Kızıl Güneş /Fahri Ayhan


“Bir ekmek uğruna güneşini yere gömenlere”
Öğretmen resmi görünce öylece kaldı. Merakla incelemeye
koyulurken ayrıntıları da netleşmeye başlıyordu. Kağıdın yarısını
kaplayan kasketin tepesindeki fenerin ışığı sıcak bir aile ortamını
aydınlatıyordu. Anne yaşmaklı; iri siyah gözleri, tombul yüzü ile
uyumlu, öylece oturuyor. Kim bilir içinde neler yaşıyor, neler kuruyordu. Her iki kanadı da açık pencereden öylece dışarıya bakı-
yordu. Evin hamarat kızı halının üzerinde, resmine yoğunlaşmış;
kâkülleri yüzüne dökülüyordu. Dünyası karaya bulanmış bir babayı
çizmeye çalışıyordu. Yerin bağrından kopardıklarıyla hayata ilmek
atan babaları… Kara kesilmiş bir dünyada bir ışığın peşine düşen
insanları… Kasketlerin önündeki ışık siyah duvarlara vurdukça
ocaklar tütmeye devam ediyordu. Onlarca hikâyeyi yüklenmiş insanlar yerin bağrından ilerlemeye çalışıyordu durmadan. Yüzleri karaya bulanmış; elleri kara, aldıkları yol kara… Durmadan koyusu artan bir karaltı …
Öğretmeni gözlerine baktı . Fenerin ışığıyla Gamzenin gözlerindeki ışığı birleştirdi. Kızım sen mi yaptın bu resmi? Hicapla birleşen gamzeli yüzü al al oldu birden. Mavi gözlerini kaçırdı. Susku susku büyüyen bir girdabın ortasına düşmüşçesine… Öylece bekledi.
Bölük pörçük kelimeler zihninde sağanak sağanak… Bir cümleye
dönüşemeyen harfler dağılıverdi. “öğ-ret-me-nim… ” Bunu yarışmişti İsmail Yiğit. Mesele ekmek derdi olunca; toprak, ocak, sıla… Her şey yeni bir anlama kuşanırdı. Baba uzaklara yelken açınca zaman en çok Gamze için geçmek bilmiyordu. Hasretin ateşi yalım yalım. Günler içten içe; doğuyor, uzuyor, bitmiyordu. Sıcak yaz
günleriydi. Cümle tabiat dışarıda. Erkenden dama çıkıyordu annesiyle. Şehirleri birbirine bağlayan ana yol uzaklardan seçilebiliyordu. Otobüslerin içi ışıl ışıl. Bütün arabaların, babasına gittiğini düşünüyordu. Yarışmaya gönderdiği resmi başucundan ayırmıyordu. Birinciliği aldığını babası gelince söyleyecekti. Damları, tarlaları, yüksek binaları yalayan kızıl güneşin bitimsiz tadını annesiyle
beraber yaşıyordu her akşam. Keskinliği iyice kırılmış güneşin cılız
ışınları gözleri kamaştırmıyordu. Babamın yaşadığı yer neresi diye sordu annesine. Gamze’nin başında bekleyen annesinin yüzü katman katman. Zorlukla gülümsedi. “Kızım şimdi güneşin kızıllaştığı yeri görüyor musun? İşte babanın yaşadığı yer o yönde! Uzakta, batıda daha da batıda” Gamze gözünü kızıllığın gökle birleştiği
yere odakladı. Bir süre sonra güneş batınca sert bir rüzgâr başladı.
Göz kapakları iyice ağırlaşmıştı. Rüzgâr o yöne, otobüsler o yöne yollar o yöne akmaya devam etti. Annesi uykulu haliyle onu damdan aşağıya indirmeye çalıştı: “Kızım aşağıya inelim. İçeride uyu baksana fırtına başladı.”
*
Bir bekâr evinde hayata tutunmaya çalışan baba İsmail yiğit takvimlerden günleri eksiltemiyordu bir türlü. Demir dolabında ise bulanmış elbiselerinin günlerce durduğu oluyordu. Duvardaki kırık aynayla her buluştuklarında kendini tanıyamıyordu. ”Ailem, kızım ne yapıyorlardır şimdi?” Diye soruyordu kendisine. Yerin altında
kurduğu hikâyesiyle yerin üstüne ekmek taşıyalı epeyce zaman olmuştu. Birkaç ay sonra ailesiyle buralara yerleşeceği hayaliyle teskin oluyordu. Hanımının elinin değdiği havluyu kullanmıyordu nice zamandır; ara ara koklayarak yerine koyuyordu. Sabah güneşinin ilk ışıklarıyla buluşan işçiler bakışlarını yere gömüp inmeye başlıyorlardı birer ikişer. Yerin altında yüzlerce hayatlar. Her birinin bir
maya gönderelim kızım, diye üsteledi öğretmen. Çoğalan “bir anlama” dönüşmeyen kelimeleri içine gömdü Gamze. Çalan öğrenci ziliyle beraber kalabalığa karıştı.

*
Kızıltepe’den çok uzak bir diyardan iş bulunca düşünmeden git hikâyesi, bir dünyası, bir yazgısı. İsmail Yiğit mesai arkadaşının düğününe hediyesini götüremediğinden gözlerini ondan kaçırıyordu. ”Hanımla gittiğimizde götürürüz artık diyordu.” içinden. En yakın arkadaşı Hamdi’nin ikizi olacaktı, sadece onunla paylaşmıştı sevincini. Uzaklardan geldiği halde kısa zamanda kaynaşmıştı yerlilerle.
İşe başlarken başmühendis uyarılarını iletmişti hemen: “Uyanık
olun, diri olun! Bir nevi doğayla mücadele ediyoruz. Yerin ciğerinden alıyoruz. Doğa fırsatını bulunca affetmez bunu demişti ısrarla” Karanlık tünellerde kasketlerindeki ışıklarla cır cır böceklerini andıran insanlar. Başındaki ışığını kara kütlesine yönelten İsmail yiğit matkabı çalıştırdı. Genizlerini yakan is kokusuna duyarsızlaşmıştı
zamanla. Kömür kütleleri makinelerle dışarıya taşındıkça dışarıda bekleyen göbekli patronların yüzü gülüyordu. Salı sabahı biraz daha uzaklaşacaklardı bulundukları yerden. Emir büyük yerden! Daha fazla kömür çıkarılmalıydı. İsmail Yiğit matkapla parça koparmaya devam ediyordu. Öğlen arasında orta yere serdikleri tahtada
herkes çıkınındakini dökmüştü. İsli ellerle tatlı bir sohbet eşliğinde
öğlen yemeğini yendikten sonra işlerine koyuldular. Arkalardaki hareketliliği sonradan fark etmişti İsmail Yiğit. Bütün gözler tünelin ucundaki ışığı arayınca hareketlenmeler hızlandı. Bir uğultu, bir telaş… Yüzlerce insan kapılara doğru yürümeye çalışıyordu. Mayhoş, kokusuz bir koku tünel boyunca ilerlemeye başladı. Bahardan kalma bir gün; dışarıda biteviye akan bir hayat… Güneşi sönmeye
başlayan işçiler kasketlerinin ışığıyla yol almaya çalışıyorlardı telaşla. Maskeler takılmış, gözler hayata dönük… Gerilen sinirler… Bağırışlar… Dikkat, basmayın, ezmeyin… Sesleri… Yükselen, inen, boğuk boğuk sesler, sesler… İsmail Yiğit tünelin ucundaki ışığı gördü. Bakışları, nefesi hayattan yana. Baygın gözleri tünelin ucundaki beyaz ışıktaydı. Tam Kapıda kızı Gamze, eşi Saadet hanım… Gördü
mü? Gittikçe artan, vücudunu hızla esir alan, yayılan mayhoş bir
koku. Rahatlık!
*
Bütün hatları kilitlenmişti ilçenin. Anne Saadet Hanım elinden düşürmediği telefonla bir o yana bir bu yana… Kızına bir şey söylememişti daha. Gamze, her zamanki gibi akşamın kızıl vaktinde başucundaki resimle dama çıktı. Annesinin hüznünü, durgunluğunu o da fark etmişti. Tek başına dama çıkmıştı bu akşam. Yalnızlık
koruna alışmıştı ne de olsa. Gözleri ağırlaşmaya başlayınca kendini
tatlı bir uykunun kollarına bıraktı. Bir süre sonra yaşadığı şehri de
kasıp kavuran bir fırtınanın tam ortasında buldu kendini. Şiddetli
rüzgâr her şeyi, her tarafı yakıp yıkıyordu. Ağaçlar, arabalar, yollar, otobüsler batı yönünde savrulup, dürülüp, katlanıp ilerlemeye
başladı. Fırtınanın savurduklarını içine alan kızıl güneşin alnında “SOMA” yazıyordu.

Fahri Ayhan



Kategoriler:Hikaye, Sizden Gelenler

1 reply

  1. Başkalarının dertleriyle dertlenmek, ne güzel…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: