Alışıyor İnsan / Gökhan Bozkuş

  Kaldırımlara ürkek bir yabancının ayak basması nahifliğinde dokunan adımlar gibi düşüyordu yağmur taneleri. Onları yakalamaya çalışan minik, haylaz sarı sarı kedi yavrusu gibi görünen yerdeki yaprak denizi arasında yürüyordum Berlin sokaklarında. Seviyorum sonbaharı. Yağmuru, sararmış yaprakları, yağan yağmuru. Kasvetli bir havası var, diyor yeni gelenler. Maviye hasret kalıyoruz burada, diyorlar. Evet doğru. Alışıyor insan zamanla. Neye alışmıyor ki.. Berlin ve sokaklarına aşina olduğunuz Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali de diyor ya: “İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor.”

İnsancıklar isimli romanında Dostoyevski de “Fakat insan her şeye alışıyor” diyor. Alışıyor insan. Kapkara bulutlara da, mavisiz gökyüzüne de , yaprak denizine de alışıyor. İşte böyle bir sabah gözüme takılan bir yaprağın hikayesi yazdırdı bana bu yazıyı. Trene binmek üzereydim. Kapıya yakın olan adamın sağ ayağına ilişti gözlerim. Simsiyah botun arkasına dalından kopmuş ıslak bir yaprak adeta sarılmış da yolculuğa çıkmak istiyor gibiydi. Tutunuyordu simsiyah bota. Tutunmak istiyordu. Belli ki alışamamış o. Belli ki kaldırımlar ısıtmamış kurumak üzere olan damarlarını. Belli ki ağaca özlem dolu. Muhayyilemde istifhamlar… Zihnimde uçuk kaçık sorular . Düştü , tutunamadı o sarı yaprak , tutunamadı. Bir kuleden boşluğa kendini bırakan uykusuz gecelerimin öznesi, özneleri gibi bıraktı kendini. Herkes trende yer kapmaya çalışırken ben o yaprağa bakıyordum. Bırakmadım onu yerde. Bırakamazdım. O sadece bir yaprak değildi artık benim için. Yaprak evi dediğim defterime koyacağım. İçinde İstanbul’dan, Ankara’dan yapraklar da olan defterime . Tutunamayan bir yaprak üzerine çok şey yazmak, söylemek mümkün. Ama şimdi susma vakti. Heba romanının yazarı Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi. “Dünya çok gürültülü. Yeterince gürültülü.” Şimdi susma ve tutunamayan yapraklara kulak verme, onları dinleme vakti. Oğuz Atay şerh ediyor şimdi hissettiklerimi…

   Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı.

Gökhan Bozkuş

Sen İçerdeyken Ben/ Zeynep Ayva

Sen içerdeyken ben dışarda  

Çocuklara baktım 

Yemek yaptım    

Umudu pişirdim ocakta 

Bazen de yaktım 

Kirayı yatıramadım  

İş aradım, bulamadım  

Çok kazanırım sandım 

Örgü örüp sattım

Yine de aç kalmadım

Ama bazen kendimi saldım  

Sonra bir Ahmet Kaya açtım 

Emin ol, her şarkısında sen vardın 

Sen içerdeyken ben dışarda  

Pirincin taşını ayıkladım   

Ha, haberin olsun 

Bazı dostları da! ayıkladım  

Sizinkilere çattım 

Bazısını koparıp attım

Ama hak ettiler tatlım

Sen gocunma sakın  

Ben hiç gocunmadım  

Kendime toz kondurmadım  

Fakat, yakıştırmadım 

N’apiim, dayanamadım hayıflandım 

Bir bilsen, ne çok insan ayıpladım 

Kınadığım ne varsa yaptım 

Ama emin ol, hep ismini sayıkladım 

Sen içerdeyken ben dışarda 

Kendimi bol bol sorguya çektim 

Çekindim, sonra kabuğuma çekildim  

Bazen dayanamadım, kılıçları çektim  

Hayallerimi kurban ettim gerçeklere, bittim  

Merak etme iyiyim, ölmedim  

Kaza süsü verdim 

Ama emin ol, yaşamaya devam ettim 

Sen içerdeyken ben dışarda 

Birilerini aradım  

Herkes meşguldü, yalnız kaldım 

Tek başıma sarma sardım 

Sonra yaralarımı sardım 

Canım acıdı, burnum aktı  

Gözüme bir şey kaçtı, ağladım 

Kalktım, mendil aradım  

Amaan, boş ver sen bunları, abartım  

Galiba biraz da saçmaladım

Ama emin ol, tüm bunlar olurken

Yanımda sen de vardın

Sen içerdeyken ben dışarda  

Kendimi geliştirdim  

Yabancı bir dil öğrendim 

Pabuç kadar dil

Odun kırmayı öğrendim  

Kalp kırmayı  

Sonra yakmayı    

Gemileri yakmayı  

Satmayı öğrendim  

Umut satmayı  

Ama emin ol,   sana da sattım   

Sen içerdeyken ben dışarda 

Her gün evin eksiklerini saydım  

Aralarında sen de vardın  

Annemlerle annenler arasında 

Uzun voltalar attım    

Beynimin hücrelerinde adımladım  

La havle çektim, tesbih salladım 

Tavanı mavi olan bir hapishanede  

Herkesten saklandım  

Bazen de serbest serbest dolandım  

Ve bir gün polise yakalandım  

Ne bileyim ben, çevremde kimse yok ki

Görünmezim sandım

Ama emin ol, ben hep senin yanımdaydım  

Sen içerdeyken ben dışarda   

Çok acı çektim, sonra yedim   

Görüş günlerini iple çektim  

Hazırlandım, süslendim  

Sana belli etmeyeyim diye

Acıyan yanlarımı törpüledim, gülümsedim  

Ama gelirken arabam bozuldu,   sonra psikolojim   

Sevinçten ağladım,   sinirden güldüm

Kahkaha attım,   geri döndüm

Çok işim vardı, evi süpürdüm

Ama emin ol,   çok üzgündüm  

Sen içerdeyken ben dışarda  

Çok unuttum  

Kiraları, faturaları

Evden çıkarken, anahtarı

Eski dostları, bazı anıları

Unuttum ve bilemezsin çok hata yaptım

Ne de saftım

Aaahh, çalışmadığım yerden sınandım

Ve galiba, sınıfta kaldım

Çıldırdım, kafayı yedim

Tövbe ettim, dua ettim  

Allah affetsin,  bazen de küfrettim  

Sonra içtim  

Her şeyin üstüne 

Bir bardak soğuk su içtim  

Gittim çay demledim 

Tasayla demlendim  

Eledim elendim

Bilmem ki ben hangi bendim

Ama emin ol, kalbimdeki, hala sendin  

 

Sen içerdeyken hükümet her şeye zam yaptı  

Yumurta besleyici hem de tok tutardı 

Ben her gün yumurta haşladım  

Oğlanlar gürültü yaptı  

Onları da haşladım

Biraz azarladım

Bazen de tartakladım

Ceketimin sol üst cebinde, vicdan azabım  

Her şeyden uzaklaştım

Tıpkı hayvanlar gibi  

İnsanları uzaktan sevmeye başladım  

Bilirsin ben hayvanlardan korkarım  

Ama emin ol, aynısını sen de yapardın 

Sen içerdeyken ben dışarda  

Sessiz çığlıklarımı etrafa savurdum   

Avazım çıktığı kadar sustum  

Bazen sözleri kustum, bazen de yuttum   

Sandım ki ben tam oldum

Olsun, bugünüme de hamdolsun   

Dedim yine sustum   

En çok da, kendimle konuştum  

Yordum kendimi, yoruldum, çok yoruldum  

Öyle yoruldum ki bazen seni bile unuttum

Anılara sarılıp uyudum  

Uyanmak için saat kurdum  

Ah şu gömleğin  

Yataktaki boş yerin  

Ters dönmüş terliğin  

Aferin başardın

Emin ol, yine kendini hatırlattın 

Sen içerdeyken ben dışarda  

Yeni benle tanıştım  

Hiç memun olmadım   

Asıl kendimi aradım, bulamadım  

Sonra ağladım, çok ağladım  

Anamı da ağlattım  

Hasta oldum, hapı yuttum  

Hamdım piştim, dibime tuttum  

Ve bir gün sen ansızın karşımda durdun  

Bense hala yanımdaki seni bekler oldum  

Ve artık bir de kendimi

Bu kez ben kayboldum

İçimde hapsoldum

Sık sık ziyaretime gel olur mu

Hangi ben karşılar seni 

Onu artık sen bileceksin 

Emin ol

Başkaları değil ama sen   

Yeni beni de seveceksin.

Dîldâr / İbrahim Sayar

Gittiğin yol yokuş ise
Varacağı zirve vardır
Mevsim şimdi kar-kış ise
Kışın sonu hep bahârdır

Karanlıklar şavkı yutar
Ardı sıra şafak atar
Güneş her gün doğar-batar
Leylin sonu hep nehârdır

Diken ne ki bülbül için
Şekva etmez O Gül için
Hâr cennete yol kul için
Yolun sonu bir Gülzârdır

Başa gelen bir musibet
Ya nimettir ya da nikmet
Sabr içinde gizli hikmet
Sâdıklara âşikârdır

Mevla sınar hep insanı
Kendini bil, bul noksanı
Şâkirâna bol ihsânı
Şükür kârlı bir pazardır


Dilin her gün anıyorsa
Gönül içre kanıyorsa
Alev alev yanıyorsa
Ateş yakan O Dîldâr’dır

İbrahim Sayar

Beyhude Bir Ömür Yaşadığımız / Mehmet Akbaş

Beyhude ömrümüz geçip gidiyor, zamanı durdurmak imkansız. İnsanlar eskir, evler eskir, anlayışlar eskir,şehirler ve medeniyetler eskir.

Öyle ki, bir babanın hayallerinin ve dünyada edindiği bir gayenin evladı için hiç bir anlamı olmayabiliyor. Bir kuşağın öncelikleri, bir sonraki kuşağın zihninde en küçük bir yer bile işğal etmiyor. Sonraki kuşak da başka önceliklere bağlanıp bir müddet oyalanıp dünyadan göç ediyor. Her şey gibi tüm bağlandıklarımız eskiyip yok oluyor. Arzular, istekler, hayaller ve daha neler: ölüm neyi alıp götürmüyor, hangi izleri silip süpürmüyor ki? Ahmet Erhan’ın dizelerinde ‘’Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi ayrık otları, dikenler bürümüş’’ dediği gibi: dünya sandığımız her şey elimizden kayıp gidiyor.

Bu noktada mesneviden bir hikaye aklıma geliyor. Bağdat’ın sokaklarında bir buz satıcısı; ‘’Sermayesi tükenen şu fakirden buz alan yok mu?’’ diye bağırıyordu. Bunu duyan Cüneyd-i Bağdadi ; ‘’Bu satıcının tek sermayesi olan buzların eridiği gibi asıl sermayemiz olan ömrümüz de her saniye ve dakika eriyip elimizden kayıp gidiyor. O zaman bu sermayeyi doğru değerlendirelim’’ sözlerini söylüyordu.

Elbette insanın hayalleri, hedefleri ve olmalı bir meşgalesi ama hiç bir olgu heder etmemeli adaleti. İnsan ihtirasla, entrikayla ve yalanla yaşamak yerine: muhabbetle, aşkla ve sevgiyle sürmeli hayatı.

Mustafa Kutlu’nun ‘’Beyhude Ömrüm’’ hikayesinin ilk ilham ettiği düşüncelerdi yukarıda karaladıklarım. Bir çok kişi için yakın şeyler çağrıştırsa da hikaye, herkesin düşünce dünyasında farklı pencereler açılmasına vesile olmuştur elbette. Kutlu, o yalın Türkçesi ile okuyucuyu hikayenin içine çekiyor adeta. Beyhude Ömrüm, bittiğinde ise isminin içini yüzde yüz doldurduğu anlaşılıyor. Kitabın ana hikayesinin içinde gizlenen bir kaç faklı karekterin hikayesi ile bu durum iyice perçinlenmiş. ‘Hangi konumda ve sosyal sınıfta olursa olsun ömrün ahirinden insanın elinde dünya adına koskoca bir sıfır kalıyor’ mesajı çok net kendini belli ediyor.

Kitapta bir çok resim gördüm boşalan köyleri, başıboş kalan evleri; çok kısa denilebilecek bir zaman içerisinde kurulan ve cazibesini kaybeden hanlar konaklar gördüm. İnsanın zayıflığını, acizliğini, beyhude sevdalarını, sevincini, hayallerini kısacası bizi gördüm. Hayatı boşbogazlık yapmaktan ibaret sanan potreleri gördüğüm gibi nadir de olsa , hiç konuşmadan dosdoğru yaşayanları da gördüm. Ve tüm bu kişilerin yavaş yavaş ölüme yol alışlarını gördüm.

En son sahnede baş karekter Çavuşun oğlunun, ömrünce sevdası olan bahçesinin işleriyle zihni haşır neşir ‘’Yapacak çok şey var’’ dedikten hemen sonra, birden ölümün gelip yakalaması ve ölüm uykusuna düşerken dayanacak kimsenin olmaması…

İşte bu sahnede beyhude ömürlerin koskoca fotoğrafını gördüm.

Mehmet Akbaş

Yolcunun Münacaatı / Ziya Paşa Akyürek

Yaşlarını gözüne ısmarlayan bir yürek
Sevdasını söylüyor titreyen elleriyle
Dağınık kâkülünde dişleri kırık tarak
Her rüzgârda aşk okur zülfünün telleriyle

Duruşu bakışından bin defa daha yerde
Umrunda değildir kırk yıllık serin pınar
İstersen baran olur kor yangını içerde
Berd ü selam sırrıyla ateşler suya döner

Bin tövbeyi saklıyor sulardan serin sesi
Geçtiği cendereler onu sana getirmiş
Vaslına ermek için verdiğin yüreğini
Yüzüne vurma n’olur hoyratlarda yitirmiş

Nedametin mülkünde kurulu o köşkünü
Onarmayı öğrenir Metta oğlu Yunus’tan
Bir kenarda usulca haykırıyor aşkını
İki damla gözyaşı evladır okyanustan

Ziya Paşa Akyürek

Kilit Tutmayan Duygular / Sümeyra Ünver

Selam.

Bugünkü hikâye anlatıcısı ben olayım istedim. Herkesin bir hikayesi vardır değil mi, herkesi olduğu ana getiren bir yaşam öyküsü…Benim öyküm de bu evde başladı, kendimi bildim bileli bu evden ayrılmadım hiç. Yasemin kokulu sokağın köşe başındaki evinde bulabilirsiniz beni. Pek ziyaretime gelen olmaz, bana şöyle bir görünseler de genelde evin diğer üyeleri için gelir herkes. Beni de sert görünüşlü bilirler, duygusuz sanırlar. Hâlbuki içimde neler neler biriktiririm…Evet, belki benim dünyayı gezme şansım olmadı, hatta iki sokak öteye bile gidemedim. Ama hayatı dolu dolu yaşamak illa yeni yerler keşfetmek demek değil ki. Ben burada, olduğum yerde defalarca hayat dolup taştım. Bazen mutlulukları karşıladım burada, bazen hüzünleri. Kimi zaman en heyecanlı kavuşmalar yaşandı gözlerimin önünde, kimi zaman en dokunaklı vedalar. Ben çok şey gördüm, hatta bazen diğerlerinin görmediklerini de. Evden çıkarken en çok annenin telaş yaptığını, babası geleceği zaman en çok küçük oğlanın heyecanlandığını, büyük kızın anahtarını hep kaybettiğini,ortanca kızın pikniklere aslında hep istemeye istemeye gittiğini…Bazen de dışarıdan geçen insanlara, arabalara baktım, kendimce onların hikayelerini de duymaya çalıştım.Tüm bu duyguları içimde saklayıp büyüttüm, işte ben hayatı böyle tanımladım.Ben hayatı duyuyorum, olduğum yerde mutluyum.Daha ne kadar ömrüm var bilmiyorum, ama ben bu ailenin sıcacık anılarının artması için bir tarafımı ayazda bırakmaya razıyım.Ben kim miyim? Siz bana evin kapısı dersiniz, bense evi ev yapan şey… Ne oldu şaşırdınız mı? Ah insanlar,her şeyi kendinize ait sanıyorsunuz değil mi,duyguları bile… Çoğu zaman olduğu gibi yine yanılıyorsunuz işte.Bakın ben burdayım, varlığımla ve duygularımla…Üstelik fazlası da var, yalnızca bana değil elinizi neye atarsanız atın bir yaşanmışlık bulacaksınız. Her şeye sinmiş ama her şeyi birbirinden ayıran bir şeyler…Ama bilirim bakmazsınız. Siz hep kapının arkasındakini beklersiniz, onu merak edersiniz.Kapıya bakmak aklınıza bile gelmez.Bilirim, çünkü size bakarken anladım ben bunu.Küçükken saklambaç oynarken gözlerinizi bana kapattığınızda anladım, arkama atılan çentiklerle nasıl da büyüdüğünüzü gördüğümde, ilk ayakkabınızı giyip önümden geçip gittiğinizde,okulun ilk günü heyecanınızda, ilk karnenizi getirdiğinizde, sokakta ilk kez bisiklet sürdüğünüzde, mahalleden çocuklarla çekine çekine tanıştığınızda, sonra bana sırtınızı dayayıp merdivende yaptığınız çay çekirdek sohbetlerinizde,ergenlik zamanları beni çarpıp çıkışlarınızda, anahtarı bulamayıp çantayı telaşla karıştırmanızda, komşunun getirdiği keke teşekkürünüzde, sonra tatile gidip beni yalnız bırakışlarınızda anladım.İşte böyle…Hergün öylece açıp kapattığınız bir kapı aslında çok anlam taşır.

Elbette görünür olduğum zamanlar da vardır.Yılbaşlarında, bayramlarda keyfime diyecek yoktur.Boynuma kolyeler  takmanız,beni özenle süslemeniz, etrafımın cıvıl cıvıl şeker toplayan çocuklarla dolması unutturur bana tüm yıl biriktirdiğim sitemleri.Sonra kış günleri vardır, soğuktan kaçarken daha beni uzaktan görür görmez içiniz ısınır bilirim,Tatilden döndüğünüzde beni görünce eve kavuşma şükrü dolanır dilinize.Dedim ya ben evi ev yaparım çünkü.Beni kapatmakla aslında dünyayı kapatır kendinize açılırsınız. Ait hissettiğiniz yerde olursunuz,bu ev yuva olur, siz de aile olursunuz.O yüzden başta da dediğim gibi ben hayatı dolu dolu yaşıyorum ve tam da olmam gereken yerdeyim.Burdan size bakmaya devam edeceğim, görüş alanıma giren herşeyi tüm detaylarıyla gözlemeye.. Size tavsiyem siz de bazen bana bakın, ama sadece bana… Arkasını önünü düşünmeden… Çünkü kapıların mesajları vardır, size söyleyecek sözleri vardır. Bazen “nice kapılardan geçip geldim buraya” dedirtir size, cesaret verir. Bazen de kulağınıza umut fısıldar, der ki “unutma her kapıyı açan bir anahtar vardır… “

Sümeyra Ünver

Hoşçakal Eylül / Hüsnü Can

Tüm şehitlerimizin ve geride bıraktıkları emanetlerinin aziz hatırasına….

Nice şairlerin şiirlerinde ‘Oysa ben akşam olmuşum, yapraklarım dökülüyor usul usul, adım sonbahar.’ diye anlattığı bir eylül akşamın da, yani hüznün ayında, dalından düşen kurumuş bir yaprak misali düşüyorum gecenin ortasına…Beynimde çalkalanan ‘Yazmalısın yoksa öleceksin!’ çığlıklarının yankıları arasında oturuyorum masama ve açıyorum bilgisayarımı. Ekrana yansıyan vicdanımın resmi, bir anne şefkatini yüklediği, kızgın bir ses tonuyla ‘Neredesin bunca zamandır?, Bu kadar yaşanan acı varken neden böyle geç kaldın yazmak için?’ diye soruyor. Cevap veremiyorum ama için için de ‘kolay mı öyle yazmak acıları! Yüreğinin damarlarını boşaltırcasına çekip çıkarmak satırları, dökmek kan rengin de bembeyaz sayfalara, kolay mı?’ diye söyleniyorum. Ve kendimi ilaç bağımlısı ölümcül bir hastanın, ilaçlarını aksatmasından dolayı taşıdığı suçluluk duygusunun kelepçelediği parmaklarımla başlıyorum tuşlara dokunmaya. Evet gerçekten de çok aksattım, çok oyalandım orda burada, ahesterevlik ettim. Nerden ve nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Tek bildiğim ne olursa olsun yazmalıyım.

Şairin şiirine “Hüzün ki en çok yakışandır bize. Belki de en çok anladığımız…” diyerek başladığı gibi başlıyorum çalmaya, gönül sazımı. Mevsim sonbahar, aylardan hüzün. Hem bu sefer adıyla olduğu kadar tadıyla da sarıyor ruhumun damarlarını. Hayat bir acılar denizi ve ben tam ortasındayım. Ne çok ölüm var etrafımda, ne çok kan ve gözyaşı. Sonbahar hüznü taşıyan ne çok yüz var etrafımda halkalanan.’

Hangisinde toplasam tüm hüzünleri, tüm kederleri, acaba ? ’ diye düşünüyorum.

Hangi yüzde resmetsem sonbaharı, hangisinde en iyi yansıtabilirim tüm renkleriyle hazanı?

Aylan geliyor aklıma ilkin. O denizin kirliliğinden dolayı artık yaşamaktan bıkıp, sahile vuran küçük bir balina yavrusu gibi, yaşamın kıyısına vuran o masum yavru. Belli ki hayatın ve yaşamın kirliliğinden bıkmış ta insanların ve insanlığın yuvarlandığı esfel-i safilinin utancıyla kapatarak yüzünü, uzanmış sahile dupduru yüreğiyle. Bakamıyorum yüzüne, zaten o da göstermek istemiyor yüzünü, zift deryasın da yüzleri kararmış insanların gözlerine …Sonra şehit olan babasının tabutunun ardından ‘Baba gitme ne olur, bırakma bizi diye!’ feryat eden bir kız çocuğu geliyor gözümün önüne…Adı Ayşegül…Dişlerimin arasında sürekli ezip durduğum dudaklarım, içimin feryadını mırıldanıyor usulca; ‘Hiç yakışmıyor ki gözyaşının soğuk rengi, masum ve günahsız çocukların yüzüne Allah’ım!…’

Annelerin yüzüne bakıyorum. Ciğerparelerini sardıkları al bayrağın rengiyle dolan gözleri, koyu bir hazan kızıllığıyla dokunuyor ufuklara ve gün batımlarına. Bir yanları eksik ve bir ömür boyu kapanmayacak bir boşlukla dönüyorlar hayata, geride kalanlar. Elinde su şişesi , vakarla yazılan bir destanın en nadide yanın da duruyor şehit askerimin dedesi. Onun lastikleri kara, benimse vicdanım. Onun pantolonu yamalı, benimse ruhum yırtılmış boylu boyunca. Hangi tövbe kurnasıyla beyazlar ve hangi iyilik yamasıyla dikilir bu sökük halim, bilmiyorum.

Mevsim sonbahar, toprak üçüncü damlayı bekliyor artık göklerden. Ama öyle birkaç damla yetmez bu ateşleri söndürmeye .Ancak Nuh Tufanına denk bir tufan temizler yeryüzünün ve insanoğlunun kirlenmiş yanlarını. Gökler de hala bir kıpırtı yok. Gözler durmadan ağlıyor, yürekler durmadan kanıyor. Yine kan ve gözyaşı, bazen yan yana düşse de çoğu kez üst üste, sarmaş dolaş düşüyor toprağa.

Ve eylül!… Sen son defa herşeyinle gelip duruyorsun, bir çınar misali zamanı bölen, çizgi çizgi olmuş yüzünde Erzurumlu Dilber Nine’nin. Biricik torununun kanını ısıtan hain kurşunların sıcaklığı ilkin onun gözbebeklerine dokunup geçmiş sanki. Bir asra yaklaşan ömründe, belki de ilk defa acıyı, acıları, bebeklerin, çocukların, kadınların ve geride kalan kim varsa hepsinin acılarını böylesine derince yüklemişte yaşlı bedenine , meydan okuyor zamana .Ve ben Dilber Nene, senin yüzünde buluyorum sonbaharı, senin yüzünde veda ediyorum hüzün ayına. Hoşçakal Eylül! Yanlış anlama, giden biziz, kalan sensin. Kuruyan biziz, yeşeren sensin. Azalan biziz, çoğalan sensin. Göçen biziz kırık kanatlarla , konan sensin ey kınalı turnam. Kurban biziz, artık bayram sensin ey buhranlı Eylül!.

Ve itiraf ediyorum, ölen biziz ey aziz şehidim, yaşayan sensin. Vatan sensin, bayrak sensin, sıla sensin. Bir fatiha bekler ruhumuz, umarım onu da bizden esirgemezsin..

Hüsnü Can

Zülfü Livaneli-Kaplanın Sırtında / Banu Sarkut

Zülfü Livaneli’nin kaleme aldığı son kitabı; Kaplanın Sırtında.
Türü roman. Ancak bu esere sadece roman demek haksızlık olur.
5 senelik bir araştırmanın sonucunda ve gerçek belgelerle ortaya çıkan bir eser.
Üstelik yazar hikayesini oluştururken, İlber Ortaylı ve Taner Timur gibi ünlü tarihçilerden de destek almıştır.
Kitap, II.Abdülhamid’in tahttan indirildiği, Osmanlı’nın can çekiştiği dönemi anlatır. İki insanın gözünden…
II.Abdülhamid ve devrik padişahın sıhhatinden sorumlu doktor, Atıf Hüseyin.
Doktor Atıf Hüseyin, Sultan Abdülhamid Selanik’e sürgüne gönderildiğinde kendisine ve ailesine bakmak üzere görevlendirilmiştir. Başlarda tam bir Abdülhamid düşmanı olan doktor, devrik padişahın anılarını dinledikçe ve not aldıkça tahtta iken neden böyle davrandığını da anlamaya başlar.
Bu notlar günümüze kadar ulaşır ve bu kitabın oluşmasına da ışık tutar.
Bütün dünyanın Kızıl Sultan olarak tanıdığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı, İmparatorluğun en zor döneminde hiç ihtimal yokken tahta çıkan, 33 yıl tahtta hüküm süren, çoğu insanın nefret ettiği Sultan II.Abdülhamid’e aynanın öbür tarafından bir bakış. Tahtta iken, Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutmak için uyguladığı politikayı ilgiyle okuyacaksınız.

Banu Sarkut

Bir Merhabanın Çok Görüldüğü Sanatçı: Ahmet Kaya/ Mavi

”Burada bu şarkıyı söylerken benim Türkiye’de yaşadığım bu zor günlerde bir merhabasını istediğim fakat o merhabayı benden esirgeyen ulusal alanda bu kaderi paylaştığım bütün arkadaşlarıma ve dostlarıma ince bir sitemdir. Umarım bunu anlarlar.” demişti Ahmet Kaya ve bir gece sabah dörtte yağmurlu bir havada Fransa’ya gitmek üzere çok sevdiği ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

Sürgün hayatı yaşamak zorunda kalan bu kaçıncı sanatçı, şair veya vatanseverdi biz sayamadık. Nazım Hikmet’den tutun da Cem Karaca’sına, Mehmet Akif Ersoy’una kadar farklı fikirlerden aydın ve sanatçı kimlikleri ile ön plana çıkan bu kişiler hep bir vatan hasreti ile sınanmışlar.


Sürgün ve hasret çekmek her insanda ayrı bir boyutta yaşanırken Cem Karaca’da vatan hasreti:

”Geceleri ben adadan Bodrum’a bakardım
Işıkları ben görürdüm, oh be!
Türküleri ben dinlerdim
Gökyüzünü ben koklardım
Ve de nasıl özlerdim, oh be!Ben döneksem döndüm diye memleketime
Döndüm baba döndüm işte, oh be!”
dizeleri ile kalbinden kalemine dökülür.

Ahmet Kaya ise:
Yaz da olsa kış da olsa fark etmez. Ben geceleri çok üşüyorum. Sorun kalorifer sorunu değil, sorunum yorgansız oluşum sorunu da değil. Beni üşüten tek şey var; ben vatansızlıktan üşüyorum.” der.


Vatanını terkederken yazdığı meşhur şarkısının sözleri, sadece geçmişe değil günümüz dünyasına da
damga vurmaya devam etmekte:

‘İki damla gözyaşımla
Satıldım pazarlarda
Kırdılar yüreğimi
Kırdılar azarlarla
Sürgünlere yolladılar
Sabah dörtte yağmurlarla
Ben yandım
Siz yanmayın Allah aşkına’

Bir Direniş İnsanı: Ahmet Kaya

İşçi ve emekçi bir babanın beş çocuğunun en küçüğüydü Ahmet Kaya. Müziğe babasının aldığı bir bağlama ile başladı ve daha dokuz yaşındayken İşçi Bayramı’nda ilk konserini verdi. Hayatı boyunca ayrım yapmadan hak savunuculuğu yaptı. Ahmet Kaya’dan dinlediğimiz ve çok sonra aslında o mısraların ünlü bir şaire ait olduğunu öğrendiğimiz eserlerin sahibidir kendisi. Bazılarımızın belki de kendi ideolojisine ters düştüğünü düşünüp satırlarını okumayı reddettiği o meşhur şairlerin eserlerininin hiçbirini ayrı tutmadan besteledi Ahmet Kaya. Kimlerin şiirleri yoktu ki bu listede. Ahmet Arif, Attila İlhan, Ülkü Tamer, Nevzat Çelik, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Can Yücel, Sabahattin Ali ve daha niceleri.

Ahmet Kaya’nın müzik hayatında ise öyle bir dönüm noktası var ki, tanınmamış iki şairi bulmasıyla birlikte hem kendi kariyeri hem de o şairlerin hayatları ayrı bir anlam kazandı. Evet, bilenlerin tahmin edeceği gibi eşi Gülten Hayaloğlu ve onun ağabeyi Yusuf Hayaloğlu’ndan bahsediyorum. Hayaloğlu kardeşlerin yazdıkları şiirler artık Ahmet Kaya’nın en önemli eserlerinin baş öznesi olmaya hazırlanıyordu.

Çoğumuzun dilinden düşmeyen Yüreğim Kanıyor, Hani Benim Gençliğim, Başım Belada,
Başkaldırıyorum, Adı Bahtiyar, İyimser Bir Gül, Dokunma Yanarsın, Biz Üç Kişiydik, Beni Vur,
Giderim, Yorgun Demokrat, Nereden Bileceksiniz gibi Ahmet Kaya’nın en hit parçaları Yusuf
Hayaloğlu’nun kaleminden çıkıp bestelenen şiirlerdi. Kıymetli eşi Gülten Hayaloğlu’nun eserlerine ise
”Şarkılarım Dağlara (1993): Ağladıkça
Yıldızlar ve Yakamoz (1996): Turuncu Gemi
Dosta Düşmana Karşı (1997): Korkarım, Ay Gidiyor
Hoşçakalın Gözüm (2001): Al Öfkemi” albümlerinde yer vermişti.

Geç Kalan Merhaba


Şimdilerde, seneler sonra benzer hayatları ve acıları yaşayanların dilinde Ahmet Kaya’nın şarkıları dolaşırken ve her geçen gün dinleyici kitlesi artarken, şarkılarını her dinlediğimde aynı soru gelir aklıma: 16 Kasım 2000 yılında vatan hasreti ile yanıp tutuşan ve albüm hazırlığı yaptığı sıralarda kalp krizi geçirip Paris’de sürgündeyken hayatını kaybeden Ahmet Kaya yaşıyor olsaydı, değişen neler olurdu acaba? Ya da sorumu şöyle sorayım: sizce aradan geçen yirmi iki yılda değişen bir şey oldu mu?

Komşusundan bir merhabasını esirgeyenlerle dolu etrafımız. Annesinin merhabasına muhtaç çocuklarla çevreli baktığımız her yer.

Tüm bu satırları yazarken tam da senin dediğin gibi ‘Gözüm yaşarıyor, yüreğim yanıyor… Olmasaydı
sonumuz böyle.”
diyorum.
‘Biri saksımızı çiğneyip gitti
Biri duvarları yıktı, camları kırdı
Fırtına gelip aramıza serildi
Biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri
Her şeyi kötüledi, bizi yaraladı”

Bitmeseydi, bitmeseydi senin öykün böyle…


Ve sen Ahmet Kaya, gönlümüzde kırık bir elveda ile ayrıldın aramızdan 16 Kasım 2000 günü. Şimdi ben yine bir Kasım ayında Kanada’dan 22 yıllık vefa dolu bir özür ile sana ”Merhaba’‘ diyorum.

Bir kardeş selamında seni aramak var ya, kendine iyi bak, bizi düşünme…

Mavi

İçimdeki Çocuk Ne kadar da Büyük / Zeren

Ben geldim çocuk,kalbinin  yanaklarını okşamaya. Acıyan yanlarını bağrıma basmaya. Bunca vakit ayrılığımızın tek artığı pişmanlığımı aldım da geldim samimiyetime şahit tutmaya. Sadece benim ihtiyacım olduğu için değil ikimiz için geldim barışmaya…

Gözlerinden üzerime yağan keskin bıçak kıvamında bakışların kuşkunun mu korkunun mu tohumları? Hiç mi inanmıyorsun sana verdiğim değere? Hiç mi hükmüm kalmadı kalbinde?

Gözlerini kıstı çocuk, kırılan itimadının enkazı üzerinde yeniden bir fidan yetiştirebilir miydi bilmiyordu. “Ama” demek istedi, dilinden dışarı taşmak için fırsat kollayan bütün sitemlerini üzerine boşaltmak. Yapamadı sustu. Hem bunun adı yelkenleri suya çabucak indirmek olmaz mıydı ? Bu kadar büyük bir kırgınlığın karşılığı bu kadar kolay affetmek olmamalıydı elbette .Kocaman sustu, daha kocaman ikna edilmeyi bekleyerek. 

-Hadi ama yapma artık.Birbirimize ne kadar çok benzediğimizi ikimiz de biliyoruz. Sadece sen benden daha masumsun. Sen bensin ben senim. Affederiz biz birbirimizi, anlarız halimizden öyle değil mi ? Hadi bak, ne istiyorsan söyle , hangi derdin muzdaribi isen ben ağlayayım yerine ,neyin sevinci yarım kalmışsa tamamlayalım birlikte .Yeter ki kalbinin dehlizlerinde yolumu kaybetmişliğimi, kovulmuşluğumu hissettirme bana böyle.

        Çocuğun acısı karşısındakinin acziyetinden daha büyüktü. Etkilenmedi. Suskunluğu kalkan yapıp çekildi içine, başını eğdi, devam etmesini bekledi .Gök dolusu af dilemeliydi ,yere kapanıp inlemeliydi… Hiç konuşmasa bile yıllarca oturup o suskunluğu dinlemeliydi. Ama olmuyordu işte ,yine sabırsız, yine hoyrattı muhatabı…

 -Çocuksun diye her daim çekemem ki nazını.Tamam hatalıyım. Tamam seni ihmal ettiğim günler nehir olup aksa derya olur. Anladım ama sen sanıyor musun ben mutluydum?.. Sen sanıyor musun ruhumun dikenli tellerle örülü bu tarafına kolay geçtim? Bak, hadi bak ,baksana bütün duygularım kan revan içinde.. hiç mi bedel ödemedim, hiç mi bir şey feda etmedim sanıyorsun? Görüyor musun şu arkamda bıraktığım hızla uzaklaşan hayallerimin silüetlerini? Tek onlar mı ? Vedasız ayrılıkların yas evi oldu gönlüm. geçmişim diye sahiplendiğim anılarım dahi valiz hazırlama telaşında şimdilerde. Kolay mı böy…

    -Sus yeter!..

Gözlerinden akmasın diye çabaladığı yaşlar titriyordu bakışlarında çocuğun. Dayanamıyordu artık susmaya da dinlemeye de.

  -Yeter artık konuşma!

 Çocuk yırtılan direncine de kırgındı anlık. Karşısındaki ,henüz bu çıkışın şaşkınlığını üzerinden atamadan ayağa kalktı yavaşça. Ses tonunu dizginledi önce, ruhunu sakinleştirdi.

  -Yeter n’olur konuşma! Kelimelerinin ağırlığı altında ezilen şu küçücük bedenimi çıkarmama izin ver.Çek üzerimden sözcüklerini ne olur.

      Sustular bir müddet karşılıklı . Çocuk bütün iddialarından vazgeçti ,bütün beklentilerini erteledi.Geniş gönlünün en büyük zaafı olduğunu biliyordu zaten…

    -İtiraf ediyorum ,bendim koyu gecelerde gezdiren bakışlarını ve çaldım yıllardır saklanan aşkın yarısını, yaralı bir kuşa merhem olsun diye. Kuş mu ? Sana yollarken vurulmuştu . Yanında olduğumun haberini al istedim. Uzaklaşamadığımı bil istedim ve içinin tenhalarında bir köşede seni hep gözlediğimi

Muhatabı mahcubiyetten ve şaşkınlıktan iki büklümdü. Bıraktığı halde bırakılmamanın duygu karmaşası vardı yüzünde…

Devam etti çocuk:

     – Kaç kez hüznün boşluğundan hızla aşağı süzülürken ,canın acımasın diye düştüğün zemin bendim.Acıdan kıvranan uzuvlarına söz dinletemediğinde , yüzünde ansızın, anlamsız oluşan tebessüm bendim.

 Olgunluk denen yoldaşını , hayatında zaman zaman zararsız çılgınlıklar yapabileceğine ikna eden de ben.

 Karanlık gecelerde kalbine yağan hasret yağmurunda şemsiyen ben. Yalnızlık elinden tutup seni girdabına çekerken diğer elinden hissettirmeden tutan ben. 

Hayal kırıklıklarının açacağı yaralara geçiş izni vermeyerek duvar olan ben, ağlamayı ayıp sayan gözlerine ihtar verip seninle ağlayan da ben.

 Yaşadığın her üzüntüde “haydi toparlan” diyen içindeki ses ben. Her düştüğünde yeniden başlamaya arkandan iten heves ben… 

Çabalamaktan çok yorulduğunda zihnin, her şeyi öylece bırakıp yudumladığın kahve ben.Hayra yor, mutlu ol diye gördüğün düş ben .

Üç hüznün bir sevinci yok etmesini iptal edip bir sevinci üç hüzne galip getiren matematik hesabı ben.

 Şaha kalkan öfkeni uysallaştıran ,yolunda gitmediğinde hayatın , en yakın dostum umutla işbirliği yapan ben .İçinde tanımlayamadığın o garip o huzur veren yaşama sevinci ben ..

Seni senden bile çok seven ben…

    Ve sustu çocuk ,bir virgül arası kadar ,bir kalp atışı molası kadar sonra ekledi:

    -Ama sen hiç bilmedin ,hiç farketmedin ve ben yine de gitmedim…

    Daha da alçalttı sesini,

    -Zaten nereye gideyim ,yerim de sensin yurdum da…

İçinde küle dönen öfkenin dumanını göğe savurdu önce ,çocuğun sahibi. Temizlendiğinden emin olduğu kalbinin kapısını açtı ardına kadar : hadi gel …

 Söz verdi kendine, “içimdeki çocuğu” asla kaybetmeyeceğim diye …

Zeren

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑