Trendeki Quasimodo/ Gökhan Bozkuş


Turmstrasse metro istasyonuna doğru yürürken Almanca kursunda okuduğu Almanca şiiri düşünüyordu. Molada bir kelimeyi araştırırken Alman şair Andreas Grypius’a ait  “Was sag ich?
Wir vergehn wie Rauch von starken Winden” sözleri çok hoşuna gitmiş ve not defterine yazmıştı. Hem Almanca söylenişi hem Türkçe manası çok hoşuna gitmişti. “Ne diyorum ben? Güçlü rüzgarlardan duman gibi geçiyoruz” Siyah defterine not aldığı bu cümleyi yüksek sesle tekrar ede ede yürüyordu.
Türkmenistanlı sınıf arkadaşının da dikkatini çekmişti bu defter. Kapkara el kadar bir defter ve bembeyaz bir kalem. Çantasında her zaman üç defter taşırdı. En sevdiği cümleleri siyah deftere yazardı. Neden siyah diyen bir dostuna “Beyazı çok kirlettik,  karaladık yıllarca. Şimdi simsiyah bir zemine bembeyaz kalemle en güzel mısraları,  sözleri ve resimleri çizerek intikam alıyorum” demişti.

Rathaus Steiglitz istikametine doğru giden U9 isimli trene bindikten sonra telefonunu çıkarıp, kulaklığı takarak Farid Farjad dinlemek istedi. Ezberlediği bu cümleye Farjad’ın ‘Robabeh Jan’ isimli eseri de dahil olunca şimdi parmakları da istemsizce kelimeler ve notalar eşliğinde bacakları üzerinde hareket ediyordu.

Hansaplatz durağında başladı her şey. Önce genç bir kız geldi ve tam karşısına oturdu. Kulaklıkta ‘Kordi’ isimli eser ve o kemanın sesine odaklanmışken yirmili yaşlarda bir genç daha geldi. Kara defter büyüklüğünde kağıtlar vardı elinde. Her koltuğa birini bıraka bıraka ilerliyordu . Bir çiftçinin tarlaya binbir umutla tohumları serpmesi gibi. Kağıttaki yazı bilgisayar yazısı değildi. Büyük ve çirkin harflerle beş altı satırlık bir yazı vardı kağıtta. Ne yazıyordu peki. Hiç ilgilenmedi bile.Eline alsa, okumaya, anlamaya çalışsa anlayabileceği kolaylıkta bir metinde belki de. Siyah şapkalı,  kirli sakallı bu genç göçmendi. Belki Suriye belki Irak belki de Afganistan’dan gelmişti Berlin’e. Kağıtta ne yazıyordu birkaç dakikasını alacaktı ama o
“Wir vergehn wie Rauch von starken Winden”  cümlesini ezberleme faslını geçmiş, şimdi birebir yaşıyordu. Güçlü bir rüzgâr esiyordu koltuklar arasından ama o sadece bir duman gibi geçiyordu.

Bir şeyler oldu aniden. O vagon birden yüksek bir sahneye dönüştü sanki. Ve kendisi de hem kral hem yargıç hem halk hem de cellat oldu. Koltuklar darağacı,  koltuklar giyotin… Ve o göçmen çocuk da Quasimodo… Karşısına oturan kız da kağıda bakmayarak başka şeylerle ilgilenen diğer yolcular da Mazatello’yu (*) zevkle izlemek isteyen insanlara dönüşmüştü. Mazatello başlayacaktı ve onun zihninde önyargı sözcükleri Quasimodo’ya dönüşen o göçmen çocuğun ruhunu patlatacaktı. Başladı darbeler kelimelerle. Fonda “Ahange Armani” Farid Farjad kemanın tellerini hareketlendirdikçe o daha da acımasız oluyordu bu gence. “Neden dileniyordu ki , çok da sağlıklı,  eli kolu tutuyor, duyguları sömüren bir tufeyli, emekleri emen bir tembel” önyargı balyozları art arda inerken bir şey oldu. Quasimodo’nun olduğu bir yerde Esmeralda da olmalı mıydı? Ve oldu. O göçmen çocuk gayet düzgün bir Almanca ile yan koltukta oturan genç bir kadına teşekkür etti. Kağıdın üzerinde 5 Euro vardı. Parayı güzelce katlayıp oradan ayrılırken genç, zihnindeki Quasimodo da o çirkin suratıyla kahkaha atıyordu. Vielen Dank sözcüklerinin Türkçe manası değişti zihninde ve “Bana su verdi, bana su verdi ” nidaları ile baktı yan koltukta oturan genç kadına. Bir anda zihnindeki sahne, dekor her şey değişti. Cellat olan, yargıç olan, kral olan zihnindeki ses birden vaiz oluverdi. Az önce şahit olduğu sahne yaşanmasa kıyafetleri ile yadırgıyacağı bu genç kadını şimdi cennetlik bir insan olarak değerlendiriyor ve keşke bütün herkes bu kadın gibi iyi bir insan olsa diyordu. Oysa cebinde onu rahatsız eden bozuk paraları vermek yerine genç adamı yargılayan kendisiydi.
Berliner Strasse durağına gelince trende yine yapayalnız kaldı. Herkes birer birer indi. Ve Dostoyevski’yi düşündü o an. “İnsan hem kötü, olup hem nasıl bu kadar habersiz olabilir ki kendinden ve bu durum nasıl olur da hiç rahatsız etmez onu.”

İneceği durağa gelince güçlü rüzgârlar arasından bir duman gibi geçen kendisini düşünerek yürüyen merdivenlerden çıkarken yüksek sesle :
Wir vergehn wie Rauch von starken Winden” Dedi. Aldırmadı ona garip garip bakan insanlara. Ve kulağında Farid Farjad’tan  ‘Bordi Az Yadam’ şarkısı eşliğinde ezbere bildiği bir parça Gülten Akın şiiri okudu.

“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya

Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler”

*Mazatello: Bir diğer adı kafa patlatma olan bu korkunç idam şekli, giyotin henüz icat edilmeden önce sıklıkla uygulanmaktaydı. Çeşitli dönemlerde ve çeşitli medeniyetlerce uygulanan bu yöntemin amacı mahkumun bir cellat tarafından öldürülmesini sağlamaktı.



Kategoriler:Gökhan Bozkuş, Hikaye

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: