Helvayı Çalan Ahtapot / Gökhan Bozkuş


Tereyağı,  şeker ve un…

Biraz da kuzu paçası almış konteynerden kampına gelmişti. Bu akşam kendisine ziyafet çekecekti. Memleketinin yemeklerini yapacaktı.  Haşladığı kuzu kemiklerinin suyu ile bulgur yapacak ve bilgisayarında da bir memleket türküsü açacak akşam yemeğini öyle yapacaktı . Daha ne olsun. Kemikler kaynarken helvamı yapayım demişti. Soğurken daha lezzetli olurdu. Öyle severdi helvayı. Biraz sert olacak ki annesinin kahvaltıda sofraya koyduğu kıvamda olacaktı.

Bu mülteci kampında yedi aydır bir odada tek başına kalıyordu. İki odası var. Ve birbirine bakıyor odalar. Birinde o diğerinde ise Pakistanlı biri kalıyordu. Odasında iki yatak olmasına rağmen oda arkadaşı Akın sadece imza için geliyor ve yatmadan gidiyordu. Karşı odadaki genç ise gece birde geliyordu. Bir lokantada bulaşıkçı olarak çalışıyordu. Her gece tam yatağa girecekken kapı açılır ve Pakistanlı konteyner eve gelir ve iki oda arasında duran mutfakta bol baharatlı,  soğanlı yemeklerini yapar ve öyle uyurdu. İlk zamanlar bu ağır yemek kokusu onu rahatsız etse de zamanla alışmıştı.

Bulgur ve patatesli kuzu suyu hazırdı. Odadaki tek masanın üzerine yemekleri koyduktan sonra dış kapının önüne koyduğu helvayı almanın zamanı geldi diye düşündü. Kapının önünde helva yoktu. Terliklerle o daracık sokakta bir o yana bir bu yana koşmaya başladı. Sanki bir tabak helva değil de bir kese altın kaybetmiş gibiydi. Yoktu. Sokağın iki tarafında yan yana on konteyner vardı. Bu şekilde 14 sokak vardı bu mülteci kampında. Kim bilir hangi odadan hangi münasebetsiz aldı helvasını. Canı sıkkın odasına döndü. Tüm neşesi kaçmıştı. Bulguru kaşıklarken aklına mutfakta dilimlediği ve çay tabağına koyduğu kuru soğan geldi. Onu almaya gittiğinde gördüğü manzara onu şok etti. Dışarıya soğusun diye bıraktığını zannettiği helvasını meğer telefonu çalınca orada öylece bırakmıştı. Tanımadığı insanların günahını almış olmanın hüznü ile helva tabağını odaya getirdi ama yiyemedi. Çok kızmıştı kendisine. Neden başkasının çalmış olabileceğini düşündü ki. Kuzu kemiklerini iştahla kemirirken karar verdi iyice. Ben bu helvayı yiyemem. Yememeliyim. Zihnimden sürgün ettim bu helvayı. Madem ki başkası yedi diye düşündüm ve deli gibi terlikle bir o yana bir bu yana koştum. Ben bu helvayı yiyemem.

Ellerini yıkadı ve ceketini giyip çıktı dışarı. Şimdi konteynerlerin arasında elinde bir tabak un helvası yürüyordu. Bir eve uğrayacak ve benden size hediye diyecekti. Aklına o an sabah durakta gördüğü Irak Kürtlerinden yaşlı teyze geldi. 12. Sokakta en arkadadaki konteynerde kaldığını söylemişti sabah. Tamam işte. Annemin un helvasını annem yaşındaki bu kadına vererek vicdanen kendimi rahatlatayım diye düşündü. Ana caddeden görevlilerin bulunduğu bölümün önünden geçtikten sonra çamaşırhane olarak kullanılan konteynerin tam karşısındaki sokağa döndü. 12 numaralı sokağa daha önce hiç girmemişti. En arkadaki konteynere geldi ve kapıyı çaldı. Kapıyı kırk beş yaşlarında,  seyrek saçlı, kirli sakallı,  cildi kırışık çizgili pijamalı biri açtı. Bir müddet bakıştılar. Sessizliği fark etmiş olacak ki ikinci bir adam daha geldi. Bu gelen daha uzun boylu ve daha gençti. Kırık Kürtçesi ile daye diyebildi. Dayeyi arıyorum. Beyaz elbiseli yaşlı kadın dedi sonra. Annemiz olur , dedi yaşlı olan. Ve gözleri elde duran kaşıkla desen verilmiş un helvasındaydı. Ben dedi bu helvayı dayeye getirdim. Daye Kürtçe ana demekti. Annemiz uyudu dedi uzun boylu olan. Ve ısrarla içeri davet etti. Öyle bir ısrardı ki bu iki Iraklı kardeş birden bire ahtapota dönmüşler de onlarca el olmuşlar da onu içeri çekiyor gibiydiler. Artık her şey kontrolden çıkmıştı. Helvayı kaybettim vehminin rüzgarı ile hududunu çizemediği bir akşam geçiriyordu. Odalardan soldakine buyur ettiler. Ayakta iki kadın ağızları eşarpları ile burunlarına kadar kapalıydı. Ve elleri önlerinde bağlı şekildeydi. Bulgur , kuzu kemiği ve helva ile biraz memlekete giderim hayalen diye düşünürken şimdi doğduğu köye gitmişti sanki. Kadınların giysileri , duruşları, üst üste konmuş yataklar, döşekler ve yerdeki kilim… Ve çiçekli beyaz tepsi. Tepside dört ince belli çay bardağı ortada çay bardağının içinde dilimlenmiş limon ve tepsinin kenarında da on kadar kesme şeker…Çay içtikten sonra kalkacakken küçük olan kardeş ona şunu dedi. “Nereden biliyordun.”
Neyi, diye sordu.
Annem, dedi uzun boylu olan. “Annem yatmadan önce eşime un helvası yap da sabaha kadar soğusun kahvaltıda yerim dedi. Canım çok çekti dedi. Ve çay içtikten sonra eşim helva yapacaktı.”

Ahtapota dönen davetkar elleri ve içerideki o şaşkın bakışları şimdi daha iyi anlıyordu.



Kategoriler:Gökhan Bozkuş, Hikaye

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: