Denizde Bir Damla Su / Hazan Yalçın


                           

Kitap, Santiago Nasar adlı kişinin öldürülmesi ile ilgili yaşanmış, gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmış bir roman. Karakterler üzerinde yazılıp çizilebilir. Kitabın ilk sayfalarında üstünü başını değiştirmeden yattığından ve kötü bir gece geçirdiğinden bahsetmektedir Santiago Nasar’ın.İlk başta normal bir durum gibi çıksa da karşımıza, sonraki sayfalarda Angelina Vicorio’nun, eylemi yapan kişinin Santiago Nasar olduğunu söylemiş olması; Santiago Nasar’ın üstünü değiştirmeden ve kötü bir gece geçirmesinin nedenidir diye düşündürdü ve bu durum kurgusu ilk sayfada belli olan hikayenin neden sonuç ilişkisini ortaya çıkardı. Santiago  Nasar’ın öldürülecek olmasının herkes tarafından bilindiği halde, polis memurundan tutun da (tabii polis memurunun ikiz kardeşlerin elinden bıçakları alması ve sütçü kadının olayı evdeki kişilere söylemesi hariç tutulabilir) civardaki tanıdık, eş, dostun onun öldürülmemesi için hiçbir şey yapmamaları, Santiago Nasar’a hiçbir şey söylememeleri zihnimizde herkesin onun ölmesini istiyormuş hissi uyandırıyor. Bu durum onun kötü birisi olduğu yönünde bir fikir veriyor olsa da onu suçlamamız konusunda yeterli bir argüman sunmuyor kanımca. Çünkü; Nasıl bir hayat sürüyordu? İnsanı kötü yapabilecek sıfatlara sahip birisi olarak mı yaşıyordu? Hangi eylemlerde bulundu da insanlar öldürülmesini istiyorlardı? gibi soruların cevaplarını bilmiyoruz. Dolayısıyla romanda Angelina’nın ikiz kardeşleri tarafından Santiago Nasar’ın neden öldürüldüğü değil olayın nasıl gerçekleştiği anlatılıyor. Yaptığı eylemi zorla mı yaptı? Yoksa Angelina Vicoria ile birbirlerini sevdikleri için mi eylemde bulundu? Kitabın ilerleyen bölümlerinde Angelina Vicoria’nın eylemi yapan kişinin Nasar olduğunu söylemesine şahit oluyoruz. Bu bizi tereddüte düşürse de Angelia’nın Santiago Nasar’ı öldürmeye giden ikiz kardeşlerine yerini söylememiş olmasından dolayı Santiago Nasar’ı sevme olasılığından bahsedebiliriz.

  Beni düşünceye sevkeden, bana tesir eden, önemli olduğunu düşündüğüm  olay; Bayar do San Roman’ın Dul Xius’un evini satın almak istemesi, Dul Xius’un Bayardo San Roman’ın bütün tekliflerine rağmen evi satmayacağını söylemesi sevgiliye duyulan gerçek aşkı hatırlattı bana. Dul Xius “O evin, karısının bütün bir yaşam boyu yaptığı özveriler sayesinde satın alındığını, kendisi için hâlâ onun bir parçası olduğunu” anlatmıştı Bayardo San Român’a.  Evi satmayacağını birkaç defa deklare etmesine rağmen daha sonra gelen teklifi kabul edip evini satması kendi özelimden bakınca bir hayal kırıklığı oluşturuyor.Romanda bile bir hatıraya ihanet olarak değerlendirdiğim bu olay yaşanılan gerçek bir hikayeyi hatırlatıyor bana. Bir çift düşünün; severek evlenmişler, çocukları olmuş veya olmamış ama bir yastığa baş koymuşlar, aynı sofrada bir ekmeği paylaşmışlar, her zaman sevgi kelimeleri ile birbirinin gönlünü mest etmişler, bir ömür boyu, hayattan ayrılıncaya kadar hayatın her koşulunda beraber olacağız demişler ve bir zaman sonra eşlerden biri hayata önce gözlerini kapatmış. İlk başta anısı var deyip satmadığı evi sonradan satıyor olması beni hüsrana sevk ediyor.Ben eşine karşı duyduğu sevgiyi yaşatma, eşlerden biri öldükten sonra avucunu dolduracak kadar da olsa kalan anılardan oluşan bir parça varsa onu muhafaza etme taraftarıyım. Yaşanılan anılar, her nefes alışında eşinin yanında olması, belki küçük aileye sonradan katılan birey ve bireyler vesilesi ile ailenin büyümesi ve büyüyen aile ile pekişen, artan sevgiye karşı hürmetin, saygının devam etmesini gerektiğini düşünürüm. Tabii ki bu dediğim vefayı gerçek manada sevgiye, yüreklerde hissedilen sevgiye karşılık görüyorum.

Yaşadığımız süreçte birçok hikaye duyulmaya devam ediyor. Bu hikayelerin çoğunun konusu ayrılıklar maalesef. Bir bakmışsın “Ayrılalım” diyen erkek oluyor, bir bakmışsın “Ayrılalım” diyen kadın oluyor, verilen sözler unutuluyor… Sevmek kelimesi ağızdan çıkan, kulakta yankılanan basit bir ses gibi yer yüzünde oluşan diğer seslere karışıyor. Benin aklım, havsalam almıyor. Anlayamıyorum bu ayrılık konusunu. Gerçek manada sevmek bu değilmiş diyorum. Neden mi? Tanıdığım bir arkadaşımın eşi şu an hapiste. 36-37 aydır yatmakta ve hala önünde aylar belki yıllar var. Eşi de arandığından dolayı yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kaldı ama yurt dışına çıkarken eşinin rızasını almak istiyordu. Bunun dışında bırakıp gitmek, hayatına devam etmek gibi düşünceleri aklından bile geçirmiyordu. “Sevgi bunu gerektirir.” diye düşünüyordu, eşi izin vermezse gitme taraftarı değildi. Bu nasıl olacaktı? Eşine haber göndermesi ve durumu anlatması gerekiyordu. Bir şekilde irtibat kurdu; durumu anlattı. Eşi de olumlu yanıt verince şartlarını zorlayıp yurt dışına çıktı. Her şey anlatılan ve yazılan kadar kolay olmuyordu neticesinde. Ortada bir çocuk vardı. Annesine olan düşkünlüğü kadar babasına da düşkündü ama bir karar verilmeliydi. Ya Türkiye’de kalıp sonucu belli olan olaylara katlanacak; esaret altında, yarının nasıl olacağını bilemeden, belirsizlik içinde yaşamaya çalışacaktı ya da yurt dışına çıkıp bir ve beraber oluncaya kadar sabredip, güzel günlerin hayalini kurup bekleyecekti. Ve ikinci adım atıldı.Tabii araya günlerin, ayların girmesi ile ayrılık uzadıkça uzuyor; ilk başta kolay gibi görünen hasret dayanılmaz boyuta ulaşıyordu. Birbirlerinden haber almak imkansızdı. Her iki taraf da bir diğerini merak ediyor ve “Bu işin sonucu nasıl olacak?” diye düşünmeye devam ediyorlardı. Genç adam iletişim kurmak için mektup gönderemiyor, telefon edemiyordu. Mektup yazmak istese “Eşime bir şey olur mu?” düşüncesi ile korkuyor ve vazgeçiyordu.Arada eşinden mektup alsa da eşinin beklediği sorulara cevap veremeyen genç adam, eşine haber gönderememenin sancısı ile kıvranıyordu geceler boyu. Hasretlik canına tak demiş olacak ki aklına Türkiye’ye dönmek bile geliyordu.Genç adamın geri dönme düşüncesine cevaben eşinden gelen mektupta “Aklından çıkar, olduğun yerde kal.” cümleleri neticesinde geri dönmekten vazgeçiyordu. Genç adam bir imkanını bulup eşi ile bir defa telefon görüşmesi yapmayı denemişti. “Merhaba, nasılsın?” dedikten sonra iki taraf da göz yaşına hakim olamamış ve cezaevi yetkilileri kadının eşi tarafından arandığını anlamış olacak ki telefonu “Merhaba, nasılsın?” dedikten hemen sonra kapatmışlardı. Göstermiş olduğu çabanın boşa gittiğini anlamıştı. Birbirine hasret sevgililer en azından birbirlerinin nefes aldığını öğrenmişlerdi. Ama yaşanan hayat nefes almayı her ikisi için de zorlaştırıyordu. Daha sonraları genç adam Cezaevi Müdürü’nün “Eşin aranıyor; onunla konuşman yasak.” dedikten sonra eşine ceza verdiğini öğrenince gözyaşlarına boğulmuştu. Aradan geçen zaman yürekteki sevgiyi artırıyordu her iki taraf için de, ama  eşinin, ceza evine giden yakınlarına söylediği birkaç cümle genç adamın zihninde azot döngüsü gibi tekrar edip duruyordu. Göz yaşlarını akıtarak “Ya eşim beni unutur veya bırakırsa?” demesi yüreğini kor gibi yakmıştı. Normalde eşi asla bu düşüncelere kapılmazdı çünkü birbirlerini çok seviyorlardı. Fakat şimdi bulunulan ortam, yaşanılan atmosfer daha önce kimsenin yaşamayı tahmin edebileceği bir şey değildi. Çekilen sancı, akan gözyaşı ve yalnızlık içinde; zihninde canlanan bu kelimeler ağzından çıkmaya başlamıştı. Eşinin söylemiş olduğu cümleler genç adamın aklında yer etmiş her an, her dakika kendini hatırlatıyordu. Eşine bir şekilde, “Onu sevdiğini, ne olursa olsun onu beklediğini” söylemek istiyordu. Aldı eline kağıdı, kalemi ve aklına gelen düşünceleri beyaz sayfaların üstüne aktardı.

Duydum ki üzülmüşsün yâr.

Bitmeyen aylar, yıllar var.

Beni bekler mi? demişsin yâr.

Varlığım senin ile var.

Hazan yeli yağmur ile şahlanır.

Gecenin güzelliği dolunayda saklıdır.

Bir damla su toprağa ab-ı hayattır.

Varlığın varlığıma candır.

Sevda ateşini senin ile yaktım yâr.

Aşk ateşinde senin ile yandım yâr.

Bütün benliğim ile sana bağlandım yâr.

Varlığım senin ile var.

Dört bir tarafın olsa da duvar.

Sabret, güzel günler var.

Yol uzun olsa da, beklerim yâr.

Bir gün değil ölene kadar.

Sevmek güzel bir duygu. Eğer seviyorsanız birbirinizi; Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem gibi olmalı bağlılık. Sadece ağızdan çıkan birkaç güzel söz ve cümlelerde kalmamalı. Kalbe kadar indirilmeli ve yaşayarak birbirine gösterilmeli sevgi; hissettirilmeli. Ve beklemeli sonuna kadar, ayrılık böyle kolay olmamalı.

Hazan Yalçın



Kategoriler:Hatıra, Sizden Gelenler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: