Atak /Fahri AYHAN



Beşir, dedim burası sapa bir yer, burada olmaz. Ne yaptımsa dinletemedim. Babasından kalma arazileri yok pahasına satıp inşaata başladı. Gözlerindeki heyecanını saklamıyordu. Yeni bir ev yeni bir iş, yeni bir hayat… Her şey değişecek; huzur, imkân, rahat hayatımda eksik olmayacak, diyordu. Tren raylarının yanı başındaki arsada iki katlı evi fazla zaman almadı. Alt katını da markete çevirip, büyükçe bir tabela astırdı: “Bey Market” Marketin açılışında epeyce neşeliydi: “Bey Market, beylerin durağı olacak ona göre” diyordu. Geçirdiği “atakları” saymazsak, iş kurmada atılgan gözüküyordu.


Beşir’le dostluğumuz yıllar öncesine dayanıyor. O zamanlar daha on sekizindeydik. Gençlik burnumuzda burcu burcu tüten bir çiçekti . Ailelerimiz yoksulluğun en katmerlisini yaşıyordu. Dönemin sıkıntılarına rağmen hayatın tadını çıkarmayı biliyorduk. Az buçuk tahsili olanlar için iş bulmak o kadar da zor değildi. Lise mezunu olduğumuzdan hemen buluvermiştik. Defterdarlıkta memuriyete başlayınca dünyalar bizim oldu. Seksenlerin ilk aylarıydı. Daha sevincimizi tam yaşamadan ortalık karışmaya başladı. Gecelerinden “huzuru” çalınan insanların tedirgin gözleri her şeyi anlatıyordu. Kurumda, dost bildiğimiz yüzler birbirlerine şüpheyle bakmaya başlamıştı! Beşir, sosyalisttir, diye birileri söylentiyi yayınca tadımız iyice kaçmıştı . Meğer tek sebep Beşir’in faullerini uzatıp L şeklini vermesiymiş!.. Lenin’i okumayan, bilmeyen Beşir, olup bitene anlam veremiyordu. Bir gün askeri cemse kuruma yaklaştı . Biri diğerinin kulağına: “Jandarmalar geldi, toparlanın; kendinize çekidüzen verin!” Hızlı ve sert adımlarla içeriyi kolaçan etmeye başladılar. Korku dolu bekleyişle ne yapacağımızı bilmiyorduk. Fırsatını bulduğum anda dibimizdeki merdivenden çıkıp, kullanılmayan bir tuvaleti üzerime kilitleyerek beklemeye başladım. Derin derin soluyordum. İsmimi okumamışlardı, gene de ürkmüştüm. İlk defa bulunduğum yerin kokusundan rahatsız olmamıştım. Beşir’le beraber on kişiyi alıp götürdüler. Günler öncesinden bir şeyler duyuyorduk. Tek kanallı televizyonumuzda buyurgan sesli komutanın: “Silahlı birliklerimiz yönetime el koymuştur” görüntülerini tekrar tekrar izlemiş; fakat suyun tez zamanda bize ulaşacağını tahmin etmemiştik. İlk aylarda Beşir’e kimse ulaşamadı. İşkence dolu günlerini ise sonra anlatacaktı. Elektrik, tek hücre cezası, köpeğe selam seremonileri… Mahkûmların çırılçıplak bir şekilde maruz kaldıkları eziyetler ile Beşir’in bir türlü anlatmadığı daha başka şeyler… Yirmisindeki gençler, zemininde lağım suyunun eksik olmadığı hücre odalarında ömür tüketiyorlardı. Aylar sonra annesi yalvar yakar cezaevinin bahçesine kendini zorla attı. Ben de ona eşlik etmiştim o gün. İlk defa onu ziyaretçi salonuna çıkardılar. Mahkûmlar bitkindi, feri sönmüş gözleri hayattan yana bakmıyordu. Beşir’in burnu, yüzünden çekilmişçesine ayakta zor duruyordu. Sıkıca sarıldılar bir süre. Salon boyunca hıçkırıklar dinmiyordu. Burada yasaklı dille konuşulamazdı. Şimdi ne yapacaklardı? Türkçe bilmeyen annesi oğluyla bakışarak olan biteni anlamaya çalıştı. Oğlum nasılsın, dedi kendi diliyle. Hazırda bekleyen uzun boylu gardiyan kadıncağızı ittirdi. Beşir’e de iki tokat atıp bağırdı: “Konuşacaksanız adam gibi konuşun lan!” O andan sonra konuşmaları kesildi. Sadece bakıştılar görüşme boyunca. Beşir, nefesini hızlı hızlı alıp verdi. Yumruğunu sıktı sıktı. Ensesinde patlayan bir tokatla yere kapaklandı: “Yürü diyorum ulan! O...çocuğu yürü. Bak hala bekliyor!” Çalan düdükle mahkûmlar içeriye alınıyordu hızlıca. Annesi, yaşmağını düzeltip, hapishanenin dolambaçlı koridorlarından dışarıya çıktı. Kendini Diyarbakır’ın sokaklarına attı öylece. Oğlunda gördüklerini, evlat acısının en katmerlisini, yüreğinde hiç soğumayacak sancıyı… Hepsini bu şehrin sokaklarına fısıldamak, onu şahit tutmak istercesine… Yürüyordu. Durmadan yürüyünce içinde kavlanmış acının daha da harlandığını hissediyordu. O gün şehre bungun bir hava çökmüştü; fakat o kasvetlerin en katmerlisini yaşıyordu içinde. Oğlu zindanın bilmem hangi hücresinde işkence görmeye devam ederken, annesinin hayatı da yavaş yavaş şekillenecekti bundan sonra. On bir yılı bulan cezaevi yıllığında çokça hikâyeler birikecekti . Ziyaretçi günü olan her haftanın perşembesi iple çekilecekti .


On dokuzunda girdiği cezaevinden tam otuzunda çıktı . Bundan sonra ne yapacaktı ? Kanadı kırık bir kuşun uçma deneyimi ile hayata merhaba diyordu bir bakıma. Onlarca arkadaşı işkencede ölmüş; daha fazlası hasta bir şekilde çıkmıştı . Beşir’in şimdiki hastalığı da o zamandan kalmaydı. Gün içinde hiç gereği yokken birine çatabilir; en değerli eşyayı ihtiyacı olmadığı halde alabilir; her an için evde huzursuzluk çıkarabilirdi. Doktorlar teşhisi koymuştu. Geçirdiği travma sonrası zaman zaman atak geçiriyordu. Beşir, kendi muhitinden bir kızla evlendirildikten sonra iş arayışına girdi. Kotek diye adlandırılan mahallemizde toptancı dükkânımızın hemen karşısına iki katlı evi inşa etmeye başladı. Alt katındaki marketi epeyce büyüktü. Beşir, dedim: “Burası sapa bir yer” dinlemedi. Gider mi gitmez mi? demeden malları yığdı. Atak anında müşteriye çatıyordu. Huyunu suyunu iyice bildiğimden tetikte bekliyordum. Aramızdaki mesafe epeyce kısaydı. Marketinden sesler gelince bir hışımla koşardım. Beni tanıyanlar uzatmıyordu fazla. Bir gün ambarımızın iç bölgesindeki bir bölümünde öylece uzanmıştım. Güneşin, sarı sıcak ışınları dükkânın ön tarafına vuruyordu. Klimanın serinliğinde uykum iyice ağırlaşmıştı . Bizim çırak aniden omzumdan sarsmaya başladı: “Usta, Beşir, Beşir Amca’nın sesi geliyor yine.” Yerimden fırladığım gibi oraya koştum. Müşterinin üstü başı una bulanmıştı . Beşir’in elinden zor aldım. Kalabalık dağıldıktan sonra oturduk bir süre. İlaçlarını aksatıyor, dedi masum yüzlü eşi. O günden sonra dükkâna geç gelmeye başladı. Onun için bir şey yapamadığıma hayıflanıyordum. Her sabah erkenden dükkânını açan, marketin önünü itina ile temizleyen Beşir hayata küsmüştü. Bazı şeyler elimde değil, diyordu. Hapishaneden çıktığı günden beri tutunduğu dallar elinde kuruyor, yarı yolda kalıyordu. Yaz sıcağında marketteki ürünler raflarda erimeye başlamıştı. Yüzünde yenilmiş bir boksörün hayal kırıklığı okunuyordu. Babasından da bir şey kalmamıştı. Ne yapacaktı bundan sonra? Dükkânın kapısına büyükçe bir kilit… Gerili perdeleri açılmadı günlerce. Kimse ona ulaşamıyordu. Bir sabah erkenden kalktım, dağlardan kopup gelen rüzgâr bizim tarafta toplanıyordu. Ayakta zor duruyordum. Dükkânın üst tarafına astığı bezin bir kısmı esen rüzgârla yırtılmıştı. Okumaya çalıştım: “Bey Market” devren satılıktır, yazıyordu. Günler sonra çıkıp gelmişti. Zindan yıllarından kalma bir yüz ifadesiyle yanıma oturdu. Cümleler boğazına düğümleniyordu: “ Hangi işe girişsem yarım kalıyor, olmuyor. Bir eşim kalmıştı o da atakların çekilmiyor deyip, terk etti. Ben ne edeceğim bu hayatın orta yerinde şimdi?..



Kategoriler:Hikaye

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: