne gel! demekten yoruldu dilim
Ne beklemekten usandı gönlüm
Gel! desem gelir misin?
Döner misin, dön desem

Mustafa Dilekçi

Sevgilim / Yakup Kenan

Betonun kemikleri delen bir sızısı var

Bu sızının içinden geçen mevsimler var

Mevsimlerin umursamazlığı içinde yiten nefesler var

Yiten nefeslerin havada kaybolan izleri var

O izlerin dünyaya bıraktığı tozlu bir miras var

Tozlu mirasın üstüne örtülmüş ölü toprağı misali kalın perdeler var

Kalın perdeler arasına sıkışmış yorgun bakışlar var

Yorgun bakışların gecesinde bir araya gelen sevgililer var

Sevgililer var betonların arasında mevsimini yitirmiş

Mevsimini yitirmiş sevgililer değil yalnızca

Yalnızlığında unutulmuş hayale sığmayan duygu yüklü dünyalar var

Dünyalar var boşlukta dönen ince bir ipliğe bağlanmış

İncecik ipliğin kopmasını bekleyen gölgeler var

Gölgeler var güneş kaçkını kana susamış vampir misali

Vampire parmak ısırtacak yarasalar var

İki kanadı arasında doğrulmuş iki çift bir tek var

Bir tek var sızlayan kemiğin içinde kendini arayan bir kalp var

Kalp var sağa sola çarpan dolup boşalan bedenin içinde

Bir de ruh var mevsimleri aşmış betonu aşmış

Kendine hapsolmuş benliğin düğümlendiği bir ruh

Sen varsın düğümlenen ruhun incelen ipliğin koptuğu yerde

Arayışımın son bulacağını sanma

Sonu gelmeyen aşkların tutsağı olanlar var

Aşkın sonu gelmeyeceğini bilen tutsaklar var

Tutsaklar var esirin esiri

Esirler var aşktan gayrısına tutsak

Tutsağınım sızlayan kemiğin içinde

İliklerime işlemiş serin esintin

Nefesin ilahi bir sığınak dört duvar beton

Güneşinde eriyen benim karların üzerinde sere serpe

Seninle sende kaybolan yitik bir sevgilin var

Sızlattığın kemiklerin içinde sen varsın sevgilim.

23 Eylül 2017

Ah Meri! / Yaşar Beçene


Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Gözlerimi yumuyorum öyle usulca
Gökyüzünü gri bulutlar kaplıyor
Düşlerimde karabasan tuhaf uğultular
Nerden çıktı bu zifiri karanlık
Bilir misin Meri!
Kurtulmak istiyorum tarifsiz hasarlardan…
Ruhumu kuşatan inkisarlardan…
Ve çiçeklere düşman yalancı masallardan…
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası…

Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Acılar koşarak gelirken sana
Çiçekler büyüttüm gözyaşlarımla
Ne çok kıyılarında kayboldu yaslı gölgeler
Hangi meçhul anlarda buz kestin sen de
Meçhul saatlerde beklenen kimdi?..
Bu kaçıncı vurgundur yüreğindeki?..
Kaç soğuk yalazdan kaçtım bir bilsen!
Bir bilsen içimde!..
Kayboldu yıldızlar bir bir usulca
Gördün mü elinde şimdi ne kaldı
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası…


Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Sende tükeniyor yorgun bu gölgem
Suskunluğum, solgunluğum…
Kalakalıyorum yaban ellerde
Pastel tonlarda acılar
Ve zamanı yitirmiş durgun kum saati
Yürüyor koşuyor ardına bakmadan
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası

Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Bakışlarım yokluyor kor ateşten boşluğu
İçimde yılkı atlar hâlâ dörtnala…
Sen çoğalıyorsun ve ben!..
Anlıyorum farklı kıyılarda olduğumu
Kayboluyorum kızıl derinliğinde
Bilir misin Meri!
Gökyüzünde yıldızlar hâlâ gülümsüyor
Ve kapılar aralanıyor peş peşe ardın sıra
Yankısız bir çığlık oluyor senden sonrası…
Ah Meri diyor kırılgan kalbim!
Ah Meri!
Ç/ağlıyor içimde bir bilsen her şey

Yaşar Beçene

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑