Zamane Dervişleri / Gülçin Beyza Yalçın



Küçücük tuvalet penceresinden dışarı baktı derviş. Neydi ki bu âlây-i vâlâ, bu tantana? Gösterişli doru atın üzerinde ki sırmalı kaftanlı ihtişamlı kavuğun sahibi, iki tarafı heyecanlı seyircilerle dolu yoldan şehre giriyordu.
-İşte dedi, işte bak… Gördün mü? Bunca itibarı bıraktın da ne oldu? Ne geçti eline? Tuvalet temizleyicisi olmak mıydı senin hayalin? Günler boyunca “Ciğerciii!” diye bağıra bağıra sırmalı kaftanınla ciğer sattın da ne oldu? Kabul edildin mi sanki dervişliğe. İşte senin bıraktığın yere hemen biri geldi bile. Onca ilimden, çabadan sonra sen burada tuvalet temizle.
-Ey nefis! Sen ne dersin?, dedi derviş. Sen ne istersin? Eğer lüzum ederse fırça ile değil sakalımla bile süpürürüm tuvaletleri.
Üftade Hazretleri hemen yolladı dervişleri. Çağırın Mahmut Hüdai’yi, deyin ki “Sakal mübarektir, tuvalet süpürge ile de temizlenir. ”


Senelerce ilim tahsil eden Bursa Kadısı, şanlı, şöhretli Mahmut Hüdai bir gün Üftade Hazretleri’nin kapısını çalmıştı. Derviş olmaktı niyeti.
-Yanlış kapı burası evlat, dedi Üftade Hazretleri. Burası varlık kapısı değil yokluk kapısıdır. Soyunabilir misin ki tüm varlığından?
Kadılık yaptığı günlerde rüyasında gördüğü cehennem manzaralarını ve cehennemde tanıdığı bazı insanların da azap gördüğünü hatırladığı anda, o geceki dehşet kapladı yine 36 yaşındaki genç kadı Mahmut Hüdai’yi.
-Evet, dedi, bırakırım her şeyi. Yeter ki sen el ver, kabul et dervişliğe. Hac yolunu senin himmetinle iki günde gidip gelen ihtiyar gibi himmetinle aşılmaz dağları aşayım, geçilmez denizleri geçeyim.
Gerçekten de bıraktı Kadı Mahmut, dünya sultanının sofrasında oturmakla bulaştığı kirli ünvanları, malı mülkü de tuvalet bile temizledi dergâhta. Bıraktı da asırlardır manevi atmosferine sığınılan gönüller Sultanı Aziz Mahmut Hüdai oldu.


Biz de çıktık geçmiş zaman dervişlerinin izinden yollara. Dünyayı hercümerç eden havarilerle başlayıp, İslam’ın sınır boylarını kabirlerinin taşları ile çizen sahabelerle sürüp, erenlerle, dervişlerle devam eden yollara. Önündeki üç nurlu kandilin ardından ta Bursa’ya galen Buhara’lı Emir Sultan’ın izinde. Ya da, ta Tuna nehrinin kaynağına Blagay Tekkesi ile gönüller inşa etmeye yola çıkan Sarı Saltuk Sultan’ın peşinde.
Amma lakin Derviş Yunus’un deyişiyle bu uzun mu uzun yolun menzili çoktu, geçidi yoktu ve derin suları vardı. Kolay aşılmaz bu yolda tüm dünya yüklerinden kurtulmak, azığını sağlam tutmak, gemiyi de sağlamlaştırmak gerekti.
Bize bir şey vaat edilmedi bu yolda. Ne han ne hamam, ne mevki ne de makam. Lakin bulana rıza vardı bu yolun sonunda.
Derdimiz Abdulkadir Geylani’nin “Ey evlat! Ne zamana kadar kabukla oyalanacaksın. Kabuğu bırak. İçindeki öze ulaş. ” dediği cevhere ulaşmaktı. Ama kolay mıydı kabuğundan soyunup içindeki öze ulaşmak? Kaf Dağı’nın ardındaki zümrüdüanka kuşunun yuvasında değil ki mumdan gemilere binip ateşten denizleri geçerek ulaşasın.
Biz yapamadık, Aziz Mahmut Hüdai gibi kendi irademizle belki ama, cebri lütfi, Kuddüs isminin tecellisi ile arındırdı bizi tüm kirimizden pasımızdan. Tüm bizim sandığımız varlığımızdan. Ardına sığındığımız, enaniyetimizi besleyen aralamaya dahi cesaret edemediğimiz tüm kabuklarımızı tek tek soydu zalimler eliyle. İşimizi, itibarımızı, servetimizi, diplomamızı, mesleğimizi, toplumsal saygınlığımızı, geçmişimizi, arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, hatta ve hatta ana babamızı, emaneten verdiği birçok nimeti. Mezarda hiç olmadan önce hiç eyledi bizi Yaradan.
Yunus Emre gibi dergâha eğri odun getirmeme düsturu ile çıktığımız yolda, görmediğimiz fark etmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz, doğru odunların arasına karışan eğri odunlarımızı tek tek suratımıza fırlattı Rabbim. Koca Yunus gibi şişeyi taşa çalamadık lakin Mevlam terbiye etti bizi taştan taşa çalarak.
Hacı Bayram Veli’nin dervişleri gibi bir imtihana tutulduk. Hani İkinci Murat; Hacı Bayram Veli’nin müritleri ilimle, irfanla uğraşsınlar, manevi kandil olsunlar memlekete diye askerlik ve vergi borcundan muaf tutunca, dergâh gün be gün büyüyen kalabalıklarla dolup taşmıştı da ülkenin ekonomisini bile etkiler hale gelmişti ya. İşte o zaman, Hacı Bayram Veli “Benim bir buçuk müridim vardır sultanım, isterseniz imtihan edelim. ” demişti Sultan Murad’a. Bir çadırın olduğu meydana müritlerini toplayıp “Kim benim ile Allah yoluna kurban olma ister?” deyince bir kadın ve bir erkek çıkmıştı o kalabalıktan. Bu iki kişiyi alıp çadıra giren Hacı Bayram Velinin çadırından dışarı fışkıran kanları gören kalabalık anında itişip kakışarak dağılmıştı da” İşte sultanım” demişti Hacı Bayram Veli, çadırında kestiği koçun başında “işte benim gerçek müridim bu iki candır. Sen diğerlerinden vergini al da aksamasın devletin işleri.”
İşler yolundayken kıyıdan köşeden yanaşan, köşe kapmaya çalışan, çoluğunu çocuğunu gözü kapalı emanet eden binlerce insan az biraz tekleyince işler, anında toz olmakla kalmadı, iftiracılar ve zalimler güruhunun saflarına karışıp talana gaspa ortak oldular. Lakin kalanlarımız bir erkek ve bir kadın değildi şükür ki. Kadınlarımız iki kişilik yük kaldırdı bu ifritten günlerde. “Gözün arkada kalmasın, Rabbim bizi zayi etmez” diyen Hazreti Hacer gibi, erinin ardında dimdik durmakla kalmadı da erlerden çok yiğitlik sergiledi eşkıyalar topluluğuna.
Hırsızlarla katillerin ortaklaşa yaktığı iftira ateşlerine atıldık. Hem de Kâbe yolcusu sandığımız, miting kürsülerine Kur’an-ı Kerim yerleştirmiş haramiler tarafından. Ashab-ı Uhdud gibi, çoluk çocuğumuza varıncaya kadar. Yaşlılarımız kadınlarımız bebelerimiz dolduruldu ateşten hendeklere çaresizce izleyip gözyaşları ile feryat ederken bizler. “Ya bana itaat edeceksin ya da ateşe gireceksin! ” diyen zalim muktedirin itirafçı-iftiracı olma teklifine “Hayır! “ diyen yüz binlerce insan, kazılmış ateş çukurlarına atılan Ashab-ı Uhdud gibi korona çukurlarına atıldı. Ashab-ı Uhdud ile birlikte Anacığının kucağında ateşe atılırken ”Anneciğim sabret, sen muhakkak ki o hak üzeresin. ” diyen emzikli bebe gibi müjde verdi “Anneme selam götürün kuşlar. ” diyen ”Kedi, annem nerede? ” diye soran yavrularımız.
Binlercemiz çile hücrelerine kapatıldı zalimler eliyle. Erbainler çıkarıldı ardı ardına. Binbir günlük çilelerimiz toplamda milyonlarca günlük çile çıkarmaya erişti. Çağımızın evliyaları olmaya aday oldu binler, on binler kapatıldıkları zindanlarda da gece gündüz evrad-ı ezkarla çınlattılar zindanın duvarlarını. Birikmiş tüm kamplarımızı yaptık, çetelelerimizi tamamladık. Unuttuğumuz ya da vaktimizin olmadığı itikâf ibadetini hatırladık. Bu ağır yükü dünyanın dört bir yanına taşımak için inşallah zindanlarda evliyalar yetiştirdi Rabbim binlerce. Himmeti yüzlerce yıldır devam eden manevi gönül erleri erenler evliyalar gibi.
İmam Hanefi’lerin İmam Hanbeli’lerin yolundan gittiler de âlimlerimiz, eyvallah etmediler zalime. Zalim muktedire fetvacıbaşılık eden Bel’amlar zırhlı mercedesler ve gasp edilmiş saraylar ile onurlandırılırken(!) kendi zamanının zalim muktedirlerine memurluk etmediği, zulmüne kılıf olacak fetvalar vermediği için zindanlarda kırbaçlanarak, işkence edilip zehirlenerek şehit edilen İmam Hanefi’ler İmam Hanbeli’ler gibi, “Bana teklif edileni kabul etmektense zindanları yeğlerim. ” dedi yetmiş seksen küsür yaşındaki kaddi bükülmüş, başları karlı dağların tepeleri gibi bembeyaz pirifâni âlimlerimiz.
Binlercemiz Kapadokya dehlizlerini ev edinen imanlı kalpler gibi gizlendi Ashab-ı Kehf mağaralarına. İsimlerinden bile vaz geçti de varken yokluğa karıştı. Zalimin eline geçmemek, işini kolaylaştırmamak ya da kardeşine iftira atmamak için kendi iradesi ile gün ışığından bile vaz geçti.
Yüzlercemiz hicret yollarından denizlerde, nehirlerde, korona virüs hücrelerinde, eli ayağı kelepçeli hastane yatağında şehadet şerbetini içti, ardında kalanlara şefaat etmek üzere.
Kalem tutan eller başka aletler tutar oldu helal rızkını çıkarmak için. Akademisyen bağ budayarak kazandığı yevmiyesini bölüp zindandaki arkadaşının hanımına götürdü. Öğretmen bacılar badanacı abla oldu, hakime hanım gündeliğe gitti. Cübbesi gasp edilen savcı zeytin sattı pazaryerinde, akademisyen fabrikada makinaların başına geçti, savaş pilotu çiğ köfte tezgâhının başına. Meriç’i geçip Ege’yi aşabilenlerimiz mülteci kampında verilen yevmiyenin yarısını böldü de esir kardeşlerine gönderdi. Helal rızkını kazanırken kaza geçirip vefat etti, öğretmenler, polisler, öğrenciler. Yine de zalime boyun da eğmediler eyvallah da etmediler kendilerinden önce gelen ışık süvarilerinin yaptığı gibi. Tav olmadılar geçici dünya malına makamına, zulme bel veren, omuz tutan meslektaşları gibi.
Rabbim bilmiyoruz muradın nedir? Haddi aşan günahlarımızı dünyada temizleyip ahirete hazırlamak mı? Yoksa murad ettiğin makamlara ulaşmakta gösterdiğimiz tembellik yüzünden menfi ibadete zorlamak mı? Geçilmez yollardan geçirerek, murad ettiğin bizlerin omuzlarını kuvvetlendirmek mi? Nam-ı Celili Muhammed’iyi dünyanın dört bir tarafına ulaştırmak için yola çıkan acizlerin sayısını artırmak mı? Yoksa kıymetini bilemediğimiz lütuflarını hatırlatmak mı?
Rabbim muradını muradımız eyle. Rızanı yoldaşımız. Önceki büyüklerin yüklerini yüklenen bu acizlere merhametinle muamele eyle. Zalime verdiğim mühleti sonlandır da yetiş imdadımıza, yetiştir erlerini erenlerini…
Bu çağın sürgünleri bizler, Limni adası sürgünü Niyazi Mısri gibi inleyerek diyoruz ki:
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber…
Lakin biliyoruz Rabbim, zalimlerden de haberdarsın biz mazlumlardan da…



Kategoriler:Deneme, Gülçin Beyza Yalçın, Yazarlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: