Veda/Adem Yağmur



“Artık yolun sonuna gelmiştik. Yolları ve yılları kovalaya kovalaya sende de derman kalmamıştı. Bunu kabul etmelisin. Sana yaptığım masrafın karşılığını alamıyorum” diyor biraz içli bir nefes aldıktan sonra devam ediyordu.“Kim derdi ki gün gelip seni yaban ellere terk edeceğim bir daha arkama bakmadan eve geri döneceğim. Kim derdi kim demezdi ama benim bugün eve yalnız döneceğim kesindi.”


Etrafı irili ufaklı sıra dağlar gibi ardı ardına devam eden tepelerle çevrili bu büyük kasabanın sakinleri binek olarak kullandıkları yaşlanan atları, artık kendisinden bir beklentisi kalmayan sahipleri günü geldiğinde bu tepeden özgürlüğüne bırakırlardı. Bu iş için kış mevsimini seçerlerdi çünkü altı aylık kış boyunca hiçbir iş yapamayacak olan bu hayvanların beslenmesi ve bakımı çok masraflı oluyordu. Bu atlara “yılkı” derlerdi. Atlarını her ne kadar terk etmiş olsalar bile o sadık kara gün dostlarını anmadan da edemezlerdi. Kimisi acıyarak kimisi hasretle bahsederdi. “Şimdi bizim doru at olsaydı senin yükünü çekemeyen atı da yüküyle birlikte çekerdi.” “Artık bunun da tepelerde otlama zamanı geldi ne dersin?”
Vahşi doğanın ağır kış şartlarına daha fazla dayanamayanlar ölürdü. Sağ kalanların kimisinin yeni yavruları olurdu. Herkes atını bildiği için yanındaki yavrusunu alır her ne kadar annesi arkasından baksa da sahipleri sevinçle evlerine getirirdi. Tay giderken annesi onun arkasından acı bir kişneme sesi çıkarırdı. Tay da annesine kendi çapında cılız bir sesle cevap vermekle kalırdı.
Çobanlardan alınan haberlere göre yılkıların bir kısmının öldüğü kurtların onlarla kışlık yiyecek ihtiyaçlarını giderdiklerini, ölmeyenlerinde çoğunluğunun çökmüş olduğu anlatılırdı. İç yakıcı bu haberler karşısında yaşlılar “Hayat böyle yapacak bir şey yok” diyordu. Mecliste bulunan yeni yetme bir genç “Aslında hayatı böyle yapanlar bizler değil miyiz? Düşünsenize atların da elden ayaktan kesilmiş sahiplerini götürürken bir uçurumun kenarında sırtından attıklarını ve feryat figan bağıran sahiplerine –Hayat böyle yapacak bir şey yok – dediklerini duyar gibi oluyorum da bütün bu yaşananlara bir anlam veremiyorum.”
Bütün bu olanları gören ve hayatın hiçbir şeyle değiştirilmeyeceğini insanların vicdansızca hareket etmemesi gerektiğini savunan Ali de şimdi aynı noktadaydı. Yılların yıprattığı küçücük bineğini vahşi doğanın karlarına, boranlarına bırakacaktı. Belki de seneye sadece iskeleti kalır diye de düşünmeden edemiyordu. İçi ne kadar acısa da artık ayrılacaklardı. Bazen arkadaşlarıyla şakalaşırken “Sizinki tek beygir benimki yüz beygir gücünde” der gülüşürlerdi. Sıkıntılı zamanlarda birisiyle konuşmak insanı rahatlatırdı. Ali de kendisinin bu veda konusunda biraz suçlu olduğunu düşündüğü için emektar dostuyla sohbet ediyordu daha doğrusu sadece kendisi konuşuyordu.
“Hani senin oturağını yeni moda kırmızı şallarla kaplattığımda sende diğer bineklerden daha havalıydın bunu da inkâr edemezsin. İçeceğin tükense hemen tekliyordun. En yakın yerden ihtiyacımızı karşılamalıydık yoksa sen yola gitmezdin doğru mu değil mi? Tabi buna verebilecek bir cevabın yok. Şimdi o canlı renklerin soldu üzerinde çöküntüler oluştu. Yollar kardı çamurdu ama ben senin üzerindeyken bizi kimse durduramazdı. Bütün o günler geçti artık. Şimdi durduğun zaman tekrar harekete geçmen çok güç oluyor, kötü kötü öksüren biri gibi cılız sesler çıkartarak hareket ediyorsun. Gözlerinin feri gittiğinden beri yolları çok yavaş geçiyorsun bunu fark ediyor musun? Bu durumda seni biraz hızlandırsam maazallah bir kazaya davetiye çıkarmam an meselesi. Böyle gittiğime bakmayın hiç halim yok dercesine hareket ediyorsun.” Bu sözleriyle biraz ileri gittiğini düşünen Ali, iyi şeylerden de bahsetmeliyim diyerek biraz anlatacaklarını toparlamaya çalıştı.
“İyi kötü günlerimiz oldu. Seni bahçeye getirdiğim gün senin kalacak yerini iyice hazırlamış hatta komşulara inat iyi bir garaj görüntüsü vermiştim. O gün farklı bir yere girdiğin ama orayı garipsemediğin halinden belliydi. Bütün bunlar benim yanımda değerli olduğunu göstermiyor muydu?”
Tepede yalnız başlarına kalan bu iki dost dertleşiyordu ama konuşan sadece Ali’ydi, kendisini sessizce dinleyen birini bulmuş bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Konuşuyor konuşuyordu; “Senin üzerinde giderken sırma gibi saçlarımı rüzgârlara bırakırdım, senin dillendirdiğin nağmelerle coşar daha da hızlı gitmeni isterdim, şimdi ne benim sırma saçlarım kaldı ne de senin hız limitin.” Konuşulanları anlıyormuş hissi ile anlatmaya devam ediyordu. “ Her canlı doğar büyür ve ölürdü. Ben de ölecektim ama ayrılığı önce sen dillendirdin. Belki tam anlamıyla ifade edemesen de hal ve tavırlarından dolayı acıda olsa bu kararı almak zorunda kaldım. Benim bir suçum yok ben bu kararı almasam bir gün ve de ansızın sen beni terk edecektin.” Sessizce yüz yüze geldiler “Şimdi bütün bu olup bitene sessiz kalman beni anlayıp onayladığını göstermiyor mu?”
Karşısındaki emektarının sessizliği Ali’nin veda konuşmasının devamını getiriyordu. “Ben seninle yollarda ağır aksak ilerlerken bizim kasabanın gençleri Chevrolet ile hızla yanımızdan geçerek –Bırak şu külüstürü bu devirde nostalji mi olurmuş- diyerek caka satarlardı. Olsun ben seni seviyordum akranlarından yirmi yaş büyük olman seni yolundan alı koymuyordu. Sen benim yanımda Chevrolet göre impala idin. Gerçi senin haline bakınca içimden sana Hacı Murat demek geliyor”. Yanlarından geçenlerin sözlerini anlamış gibi Ali onu bir kenara çekerek onun sakinleşmesini beklerdi. Bu sessizlikte o göğsünden su kaynatan bir motor gibi öksürüğe benzeyen hırıltılar çıkartırdı.

“Senin yüzünden bana da Hacı Murat yakıştırması yapmışlardı. Hiç önemli değil ben varsam sen varsın. Artık yaşlandıkça bakımında çok masraflı hale gelmişti. Masraftan kıstığım anda hemen beni terk edeceğini düşündüğümden kabarık hesaba da mecburen katlanıyordum. Sen de beni üzerinde az taşımadın benim böyle düşünmem karşısında bana ne söylesen yeğdir.”

“Acı tatlı hatıraların hepsi artık çok geride kaldı. Yalnız çıktığımız, dere kenarlarında mola verdiğimiz günleri hatırlıyorum da o ilkbaharın gelmesiyle birlikte dereleri şenlendiren kar sularından içmek ne güzeldi. İnsanı dinç tutan bu buz gibi sudan sende nasiplenirdin. Suyu Üzerine her döktüğümde suyun soğukluna hiç aldırış etmeden her hangi bir tepki vermezdin. Senin suyla her buluştuğunda rengin de bir o kadar açılıyordu bu durumdan bende memnun oluyordum. Biraz neşelenmek için ara sıra “Yoksa seni şöyle kırmızıya boyatsam mı diye düşünür de eller bize gülmesin diye vazgeçerdim.” Ali bunları söylerken bir taraftan da gülüyordu.

Pikniğe gidenler yüzünden dereler artık eskisi gibi akmaz, balıklar birbirini kovalamaz olmuş. Derelerin suyu içilmez olunca Ali de yol arkadaşıyla birlikte daha yüksek yerlere suyun kaynağına bir yol arar oraya mutlaka varırlardı. Su onları hep eski günlerdeki gibi berrak bir şekilde karşılardı da bir avuç ikram etmeden yüzü gülmezdi.

Ali’nin bir binekle bu kadar haşir neşir oluşunu yadırgarlardı, aralarındaki bağı anlayamıyorlardı. Annesinin anlattığına göre kendisi doğduğu gün babası emektar bineğini hastanenin önüne getirmiş sevinç içerisinde evlerinin yolunu tutmuşlardı. “Hastalandığım kaç gece benim kahrımı sen çekmişsin beni hastane hastane dolaştırmışsın. Şimdi ise artık yolun sonuna gelmiştik. Yolları ve yılları kovalaya kovalaya sende de derman kalmadı. Bunu kabul etmelisin. Sana yaptığım masrafın karşılığını alamıyorum” diyor biraz içli bir nefes aldıktan sonra devam ediyordu.“Kim derdi ki gün gelip seni yaban ellere terk edeceğim bir daha arkama bakmadan eve geri döneceğim. Kim derdi kim demezdi ama benim bugün eve yalnız döneceğim kesindi.” Konuşması bittikten sonra biraz geriye çekilerek yanında getirdiği silahı belinden çıkarttı ve biraz bekledi. Zor karar vermişti ama artık bu kararı uygulamak istiyordu. Bu kararı vermeden önce onu satmayı bile düşündü kimin kapısına gittiyse onun bu halini görenler bir fiyat bile vermediler adeta “Şuraya bırak git masrafını kaldırabilecek biri çıkarsa senin hayrına veririz” diyerek burun kıvırıyorlardı. Belindeki tabancayı eline alıp istemeye istemeye dostuna yöneltmişti. Biraz daha uzaklaşarak ayaklarının dibine birkaç el ateş etmişti. Son söz olarak “İçim yandı ama en azından seni hurdalık gibi yerlere atarak kurtlar sofrasına yem etmedim” dedi.
Silah sesleri tepelerin arasında yankılandı. Sesin şiddetiyle yakın civardaki ağaçlardan çığlık çığlığa kuşlar uçuştu. Tepelerin arkasındaki vadide sürülerini otlatan çobanlar ne oluyor diyerek hızla tepeye doğru tırmandılar. Tepenin yamacından aşağıya doğru hızla koşan otuzunda bir adam ve biraz gerisinde mavisi iyice solmuş bir araba gördüler. Acaba arabanın içerisindeki birisini mi öldürdüler düşüncesiyle iki çoban hızlı bir şekilde arabanın olduğu tepeye doğru koştular. Dört tekeri de kurşunlanmış arabanın içine baktılar ama kimseyi göremediler. Hemen bagaja baktılar orası da boştu. Sonra kurşunlanan tekerlere bakınca hayretleri bir kat daha artmıştı. Ölen biri olmadığına göre bu adam bu arabadan ne istemişti acaba? Tekerleri patlayan bu araba artık bir yere de gidemezdi.
Sürünün başına bıraktıkları diğer çoban da merakını yenememiş bütün sürüyü önüne katarak arkadaşlarının yanına gelmişti. Bu işin neden yapıldığı konusu üzerine biraz konuştular ama bir sonuca varamadılar. Arabaya illaki ölü birisini görmek istercesine bakıyorlardı ve bu olayı bir türlü anlamlandıramıyorlardı. İçlerinden birisi “Tekerlekleri değiştirerek arabayı kasabaya indirebiliriz” diye ortaya bir fikir atınca bir diğeri “Sen tekerin ne kadar bir fiyat olduğunu biliyor musun alınacak dört tekeri ve usta parasını bu arabayı satsanız bile ödeyemezsiniz” dedi. Diğerleri de bu fikri onaylar tarzda başlarını aşağı yukarı salladılar. Biraz nostalji olsun diye binilen bu arabaların bakımı çok pahalıydı. Araba teklemeye başlayınca sahipleri bakım yaptırmak istemeyerek satmaya çalışsa da müşteri bulamıyorlardı.
Bu düşünceler içerisinde konuşmalarını sürdürürken havanın simsiyah bulutlarla kapandığını yüzlerine damlayan yağmur taneleriyle fark ettiler. Hızlanacak bir yağışın habercisi olan damlalardan korunmak için kendilerini hemen Hacı Murat’ın içine atıverdiler. İçeride yağmurun dinmesini bekleyerek gelecekle ilgili planları için sohbet ettiler arabanın neden bu hale geldiğiyle ilgili hiçbir cümle kurmuyorlardı. Arabayı hemen unutmuşlar sanki evlerinde ki rahat koltuklarında oturuyor gibi konuşuyorlardı.
Yağmur hafiften dinince içlerinden birisi “Yağmurda yağıyor sürülerimizi artık bu civarda otlatsak, uykumuz geldiğinde yumuşacık koltuklarında uyusak güzel olmaz mı?” deyince hepsi birden bu fikri onaylarcasına gülüştüler.
Artık Hacı Murat’ın etrafına sığınan sürülerle birlikte çobanlarda içine sığınıyorlardı. Hacı Murat kendini terk eden sahibine hiç mi hiç içerlemiyordu çünkü şimdi hiç yorulmuyor ve hem de kalabalık bir ailesi vardı.



Kategoriler:Adem Yağmur, Hatıra

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: