MUHTEMEL MİDİR? / Ahmet Terzioğlu

Taşımaz bu sesi öyle her makam,

Güftede buluşman muhtemel midir.

Şarkısı figândır meşgâlesi gam,

Bu derde alışman muhtemel midir.

Derindir bakışı cezbeder yüzü,

Alevdir nefesi yaz eder güzü.

Dildârdır velâkin naz eder bazı,

Görüp de konuşman muhtemel midir.

Vuslat arzûsunu besler rüyâlar,

Hasretine hasret ekler hülyâlar.

Seher vakti seni bekler diyorlar,

Acaba kavuşman muhtemel midir.

Arada aşılmaz yüce dağlar var,

Encâmı bilinmez ince yollar var.

Derindir geçilmez nice sular var,

Menzile ulaşman muhtemel midir.

Habersiz koymuşsun o nazlı yâri,

Ağlamış her gece hep zâri zâri.

Şâdedip yeniden o sitemkârı,

Bir daha barışman muhtemel midir.

Kurumuş dalıdır sevda gülünün,

Çağrısı duyulur ukbâ yolunun.

Selâsı okunur mevlâ kulunun,

Yasına yetişmen muhtemel midir.

Bir şehre iki iyi insan geldi ve… / Emin O. Uygur

Günlerce yürümekten ayaklarına kara sular inmişti. Şehrin girişinde fakir ama gönlü zengin bir eve misafir oldular. Ev sahibinin özürlü bir evladı vardı. İki iyi insan ev sahibinin iyiliğine lafla teşekkürü az buldular ve özürlü çocuğun iyileşmesi için dua ettiler. Az sonra çocuk sapasağlam ayakta idi. Ev sahibi çok şaşırmıştı ve sormadan edemedi: Siz kimsiniz? İki iyi insan anlattılar hikayelerini. Bu dünyada yolcu olduklarını, ölümden sonra ebedi bir hayata doğru yürüyeceklerini. İnsanlara bu yolu göstermek istediklerini ama karşılığında hiç bir menfaat beklemediklerini.. Adam gönülden katıldı onlara. İman etti Allah’a.

İki iyi insan şehre girdiler. Kendilerine eski terk edilmiş bir mekan buldular. Sonra da insanlarla tanışıp onlara ebedi ahiret yurdundan bahsettiler. Bu arada da hem büyüklerin hem de gençlerin çocukların sorunlarına, hastalıklarına çare olmaya devam ettiler. İki iyi insan şehirde birbirini sevmeme gibi,ayrımcılık gibi, israf gibi büyük sorunların olduğunu fark etti. Bu sorunların insanların düzelmesi ile yok olacağını çok iyi biliyorlardı. Bu amaçla insanlara, iyi ahlaktan, günahlardan uzak durmaktan, haksızlık etmekten, temiz bir hayat yaşamaktan ve saf sevgiden bahseden konuşmalar yapıyorlardı. Daha çok fakirler sevmişti onları. Can kulağı ile dinliyolardı bu iki insanı. Kısa bir süre sonra gençler arasında da ilgi görmeye başlamışlardı.

Ama bu sevgiyi, bu güzelliği bir nefret bekliyordu. Şehrin valisine yakın olan birisi bu iki iyi insanı şikayet etti. Düzenimiz bozulacak dedi. İki iyi insan mahkeme edildi ve suçlu bulundu. Zindana gönderildi. İki iyi insana inanan ve onları sevenler de cezalandırıldı. Onlardan bazıları zindana gönderildi bazıları öldürüldü. Bazıları da şehri terk etmek zorunda kaldı. Halk isyan etmedi, edemedi. Bozuk şehir sistemi öylece devam etti.

Bir gün şehre iyi bir insan daha geldi. Arkadaşlarını arıyordu. Onların zindanda olduğunu öğrendi. Bir iş kurdu kendisine. Ticaret yaptı. İyi para kazandı. Sonra sarayın güvenini kazandı. Sarayda görev aldı. Ama şeytan boş durmadı. Saraydaki bazı görevlililer bu iyi adamı da sevmediler. Sürekli olumsuz propaganda yaptılar. Sonunda bu iyi insanı öldürdüler. Zindandaki iki iyi insanı da öldürdüler. Şehrin sakinlerinden bir kişi karşı çıktı bütün bunlara. Onu da öldürdüler.

Sonra şehirde kıtlık oldu. İnsanlar aç kaldı. Felaketler birbirini kovaladı. Çok insan pişman olmuştu ama artık iş işten geçmişti. İyi insanları öldürmüşlerdi. Bir kaç yıl sonra şehir yaşanmaz bir hal aldı. Halkın bir çoğu öldü. Bir kısmı da şehri terk etti. Saray da harabeye dönmüştü.

eminosmanuygur

Memleket Yanıyor/ Gökhan Bozkuş

Havai fişekler var semada
Güvercinlik’te kutlama
Ve tepenin ardında
Ve tam yanıbaşında
Ve aslında benim içimde
Ağaçlar yanıyor
Kuşlar, böcekler
Ceylanlar
Güvercinlik’te şenlik var
Ve alkışlar kahkahalar
Eller havada
Gözler semada
Ve başka başka haller
Memleket yanıyor içimde
Gözlerim Manavgat
Ayaklarım Kozan
Kalbim Mersin
Uzaklarda ben
Memleket yanıyor
Ben yanıyorum

Gökhan Bozkuş

Şiir Diyorum / Erhan Bozkurt

Şiir diyorum:
Şiir sözlerin efendisidir,
Şiir söz ordusunun keskin nişancısıdır,
Şiir esir sözlerin hürriyetidir,
Şir tüyün kılıcı kesmesidir hani,
Şiir düzene karşıdır, başkaldırıdır
Sınır tanımamadır
Hakkın gür sadasıdır,
Mazlumun dilekçesi,
Ve muzdarın son nefesidir…..

Şiir diyorum:
Şiir milletlerin marşıdır,
Bestelerin annesidir,
Şarkıların babasıdır şiir.
Hikayelerin nüvesidir,
Destanların şifresidir,
Şiir sözün bittiği yerde başlayandır,
Şiir özlü sözlerin yuvasıdır
Uzun lafın kısasıdır yani

Şiir baktğını görmek değil yaşamaktır,
Şiir sözün altının üstüne gelmesidir,
Zıtlıkların yan yana geçinmesidir,
Şiir yazılan değil, yüreğinden kazınandır,
Belkide yazdığından çok sildiğindir hani,
Bazen de ukalalığın daniskasıdır yâni.

Şiir sırrı bilen iki kişiden biridir,
Şiir çözülesi bilmecedir,
Aslında bilmeyenlere bilmecedir,
Şiir bulunası bulmacadır,
Asıl  cevabı şairde olandır yâni,
İçini dökmektir şiir,
Belki de gizini ifşâdır hani,
Bazen de şairinin  düşmanıdır…

Şiir diyorum;
Şiir yanan sinelerin harıdır,
Kaynayan yüreğin buhardır,
Şiir gönül hazinesinin mücevheridir.
Naif yüreklerin çiçeğidir ,
Bazen de yüreğin kafayı yemesidir,
Şiir dertlilerin hafakanıdır,
Şiir sevenlerin kuytusudur hani,
Aşıkların kaf dağıdır  yâni,
Leylâsıdır ,Mecnun’udur,
Kerem’idir,Aslı’sıdır

Şiir insanlığın şaire emanetidir,
Şiir mektebi olmayan ledünniyâttır,
Asıl şiir ilahi ahenktir ve ondan yankıdır,
Şiir Rabbin varlığının delîlidir,
Evet  evet Ondan gelen ilhamdır,
Ama şiir Kur-an’ın hayranıdır.
Gerçek aşkın aşığıdır şiir….
Şiir Hakk’a götürendir yâni.

Şiir ; gerçektir ,yaşanandır..
Hayaldir,hissedillendir
Biraz matematiktir hani,
Daha çok fizik ötesidir,
Coğrafyadır, kimyadır..biraz şiir,
Duygu firtınasıdır,ruh dinginliğidir,
Gülmektir , ağlamaktır ,
Özlemektir,kavuşmaktır,
Paylaşmaktır, haykırmaktır ve  belki de
Bazen yerinde susmaktır … şiir
Dahası,dahası,dahası….dahası var tabiii..
Yani
Velhasılı ; velhasılı olmayandır  şiir azîzim…

Afrikalı Çocuk / Ziya Paşa Akyürek

gülen gözlerine hapsolan cennet
mahşerde tutar mı bilmem elimden
ne olur duama bir amin bahşet
sonsuzlar uzansın o gözlerinden….

ey ayazda kalan gülün sırdaşı
sorayım ötede ben seni kimden
ötelerden bana bir selam taşı
yüreğim çıkacak sanki yerinden

kırılır baharda çiçeksiz dalım
düşler görmüş gibi bir zemheriden
bir yudum insanlık olur mu payım
aslına döner mi gönül yeniden

hafakan üstüne hafakan bende
kurtulsam içimi yakan çöllerden
gülllere bir muştu çıkar mı söyle
ölüler ülkesi olmuş diriden

Ziya Paşa Akyürek

Gül Kokulu Dörtlükler / Ahmet Terzioğlu

Ey sevgili ey dilber, olamadın yâr bana,

Hasretin ayrı keder, hâtıran hep âr bana.

Sana gülüm demiştim, dökülüp hâr olmuşşun,

Şimdi bütün besteler feryâd, figân, zâr bana.

Vefâsız bir kalbedir sitemim aşka değil,

Deme sakın şu çiçek, bu çiçek, hem gül de var.

Bir gonca güldür benim sevdâm hiç başka değil,

Aşka sevdâya dair ne varsa hep gülde var.

Bülbülün derdi sanma ki hâr ile güldendir,

Arz-u hâlden bîhaber sitemkâri dildendir.

Madem ki reh-i sevdâ cevr-i cefâdır ey dîl,

Aşk ile serden geçip bu şikâyet nedendir.

Her gülün kaderidir bir gün sararıp solmak,

Zemherî bakışların mezar olur bahara.

Müebbetin adıdır nazarına hapsolmak,

Bilmem ki gözlerin mi, zindan mı daha kara.

Tutkunum o dildâra, özümden âvâreyim,

Tâkatim yok firâra, mahkûm-u bîçâreyim.

Râzıyım müebbeten yatmaya gülzârında,

Ne hâr-ı güle küskün, ne bülbül-ü zâreyim.

Bahçemin soylu gülü, kalpte mihmânımsın sen,

İstemem gayrı, bana sen gibi yârân yeter.

Bûyun olmasa ne gam, rûh-u revânımsın sen,

Dîdeme nûr olan o reng-i dilâran yeter.

Ey bülbül bir saâdet yok bu gülzârda sana,

Neşesi nâdirâttan, ağlamak ise mûtât.

Ne şu rengine aldan gülün ne kokusuna,

Hazzı gitmiş hasretin, keyif vermiyor vuslat.

Var mı dünyâda acep böyle güzel gül gibi,

Güzel gören demez mi: “Ah ne güzel gül gibi.”

Gül gibi bir güzeli, görenler bülbül olur,

Bülbülü mes’ûd etmez, başka güzel gül gibi.

Yansa da hep derûnun, âleme şendağ görün,

Âyân etme derdini, el nigehbân olmasın.

Sulasın göz yaşların yüreğini gün be gün,

Güller açsın kalbinde, gönül bahçen solmasın.

Yazamıyorum / Gökhan Bozkuş

  Dosta Mektuplar:

Mektuplara ara verdiğimin farkındayım. Bağışla beni. Kelimeler sıkar mı insanın canını? Acıtır mı yüreğini insanın? Kelimelerle örseleniyor yüreğim. Hani yüz üstü odanın ortasında uzanmıştın ve ellerin arkadan kelepçelenirken sırtında dizler vardı ve yanında da aynı pozisyonda eşin, hayat arkadaşın,  refikan. Ve ikinizin de canı acıyordu. Ama o an sizi en çok acıtan sırtınızdaki dizler , ellerinizdeki kelepçeler değil de Ahmet’in bir kenarda bağıra bağıra ağlaması ve bir polisin ona sert davranmasıydı. Ahmet’in yaşlarını silmek istiyordun ve sırtında dizler. Ahmet’e sarılmak istiyordun elinde kelepçeler.

Acı sözcüğünün kaç rengi vardır demiştim öğretmen olduğum zamanlar. Biber acı, çay acı ve yara acı… Cevaplar arasında tahtanın tam ortasına kocaman harflerle ACI çizdim ve gelin beraber soyut acıyı konuşalım demiştim. Kelimelerle örseleniyor yüreğim dedim ya dost. Nasıl ki senin kanamak üzere olan bileklerin değil,  sırtındaki doksan kiloluk polisler değil de Ahmet’in o bakışları ve senin hiç bir şey yapamaman ve o an bağrından yayılan acı var ya işte o acının rengiyle oturuyorum masaya aziz dost. Yüzüm gülüyor güya. Tebessüm ediyorum sağa sola. Espriler yapıyor havaları yumuşatıyorum kendi kendime. Şiirler okuyor ümit ümit ümit diye nakaratlar büyütüyorum güya. Kelimeler örseliyor yüreğimi dost. Aklıma geliyorsun. Yadıma düşüyorsun. Ağlama günü değil diyor içimdeki ses. Dağ ol, kaya, ol, granit ol; söğüt ol, çınar ol, meşe ol, gölge ol, serinlik ol diyor. Olamıyorum dost ve sen beni biliyorsun. Ormana atıyorum kendimi ve yağmur. En çok yağmuru seviyorum. Ara verdim mektuplara farkındayım. Yazamıyorum. Tutamadığın gibi Ahmet’in elini. O an odaya yağmur yağsa da görmeseydi ağladığını diye düşünmüşsündür belki de.

Mektubumu Ahmet Kaya ile bitirmek istiyorum

Sarı sıcak yazlar uzak
Dost uzanan eller uzak
Karanlıklar kurmuş tuzak
Benim sonum dünden belli

Haramiler sarmış yolumu
Güvercinler muhbir uçar oy
Telden tele fermanım gider
Benim sonum dünden belli

Gözlerim dolar kan sanırım
Betonlar boğar nefessiz kalırım
Şahidim yoktur, perdeler örtük
İnanamazsın ağlarsın

Geceler mi sen, ben mi yorgunum
Mermiler mi sen, ben mi yangınım
Düşlerim tutsak, yüreğim sürgün
İçimde bir çocuk, Tedirgin

Geceler mi sen, ben mi yorgunum
Mermiler mi sen, ben mi yangınım
Düşlerim tutsak, yüreğim sürgün
İçimde bir çocuk, Tedirgin

Masumiyet/Bahar Gökçe

Oysa tek bir gülümseme yeterdi insanın gönlünü almaya

Bir masum bakış yeterdi insanlığı kazanmaya

İhtiyacın olan tek şey masumiyetti,sevgiydi,samimiyetti

Tek bir çatı altında toplamaktı kardeşliği,dostluğu

Tüm insanlığı,milleti hatta Dünyayı masumlaştırabilmek tek bakışta..

İşte tüm mesele bu idi aslında

Çünkü masumiyetin bakışları tek bir millette barındırmaz kendini

Eğer gercekten görmek isterse insan,gözlerinin içlerine bakması yeterli

Oysa tek bir masum bakış yeterdi milletleri kurtarmaya

Yanıp kavrulmak,dertten tasadan kül olmaktı kanayan yaralara

Ümidini yeşertmekti her demden

Gönlünü açmaktı mahzunlara ummanlar gibi

Kanadını açıp uçmaktı uzak diyarlara kuşlar gibi

Çünkü kalbe dokunmak zordur

Her deme vurmak,her yiğidin hakkı değildir

Açmak istersen gönüllerini kapısını

Hayatlarına bir tohum atmayı dene

Ve gözlerinin masumiyetinden asla vazgeçme.

Bahar Gökçe

Bir Mültecinin Anı Defteri / Hasan Selçuk

MÜLTECİ MİYİM?
MÜLTECİ MİSİNİZ?
MÜLTECİ MİYİZ?..
——————
Sebebini tam bilemediğin bir şekilde yola koyulursun…🍁
Vatanım dediğin candan uzak durur, yola revan  olursun. Kaçtığın aslında senden biridir…
Çünkü sen de başa gelmedikçe bilememişindir, yatağında yatarken, televizyon başında sevgdığin  dizinin yeni bölümü beklerken  ya da üniversite koridorlarında tatlı hâyâller kurarken… Kaç can alan bu patikadan mültecilik vasfını kazanırken sen de şimdi bu yollardasın hem de son duadasın. Maalesef sarı öküzü çoktan vermişiz, sıra sana gelmiştir…🍁
Her yalan, yafta boynuna geçirilmiş öylece kalakalmışsın.
Herkes aslında yolda ama sen bir bireysin ve bir yerden sonra yalnız başına yoldasın.🍁
Sınırları aşarsın, bota biner dereleri geçersin. Yürümek senin adın olur, yemeyi içmeyi unutursun…
Susuzluk en acımasızıdır… herkez kanalizasyon suyuna gömer o anneden emdikleri süte, eğilir misali dudaklarını …Döner durursun nedir bu insanlığın hâli…
Sonra bakarsın etrafta çorap, kazak, poşet… Anlarsın senden önce de niceleri bu yoldan geçmiş, olmuş mülteci…🍁
Uzanırsın İtalya’nın soğuk topraklarına, dinlenin derler bakarsın yıldızlara… Sağında Afgan solunda Bangladeşli… Eli ile işaret eder içlerinden biri: “Kayan yıldız benim!” der anlamadığın, bilmediğin dilde…🍁
Koşturur bir anne bir de baba… Üzerimizde yük, Meriç az ileride…  Saatlerce öylece yürürsün ve bota atlarsın bir telaşla… Suyun kaldırma gücüne yenilir bazıları, bazıları da o güçten yararlanır da atar kendini karşıya…🍁
Baba seslenir çocuklara, “Artık özgürsünüz, oynayın!” der çamurla. Sen garip kalırsın… Özgürlük bu değildi ki? Ve  Atina sokakları, İtalya sokakları, dağları derken Paris’e varırsın…

İpekten Örüyorum Zırhını / Süreyya Betül Uzun

Üç avcı ve iki köpek

Yürüyorlar ovada 

Kesik kesik soluyor 

İz sürüyor, siniyor, bekliyorlar 

İşte bıldırcınlar 

Ovanın küçük, dolgun kuşları 

Çarpıcı desenli yüzleri 

Avlarının sesini taklit ediyor 

İki gözüyle bakıp 

Tek gözüyle nişan alan avcılar 

Üç avcı ve iki  köpek 

Ağacı kıt bu ovada çalılar 

Güneş şehre ulaşmadan yola çıktılar 

Başucunda parlayan pabuçlar

Karmaşık, değişken kimlikler 

Bulutlar giriyor araya 

İpekten örüyor zırhını 

Rüzgar, tenime çürümüş duyguları getiriyor 

Barındırdığı acılarla 

Kalbimin en ücra köşesinde 

Öldün öldün, yakılmaya ne borcun!

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑