Kirli Dünya/Ömer Dilbaz

Yaşıyoruz şu kirli dünyada
Temiz olan duyguların paspas niyetine kullanılan
Hayallerin kırılmakla
ün saldığı
Kirli bir dünya

Bu dünya ki
Garibin çaresizliğini astığı urgan
Sallanır yüzyıllık çınarda
İnsanlar kör insanlar sağır
Ne gören oldu ne de duyan

Yaşıyoruz şu kirli dünyada
Ya da yaşadığımızı sanıyoruz hayal kırıklıklarıyla
En saf sevgilerin
Şiirlerde temiz kaldığı
Kirli bir dünya

Bu dünya ki
Hakir ve sefil
Merhamet ağzı mühürlü bir çuvalda
Gök kurşun rengi maviyi yutmuş
Umutlar vardı ak kındağa sarılı
Umutlar umutlar
Kuytularda yeşeren bir nergis çiçeği

Kör Kuyu/Ömer Dilbaz

Kör bir kuyuya atılmış gibiyim.
Düştükçe düşüyorum çıkmaya çalışsam da
Kurtulabilir miyim bilmiyorum
Yusuf değilim ama
Kurtuluşumu sultanlık bilirim.

Şifaya ermeye çabam olsa da
Maraz sarmış ruhumu, her nefesim alaz.
Boğulur gibiyim aldığım her ilaçta
Eyüp değilim ama
Sabrı sultanlık bilirim.

Suyu kesilmiş kuyu gibiyim
Kızgın bir çöl ortasında
Bir sevda sardı beni..
Serinletecek bir yağmur bekledim.
Acılarla öğrendim
Çölde buz kesmek nasılmış
Tutmak istedim elini
Mecnun değilim ama
Aşkta kalmayı sultanlık bilirim

Üşüdüm ben
Hasret çöllerinin ortasında
Kör kuyularda, yara bere içinde
Ya da kızgın çöllerde
Yusuf, Eyüp, Mecnun değilim ama
Derdimi sevmeyi sultanlık bilirim

Ben acılar çölünün ortasında
Gül yüzlü birinin bakışlarında
Düştüm kör kuyuya
İşte bunlar benim yaralarım
Beni sultan da eden köle de eden

Cimri Dede/Ömer Dilbaz

Güneş tepeyi aşarken köyün huysuz ihtiyarı elma bahçesine giren çocukları kovalamakla meşguldü. Artık ömrünün son demlerini yaşayan huysuz ihtiyar elma bahçeleri olan güzel bir eve sahipti. Oğlu, gelini ve torunları ile beraber yaşayan ihtiyar bahçesine elma yemeye gelen köyün çocuklarına elma yemelerine izin vermez, onları taş atarak ve kötü sözler söylerek bahçesinden kovardı. Köyün çocuklarıyla arkadaş olan torunu ise bu duruma hep üzülürdü.”Dedem izin verse de çocuklar da elma yese, ne olurdu sanki.” diye hep hayıflanırdı.Bir gün yine köyün çocukları canları elma yemek istemiş, bahçeye dalmışlardı. Bahçesini gözetleyen cimri dede hemen evinden koşarak “sizi gidi zındıklar, defolun burdan” diyerek onları kovalamaya başladı. Çocukların en zayıfı olan Ahmet taş gelmesin diye hem koşup hem kendini korurken ayağı burkulup yerde yuvarlandı. Ayağı çok acımış olmalı ki ağlamaya başladı. Ağzından da “inşallah seninde ayağın sakatlanır cimri dede” sözleri çıktı. Torunu onun bu sözlerini duydu. Aradan çok zaman geçti. Ahmet’in ayağı iyileşmiş ama çocuklar “elması da onun olsun. ” diyerek bir daha bahçeye girmemeye karar vermişlerdi.”Ne olmuş sanki bir iki elma yemişsek bu kadar cimri olunur mu?” diye de konuşuyorlardı. Bunları onlarla arkadaş olan torunu duyuyor ve çok üzülüyordu.Günlerden bir gün dede teras katında bahçeyi gözetlerken birinin ağaca çıktığını gördü.”Yine mi siz geldiniz zındık çocuklar” diyerek sinirli ve aceleyle alt kata inerken merdivenlerden yuvarlandı. Onun sesini duyan torunu hemen ağaçtan inip dedesini yerde yatar şekilde görünce babasına haber verdi. Sonra dedeyi hastaneye götürdüler. Dedenin ayağı kırılmıştı. Doktor uzun süre yatakta yatmasını söyledi. Yaşının da ileri olması sebebiyle iyileşmesi uzun sürecekti. Aradan bir hafta geçtikten sonra torunu elma ağacından elmayi toplamış, aile toplanıp elma yiyordu. Torunu birden “ah dede ne olsa izin verseydin, o zaman Ahmet sana beddua etmez, senin de ayağın kırılmazdı.” dedi ve onun taş atması sebebiyle Ahmet’in düştüğünü ve o akşam Ahmet’in söylediklerini anlattı. Dede “göz hakkı onların ki ne olacak ki izin verseydin.” diye dedesine sitem edince. İhtiyar düşüncelere daldı. “Keşke” dedi ihtiyar. “Keşke böyle yapmasaydım. Zaten bu dünyada mülk geçici hepsi Allah’ın. Onun malını kulundan sakladım böyle bela geldi başıma.” diye düşündü. “Hem o çocuğun o akşam ettiği dua kabul olmuştu. Allah garip, yetim ve çocukların duasını kabul eder tabii. Ahh akılsız başım keşke böyle yapmasaydım. ” dedi kendi kendine. Ertesi günü köyün bütün çocuklarını bahçeye çağırıp kendi elleriyle onlara ikram etti.

İçimdeki Ölü/Ömer Dilbaz

İçimde koşuşan atları vurdular
Bir seher vakti
Ne acıdılar ne de duydular acımı
Güneş doğmak üzereydi
Kararttılar

Sevgili
Sen bilir misin
İçimdeki umudumdu vurulan
Bir kelebek ömrü bile vermediler
Vurdular bir seher vakti
Elleriyle gömdüler

Yüzlerinde yalansı bir üzüntü
İçlerinde manasız bir sevinçle
Öylece baktılar yüzüme
Ne üzüldüler ne de hissettiler

Sevgili
Sen bilmezsin
İçimde sendin vurulan
Sendin içimdeki sahipsiz ölü

Photo by eberhard grossgasteiger on Pexels.com

Çiçekli Sabahlar /Ömer Dilbaz

Bana çiçekli sabahlar getirin
Tahammülüm kalmadı hiç bir şeye
Ve geceye
Artık güneşi görmek istiyorum
Uçurtma uçurmak gökyüzüne
İkindi yağmurlarında ıslanmak istiyorum

Çiçeklerim soluyor gecede
Ölüm her zaman ensemde
Bana çiçekli sabahları getirin
Dirilmek istiyorum yeniden
Koşmak caddelerde sevinçle
Çiçekli şiirler yazmak istiyorum
Gün ışığında sessizce

Çiçekli sabahlara uyanmak
Kim bilir ne güzel
Kuşların şarkılarıyla uyanmak
O şarkılar ki bana özel
Kalabalıklar içinde yalancı gülümsemelerle
Dolanmak istiyorum
İnsanları gülüşümle selamlayarak

Photo by Jonathan Petersson on Pexels.com

Dillerin Kardeşliği / Ömer Dilbaz

Enver, sabah kalktığında Özbekçe “Günaydın” der, arkadaşlarıyla Türkçe şakalaşır, pazardan evine bir şeyler alırken Kırgızca konuşur, öğrencilerine İngilizce ders anlatır. Kırgızistan’ın ceviz kokulu şehri Celal-abad’da büyümüş yetişmiş bir öğretmendir. Onun içinde bir çok dil kardeşçe yaşar. Hiç kavga etmezler. Ne zaman nerede konuşulacaklarını bilirler. Özbekçe,Kırgızca, Türkçe, Rusça ve İngilizce onun içinde kardeşçe yaşayan dillerdir. Hatta geçenlerde bir arkadaşının düğününde Kürtçe şarkıyla halay da çekmiştir Enver.

Enver yani kendi dilindeki adıyla Anvar’la tanıştıktan sonra sordum ona. “Dünyada insanlar birbirinin konuştukları dillerle kavgalıyken sende nasıl oluyor içinde bir kavga yok mu?” diye. “Onlar” dedi Enver, “onlar içimdeki huzurun sebepleri. Görevlerini bilirler, nerede ne zaman konuşulacaklarını. Mesela ailemin yanında Özbekçe hemen görevdedir. Diğerleri karışmaz ona. Ben Matematik öğretmeniyim. Çalıştığım okulda dersi İngilizce anlatırım. Ders anlatırken hemen İngilizce işini yapar. Diğerleri onu izler sadece hayranlıkla. Türk arkadaşlarımın yanına gidince Türkçe devrededir bu sefer, kıskanmaz diğerleri onu. Halkın içindeyken pazarda, sokakta Kırgızca en iyi şekilde işini yapar. Diğerleri de alkışlar onu. Rus dostlarımla selamlaşırken de Rusça. İçimdeki dünyada büyük bir huzur oluşturur diller.Çok mutluyuz beraberce.”

Oysa ki öyle mi dünyada? “Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve de klip çekeceğim” dedi diye adeta linç edilen ülkesinden ayrılmak zorunda kalan, gurbette vefat eden şarkıcılar,Türkçe şiirler yazıyor diye öldürülen şairler,Arapça öğrenmenin yasaklandığı memleketler gördü bu dünya.

Enver’e imrendim adeta. “Keşke” dedim “senin için olsaydı yaşadığımız dünya…”

Anladım ki kavga eden diller değil, dilleri araç olarak kullanan kötü insanlardı. Diller hep kardeşti…

Hoşgeldin Yaşım 31

Hoşgeldin yaşım otuz bir
Bana umut dolu günler getir
Rengarenk yağmurlu günler
Sevda meltemlerini dünyamda estir

Öyle böyle otuz yaşta geçti hüzünle
Bir çocuk annesiz bir anne çocuksuz
Kalsa da üç günlük dünyada
Çocuklar hep güldü, annelerinin göğsünde
Düşümde

Sefa getirdin yaşım otuz bir
Sevgilinin sepetinde sevdalar getir
Rengarenk şekilli sevdalar
Bölünmesin insanlar, birbirine sevdir

Seyrediyorum geçen otuz yılımı
Güzeli çirkini doğruyu yanlışı
Özlüyorum kötülükten bihaber
Yırtık pantolonlu çocuk halimi

İKİ


İki kelimeye bağlı yaşanır hayat
İki gülümsemeyle mutlu olabilir insan
İki bakışla kaybedilir umut
Sabah uyanır gece uyursun
İki günlüktür dünyan

İki dudağın arasındadır beklemek
İki gözün içindedir mutluluk
İkilemeler arasında yaşanır hayat
İkilemeler arasında savaşır insan
İki söz eder iki kez susarsın

İki dünya arasında sıkışır insan
İki vakte kadar gelecek der medyum
İki şekilde akar zaman
İkiler içinde oluşur kavram
İyilik ve kötülük
Üzüntü ve mutluluk
Cennet ve cehennem
Dünya ve ahiret

İçindeki ve dışındakiyle
İki kişi olsa da insan
Bir kere doğar, bir kere ölür
Ve bir kere sever

Duamdasın / Ömer Dilbaz

Duamdasın, gözümdesin, gönlümdesin

Her gece gözlerin dalınca uykuya
Sen benim sebebsizce aklımdasın
İçerken sarhoşlar en hüzünlü şarkıya
Nakaratını defalarca dinlediğim şarkıdasın
Gönlümdesin

Yağmur çisil çisil yağarken
Sen gelirsin vakitsizce aklıma
Hüzünlenir gözlerim,pencereden bakarken
Nefesini özlerim bir rüzgar ılıklığında
Gözümdesin

Ben gülüşüne ömrümü sakladım
Seni severek geçecek ömrümü
Sevdanla yüreğimi pakladım
Duamla yuvdum günahkar gönlümü
Duamdasın

Babam Yüzme Öğretse İyiydi / Ensar Nuralp

Babam Yüzme Öğretse İyiydi.

“Adım Ahmet. Anem babam öğertmendi. Babam bana yüzmeyi öğretmedi. Öğretse iyiydi. Deniz kenarında da yaşadığımız oldu ama hiç denize gitmedik çünkü. Annem babam okuldan gelince de akşamları hep bir yerlere giderlerdi. Ben küçük kız kardeşimle hep yalnız kalırdık akşamları. Bazen korkardık, sarılıp ağlardık birbirimize. Anem babam hep öğrencileriyle ilgilenirdi. Bayramlarda dedemlere de gidemezdik hiç. Bayramlarda bile başka yerlere giderlerdi hep. Kurban bayranında başkalarına et dağımaya giderdi babam. Oruç ayında hiç ailece iftar yapamazdık. Ya annem olmazdı ya babam. Hep öğrencileriyle iftar yaparlardı. Bazen de eve gelirdi öğrenciler. Biz yine odamızda olurduk. Hiç kendi evimiz olmadı bizim. Şehirden şehire dolaştık hep. Çok işleri olurdu annemle babamın.
İlerde bahçeli bir ev alacağını söylerdi babam. Birlikte balık tutmaya bile gideceğiz derdi. Her kış, yaz gelince dedemlere köye gideceğimizi de söylerdi. Ama her yaz geldiğinde başkalarını gezmeye görürüdü, biz yine evde kalırdık. Ama hiç kızmıyrom babama. Görevi buydu. Severdi bizi. Gece eve geç gelirdi. Odamıza girip bizi öperdi. Bizi uyuyor sanırdı oysa ben yatağımda uyuyor gibi yapıp hep onun gelmesini beklerdim. Annem akşamları daha erken gelirdi bazen. Mutfağa girip saatlerce ev işi yapardı. Sonra da ders çalışırdı.
Bir gece uyurken yine geldi öptü bizi babam. Mutluydum tam uyumaya başlamıştım ki polisler geldi evimize. Evin her tarafını aradılar. Ben kardeşimle çok ağladım. Sonra babamın ellerine kelepçe takıp götürdüler. Annem hep ağladı o gece. Biz de ağladık kardeşimle durmadan.
Sonra annemle ayda bir babamı ziyarete gittik hapishaneye. Babam ağlamazdı ama annem hep ağlardı. Annemi de işten atmışlar. Dedemler de hiç gelmediler. Ama annem hep evde kaldı ondan sonra. Bize sarılıp ağlardı hep. Biz de ağlardık annemle.
Yine bir sabah polisler geldiler evimize. Telefonunu aldılar annemin. Ağladı annem, telefonunu isteyip dedemleri aradı. Annemin de ellerine kelepçe taktılar. Annem bize sarılıp çok ağladı giderken.
**

Amcam gelip götürdü bizi köye. Dedemle aynı evde kalıyorlardı. Eşi bize sürekli bağırıyordu. Annemle babamı suçluyorlardı hep. Kardeşimle sarılıp ağlıyorduk her gece. Kardeşim benden iki yaş küçüktü. Daha 6 yaşındaydı. Bir akşam annem geldi. Bir yıl olmuştu gideli. Bize sarılıp ağladı annem. Biz de çok ağladık. Ama sevinçten. O günden sonra da hep ağladı annem. Evin bütün işlerini annem yapıyor çok yoruluyordu.
Birgün minibüse binip babamı ziyerete gittik. Annem üzgündü. Hiç konmuşmadı yolda. Arada bir bize sarılıp sessizce ağladı. Uzun zaman görmemiştik babamı. Oysa biz çok sevinçliydik. Ziyaretine gittiğimizde bu kez çok ağladı babam. Çok zayıflamıştı. Saçları beyazlamıştı. Çok sarıldı bize. Anneme de sarıldı ağladı. Bahçeli evimiz olacaktı çocuklar koşup oynayacaktı kader böyleymiş olmadı, dedi. Annem çok duygulandı. Elini babamın göğsüne koydu. Bizim evimiz burası, sen üzülme dedi. Bir daha gidemedik babama ondan sonra. Birkaç ay sonra dedemle amcam telaşla ayrıldılar evden. Annemin gözyaşı hiç durmadı. Kötü bir şey oldu belli ki annem söylemedi bize. Zaten kötü bir şey olunca hiç sözlemezdi annem.
Hastalanmış, ölmüş babam cezaevinde. Köye gömdüler babamı. Cenazesinde kimse yoktu. Onu toprağa koyunca acısını o zaman hisettim. Bahçeli evimiz olacaktı, kader böyleymiş derken öleceğini hissetmiş demek ki. Büyük annem hep annemi suçladı. Oğlum senin yüzünde öldü dedi. Sen o okulda çalışmasaydın oğlum belki de devlet okulunda çalışırdı, dedi. O günden sonra annemin yüzü hep üzüntülü oldu. Dayanamadı annem. Aldı bizi şehre getirdi.
Kötü bir eve yerleştik bu kez. Annem evlere temizliğe giderdi. Kardeşim çok hasta oldu birgün. Benimle oynamaz oldu. Annem söyledi, onun karnı aç olduğu için hasta olmuş. Çok zayıflamıştı annem. Hiç et yemiyorduk belki ondan zayıflamıştı. Ben de zayıftım ama annem çok zayıflamıştı. Saçları bile ağarmıştı babamınki gibi. Bizim evimizde her zaman yiyecek olmazdı artık. Bazı gece karnımda kurbağalar öterdi. Aç olduğum zaman öyle olur. Annemin de karnı gur gur ederdi. Ben duyardım çünkü.
Birgün komşumuz elinde poşetlerle binaya girerken seslendi bana. Etrafına bakındı. Korkar gibiydi. Poşetin içinden çokokrem çıkardı verdi bana. Kimseye söyleme ha diye öğütledi. Annem temizlikten dönmemişti daha. Eve geldim ekmeğin arasına sürdüm kardeşime verdim. Çok sevindi. Ben de sürdüm ekmeğin arasına doya doya yedik.

Televizyon seyretmiyorduk. Annem satmıştı onu. Zaten televizyon izleyince hep öfkelenirdi annem. İçindeki kızgın adamlar onu üzerdi hep. Sattığı iyi oldu bu yüzden. Kış geldiğinde evimiz hep soğuk olurdu. Gazı kestiler dedi annem. Paramız yokmuş. Aslında varmış biraz da ona da el koymuşlar. Annem dediydi. Sanki herkes kötülük ediyordu bize. Yağmur olunca da tavandan su akıyordu. Geceleri çok üşüyorduk. Sarılıyorduk kardeşimle birbirimize. Bazen gece hiç uyumuyordum belki babam gelir de öper diye. Gelmeyeceğini de biliyordum.
Evimizde sıcak su yoktu. Bir keresinde temizliğe gittiği evde banyo yaptırdı annem bize. Cemile’nin salçarını taradı. Cemile’ydi kızkardeşimin adı. Ben okula gidiyordum Cemile gitmiyordu daha. Öğretmenimiz babamızın mesleğini sordu bir gün. Herkes babasının işini söyleyince içim kaynadı. Sıra bana gelince sustum. Israr etti öğretmenm. Öldü, dedim. Ağladım sonra. Herkese sorduktan sonra yine bana seslendi. Neden öldü baban dedi. Cezaevinde öldü, dedim. Suçu neydi dedi. Suçu yoktu öğretmendi dedim. Haa anladım dedi. Öğretmenim ne anladı bilemedim. Ondan sonra benimle hiç ilgilenmedi. Sınıftaki çocuklar da konuşmayı kesti benimle. Anneme anlatmadım, üzülmesin diye. Zaten hep üzgündü annem.

Annemi mutfakta telefonda biriyle konuşurken gördüm birgün. Ağlayarak konuşuyordu. Benim cezam da onaylandı, dedi. Ben cezaevine girersem çocuklarıma kimse bakmaz. Bakımevine verirler, dedi. Biz duymayalım diye sessizce konuşuyordu ama hıçkırarak ağlamaya başladı.
Annem evde ne var ne yok eskiciye sattı birgün. Akşam olmadan, gidiyoruz çocuklar dedi. Nereye diye sorduk anneme. Çok uzaklara dedi. Uzaklar neredeydi bilemiyorduk. Bir araba gelip bizi aldı. Adamla bir şeyler konuştu annem. Bir tomar para verdi. Sonra bir minibüse bindik yola çıktık uzaklara. Cemile uyumuştu ama ben meraktan uyuyamadım. Issız bir yerde durduk. Ortalık çok karanlıktı. Annem Cemile’yi uyandırdı. Sessiz olmasını söyledi. Minibüstekilerin hepsi sessizdi. Herkesle beraber yürüyerek yola koyulduk. Nehir kıyısına geldik. İki adam şişme bir kayık başında bekliyordu.

Bizim gibi aileleriyle gelmiş birkaç çocuk daha vardı. Annem telaşlandı. Bu bot hepimizi taşır mı dedi sessizce. Herkes annem gibi telaşlanmış olmalıydı. Botun başındaki adammlar, bişey olmaz dediler. Hep birlikte sessizce bindik şişme kayığa. Adamlar kıyıda kalmıştı. Birkaç adam, birkaç kadın birkaç da çocuk vardı kayıkta. Karşı kıyıya yaklaşırken kayık sendeledi. Hepimiz çok korkmuştuk. Cemile anneme sımsıkı sarılmıştı. Biraz sonra şişme kayığa su dolmaya başlayınca herkes telaşlandı. Kayık aniden suya gömülünce herkes çığlık atmaya başladık. Babam bana yüzme öğretmemişti. Annem de yüzme bilmiyordu. Herkes suda çırpınıyordu. En çok da annem çırpınıyordu. Bileğimden tutmuştu annem. Suya gömüldük. Cemile annemin boynuna sarılmış batıyor çıkıyorduk. Cemile bir anda akıntıya kapıldı. Annem çığlık atmaya başladı. Bileğimi daha sıkı tuttu. Annem Cemile’nin ardından çırpınırken ben de çırpınmaya durdum. Elinden kayıverdim bir anda. O kadar çığlık attı ki annem. Öleceğimi sanıyordum. Içimden dua okumaya başladım. Bir anda kıyıya doğru sürüklendiğimi fark ettim. Birisi kolumu tutup çekiyordu. Beni çeken adam kıyıya bırakıp nehre tekrar daldı.
İşi çoktu babamın yüzmeyi öğretmedi bana. Oturup ağladım öylece. Kıyıya ulaşan herkes feryat ediyordu. Annemi, Cemile’yi aradı gözlerim. Yok… Nehrin aşağısına doğru koştum. Yoklar… Çaresizce ağladım. Sadece ağladım. Yüzme bilseydim hem annemi hem Cemile’yi kurtarırdım. Birisi tuttu elimi. Gel dedi. Soğuktan hasta olacaksın. Biraz sonra herkes sessizliğe bürünmüştü. Annem ve Cemile haricinde herkes karşı kıyıdaydı. Titriyordum. Bir ateş yakıldı. Çocukları ateşin önüne oturtuldu. Ağlayıp, çırpındım. Bir kadın bağrına basıp teselli verdi. O da ağlıyordu benimle.
Gün ışıyınca annemin yüzü yoktu karşımda, Cemile de yoktu. Bitkindim. Ağlayacak mecalim kalmamıştı. Sonra askerler geldi. Kıyafetleri farklıydı. Kimisi sevindi. Kimisi endişelendi. Yabancı bir dille konuşuyorlardı. Kiminin yüzünde hiç bir his yoktu. Bizi alıp karakola götürdüler. Nedense karakola gelince bana bir haller oldu. Hani bir tarafını bıçak keser ilk başta acımaz sonra sızılar ya işte öyle. Annemin acısı, Cemile’nin acısı içimi öyle acıtmıştı ki koyverdim kendimi.
Bir gün sonra annemle Cemile’yi buldular. Dayımlara haber etmişler, gelip annemi, Cemile’yi almak istememişler. Uzaklara gidiyoruz demişti annem. Şimdi uzaklarda tenha bir mezarlıkta kaldılar. Artık hiç bahçeli evimiz olmayacaktı.
Bizimle karşıya geçenler beni bırakmadılar sahip çıktılar. Ama ben şimdi nasıl yaşardım? O günden sonra hiç konuşmadım. Konuşmak istemedim aslında. Uzun süre kamplarda kaldık o ülkede. Şimdi buraya geldik. Beni size gönderdiler. İlk defa size anlattım şimdi. Anlatmasam ölecektim. Ama babam bana yüzme öğretse iyiydi!”
Psikologa tercümanlık eden kadının gözleri iki çeşme… Çocukla yüzyüze olan psikologdu. O, hemen geriden tercümanlık ediyordu. Çocukla yüzyüze konuşan Holandalı psikolog mesleği gereği daha sağlam duruyordu karşısında. İltica başvurusu öncesi hiç konuşmayan çocuk psikologa gönderilmiş. Psikoloğun anlat bakalım Küçük Bey, demesiyle de olanları durmaksızın anlatmıştı.
Ayağa kalktı çocuk.
“Anlattım sonunda. Şimdi nereye gideceğim ben,” dedi.
Psikolog, tebessüm etti.
“Otur Küçük Bey, dedi. Daha seninle çok konuşacağız. Bahçeli evi bile konuşacağız!”

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑