Bir Keloğlan Masalı / Gülçin Beyza Yalçın



Buhara’lı fakir çömlekçi Emir Külal’in oğlu, Şemseddin Muhammed’in gün gelip de bir Sultana damat olacağı kimin aklına gelirdi ki.
İşte o fakir derviş ta Buhara’lardan kalkıp geldi de Yıldırım Bayezid’e damat oldu. Bursa’nın manevi fatihi sultan damadı Emir Sultan diye namı yürüdü.
Damat oldu da kolay mı Sultan kızına damat olmak?
Yıldırım Bayezid de bunu sordu, huzurundaki nur yüzlü mütevazı duruşlu dervişe.
-Söyle bakalım derviş, Sultan kızına ne kadar mehir vereceksin?
-Emir sultanımın, diye boyun büktü derviş. Hundi Hatun ile nikâhları mânâ âleminde Efendimiz tarafından kıyılmış olsa da elbet sultan kızına yaraşır bir mehir vermek gerekti.
Baştan aşağı süzdüğü derviş gence, mânâlı bir şekilde gülümsedi Sultan.
-Eh hadi, şu kırk katırımızı layığınca yükle de gönder bakalım.
Katır kervanının yularından tutup Nilüfer Nehri’nin yollarını adımladı Şemseddin Muhammed. Aslında Sultanın kızını vermeye niyeti yoktu da etraftan “Aman sultanım bu derviş kısmı tekin olmaz, gönüllerini kırmamak gerektir.” diye kulağını bükmüşlerdi.
Gözleri önünde katırlarla saraya yollanan dervişle beraber tüm Bursalıların merakı yoldaş oldu kervana. Halk nefesini tutmuş olacak olanları gözlemekte.
Kervan saraya döndü yüklü çuvalları ile. Çuvallar tek tek sarayın salonuna taşındı. Sultanın emri ile çuvallarını bağı çözülerek salonun ortasına boşaltıldı teker teker.
Meydan kıpkızıl altına kesti birden. Nilüfer çayının kenarından kum doldurulan çuvallar altın boşalttı Sultanın divanına.


Keramet gerçek midir yoksa halk, çok sevdikleri Peygamber soyundan gelen sevgili Emir Sultanları için hayallerinde mi yakıştırmışlardır bilinmez ama yüzyıllardır anlatılır bu hikâye.
Aslında bizlerin de masallarda anlatılan Sultan kızına âşık Keloğlan’dan farkımız nedir ki?
Biz de talip değil miyiz elimizin eremeyeceği, hayalimizin ulaşamayacağı, sermayemizin satın alamayacağı şeylere?
Boğaz kenarındaki yalının bahçesinde, gülleri budayan bahçıvan yamağı bir kolunu başının altına yastık yapmış gökyüzünü seyrederken sırtüstü yattığı çimlerin üzerinde hayal kuruyor mesela.
-Benim de bir yalım olsa hemen yan bahçede. Ya da yok yok bir malikâne, mesela Miami’de okyanusa nazır. Sürat teknesine atladığım gibi yatıma gitsem.Orada bekleyen helikopterime binip Cort D’azure’da öğle yemeğine uçsam. Sonra dönüp malikânemin golf sahasında Bil Gates ile golf oynasam. Akşam yemeğinde karım Paris Hilton ile bir davet versek, Elon Musk’ın şeref konuğu olduğu davetlilere. Ertesi gün Rockfeller’a sabah kahvaltısına gitsek limuzinimle…
Bu hayalleri duysak ne çok güleriz. Hele de bu bahçıvan yamağı, biriktirdiği bir kuruşlarla küçük kulübesinin kredi borcunu ödedikten sonra tüm bunlara ulaşmayı düşünüyorsa.
Aslında farklı mıyız o bahçıvandan ya da bisiklet almak için gazoz kapağı biriktiren masum bir çocuktan?
Biz de istiyoruz sonsuza kadar mutlu bir yaşam. Hiç üzülmeyeceğimiz yorulmayacağımız korkmayacağımız ebedî bir saadet.
İnsanlığın medarı iftiharı kâinatın göz bebeği Sultanlar Sultanı ile komşu olalım. İnsanlığın en seçkin örnekleri ile bir sofraya oturup sohbet edelim. Altlarından ırmaklar akan köşklerdeki ipek döşeklerde yaslanıp incirler, üzümler, narların buğuladığı billur kâseleri seyredelim. Oturduğumuz yerden elimizi uzatıp kopardığımız yemişleri yiyelim, hiç tükenmeyen bir iştahla. Sıkılınca uçan mahfillerimize atlayıp kristal saraylar arasında gezinelim.
Ve hepsinden önemlisi de ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçelim de sahili selamete ulaşalım.
Peki, bunlara ulaşmak için sermayemiz ne?
Acemi kasabın elinden kurtulmuş bir karışlık sağlam yeri kalmayan kurban derisi gibi günahlarla delik deşik edilmiş sonlu hayatımız mı?
Günah kirleri ile kararmış, daha buradayken gün gün bizi terk eden toprak altında çürümeye mahkûm bir beden mi?
Yoksa afacan bir çocuğun oyuncak sepetindeki tekerlekleri kırık, gözü sökük, boyası dökük oyuncakları gibi kırık dökük ibadetlerimiz mi?
Sonsuza talibiz de nasıl bir ticaret yapabiliriz ki sonlu sermayemizle? Ardına ne kadar sıfır eklersek ekleyelim sonsuza ulaşmak mümkün mü bildiğimiz rakamlarla, denklemlerle, yatırımlarla?
Can bu, istiyor işte sonsuz bir arzu ile sonsuzu. Marketteki yaramaz çocuğunu ağzına vurup susturduğu gibi susturmak da mümkün değil ki. Ne yapsın o ruh? İstiyor işte asıl yurdunu. Koparılıp getirildiği kamışlığı özlüyor yanık sesli bir ney gibi inleyerek.
O zaman öyle bir denklem kurmalıyız, öyle bir ticaret yapmalıyız, öyle bir yatırım uzmanının eline yapışmalıyız ki sıfırımız sonsuza ulaşsın. Kumlarımız altına, kuruşlarımız mücevherlere dönüşsün.
Ya da bırakalım hesabı, kitabı, denklemi, sonsuzluğun sahibinin rızasına talip olalım.
Ama sonsuzluğun sahibinin rızasının altında olabileceği umudu ile her taşı kaldırıp umutla arayarak.



Kategoriler:Deneme, Gülçin Beyza Yalçın, Yazarlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: